Biraz yukarda degindigimiz gibi her okumus, ya da hattâ
her "bilgin" ("alim") diye kabul edilen insani
"Gerçek aydin" niteliginde saymak dogru
olmaz. Bilim ve teknik alanlarinda ün yapmis nice kimseler
vardir ki bu sinifa dahil edilemezler. Örnegin "Ben
aklimi kullanmam, ve kullanmamakla övünürüm"
diyen, ya da "Müsrikleri nerede görürsen
öldür" seklindeki emirleri Tanrisal bilen,
ya da "Kadinlar aklen ve dinen dûn ve kötü
yaratiklardir" sözlerini benimseyen, ya da akla
ve vicdana aykiri buna benzer verilere inanmis kimselere aydin
diyebilmek için çilgin olmak gerekir. Hemen
belirtmek gerekir ki, bu açidan ele alindikta, Bati dünyâsi'nin
yetistirdigi gerçek aydin tip'ini Seriât
dünyâsi pek yetistirememistir. Seriât dünyâsi'nin
aydin kisi anlayisi ve tanimi dahi Bati'dakinden çok
farkli olmustur. Bu farklilik, gerek insan degeri, gerek yasam
felsefesi ve gerek bilim ve ahlâk gelismesi bakimindan kendisini
belli etmistir. Bunun böyle oldugunu ilerdeki bölümlerde
belirtecegiz; fakat simdilik bir iki örnek üzerinde
kisaca durmakta, ve seriatci aydin'in kafa yapisi ve ahlak anlayisi
hakkinda bazi önbilgilere sahip olmakta yarar vardir..
Islam dünyasi'nin, yüzyillar boyunca oldugu
gibi bugün dahi Hüccetü'l-Islam Imam-i Gazali
adiyle yücelttigi ve "Islam tefekkür
tarihi'nin en mümtaz simalarindan biri " olarak
kabul ettigi ve "ideal aydin! " olarak tanimladigi
bir ünlü kisi vardir ki , Kimya-i sa'adat adli
yapitinin "Kaza-yi Hacetin Edebleri"
baslikli bir bölümünde , "Abdest
bozmak", "Hela'ya girmek" ve "Kaza-yi
hacetten sonra temizlenmek", "Istinca"
gibi islerle ilgili seriat emirlerini, "bilimsel"
birer "cevher" seklinde açiklarken söyle
der: "(Müslüman kisi abdest yapacagi zaman) Mümkünse
bir duvarin, yüksek bir yerin arkasina gitmelidir. Oturmadan
(önce) avret yerini açmamalidir. Yüzünü
günese ve aya dönmemelidi. Kible'ye arkasini çevirmemeli,
yüzü de kibleye gelmemelidir. Ancak bir bina'da olursa
caizdir. Fakat en iyisi kibleyi sola veya sag tarafa almaktir...Durgun
suya su dökmemelidir. Meyve agacinin altinda abdest bozmamalidir...Otururken
sol ayagina dayanmalidir...Helaya girerken sol ayakla, çikarken
sag ayakla baslamalidir. Üzerine Allahu Teala'nin ismi yazili
hiç bir sey'i açikta bulundurmamalidir. Basi açik
helaya girmemelidir. Helaya girerken su duayi okumalidir -''(Maddi
ve manevi pisliklerden ve seytandan Allah'a siginirim)'- ...Çikarken
de -... (Yarayisli maddeleri alikoyup yaramayanlari benden
uzaklastirmak lutfunu bahseden Allah'a ham ederim)'-...(demelidir)...
(Temizlenme isine gelince) Üç kerpiç parçasini
yahut düzeltilmis üç tasi büyük abdesten
önce alir. Kaza-yi hacet bitince, sol eliyle alir ve necaset
(pislik) olmayan yerden baslayip necaset bulunan yere sürer
ve orada döndürür ve necaseti bulastirmadan kaldirir.
Böylece üç tasi kullanir. Eger temizlenmezse
iki tas daha kullanir. Böylece (kullandigi taslarin sayisinin)
tek olmasina dikkat eder. Sonra duz bir tasi sag eline alir,
zekerini sol eliyle tutar, o tas üzerine üç defa
sürer. Yahut da duvarda üç ayri yere sürer.
