I-Türk, Arap ve Seriat Konusunda.

Bin yili askin bir tarih boyunca Arap'la yan yana ve çogu kez iç içe yasamisizdir ama ne onun dünya ve ahlak anlayisini paylasmis ve ne de onunla kaynasmisizdir; ne o bizi ve ne de biz onu sevip saymis ve ne de bitmeyen bir düsmanligin seriat'tan dogma oldugunu anlamisizdir. Islam'in "en son ve en mükemmel din" oldugunu sanmis ve bu mefruz "mükemmellige" ragmen Arap'in islah olamayisina sasmisizdir. Seriat'in, aslinda, Arap'in ulusal dîni oldugunu ve ona özgü ilkel çöl sartlarina dayali bulundugunu ve bu nedenle gelisme olanagi yaratamadigini kavrayamamisizdir. Asil aciklisi, kendi sorunlarimizin ve mutsuzluklarimizin bundan dogdugunu ve Neyzen Tevfik'in deyisiyle "Bir Kûreysi kîn içi fedakarane" yandigimizi anlayamamis ve üstelik "arap açmazi" yüzünden bataga saplanmis olmayi kader saymisizdir [7].

Bundan dolayidir ki Arap'in ilkel zihniyetine ve geleneklerine göre ayarlanmis seriat verilerine ve Muhammed'in yasam öykülerine dair bilgiler kulagimiza çalindikça ya sasirir kaliriz, ya da bunlarin uydurma ve yalan seyler oldugunu sanarak basimizi sallariz.

Örnegin "?ölü (insan vücudu) ya da hayvanla yapilan (cinsî) münasebette inzal'in vaki olmasi orucu bozup kaza'yi gerektirir" seklindeki bir kural'in (ki inzal vaki olmadigi takdirde orucun bozulmayacagi anlamini tasimaktadir), dîn kurali, hem de Buharî'nin Sahih'inden ya da Süyutî'nin Feth-ül Kebir'inden alinma bir Hadîs-i Serif oldugunu belirttikterinde saskinligimizi gizleyemeyiz. Oysa ki bu, benzeri yüzlerce Hadîs'lerden nihayet biridir ve bindörtyüz yil boyunca oldugu gibi bugün de müslümanlarin günlük yasamlarini düzemeyen kurallar serisinin küçücük bir halkasidir.

Layik Türkiye Cumhuriyeti'nin Diyanet Isleri Baskanligi da günümüzde Türk halkini bu tür din kurallariyle egitmektedir.

"Oruçlu oldugu halde uyuyan bir kadina, esinin uyandirmadan (cinsî) münasebette bulunmus olmasi hali orucu bozup kazâyi gerektirir" ya da "(Muhammed) buyurdu ki (erkek, kadinin) dört subesi (iki ayak, iki kol) arasina oturup dokundurdu mu (her ikisine) gusül vâcip olur" seklindeki hükümleri naklettiklerinde "bizimle alay ediyorlar" deyip inanmayiz. Oysa ki bunlar Ebû Hüreyre'den gelme Hadîs'lerdir ki Devlet'in resmî yayinlarinda yer almis olup cami'lerde halkimiza imamlar ve hocalar marifetiyle belletilir [8].

Yine bunun gibi önümüze, Muhammed'le ilgili olarak: "Allah'in Resulü cinsî münasebette bulunacagi zaman beni öper ve dudaklarimi emerdi", ya da "Allah'in Resulü esi ile cinsel iliskide bulundugu zaman basi üzerine bir örtü çeker ve... 'sakin ol' buyururdu. Sonra kadinlarini soydugunda diz üstü çöker ve öperdi" ya da "... Esleri olan bizlerden biri adet gördügü zaman, adet gören esine genisçe bir altlik giymesini emreder, sonra da onun memelerine yönelirdi" seklirideki Hadîs ve sünnet hükümlerini sürseler: "Olmaz böyle sey, bunlar tahrik edici pornografik yalanlardir" der geçeriz. Oysa ki bu emirler Muhammed'in eslerinden Ayse, Ümmü Seleme, Cuney't Umeyr gibi kadinlarin sözlerine dayali olarak Buharî ve Müslîm gibi en saglam kaynaklarda yer alan din kurallaridir ve din adamlarimizin yayinlari olarak halkimiza okutulmaktadir [8a].

Yine bunun gibi; "..memeleri yeni sertlesmis yasit kizlar ve dopdolu kadehler... kara gözlü hürî'ter, sanki haznelerde saklanmis inciler..." seklindeki sözlerin, Islam'a göre Tanri sözleri oldugunu ve Tanri'nin müslüman erkeklere bu tür dilberleri "...kiz oglan kiz olarak halkettik, cilveli, sirin sözlü, eslerine asik ve onlara yasit kildik" diyerek va'id etmis oldugunu belirttiklerinde basimizi sallar ve karsimizdakinin kötü niyetlerle bizi kandirmaya çalistigini saniriz. Oysa ki bunlar Kur'an'in çesitli surelerinde (örnegin al-Naba', al-Vâkia, al-Dahr, Naziât gibi) yer alan Âyet'lerdendir. [9]

Hele Tanri'nin bu tür Cennet va'dlerine ek olarak: "Cennetlik kisi yakut'tan yapilmis bir odada, altindan ma'mul olup, üstünde 70 çift ipek örtü bulunan inci ile süslü bir karyolada iki esinden birine yaklasacak, ...esi'nin bacak iligine bakacak ve cinsi organi hiç sönmeksizin ve usanmaksizin, kiskançligin olmadigi bir alemde keyif sürecek" diye konustugunu söyleseler, söyleyenin suratina ters ters bakar, aklindan süpheye düseriz. Oysa ki bütün bunlar halkimiza belletilen ve Islam'in temel kaynaklarindan alinma seylerdir.

Öte yandan Arap Peygamberi'nin cinsel yasamlarina dair kulagimiza gelenler vesilesiylede oldukça bocalayici durumlara düseriz. Örnegin elli'yi askin bir yasinda iken, henüz altisina yeni basan Ayse ile nisanlanip 3 yil sonra evlenmesi, ve oyuncaklariyle yanina tasinan 9 yasindaki bir küçük çocugu koynuna almasi, bize inanilmaz gibi görünür. Oysa ki Arap yasamlari bakimindan bunun sasilacak bir yönü yoktur.

