B) Arap milliyetçiliginin ilk kurucusu olarak Muhammed
Arap milliyetçiligi egilimlerini Islam'in baslangicina ve hatta daha da önceki dönemlere indiren Arap yazar ve düsünürleri çoktur [25]. Islam'dan önce de ayni irka mensup, fakat asiretler halinde birbirlerinden kopmus olarak yasamakta olan Araplari birbirlerine duygusal baglarla baglayan ögeler yok degildi. Özellikle zengin ve insan ruhunu kolaylikla sihirleyici ortak bir dil ve bu dilin yarattigi zengin edebiyat (sur edebiyati), gelenekler... vb., daha o zamanlar Araplik bilincinin olusumunda is görmüstür. Fakat hemen belirtmek gerekir ki araptaki ulusal benligi olusturan nedenleri ilk tohumlari 1400 yil önce Muhammed tarafindan ekilmistir. Ilerdeki sayfalarda da görecegimiz gibi, Muhammed, Arap toplumunu Tanri'nin seçkin ve üstün olmak üzere benimsedigi toplum olarak göstermekle, (yani, Araplari irk birligi ve üstünlügü duygularinda birlestirmekle) ve yine Arapçayi Tanri dili seklinde kabul ettirmekle (yani, dil birligi ögesini islemekle), yine islam dinini Arap nitelikleri ve gelenekleri içerisinde yogurmakla (yani, din ögesinde Araplar arasi ortaklik yaratmakla) ve nihayet Arap çikarlarini ön plana almak ve Araplari ortak korku karsisinda tutmakla Arap milliyetçiliginin ilk mimari olmustur.
Bilindigi gibi Islamiyet'ten önce asiretler halinde yasayan ve devlet kurma yeteneginden yoksun bulunan Arap'lar Muhammed sayesinde bir araya gelerek soyut bir otorite altinda yasamaya baslamislardir. Kendisini "Tanri elçisi" olarak tanimlar oldugu andan itibaren Muhammed, Tanri'nin Arap'lar arasindan bir peygamber çikardigini, Araplarin diliyle ve Arap'lara hitaben konustugunu, ve Arap'lari üstün bir ulus olarak tanimladigini söylemistir. Bunun böyle oldugunu kanitlamak maksadiyle Kur'an'a Tanri agziyle su hükmü koymustur: "Ey Muhammed, böylece sehirlerin anasi olan Mekke'de ve çevresinde bulunanlari uyarman için sana arapça okunan bir kitab vahyetti..." (42 Sûrâ 7) [26]. Ilerde bununla ilgili diger hükümleri belirtecegiz. Fakat simdilik suna isaret etmekle yetinelim ki Muhammed, daha ilk Mekke döneminden itibaren Araplari ortak bir ruh ve bilinçte birlestirmenin yollarini aramis ve Arap milliyetçiliginin ilk tohumlarini atmistir. Geçmis dönemlerde insanlar arasinda ulusal birlik ve beraberlik duygularini yaratan ögeler genellikle; ayni kandan ve irktan olmak, ayni dili konusmak, ayni inançlarda (dinde) olmak... vb seylerdi. Bunun yaninda bir de ortak düsmana karsi savunma ya da saldirma geregi insanlar arasinda yakinlasma ve beraberlik geregini yaratirdi. Böylece, ayni irktan ve kandan olan, ayni dili konusan, ayni inançlarda toplanan, ayni topraklar üzerinde yasayan ve ortak bir tehlike (düsman) karsisinda bulundugunu bilen insanlar arasinda kendiliginden bir yakinlasma, bir beraberlik, bir birlik dogardi ki bu, ayni insanlari, ulusalik duygulari etrafinda ve örgütlenmis olarak yasamaya sürükterdi. Iste Muhanamed de Araplar arasindaki birlik duygularini var etmek için bu ögeleri eyleme koymustur. Araplari Tanri'nin en sevgili toplulugu olarak belirtmekte ve Tanri'yi Mekkelilere hitap ettirmekle, Peygamberlerini onlar arasinda seçtigini söylemekle ise baslamis, larkli inanç ve ibadette de olsalar tüm Araplari Tanri'nin korumakta oldugunu anlatmistir. Araplar arasindaki dil birligi duygularini