Sol eli hareket eder, sol eli degil. Fakat en iyisi tastan sonra
su ile de yikanmaktir. Suyu kullanmak istedigi zaman...sag eliyle
su döker, sol avucu ile temizler. Hiç necaset kalmadigini
anlayincaya kadar devam eder... Bunun gibi istibrada da (yani
isedikten sonra temizlenirken de) elini üç defa
zekerin altina koyup sallar ve üç adim yürür,
üç defa öksürür. Bundan daha fazla
kendine eziyet vermemelidir Yoksa süpheye, vesveseye düser.
Bunlari yapar ve bundan sonra her zaman istincayi müteakip
üzerinde bir yaslik oldugunu zannederse, donuna su serpsin
ve yaslik bu sudandir desin. Peygamber efendimiz (Sallallahu aleyhi
ve selem) vesvese edenler için böyle buyurmustur.
Istincayi bitirince elini duvara, yahut topraga sürer, sonra
yikar . ßöylece hiç koku kalmaz. Istinca zamaninda...-'(Allahim
kalbimi nifaktan temizle, fercimi fuhustan koru)'-der"
[39].
Islam dünyasi'nin günümüze
dek en büyük bilgin, en ünlü aydin diye
basina taç ettigi bu "aydin" kisi'nin kaleminden
böylesine gülünç ve mantiksiz seylerin çikmasi
kuskusuz ki ibret verici oldugu kadar sasirticidir da. Bununla
beraber Hüccetü'l-Islam Gazali 'nin ve benzerlerinin
yapitlari gözden geçirilip müspet akil kistasina
vurulmus olsa, çok daha sasirtici örneklerle karsilasilacagi
muhakkaktir. Ancak ne var ki seriat egitimi ve zihniyeti ile yetisen
kimseler bakimindan bunda sasilacak bir sey olmamak gerekir.
Seriat toplumlarinin "ideal aydin" olarak
gördükleri Gazali tipindeki örneklere
ayrica deginecegiz. Fakat simdilik geliniz hep birlikte yukardaki
satirlari tekrar okuyalim ve bu "aydin" kisi'nin
düsüncelerine nufuz etmeye çalisalim. Dikkat
edilecegi gibi bu satirlarda özellikle iki husus önemli
gösterilmistir ki bunlardan birisi kisilerin "Tek sayilara"
göre, ve digeri de "Sag" yön itibariyle is
görmeleri geregidir: örnegin abdest'ten sonra temizlenirlerken
3 ya da 5 adet tas kullanmalari emredilmistir; yani 2 ya da 4
ya da 6 , yani çift sayida tas kullanmak yasak edilmistir.
Bunun böyle olusunun nedeni, tabii yine Gazali tarafindan
nakledilen seriat verilerine göre, "Tek"
sayi'larin kutsal bir nitelik tasimasidir; çünkü
"Tanri Tek'tir". Nitekim seriat verilerine
göre sadece abdest'ten sonra temizlenirken degil ve fakat
her isi görürken tek sayi esasina bagli kalmak sart
kilinmistir. Ve hele özellikle yemek yerken, ya da su içerken
hep tek sayilar göz önünde tutulmalidir. Gazali
'nin söylemesine göre müslüman kisi,
"Hurma, zerdali gibi sayilabilen sey'ler yedigi zaman
tek yemelidir; yedi, onbir veya yirmibir gibi..." [40].
Su içerken de ayni seyi yapmalidir; yani suyu iki
yudumda ya da dört yudumda degil fakat tek sayilara göre
yudumlayarak içmek sart'tir [41] . Bunun gerekçesini
Gazali söyle belirtir: "Böylece (Kisi'nin)
bütün isleri, Allahu Teala ile alakali olmalidir.
Çünkü o tektir. Çift degildir. Bir isin
herhangi bir bakimdan Allahu Teala ile alakasi yoksa, bostur ve
faydasizdir. O halde tek, Allahu Teala ile alakali olmak sebebiyle,
çiftten daha iyidir..." [42].