Yine ayni sekilde ogullugu sayilan Zeyd'in karisi Zeynep'e asik olmasini, ve bu askinin Zeyd tarafindan anlasilmasi üzerine Zeyd'in Zeynep'i bosamasi üzerine Zeynep'i almasini, ve bütün bunlari hep Tanri tarafindan ayarlanmis gibi gösterip Kur'an'a "Ogulluklarinizin esleriyle evlenmek caiz'dir" seklinde yerlestirmesini müspet ahlâk anlayisiyle bagdastirabilecek olanlarimiz çok olmasa gerekir [10].

Yine ayni sekilde birisi bize Muhammed'in kadinlari asagilatmak üzere, Kur'an'daki "iki kadin'in tanikligi bir erkegin tanikligina bedeldir" seklindeki hükme dayanarak kadin sinifinin dînen ve aklen "dûn", eksik oldugunu ilân ettigini ve "...Bana Cehennem halki gösterildi, çogu sizler idiniz" dedigini söylese, ve bunu destekleyici daha nice Kur'an ve hadîs hükmü gösterse, inanamayiz ve bu sekilde konusanin zindikligindan süphe ederiz. Oysa ki Seriat, kadini gerçekten küçültücü bu tür hükümlerle doludur, ve yukardaki hadîs Diyanet Isleri Baskanligi'nin resmî yayinlari olarak halkimiza egitim gidasi olarak sunulanlardan sadece bir iki ömektir [11].

Ya da bize Islam'in hosgörüye yer vermedigini ve farkli din ve inançtakilere karsi saldiri siyaseti izledigini ve örnegin Kur'an'da "Islam'dan baska bir dine yönelenler sapiktirlar" ya da "Kitab verilenlerden (yani Yahudi ve Hiristiyan'lardan)... Hak dini (yani Islam'i) din edinmeyenlerle. Boyunlarini büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savasin" ya da "Ey inananlar, (Islam'a yönelmeyen) Babalarinizi, kardeslerinizi... dost edinmeyin..." seklinde hükümler sevkettigini söyleseler karsimizdakinin deli oldugunu saniriz. Oysa ki bu hükümler Tanri sözleridir diye halkimiza belletilmekte olan Kur'an emirterinden sadece bir kaçidir. [12]

Ve hele'bu hosgörüsüzlügün, farkli inançtaki ana ve babaya ve akrabalara karsi düsmanlik yaratacak noktaya götürüldügünü söyleseler ve Muhammed örnegini verseler, bunu söyleyenin suratina tükürürüz. Oysa ki al-Tevbe süresî'nin 23cü ayetinde, farkli inançtaki ana, baba ve yakinlar için Tanri'dan magrifet dilenmemesi emredilmis ve buna istinaden Muhammed, kendi öz anasi olan Emine için, müslüman olarak ölmedi diye dua etmekten kaçinmistir.

Bu listeyi sinirsiz sekilde uzatmak mümkündür. Yukariya aldigimiz örnekler, insanlarimizin dinsel inançlarini pekistiren sayisiz örneklerden sadece bir demettir. Halk yiginlarina yüzyillar boyunca kolaylikla kabul ettirilen bu düzen, müspet egitim görmüs olan ve dünya sorunlarini akil süzgecinden geçirmeye alismis bulunan kisiler bakimindan çagdisi kalmakta, ve su yüzüne çiktigi an saskinlik, huzursuzluk ve tedirginlik yaratmaktadir. Yaratmasinin bir nedeni, biraz önce degindigimiz gibi, aydinlarimizin Arap'i ve onun deger ölçülerini ve yasam felsefesini ve bu felsefeye dayali Seriat'in içyüzümü hiç bilmez olusudur.

Fakat bütün bunlar bir yana, habersiz oldugumuz bir baska husus daha vardir ki o da Arap'in, Islam'in daha ilk anlarindan ve daha dogrusu Muhammed'ten itibaren, ve yüzyillar boyunca, bizim hakkimizda ne düsündügü, ne söyledigi ve aleyhimizde ne düsmanliklar güttügüdür. Diger hususlarda oldugu gibi bu konuda da kulagimiza gelen bilgileri, önce ciddiye almaz, ya da alsak da inanmaz, ve inanmaga basladigimizda susar ve yapacak bir sey bulamayiz.

Oysa ki Arap aydini ve arap zinde güçleri, geçmiste oldugu gibi bugün de hem kendi halklarini ve hem de Bati dünyasini su masallara inandirmakla mesguldür. "Islam dinini gelismekten alikoyan Türk'lerdir. Türk'lerin Islamiyeti kabul etmeleri ve arap ülkelerini fethetmeleri sonucunda.Islam dini, onlarin hosgörüden yoksun, ve akilciliga sirt çeviren, ilme ve kültüre düsman davranislari yüzünden bozulmus ve kendine özgü niteliklerinden uzaklastirilmistir; Türkler Islam dinini insanî olmaktan çikarmislar ve kendilerine özgü olumsuz kuruluslarla (örnegin kölelik kurulusu, vs gibi) [13] donatmislardir; Islamiyet demokrasiye yer verdigi halde Türk'ler yüzünden Islam ülkelerinde demokratik olmayan müstebid devlet ve hükümet sistemleri yerlesmistir; Türk egemenligi altina girmemis olsaydi araplar, bugün yeryüzünün en ileri, en uygar ve güçlü bir toplumu olurlardi [14].

Bu tema, gerek müslüman ve gerek Hiristiyan arap yazarlarin Türk düsmanliginda birlestikleri noktalardan bazilarinin özetidir. Bu hususlari ilerdeki bölümlerde daha genis sekilde ele alacagiz. Fakat simdilik sunu belirtmeliyiz ki günümüzün arap yazarlari, geçmisten gelen bilgileri, ve görüsleri dile getirerek araplar için en büyük talihsizligin Türk'lerle iliski kurmak oldugunu tekrarlamaktan usanmazlar. Örnegin 1968 yilinda yayinladigi La.Syrie ou la Revolution dans la Rancueur adli kitabinda bir arap yazar, Saab, arap tarihinin en felaketli ve en karanlik iki günü oldugunu söyler. Bunlardan biri arap oldularinin 732 yilinda Poitiers önünde Charles Martel tarafindan durdurulmasi; ikincisi ise 10 Subat 1258 tarihinde Hülagu'nun Bagdat'i almasi'dir [15]

.Bu görüsü Türk isgalleri için aynen benimseyen arap aydinlari çoktur ve ilerdeki bölümlerde bunlara da dokunulacaktir. Bu vesile ile anlatilacaktir ki XX.ci yüzyilda Arap'i, geri kalmislik bakimindan özürlü göstermek maksadiyle Türk isgallerini bahane eden arap yazariarinin yaptigi sey, çok daha önceki yüzyillarda arap yazar ve düsünürlerin yaptiklarindan farkli degildir. Bir zamanlar Ibn Teymiyye de Mogol istilasinda Türk'lerin katkisi bulundugu görüsünü savunarak Türk'leri "kafirlerin en kötülerinden" sayardi.