güçlendirmek amaciyle Arapçanin en mükemmel, en zengin bir dil oldugunu ve, cennetlerde konusulacak olan dilin Arapça olacagini ve Tanri'nin Araplara Arapça olarak seslendigini, yine Kur'an. ve Hadis hükümleri seklinde anlatmaya çalismistir [27]. Ve nihayet din ögesini, yani geçmis dönemlerde insanlar arasinda ortak baglar ve duygular yaratmada en etkili ve önemli olan bir ögeyi de ele alarak Islam'i Araplarin eski geleneklerinin dini seklinde yerlestirmistir. Bütün bu ögeler sayesinde Araplari bir araya getirmek, onlarda ortak bir ulusal duygu yaratmak ve böylece bir devlet örgütü halinde yasama istegini olusturmak istemistir. Tüm bu saydigimiz ögeler, ayri ayri ye her biri kendi agirliginda, Araplik ve Arap milliyetçiligi duygularinin köklesmesinde etkili olmustur. Bunu ilerdeki bölümlerde inceleyecegiz. Fakat bütün bunlardan baska Muhammed, bir de araplari iç ve dis tehlikelere karsi ortak bir korkuda birlesme zorunlugunda birakmistir. Çünkü bilindigi gibi ortak nefretlerde ya da ortak korkularda birlesmek toplum psikolojisinin özelliklerindendir. "Benim öz evlatlarim" diye benimser göründügü Araplar için Muhammed, Korkutucu ve felaket getirici, dolayisiyle en büyük düsman olarak üzere iki ulusu seçmis ve bunlarin Yahudilerle Türk'ler oldugunu bildirmistir. Hiç kuskusuz Müslüman olmayanlar (Kafirler) da Araplarin düsmanidirlar ama bu iki millet, yani Yahudilerle Türkler kadar kötü ve tehlikeli olani yoktur. Gerek Kur'an hükümlerinden (Ye'cüc ile Me'cüc örnegi), gerek Buharî ve Müslim gibi en saglam kaynaklardaki hadislerden anlasilmaktadir ki Araplar (Müslümanlar) için "Kiyamet günü"nün (Hüküm günü) gelebilmesi için Yahudilere ve Türklere karsi mutlaka savas açmak, saldirmak, onlari yenmek gerektir.
Gerçekten de Muhammed Yahudilerle ilgili olarak bu konuda söyle bir hadis birakmistir: "...Yahudilere karsi savasmadikça ve bu savaslari, bir kaya parçasi gerisine saklanan bir Yahudi: - Ey Müslüman, benim arkamda bir Yahudi var öldür onu! deyinceye kadar sürdürmedikçe kiyamet (hüküm) günü gelmis olmayacaktir". Bu hadis, Ebu Hüreyre'nin nakli olarak gelmektedir. Ne kadar ilginçtir ki, asagi yukari ayni nitelikte ve ayni deyimler içerisinde Türkler için de, Türklere savaslar açilmasi konusunda da hadisler vardir ve bunlari da Buhari ve Müslim'de bulmaktayiz: "...Küçük gözlü, kirmizi yüzlü ve suratlari kalin deriden yapilmis kalkanlara benzer Türklere karsi savaslar yapmakdikça hüküm günü gelmis olmayacaktir. Bu hadis de tipki yukardaki gibi Ebû Hüreyre'den gelmedir ve görüldügü gibi, Türkleri korkunç yaratiklar seklinde gösterme egilimindedir [28].
Bu konuya ve ilgili Kur'an ve Hadîs hükümlerine biraz ilerde dönecegiz. Fakat simdilik sunu belirtelim ki Muhammed, Mekke ve Medine'de Arap'larla iç içe yasayan Yahudileri ve Hiristiyanlari kendisine inandiramayacagini anladigi an onlari iç düsman ve tehlike olarak görmüs ve Arap'lari bu yakin tehlike karsisinda birlesmeye kiskirtirken, diger yandan da disa açilmak, uzak diyarlara ve örnegin Orta Asya'lara yayilmak ye fetihler yapmak, zenginliklere kavusmak hevesiyle Türk'leri Ye'cûc ve Me'cûc efsanesi içerisinde felaket getirici bir irk olarak tanimlama siyasetini gütmüstür.
Ilerdeki bölümlerde görecegimiz gibi bu siyaset Arap milliyetçiliginin daha sonraki yüzyillarda en geçerli bir ögesi isini görecektir.