Görülüyor ki Gazali , seriat'in akilciliktan
uzak mantigina dayali olarak, kisilere, hela'da pisliklerini
temizlerlerken tek sayida tas kullandirmak, ve bu arada pisliklerinin
yararli olan maddelerini alikoymasi ve olmayanlari da yok etmesi
için Tanri'ya dua'da bulundurmak hususunda seriat'in öngördügü
hükümler yolu ile Tanri'nin "kutsalligi"
fikrinin her kese asilanabilecegi görüsündedir.
Tasi sag el ile tutmak, ya da sag ayakla adim atmak, ya da sag
el ile suyu yudumlamak, ve buna karsilik sol el ile "zekeri"
tutmak vs gibi hususlarda da Gazali efendimizin uydugu
kurallar [43], yine seriat'in akla pek yatkin düsmeyen mantigina
dayalidir. Fakat Gazali' yi "aydin"
kisi olarak kabul etmenin diger bazi güçlükleri
vardir ki o da onun, insan varligina ve tüm insanliga karsi
saygisizligi ve genel olarak insan sevgisinden yoksunlugudur.
Insanlari o, tam bir seriat'ci inanisiyle Müslümanlar
ve Kafirler diye ikiye ayirmis ve birincilerin ikincilere
karsi Cihad açmalari, esirler ganimetler almalari
geregini savunmustur ; hem de "Tanri" fikrindeki yüceligi
zedeleyecek sekilde! Su bakimdan ki benimsedigi seriat hükümlerine
göre insanlari müslüman ya da kafir
ve imansiz yapan bizzat Tanri'dir; Tanri dilediginin
gönlünü ve kalbini açar müslüman
yapar, ve diledigininkini de kapatip, gözlerini perdeler
ve kafir ya da imansiz kilar. Kafir ve
imansiz kildiklarini da, sanki suç onlarinmis gibi,
Cehennem'lere atar. Tanri'yi böylesine insafsiz ve adaletsiz
bir tanim içerisinde savunurken Gazali, malzeme
olarak kendisine Kur'an ayet'lerini seçer ve örnegin
Ya-Sin Suresi'nin 8,9 ve 10cu ayetleriyle En'am
Suresi'nin 125ci ayet'lerine yer verir [44]. Ihyau 'ulumid-din
yapiti'nin bir yerinde Tanri'nin söyle konustuguna
dair ayet'i belirtir: "Boyunlarina, çenelerine
kadar varan demir halkalar geçirmisizdir...önlerine
ve arkalarina sed çekmisizdir. Gözlerini perdeledigimizden
artik göremezler. Ey Muhammed onlari uyarsan da uyarmasan
da birdir, inanmazlar..." ( 36 Ya-Sin 8,9,10) . Ve bununla
ilgili olarak da ayet'te sadece "Kafirlerin" degil
ve fakat "imansiz" olan her insanin söz konusu
edildigini bildirir. Hatirlatalim ki bu dayandigi ayet, Kur'an'in
bir çok Sure'lerine serpistirilmis benzeri ayet'lerden
biridir ki bunlardan bir digeri de En'am Suresi'nin su
ayeti'dir: "Allah kimi dogru yola koymak isterse onun
kalbini islamiyete acar, kimi de saptirmak isterse...kalbini dar
ve sikintili kilar...(6 En'am 125) . Basta Gazali
olmak üzere seriatci'larin, akil ögesine hiç
baglanmadan savunduklari görüse göre, Tanri ,
güya keyfi olarak diledigini saptirir kafir kilar, ve kafir
kildigini da cezaya koyar, yani tam bir çeliski içerisinde
is yapar. Oysa ki çeliski yaratan bu tür hükümleri
Muhammed, müslüman yapamadigi kimseler vesilesiyle
yerlestirmistir. Örnegin En'am Suresi' nin
yukardaki ayeti'ni, amucasi Ebu Talib' in Islam'i kabul
etmekten kaçinmasi üzerine düsünmüstür.