1957 yilinda bir Suriyeli devlet adaminin: "Eger Mogollar, XIII. yüzyilda Bagdat kitapligini yakmamis olsalardi, biz Arap'lar, bilim ve fende öylesine ilerlemis olacaktik ki, simdiye dek çoktan atom bombasini bulmus olacaktik. Bagdat'in yagma ve talan edilmesi bizi yüzyillar gerisine götürmüstür" dedigini nakleden bir yazar, bu ayni görüslerin Türkleri de kapsayacak sekilde genisletildigini belirtir [16]. Kahire'de 1957 yilinda toplanan bir bilim kurulunda bazi Arap bilim adamlari ve örnegin Seyh Muhammed al-Banna adindaki bir Seriatçi, Kur'an'in Fussilât suresinin (sure XLI) 53. ayetiyle al-Rahman suresinin (sure LV) 33. ayetindeki hükümlere dayanarak bu hükümlerde hidrojen bombasinin ve gezegenler arasi uydularin sirrinin bulundugu ve eger Türkler gelip de Arap ülkelerini istila etmemis olsalardi Araplarin, Ruslardan ve Amerikalilardan önce uzaya adam gönderme olanagini bulmus olabileceklerini ileri sürmüstür [17].


***


Arap-Türk yaklasmasini su son 20-25 yildir birtakim politik ya da ekonomik ve fakat asil dindel amaçlarla zorlayan ve Arap ülkelerinin oksamalarina safça kanan bizim Seriat ruhlularimizin, eger sonradan pismanlik duymak istemiyorlarsa, her seyden önce Arap'i iyice tanimalari ve aydinlanmizin da Arap'i Türk'e iyice tanitmalari, Türk'e karsi Arap'in gerçek niyet ve davranislarinin elestirmesini yapmalari ve Arap milliyetçiligi dayasinda Türk aleyhtarligi ögesinin ne nitelik ve önem tasidigini, nasil bir gelisme gösterdigini açiklamalari gerekir. Arap'I bu yönlerden Türk'e tanitmak zorunludur, çünkü bir kez, Türklügü'nü unutup sirf Islam nedeniyle Araplasan, Arap'a dönük yasantilara özenen ve millîlik bilincine sahip kimseleri de kendisine benzetmekten baska bir sey düsünmeyen bizim Seriatçimiz kazara Arap ülkeleri, Ortadogu'da, hayal ettikleri zafere ulasirlarsa, asil o zaman Türk'ün nasil bir felaketle karsi karsiya kalabilecegini görürler.

Tarih boyunca genellikte baskalarinin yönetimi ve egemenligi altinda yasamaya alismis Arap [18], Türk'ün karsisina dikilip çalim satmaya baslasin ve Hilafet'in ve saltanat'in temsilcisi olmak hezeyanlariyle din sömürüsüne girissin ve Türk'ün simdiye dek kendi Seriat'çisi ve din adamlari marifetiyle köklestirilen fanatizmini isleyerek halk yiginlarini kendisine.ram etmeye baslasin ve Hatay'dan itibaren su ya da bu bölgeyi isteme arsizligina kalkissin (tipki bir zamanlar yapar oldugu gibi) ve kisacasi tarihi boyunca pek alisik olmadigi "hükmetme ve emretme" yetkisine sahip görünerek Türk'ün karsisinda yer alsin ve Türk'e direktif verir durumlara geçsin ve bunun hayallerinin sarhosluguna kapilsin, iste o zaman gerçek felaketin ne oldugunu anlariz. Unutmamak gerekir ki, Arap milliyetçisinin dinî amaçlari arasinda Türk'ü (tipki Arap olmayan-diger Müslüman toplumlar gibi) Araplilik ruhu içerisinde yogurmak ve Araplastirmak, dilegi varsa; duygusal amaçlari arasinda da Türk'ü, "Uygarlik düsmani, yari zekali, Araplari ve Islam'i gerileten vahsî millet" seklinde damgalayip kendi geriliklerinin tüm sorumlulugunu Türk'e yükleme kurnazligi yatiyorsa; cografî amaçlari arasinda da Nil kiyilarindan Toroslara ve daha ilerilere dek olan arazileri Arap ülkeleri haline getirme hirslari yatar, ilerdeki bölümlerde bütün bunlara deginecegiz.

Ve görecegiz ki, daha 1919'larda, I. Dünya Savasindan yenik ve bitik çikan Türkiye'nin en büyük düsmanlarinin dahi yapmadiklari arsizliklari ve toprak hirsizliklarini Araplar yapmayi düsünmüslerdir, Ingilizler ve diger müttefiklerle bir olup, Türk'ü arkadan vurmasini bilen Arap seyhleri (örnegin Emir Faysal) Dogu Anadolu'ya göz koymuslardi. Savas sonucu toplanan Baris Konferansina sunmus oldugu bir mesajinda Emir Faysal: "Ingiltere'nin ve Fransa'nin istegi üzerine Türklere karsi Arap ayaklanmalarini saglayan babamin temsilcisi olarak dilegim sudur: Iskenderiye'den itibaren Diyarbekir hattinin güneyinden Hint Okyanusuna kadar Asya'daki Arapça konusan bütün milletleri içine alacak olan bölgeler... bagimsiz bir toplum olarak taninsin" diyordu. Daha sonra Misir Baskani Abdülcemal Nasir ve Irakli Kasim, Atlantik Okyanusundan Iran körfezine dek ve yine Nil nehri kiyilarindan Toroslara dek olan tüm topraklarin Arap birligine dahil edilmesi düslerini gerçeklestirmek isteyeceklerdir. Bu konulara ilerde yeri geldikçe deginecegiz. Bütün bunlar Arap emelleri ve hedefleri arasinda Türkiye'nin sahip oldugu topraklarla ilgili ne amaçlar yattigini gösterir.