Böylece halktan kisilerin peygamberliginden süphe etmelerini
ve örnegin "Amucasini bile müslüman yapamadi
" seklinde konusmalarini önlemek istemistir. Çünkü
böyle diyenlere karsi, söz konusu ayet'leri öne
sürüp : " Onlari müslüman yapmayan
Tanri'dir " diyerek sorumluluktan uzak kalabilmistir
[45]. Ancak ne var ki bunu yaparken yeni bir çeliski yaratmistir,
çünkü daha önceki beyanlariyle müslüman
olan kimselerin Cennet'e ve olmayanlarin da Cehennem'e gideceklerini
söylemek suretiyle bu isi kisi iradesine birakir göründügü
haller olmustur.
Ilerdeki bölümlerde görecegiz ki Bati dünyasi'nin
aydin'lari, kendi toplumlarinin kutsal bildigi Kitap'lardaki
olumsuzluklari ortaya vurmak suretiyle insan zekasini özgürlüge
kavusturma yollarini aramislardir. Ama seriat dünyasi'nin
"aydin" lari, basta Gazali olmak üzere,
akli özgürlüge kavusturmak söyle dursun fakat
aksine cendereye vurmak ve insan varligini asagilatmak ve "kul"
halinde tutmak için ne mümkünse yapmislardir.
Onlara göre "akil" , öyle egitimle,
ögretimle gelistirilebilecek bir sey degildir, çünkü
Tanri "kullari arasinda akli parça parça
taksim et(mistir). Iki kisi amelde, iyilikte, oruc ve namazda
(esit) olduklari halde akilda, Uhud dagi'nin yaninda zerre gibir
birbir(lerinden) ayrilirlar..." . Ve çünkü
"Zeka ve zeyreklik (uyaniklik) , ahmaklik ve gabavet
(kalin kafalik, anlayissizlik) fitri'dir. Bunlar yaradilistadir...Bunlar
sonradan temin edilemezler..." [46]. Oysa ki Tanri'yi
diledigine fazla diledigine az akil dagitir sekilde, yani keyfi
ve adaletsiz bir Yaratan durumunda tanimlamak Tanri fikrindeki
yüceligi zedelemek olur; kaldi ki müspet bilimin ortaya
vurdugu gerçek, akil ve zeka'nin akilci egitim usulleriyle
gelistirilebilecegi merkezindedir.
Öte yandan Gazali 'nin "Kadin" 'i haysiyetsiz
kertelere indiren seriat esaslarina bagliligi görülmemis
bir seydir. Bu esaslar arasinda kadin'larin "aklen ve
dinen eksik" olduklarini öngören hükümlerden
tutunuz da "iki kadinin tanikliginin bir erkegin tanikligina
denk bulunduguna," ya da "ugursuzlugun kadinlarda
ve at'larda" olduguna , ya da "namazi kat'eden
seylerin köpek, esek ve kadin vs "olduguna, ya da
"Cehennem halki'nin çogunlugunun kadinlardan olustuguna"
dair ve daha buna benzer nicelere varincaya kadar insan sahsiyetinin
haysiyetini yok edenler vardir. Bu hükümleri Tanri'dan
ve Peygamber'den gelmis gibi gösterip müslüman
kisi'nin beynine tikmayi Gazali en büyük bir
ma'rifet bilir.[47].
Düsünce özgürlügünü kökünden
yok etmek ve özellikle farkli din ve inançtakilere
karsi düsmanlik beslemek hususunda da Gazali (ve
onun temsil ettigi zihnmiyet) adeta rakipsizdir. Seriat'in bu
konularda sevkettigi insafsiz hükümleri en büyük
bir maharetle savunmayi kendisine meslek edinmistir. Örnegin
Islam'dan baska gerçek din olmadigina ve baska dine yönelenlerin
"sapik" sayilmalari geregine inanmistir; Kafirlere karsi,
yalniz Islam dini ortada kalana kadar, savasmak gerektigine inanmistir;
"Müsriklerin" öldürülmeleri geregine
inanmistir; Islam'dan çikanlarin öldürülmeleri
geregine inanmistir; "Munafik" olan ya da "kalblerinde
fesad bulunan kimselerin (ki bunlar genellikle Kur'an hükümlerine
körü körüne riayet etmeyen ya da Muhammed'i
elestiren, bozgunculuk çikaran, vs kimselerdir) lanetlenip
öldürülmelerine , ve bunlar için namaz
kilinmamasi ve mezarlari basinda durulmamasi geregine inanmistir;
"Allah ve peygamberleriyle savasanlarin" ya da yeryüzünde
bozgunculuga ugrasanlarin ellerinin ve ayaklarinin çaprazlama
kesilmesi geregine inanmistir; Kendilerine "Kitap verilenlerden"
(Yani Hiristiyanlarla Yahudilerden) Islami din edinmeyenlerle
"boyunlarini büküp kendi elleriyle cizye verene
kadar " savasilmasi geregine inanmistir; Baska din'den
olanlarla (özellikle Hiristiyanlar ve Yahudilerle) dost olunmamasi
geregine inanmistir; farkli inançta olanlarin (velev ki
bunlar ana, baba, kardes ya da akraba vs ... olsun) dostluk
edinilmemesi ve onlar için magfiret dilenilmemesi geregine
inanmistir. Daha dogrusu akla ve ve mantiga ve hosgörü
ilkelerine ters düsen ne varsa her seye inanmayi ma'rifet
saymistir, çünkü bütün bunlar seriat'in
temel esaslarindandir.
Bu tür seriat esaslarina inanmis olarak geçmis
yüzyillar boyunca "aydin" diye yüceltilenlerden
birisi de Ebu's-suud efendi'dir (1490-1574) [48]. Iddia
olunur ki Ebu's-suud efendi (ki "Hoca Celebi"
lakabiyle de taninmistir), "Bilgisi, dirayeti, ahlaki
ve eserleriyle büyük bir bilgin, büyük bir
hukukçudur!". Kanuni Sultan Süleyman'in
ve Sultan Selim II'in saygisini kazanmis , bu padisahlar zamaninda
seyhülislamlik yapmis bir "alim" 'dir. Irsad
al 'akl al-salim adli arapça "tefsiri"
ile ve ayrica yazdigi arapça siirleriyle Islam dünyasinda
söhret yaptigi kabul edilir. Ancak ne var ki bu "aydin!"
kisi'nin kitaplari ve çesitli vesilelerle verdigi fetvalari
söyle bir akil süzgecinden geçirilse, bu yukardaki
övgülerin ve yüceltmelerin pek abartma seyler oldugu
ve Ebu's-suud efendi 'nin ne özgür düsünce'ye
, ne müspet ahlak ve bilgi'ye ve ne de hosgörü'ye
sahip bulundugu, ve bu itibarla onu gerçek bir aydin
sayma olanagi bulunmadigi kolaylikla anlasilir. Kendisinden
farki düsünüyorlar diye, ya da seriat'a "muhalefet
ediyorlar" bahanesiyle kisiler hakkinda (ki bunlar arasinda
bazi mutasavviflar da vardir) siddet yolunu uygun görüp
ölüm fetvalari vermesi, ve bu fetvalari bir takim yalan
gerekçelere dayatmasi utanç verici ve vicdan sizlatici
davranislardan kaçinmadiginin kanitidir . Seriat çizgisinde
olmayan her türlü düsünce tarzini "Kamu
düzeni" bakimindan tehlike sayarken bile çogu
zaman kisisel kin ve intikam duygularinin itisine kapilmistir.