Yine ilerdeki bölümlerde görecegiz ki Arap, kendi ulusal benligini canli tutabilmek ve böylece varligini sürdürebilmek için her araci kendisine amaç edinmistir ve bu amaç ugruna her seye yönelmek ona mubah görünmüstür. Bu mubah gördügü seyler arasinda Türk aleyhtarligi ögesi pek köklü ve önemli bir rol oynamistir ve oynamakta devam etmektedir, ilerdeki sayfalarda uzun bir dönemin pek kisa bir özeti yer almistir. Arap'in çesitli dönemlerde çesitli nedenlere dayanan Türk düsmanligi duygularinin bazi olusumlarina deginilmistir.

Türk ve Arap iliskilerinde, Arap'in Türk'e karsi besler oldugu düsmanliklarin nedenlerinde Türk'ün sorumlulugunu ve oldugu kadariyle günahlarini burada tartisacak degiliz. Fakat bilinmesi gereken sey sudur ki, geçmisi boyunca Türk'ün ugradigi iftiralarin en menfuru, maruz kaldigi haksiz ve insafsiz suçlandirmmalarin en agiri ve tek bir deyimle ziyankâr davranislarin en kötüsü Arap'tan gelmistir. Seriatin daha temellerinde yatar Arap'in Türk'e karsi besledigi önyargilarin ilk izleri. Biraz ilerdeki sayfalarda Islam Peygamberinin, Türk'ü,"küçük gözlü, yayvan suratli, basik burunlu... vb" seklindeki olumsuz tanimi yaninda Türkleri, Araplar bakimindan, korkutucu ve felaket getirici göstermesi ve Türklere karsi savaslar kazanilmadikça hüküm gününün gelmeyecegini bildirmesi, daha "ilk hareket noktasinda" Türk-Arap iliskileri dogrultusunu çizmis görünmektedir. Onun bu tanimlamasini daha sonraki yüzyillar içerisinde nice ünlü kalemler ve devlet adamlari ele alacak, tekrarlayacak ve daha da güçlendirecek Araptaki Türk düsmanligi duygularini körükleyecektir. Ahlâk-i Celâlî'de Türk'ün karakteriyle ilgili Arap degerlendirmesini ve bu degerlendirmedeki olumsuzluklari ve ölçüsüzlükleri Ibn ül-Arabi'de ayniyle bulmak mümkündür. Utruku'l Habasa Ma Tarakum tekerlemesindeki Habasa, bu olumsuz degerlendirmenin tabanini olusturmustur. Daha baslangiçtan bu yana bu degerlendirme hiç bir zaman daha iyiye gitmemis, daima kötüye yönelmistir. Su son yüz elli yil içerisinde Arap'in Türk aleyhtarligini ve Türk'ü, "uygarlik düsmani'" imis gibi göstermelerini ve küçültmelerini anlamak için Seyid Ali Emirleri, Muhammed Abduhlari, Rasit Hizalari, Taha Hüseynileri, Muhammed al-Bazzazlari ve daha nice adlari, yani XIX. yüzyildan itibaren Arap milliyetçiligini hazirlayan ve körükleyen ve bunu günümüze dek getiren yazar ve düsünürlerin yapitiarini, yazilarini okumak yeterlidir. Bütün bunlara bir de Arap din adamlarini ve siyasetçilerini (örnegin Kral Hüseyin, ya da Abdullah, ya da Nasir... vs. gibi) katmak gerekir. Geçmis yüzyillar boyunca su ya da bu sekilde ekilmis olan Türk aleyhtarligi tohumlari bugün hala her Arap'in karasinda ve gönlünde ikinci bir Kur'an gibi yesermistir.

Birkaç satirla özetlemeye çalistigimiz yukardaki hususlar, din kardesi postuna bürünmüs olarak Türk'ü bugün kendi amaçlarina araç etmeye çalisan bazi Arap ülkelerinin bin yillik nefret felsefesinin özünü olusturur. Cemal Nasir'in konusmalarinda en etkili ifadesini bulmus olan bu nefret, ister hakli ister haksiz nedenlere dayansin, kolay kolay silinmeyecek, bilakis artacaktir. Ulusal güvenligimiz ve çikarlarimiz bakimindan önemli olan sey, esas itibariyle bu nefret ve bu husumetin varligindan haberdar olmamizdir. Bunu iyice bilecek olursak, gerek iç ve gerek dis siyasetimiz bakimindan bilinçli ve muhakkaki isabetli ve akilli kararlar almamiz ve ulusal yasantilarimizi olumlu yönlere sürüklememiz mümkün olabilir. Bütün tehlike ve bütün musibet gerçek düsmanlarimizi oldugu kadar, gerçek dostlarimizi taniyamayisimizdan dogmaktadir. Siyasî partilerimizin pek çogu, söz konusu nefret ve husumetin niteligini kavrayabilmis degillerdir. Kavrayamadiklari içindir ki din kardesi kiligindaki Arap, Türk'ün adeta harimine girmistir. Türk'ü kendi çikarlarina alet eder durumlara getirmeye çalismaktadir. Çesitli egilimlerin gizli ögeleriyle isbirligi ederek asiri -ve hem de birbirlerine karsit ideolojilerdeki- kuruluslara maddi ve manevî her türlü yardimi saglamanin yollarini bulmaktadir; bir yandan bazi gazete ve dergileri destekleyerek kamuoyunu biçimlendirmeye çalisirken, diger yandan devletin iç ve dis siyasetini kendi davasina ortak yapacak stratejiye oldukça güç vermis durumdadir. Camilerde ve din okullarinda din adamlarini ve parlamentoda bazi siyaset adamlarini kendi arzu ettigi sekilde konusturarak onlari kendi emellerine hizmet eder duruma getirmenin kurnazligini kesfetmistir. Bu cüret ve cesaretini öylesine rahatlik içerisinde gösterebilmistir ki, ülkeyi tedhis, anarsi ve dehset havasina bürüyen olaylari tertiplemekten kaçinmamistir. Düsününüz ki, Arap komando teskilatinin yetistirdigi bazi solcu elemanlar ve Arap yobazinin yetistirdigi bazi sagci cevherler, Türkiye'nin sorunlarini halletmeye kalkmislardir. Atatürk düsmanliginda ve uygarlik kötülemesinde birlesmeleri de bundandir. Acikli olan sudur ki, bu ayni Arap, bizim aydin geçinenlerimizin ve dünyasindan habersiz cahil yiginlarimizin seyirciligini yaptiklari politika sahnesinde, Türk'ü Arap çikarlarina araç yapan oyunlarina, uzun süre rahatlikla devam edebilmistir ve firsat buldugu sürece de devam edecektir. Çünkü o, Türk'ün kendi kendisini tanimadigindan ve taniyincaya dek de yillar geçeceginden emindir. Türk'e karsi Arap ülkelerinin besler oldugu nefretlerden ve düsmanliklardan Türk'ün habersiz yasayip gideceginden kuskulanmamaktadir ve kuskulanmamakta da bir bakima haklidir. Zira Türk, ne kendisini ve ne de kendi düsmanlarini kendisine gerçek anlamiyle tanitacak bir aydin kitlesine kavusamamistir. Havsalanin alamayacagi bir bilgisizlik ve uyusukluk içerisinde çogumuz, Arap hayrani Abdülhamid'i yurtsever bilir buna mukabil Atatürk'ü, "Bir kusagin katili" diye göstermeye hevesli davranislari alkislariz. Bu düzeyden yukari çikamayisimizin bir nedeni iste bu iki yönlü bilgisizligimizdir. Biraz önce belirttigimiz gibi, Türk seçmenini ve Türk aydinini bu bilgisizlikten ve bu "habersizlikten" mutlaka kurtarmak ve ona hem eski bir ozanimizin dedigi gibi, "Sen seni bil sen seni"yi ögretmek, hem de çevresini ve komsularini tanitici çalismalara hiz vermek, hele Arap ve Arap iliskileriyle ilgili her seyi ortaya sermek hepimizin ulusal görevidir.