Örnegin "varliklarin tek asildan çikma olduguna"
(yani "Vahdet-i vücut" nazariyesine) inanan Seyh
Muhittin Karamani adindaki bir düsünce insanini
, "yanlis" düsünüyor diye idam ettirmistir
[49] ; ettirirken de bu tür düsüncelerin "amme
intizamini" (Kamu düzenini) bozabilecegini öne
sürmüstür. Oysa ki asil sebeb Seyh Muhittin
' e karsi besledigi kisisel husumet ve kin'dir; çünkü
bu Seyh, ötedenberi kendisine yeterince boyun egmeyen, "ubidiyet"
etmeyen bir kimsedir. Seyh Muhittin' in sözlerinde
ve düsüncelerinde kamu düzenini bozacak tehlikeli
bir yön olmadigi halde Ebu 's-suud Efendi,
böyle bir bahane uyduruvermistir. Oglan Seyh adinda
ve Bayramiye tarikatina mensup 19 yasindaki bir genc'in, ya da
Ismail Masuki tarikatindan Hamza Bali adindaki bir melami
seyh'inin idam edilmelerini öngören fetvalari da, "kamu
düzeni" ni koruma bahanesiyle ve fakat aslinda düsünce
özgürlügüne karsi besledigi düsmanlik
nedeniyle verdigi muhakkaktir. Bu düsmanlik o kertede olmustur
ki, mutasavviflardan bazilarinin son derece ileri sayilabilecek
görüslerini dahi Ebu's-suud efendi "suç"
saymistir. Örnegin fikren belli bir dereceye erismis olan
kimselerin seriat verileriyle yükümlü bulunmayacaklarina
ve bu gibi kimseler bakimindan "halal" ile "haram"
ayiriminin söz konusu olmayacagina dair nazariye'yi, bizim
dar görüslü Ebu's-suud efendi 'miz , her
ne hikmetse, kamu düzeni için tehlikeli bulmustur
[50]. Aydin görüslü kimselerin yetismesine vesile
olabilecek böyle bir nazariye'yi yok etmekle toplumu bagnazliga
mahkum ettiginin farkina varamamistir. Fakat onun asil büyük
mahareti, seriat yasamlarina egemen olan "hile" ve
"yalan" usullerinin uygulanmasinda kendisini belli eder.
Hatirlatalim ki seriat hükümlerinin nice vicdan sizlatici
kötü sonuçlarini önleyebilmek için
bir takim "hile" yollari aranmistir ki Islam tarihi
bunun ibret verici örnekleriyle doludur [51]. Ve iste Ebu's-suud
efendi, cesitli vesilelerle vermis oldugu fermanlarla ,
ahlakilik anlayisina pek sigmayan "hile" usullerini
en kurnaz bir sekilde kullanmasini bilmis ve "Gaye vasitayi
mesru kilar" (ya da "Zaruretler memnu seyleri mubah
kilar") zihniyetinin temsilcilerinden oldugunu ortaya vurmustur.
Örnegin Kibris adasi'nin fethi için kendisine basvuruldukta,
savasa girismenin caiz olduguna dair fetva verirken, "Islam'in
ve müslümanlarin çikarlari ugruna", Venediklilerle
evvelce yapilmis olan andlasmayi geçersiz saymanin ser'an
mümkün bulundugunu söylemekte sakinca bulmamistir.
Söylemeye gerek yoktur ki ahlak kurallarina riayet zorunlugu
olmadigi kabul edilen siyaset adamlari ya da kumandanlar için
dogal sayilabilecek böyle bir davranisin "aydin"
diye tanitilmak istenen bir kimse'den sadir olmasi düsündürücüdür.
Çünkü kisileri "Gerçek aydin"
kertesine ulastiran sey, "çikarlar siyasetini"
ön planda tutmak degil fakat "ahlakiligi" her
seyin üstünde bir deger sayabilmektir. Ebu's-suud
efendi ise bu tip bir insan degildir. Ve ne ilginçtir
ki ahlakilige zerrece bagli olmamasina ragmen çogu kez
ahlak ögesine yer veriyormus havasini yaratmistir. "Hülle"
sorunu vesilesiyle vermis oldugu fermanlardan birisi, bunun güzel
örneklerindendir. Bu ferman'la ilgili olayi özetlemeden
önce sunu hatirlatalim ki Hülle" denen sey, koca'nin
karisini "üç talak" bosamasi sonucu olusur.
Koca, ister hakli ister haksiz olarak, ya da ister bilerek ve
ister hataen, karisina hitaben agzindan "Seni üç
talak bosadim" sözlerini kaçirdigi an,
karisini bosamis sayilir; evlilik hali o andan itibaren sona ermis
olur; bu durumda kadin sokaga atilmis demektir; pilisini pirtisini
toplayip tasinmasi gerekir. Böyle bir halde koca, pisman
olup kararini geri almak istese dahi, karisiyle bir araya gelemez.
Gelebilmesi için karisi'nin yabanci bir erkekle evlenmesi,
onunla yataga girip cinsi münasebette bulunmasi, ve sonra
ondan bosanmasi, ve bu olduktan sonra karisiyle yeniden nikahlanmasi
sarttir. Söylemeye gerek yoktur ki bütün bunlar
, hem akla ve mantiga, hem müspet ahlak kurallarina ve hem
de insafa ters düsen ve kadin bakimindan haysiyet kirici
bir uygulamadir. Her ne kadar seriatcilar, gerekce olarak : "Maksat
kadini korumaktir. Hülle yolu ile koca'nin bosama hakkinin
kötüye kullanilmasi önlenmek istenmistir"
derlerse de, bu gerekçenin saçmaligina ve mantiksizligina
muhtemelen kendileri de gülerler. Çünkü
koca'ya sinirsiz bir bosama hakki tanidiktan ve kadini da bu yoldan
ona köle yaptiktan sonra böyle bir gerekçeyi
öne sürmenin anlami yoktur. Eger kadini korumak amaç
idiyse, bu taktirde kocaya sinirsiz ve keyfi nitelikte bir bosama
hakki tanimamak, ya da bosanma sebeblerini siralayip yargiç
kararini sart kilmak gerekirdi. Kaldi ki "Hülle"
sistemi, kadini korumaga degil ve fakat aksine suçlu duruma
düsürüp cezalandirmaga vesile yaratmaktadir. Çünkü
seriat'in öngordügü bu sistem geregince kadincagiz,
bilmedigi ve istemedigi yabanci bir adamin altina yatmak ve cinsi
münasebette bulunmak zorunlugundadir. Iffet ve haysiyetine
düskün bir kadin için elbetteki bundan daha büyük
bir ceza olamaz. Ve hele kocasi kendisini haksiz bir sebeble,
örnegin tehevvüre kapilarak bosamis ise, bu kez çekecegi
ceza, adeta iki misli olmus olacaktir. Yine tekrar edelim ki
hiç bir gerekce "Hülle" sisteminin "gayri
ahlaki' ve "gayri insani" yönlerini mazur kilmaga
yeterli degildir. Akil ve vicdan sahibi kimselerin buna göz
yümmus olmalari bile bir suç sayilmak gerekirken,
bakiniz seriatcilarin "Büyük alim!" , "Büyük
insan!", "Büyük aydin" diye baslarina
taç ettikleri Ebu's-suud efendi ne yapmistir:
Bir adam karisini üç talak bosar; fakat hemen akabinde
hata'ya kapildigini ve bu sözleri agzindan kazaen kaçirdigini
söyler ve çok sevdigi karisi ile tekrar bir araya
gelmek ister. Kadin da buna isteklidir. Basbasa vererek bu isi
hüllesiz olarak yapmayi düsünürler. Ancak
ne var ki seriat'i iyi bilen birisinden fetva almalari gerekmektedir.
Ebu's-suud efendi 'ye basvurup sorarlar: "(Koca
hata ile üç talak bosadigi kadinini) hüllesiz
almak dilise, ser'an caiz olur mu?". Efendimizin
cevabi sudur: "Ne'üzübillah te'ala mümkün
degildir!" . Yani demek ister ki kadin ille'de bir
yabanci erkekle evlenip onun koynuna girmeli, cinsi münasebette
bulunmali, sonra o erkek tarafindan bos olmali ve sonra da eski
kocasina nikah olmalidir. Bu insafsiz tutum karsisinda yapilacak
sey hile yollarini denemektir. Yine sorulur: "(Koca, karisini)
üç talak bosadiktan sonra, cima'a kadir olmayan
(yani cinsi münasebette bulunma gücüne sahip bulunmayan)
pire, yahud on iki yasinda oglanciga hülle etseler, ba'dehu
(koca'ya) nikah caiz olur mu? " . Büyük
"alim" Ebu's-suud efendi' mizin cevabi sudur:
"Inzal lazim degildir, idhal mukarrer olucak olur, illa
olmaz" [52]. Yani demek ister ki "erkegin bel'i'nin
gelmesine gerek yoktur ama, erkeklik organin kadin'in rahmine
bir çok defa'lar girip çikmasi sart'tir. "Cima'a"
kadir olmayan yasli bir kimse, ya da bir oglancik bu isi basaramayacaklari
için, onlar bakimindan hülle söz konusu olamaz".