Baskalarinin "iyi" ya da "kötü" degerlendirmelerini izleyerek kendi kendimizi tanimak.


Freud, iki bin bes yüz yillik bir dönem ayriligina ragmen.tipki Sokrat gibi, suna inanmisti ki, bilgi, erdemin ta kendisidir. Ancak bilgiden amaç, ülküsel ya da düssel gerçeklerin bilgisi degil, fakat, "Kendi kendini tanima" bilgisidir. Kendi kendimizi iyice tanimis olmak konusundaki bilgi: Nefsimizi ve niteliklerimizi tanima bilgisi. Kendini gerçekten taniyan kisi (ya da toplum) nörotik olmaktan kurtulmakla kalmaz, fakat ayni zamanda, ahlâkîlik disi kalmaya karsi sürekli biçimde korunmus olur [19]. Kendi kendimizi tanimanin yollarindan biri, baskalarinin degerlendirmelerini bilmek ve objektif kistaslara vurmaktir. Baskalarinin degerledirmesi yanlis ve haksiz olabilir, önemli olan, bunlarin yanlis ve haksiz olmasi degil, fakat bilinmesidir. Sunu belirtmekte yarar vardir ki, Türk'ün kendi kendisini tanimasi iyi ve kötü yönleriyle kendini bilmesi için ona, onunla ilgili her düsünceyi, her yayini, her fikri tanitmak gerektir. Bu bakimdan kitap yasaklari konusunda bir iki noktaya deginmek iyi olacaktir. Bilindigi üzere, kitap yasaklari kararlarina dayanak olarak alinan kistaslardan biri.'"Türk'e hakaret" kistasidir. Bu kistas içerisinde Türk'le ilgili nice yayinlar ne ülkeye sakulur ne de okunur. Fakat bu kitaplar, ki çogunlugu itibariyle Arapça kitaplardir ve genellikle yabanci dillere çevrilmistir, Türk'ü en yanlis ve en haksiz biçimde yabanci alemlere tanitan kitaplardir. Ve eger iyi bir elestirmeden geçirilecek olursa bunlarin nasil tek yönlü ve yanlis bilgilere yer verdigi kolaylikla görülebilir. Ancak ne var ki Türk, kendisini dis aleme tanitan ve ister maksatli, ister iyi niyetli amaçlarla yayinlanmis bu kitaplari bilmez. Eger bilmis olsa ve biraz da kendi öz tarihi ve nitelikleri hakkinda aydinlanmis bulunsa, tüm bu zararli faaliyetlere ve davranislara karsi tedbirini almak olanagina sahip olabilir.

Arap'in gerek milliyetçilik gelismelerinin ve gerek Türk hakkindaki gerçek düsüncelerinin ve duygularinin elestirilmesi demek, biraz da kendi kendimizi tanimaya çalismak demektir. Çünkü, her ne kadar Türk aleyhtari bu duygularin bir kismi, birazdan da görecegimiz üzere, Arap'in çesitli nedenlerle Türk'ü çekememesi ya da Türk (örnegin Memluk ya da Osmanli) yönetiminin kötülügü, ihmalkârligi ve buna benzer kusurlari.kanisina dayanmakta ise de önemli bir kismi dinsel nitelik tasir, tarih önünde ders verirken hata ve sevap ölceginde tarafgirlik yapmak kadar zavallica davranis olamaz. Bir ulusun büyüklügü geçmis dönemler içerisindeki günahlarini inkar ya da tahrif degil, bilakis bunlari tarafsiz bir sekilde elestirip var olanlari itirafla affettirici davranislara yönelmektir, însanîlik ve uygarlik demek bu demektir. Bundan dolayidir ki, dedelerimizin belli devreler itibariyle kötü yönetimi yüzünden gelisme firsatlarindan yararlanamayan toplumlarin (ki, Araplar bu toplumlardan biri) olumsuz duygularini anlayisla karsilamak ve bu duygulari kendi milleyetçilik akimlarini körükteyici bir öge olarak kullanmis olmalarini normal bulmak gerek. Ayni durumda her ulus, ayni sekilde hareket ederdi. Binaenaleyh boyundurugumuz altinda kalmis ve bu nedenle gelisememis uluslarin ve örnegin Araplarin, bize karsi husumetlerine "anlayis" göstermemiz, bizden beklenilen bir davranis olmak gerektir.

Ancak bunu yaparken yersiz ve gereksiz bir mahviyet içerisine girmemize de mahal yoktur. Baskalarina karsi göstermekle görevli bulundugumuz dikhakçiligi ve dürüstlügü ayni sekilde kendimize karsi da göstermek zorunlugundayiz. Bu itibarla Arap'in Türk'e karsi suçlamalarini ya da itiraflarini gözden geçirirken ve elestirirken bunlarin dogruluk derecesini ya da yersizligini ortaya çikarmak konusunda da kendimize düseni yapmamiz zorundulur.

Örnegin eski dönemlerde Arap'in ayaklanmalarini ve hatta Türk'ü arkadan vurma çabalarini "bagimsizlik" özlemine vererek hos görsek bile, Islamin geri kalmasi nedenlerini Türk'e yüklemesine ya da "Islam uygarliginin kurucusu Arap yikicisi Türk'tür" tezine sarilmasina karsi susmamiz dogru olmaz. Tarihsel ve bilimsel gerçekler adina bu tür iddialarin yalan ve iftira oldugunu ortaya vurmak bir görevdir. Bu nedenle arastirmalarimiz boyunca yeri geldikçe bu noktalari açikliga kavusturmaya çalisacagiz.

Bu elestirilerin bizim bakimimizdan yararli olabilecek diger bir yönü de, Arap milliyetçiligine güç veren kaynaklari bizim ne derece ihmal ve terk etmis oldugumuz hususlarini anlayabilmemizdir. Türk aleyhtarligi duygularini kendi milliyetçiligine ve birlik-beraberlik davranisina araç yapan Arap'in taktigi bizim bazi çevrelerimize ders olmalidir. Türklük benligini islamcilik davasina rahatlikla feda edenlerimizin bilmeleri gereken gerçeklerden bir kismi asagidaki sayfalarda yer almistir. Onlara hatirlatmaktan geri kalmamamiz gerekir ki, bu gün artik Arap, Arap'tan gayri.olanlari "Müslüman'dir diye kendisine kardes ve yakin olarak görmez. Arap için önemli olan sey, ne Türk'tür, ne Pakistanlidir, ne Iranlidir, ne Endonezyalidir ve ne baska Islam toplulugudur; daha açikça söylemek gerekirse, ne de Islam'in bizatihi kendisidir. Arap için önemli olan sey, tek sey Arapliktir. Arap'in çikarlandir, Arap milliyetçiligidir. Bu çikarlari saglamak ve bu milliyetçiligi gelistirmek için o, her seyi yapar, Islam'a aykiri olsa da yapar. Gerekirse, Müslüman ülkelere karsi vaziyet alir (Kibris davasinda Türkiye'ye karsi aldigi gibi), ya da Müslüman olmayan ülkelerle - hem de din müessesesini tanimayan ülkelerle - dostluklar kurar ve bu dostluklari para ve silah yardimi isteklerine varincaya dek götürür (Rusya ile yaptigi gibi). Bu arada Seriat'i kendi çikarlarina sömürü ögesi yapmaktan ve örnegin Islam dininin esas itibariyle Arap'in dini oldugunu ve her toplumdan önce Arap toplumu için indigini söylemekten, Arapçanin Tanri dili oldugunu ve Arap birligini (Islam birligini degil) saglayici bir öge bulundugunu ileri sürmekten ve bütün bunlari kanitlama babinda Kur'an ve hadis hükümlerine sarilmaktan usanmaz.

Fakat o, bunlari yaparken bizler hayret edilecek bir dalalet içerisinde sahnede oynanan piyesin seyirciligini yapariz ve yapmisizdir. el-Azhar'dan çikan ya da Arap komando kursundan geçmis bizim "idealistlerimiz", bilerek ya da bilmeyerek Arap milliyetçisinin destekçisidir. Destekçisi olmakla kalmaz ve fakat, Türk'ün, daha okukuldan camideki insanina varincaya dek, Türklügünden uzaklastirilmasini, Arap ruhuyle yogurulmasini, Arap'in dili, tarihi ve gelenekleriyle egitilmesini görmezlikten gelir. Türk'ün Türklük duygularini Seriat'in Arap kardesligi safsatalariyle, Türk'ün öz ve güzel dilini Seriat dili Arapçadir bahaneleriyle, Türk'ün gerçekten övünebilecek birçok geleneklerini Arap'in çöl gelenekleriyle ne duruma getirildiginden habersizdir; ya da bunu önemsiz bulur; öylesine fanatik ve öylesine bilgisiz egilimlerdedir ki, bizim din adamimiz ve seriatçimiz, Türk'ün çikarlarina uygun olani degil, seriat ruhuna uygun olan ne varsa onu yapmaya çalisir. Düsünmez ki, seriata her uygun düsen sey Türk'e ve Türklük benliginin gelismesine uygun degildir ve olmamistir. Geçmis yüzyillar bunun böyle oldugunu gösteren örneklerle doludur. Tekrar ve tekrar söylemekte oldugumuz ve söyleyecegimiz gibi, Arap milliyetçisi, sirf kendi çikarlari nedeniyle, Arap milliyetçiligini icabinda Islam'a uygun ve onunla bagdasir gibi kabul eder ya da Islam'in disinda da olsa onu yürütmeye gayret eder de bizim din adamlarimiz, yazarlarimiz ve aydinlarimiz, Türk'ün ulusal benligine kavusmasini saglayabilecek her seye, "seriata aykiridir", diye karsi koyar ve karsi koyarken de, üstelik kendi aklina, kendi düsünce biçimine dayanarak degil, fakat Arap'in aklina ve Arap'in telkin ve önerilerine göre davranir. Arap milliyetçisi, "milliyetçilik" egilimlerini kendi bakimindan Islam'a uygun bulur ya da gerektiginde Islam'la bagdastirir, ama kendinden gayri (yani, Arap olmayan) Müslüman toplumlarin ve özellikle Türklerin milliyetçilik akimlarini (ya da ulusal benligin gelismesine müncer olabilecek davranislari) ve bu arada ibadetin Türkçe yapilmasi, ezanin Türkçe okutulmasi, Kur'an'in Türkçeye çevrilmesi... vb. gibi girisimleri dinsizlik ve Islâm'a aykiri davranislar olmakla suçlar ve önlemeye çalisir. Ve bunu yaparken de her türlü "etik" kurallari çignemekten, her türlü iftira, yalan ve kandirmalardan geri kalmaz. 1921 yillarinda ünlü Arap milliyetçisi Muhammed Rasid Riza'nin Türk ozani Mehmet Akife, Kur'an'in hiç bir sekilde Türkçeye çevrilemeyecegini; hem de Kur'an'dan vb. kaynaklardan (örnegin, Imam Hanefî'den) kanitlar getirmek suretiyle izaha çalistigi siralarda Kuran'i Ingilizceye çeviren bir Ingiliz'e, yine ayni kaynaklardan kanitlar getirerek bunda hiç bir sakinca olmadigini ve Kur'an'in baska dillere pekala çevrilebilecegini söylemesi ve bunu desteklemesi çesitli pek çok örneklerden nihayet bir tanesidir. Sirf Bati ülkelerinin (ve örnegin Ingilizlerin) destegine sahip olarak Türk'e karsi mücadeleye devam edebilmek amaciyla Arap'in bu nitelikteki tutumu son 150 yil boyunca adeta gelenek haline girmistir. Arap irkina mensup olmayan Müslüman uluslar içerisinde bir baska örnek yoktur ki biz Türkler kadar bilinçsizce ve körü körüne, kendini unutup seriata saplanmis olsun. Bir tanesi yoktur ki biz Türkler kadar, sirf seriat ruhuna bürünmüs olmak azmiyle kendi benligini, kendi dilini, tarihini ve irkî hasletlerini bu ugurda ihmal ve feda etmis olsun. Misir ve Pakistan gibi ülkelerin XX. yüzyil içerisindeki yasantilarinin incelenmesi bu konuda yeterli fikir verecektir. Ve isin acikli olan yönü sudur ki, bizi bu, "Kendi kendini inkar" yoluna götüren nedenler Islam tarihi boyunca Arap düsünür ve yazarlarin Türk hakkinda gelistirdikleri görüslerin seriat egitimi kiligi altinda Türk'ün kafasina ve ruhuna islenmesinden dogmustur. Bu görüsleri Türk, kendi din adaminin bunca yüzyillik bilgisiz ve ilgisiz tutumu, hain ve bagnaz gayretleri nedeniyle, hiç elestirmeden, akil, mantik ve müspet bilgi süzgecinden geçirmeden, oldugu sekilde ve sanki bütün bunlar salt gerçek seylermis gibi benimsemis ve bu yüzden de kendi ulusal benliginden olmustur. Türk'ü bu korkunç karanliktan ve bilgisizlikten (cehaletten) kurtarmak için ona, onun hakkinda söylenmis ve söylenmekte olan her seyi, velev ki bunlar haksiz olsun, aci ve kahredici olsun, evet her seyi tanitmak ve ortaya vurmak sarttir. Sart degil, ulusal bir görev ve zorunluktur.


Arap'in asiri milliyetçiligi ve Türk'ün milliyetçilikten habersizligi konusunda



MILLIYETÇILIK, yemege konan az ya da çok dozdaki tuz örnegi, yararli yada sakincali sonuçlar olusturabilir. Bu kitapta Arap'in asiri milliyetçiligine karsin Türk'ün milliyetçilik duygusundan yoksunluguna deginecek ve her iki gelisimin olumsuzluklarini belirtmeye çalisacagiz. Fakat, hemen hatirlatalim ki XIX. yüzyil sonlarina gelinceye dek milliyetçilik, "ilerici" bir davranis anlamindaydi. Milliyetçilik akimlari bir devletin var olabilmesi için gerekli topluluk ögesinin olusumunu ve olgunlasmasini saglamaya vesile yaratmisti. Alman birliginin ve Italyan birliginin ya da Arap birliginin kurulusunda milliyetçiligin rol oynadigi bilinen bir gerçektir. Bundan baska milliyetler ilkesi, ulusal nitelik kazanmis sayilan toplumlarin bagimsiz sekilde kendi kendini yönetme hakkina sahip olmalari yolunu açmistir. Denilebilir ki "milliyetçilik" akimlariyle "bagimsizlik" savasimi bas basa gitmis seylerdir. Bu bilinç sayesindedir ki Osmanli imparatorluguna dahil çesitli ögeler (örnegin Yunan, Bulgar, Sirp, vs) ulusal benlik sahlanmasiyle bagimsizliga ve canliliga yönelmislerdir. Ulusallik dugusundan yoksun Türk toplumu ise Osmanli Devleti yönetiminde zavalli ve miskin yasamlarini sürdürmüstür. 20 Mart 1923 tarihinde Konya gençleriyle yaptigi bir konusmada Atatürk, yüzyillar boyunca millîlik bilincinden yoksun kalmisligimizin sonuçlarini anlatirken: "Osmanli imparatorlugu içindeki çesitli halklar hep millî akidelere sarilarak, milliyet ülkesinin gücüyle kendilerini kurtardilar. Biz, ne oldugumuzu, onlardan ayri ve onlara yabanci bir millet oldugumuzu sopayla içlerinden kovulunca anladik. Gücümüzün zayifladigi anda bizi tahkir, tezlil ettiler. Anladik ki, kabahatimiz, kendimizi unutmakligimizmis. Dünyanin bize saygi göstermesini istiyorsak, önce bizim kendi benligimize ve milliyetimize bu saygiyi hissen, fikren, fiilen bütün (davranislarimizla) gösterelim; bilelim ki, millî benligi bulunmayan milletler baska milletlerin sikâridir." demisti. Ancak ne var ki, milliyetçilik akimlarinin ortaya çikardigi pek önemli sakincalar da olmamis degildir. Zira, bu akimlar, irk, din ve dil farki gözetilmeksizin insanlarin kardesçe ve birlikte yasamalari ideali yerine bir ulusun diger uluslar üzerinde üstünlük iddia etmesi ya da baska uluslara husumet beslemesi sonucunu dogurmustur. Örnegin, tipki Alman milliyetçiligi gibi Arap milliyetçiligi de, "Üstün millet" kuramina dayatilmis ve "arap üstünlügü" düsüncesiyle donatilmis ve "Arap olmayanlara husumet" duygusuyla beslenmistir. Öte yandan asiri milliyetçilik tüm insanlarin tek bir dünya devleti halinde yasamalari umutlarini kösteklemistir. XX. yüzyilda insanîlik duygulari öylesine gelisir olmustur ki, irk, dil, din ve yurt birligi duygulari yavas yavas eski önemini yitirir olmaya ve hatta insanlar ve uluslarasi kardeslige ve dünya barisi emellerine aykiri sayilmaya baslamistir. Bati'nin aydin çevreleri, kendisini kan, irk ve yurt duygu ve baglarindan kurtarmamis kisiye henüz, "insan olarak dogmamis" gözüyle bakma egilimindedir [20]. Erich Fromm, bu çesit baglardan siyrilmamis kimseleri, "insanlik sevgisi" kit, "akil ve mantik" yetenegi sakar kimseler olarak nitelendirir ve: "Milliyetçilik, der, bizim igrenç ve putperest olan, delilige yönelen yönlerimizdir". Ona göre milliyetçilik ve yurtseverlik, kisinin mensup bulundugu ulusu diger uluslara, insanliga, adalet ve dürüstlük ilkelerine üstün görmesinden baska bir sey degildir. Tipki kisiler arasinda oldugu gibi, baskalarini bir kenara atarcasina birisine baglanmak ve yalniz onu sevmek nasil sevgi demek degilse, uluslar için de durum budur. Sadece kendi ulusunu ve ülkesini sevmek, bunlara tapmak demek, insanliga karsi sevgi beslememek demektir [21]. Hemen belirtelim ki, bu düsüncelere katilmamak insansever hiç kimse için mümkün degildir.

Süphesiz ki, kisi kendi toplumunun maddî ve manevî gelismesini isteyecek ve buna çalisacaktir. Fakat bu istek, kendi toplumunu tüm insanliga yararli bir öge haline getirme niteliginde oldugu takdirde bir anlam tasiyacaktir. Zira, gelisen ve ilerleyen bir toplum, tüm insanliga hizmet yetenegi içerisinde bulunan toplum demektir. Aksi takdirde puta tapmakla kendi öz ulusuna ve yurduna tapmak arasinda fark olmamak gerekir. Saglam, olgun ve uygar.bir toplum, irk din ve dil farki aramaksizin tüm insanliga karsi sevgi ve saygi duyan, kendi, insanini bu yönde egiten ve gelistiren toplumdur. [22]

Bu kitabimizda irk, din ve dil ögelerinin gücüne inanmis ve bu inanistan çikma, "XIX. yüzyil milliyetçilik anlayisini" XX. yüzyilin sonlarina dek sürdüren Arap milliyetçiligi davranislari karsisinda Türk'ün durumunu elestirecegiz. Ve elestirirken de, Türk'ün ulusal benlik duygusundan ne derece uzak kaldigini ve bunun nedenlerini gözden geçirecegiz. Millîlik bilincinin Türk toplumunda olusamamasi olayinin üzüntü verici yönlerinden söz edecegiz. Fakat, bu üzüntüyü açiklarken, Türk'ün baska uluslara üstünlük kazanmis olmasi ya da olmamasi hususunu deger ölçüsü olarak asla ele almadigimizi da belirtmek isteriz. Önemli oldugunu kabul ettigimiz husus, Türk'ün, eger ulusal benligine ve ulusal niteliklerinin bilincine sahip olmus olsaydi ve Islam öncesi dönem itibariyle var oldugu "kabul edilen erdemlerini (Akilcilik, kadina deger vermek... vb. gibi) sürdürebilseydi, "yeryüzü uygarligi'na insanliga ve asil kendi kendisi'ne karsi çok daha yararli, çok daha verimli, çok daha olumlu ve güçlü katkilarda bulunabilirdi" görüsünü ortaya vurmaktir. Hiç bir irkin ya da ulusun dogal olarak, yani Tanri tarafindan digerlerine üstün yetenek ve niteliklerle yaratildiginin, hiç bir ulusun digerlerinden asagi kilindigini kabul etmek için mantikî bir neden bulunamaz. Hele Tanri düsüncesine içtenlikle bagli olanlar (biraz da Spinoza'yi ve benzeri düsünürleri taniyanlar) bakimindan, "Biz, bir kisminizi, bir kisminiza üstün yarattik" seklinde ortaya atilan hükümleri din hükümleri olarak benimsemek güçtür. Her seyi yapmaya ve yoktan var çikarmaya kadir ve üstün güç diye bilinmek gereken Tann'nin.insanlari esit ve mutlu yaratabilecek yerde, esitlik disi yaratmis olabilecegini düsünmek, aydin bir insan için, Tanri'yi küçültmek anlamina gelir. Esasen insanlik tarihinin kanitladigi husus sudur ki, hiç bir ulus diger bir ulusa oranla üstün ya da asagi niteliklerle yaratilmamistir. Milletleri üstün ya da geri yapan sey, uluslarin kendi gayretleri ya da miskinlikleridir. Üstün diye taninan ulustari gerçekten üstün yapan tilsim, egitimidir, kültür'dür ve asil akilcilik'tir. Yani, yeryüzü yasamlarinda akli rehber edinmektir. Bundan yüz yil öncelerine gelinceye dek son derece geri ve ilkel sayilan Japonya, akilciligi ve müspet egitim sistemini benimsemek suretiyle bugün yeryüzünün en ileri, en üstün ülkelerinden biri olmustur. Uluslar, ilâhi bir gücün, uhrevî bir kudretin, örnegin Tanri'nin keyfî iradesiyle degil, fakat kendi çabalari ve çalismalari, akil yolunu seçmeleri ve müspet ilme, ahlaka yönelmeleri sayesinde gelisirler, ilerlerler ve uygarlik kademesinde yükselirler Uluslari basanli, üstün yapan iksir budur ve bu çesit uluslardir ki, pek dogal olarak diger uluslara, yani akilciligi ve özgür düsünme yöntemlerini yadsiyan ve bu yüzden geri kalmis olan uluslara üstünlük kazanirlar. Atatürk, bunu en güzel bir ifadeyle: "Uygar olmayan uluslar, uygar uluslarin ayaklari altinda ezilmeye mahkumdurlar" diye formüle etmistir.