O halde yapilacak sey cinsel güce sahip bir erkek bulup
kadini onunla evlendirmek, onun koynuna sokup "idhal mukarrer
olucak" sekilde onunla sevistirmek, sonra ondan ayirtmak
ve eski kocasina nikah kilmak. Bilmem akli basinda olanlarimiz
buna ne diyeceklerdir ama benim anladigim kadariyle böylesine
iz'ansiz ve insafsiz ve akilsiz fetvalar veren bir adami timarhaneye
tikmaktan baska çare yoktur [53]. Böyle bir kisi'nin
Kanuni Süleyman ve Selim II ve Murad
III gibi Padisahlar zamaninda Seyhülislamlik yapmis olmasi,
onun degerini degil ve fakat bu dönemlerin fikir ve düsünce
yetersizligini gösterir. Osmanli Devleti'nin bu dönemlerde
Afrika sahillerinden Misir ve Arabistan'a ve Viyana kapilarina
kadar yayilmis olmasini, kültür ve uygarlik asamasi
olarak tanimlamak güçtür. Tarihte hiç
bir ülke ve hiç bir toplum bakimindan "askeri
basarilar" ve "toprak ve arazi isgalleri", tek
basina "uygarlik" ölçegi sayilamamistir.
Ne yazik ki ne bu dönemde ve ne de daha sonra, müspet
akil ve özgür düsünce temsilcisi sayilabilecek
insanlar yetistirememisizdir. Aksine, dogma'lara sapli ve akilciliktan
yoksun, ve böyle olduklari için toplumu da kendileri
gibi akilciliga düsman Ebu's-suud gibi "efendileri"
yüceltmisizdir. Bu yüzdendir ki, askeri bakimdan o
en güçlü sayildigimiz 240 yillik süre içerisinde
bile 35 savastan 17'sini kaybetmis olmamiza, ve çöküs
dönemine yönelisimizin baslangici olan Karlofça'yi
(1699) ve Pasarofça'yi (1718) imzalamis bulunmamiza ve
bu arada Rusya ile yaptigimiz 13 savasin on ikisinden yenik olarak
çikmis olmamiza ragmen kendi kendimize : "Nedir
bu felaketlerin sebebi?" diye sormamisizdir. Atatürk'
e gelinceye kadar da aklimizi basimiza toplayip bir çikis
yolu aramamisizdir. Her seyi kadercilige baglamis, ve "Tanri'nin
dedigi olur" diyerek teselli bulmaya çalismis ve "Seriat'in
özü'ne dönmek ve Kur'an'i aynen izlemekle"
her seyin düzelecegini sanmisizdir. "Aydin" bilinen
siniflar insanlarimizi hep bu yalanlarla kandirmislardir (tipki
diger islam toplumlari'nin kendi seriatci "aydinlari".
tarafindan kandirildiklari gibi...). Günümüzde
de durum aynidir; seriatci aydin yine ayni yalanlara sarilmis
olarak kendi toplumunu seriat'in özüne yöneltmege
ugrasir, ve Kur'an'i Devlet'in temel kanunu haline sokmaga, yani
"Anayasa" niteliginde kilmaga çalisir. Bunu yaparken
de eski dönemlerdeki "Islam uygarligini" hatirlatir;
o dönemin özlemini yaratmaya ugrasir. Oysa ki iki yüz
yillik kisa bir sure'yi asmayan o uygarlik, seriat'in özüne
yönelmekle degil ve fakat aksine seriat'tan uzaklasmakla
saglanmistir. Daha dogrusu Emevi ve Abbasi halifelerinden
Islam'a sirt çevirenlerin döneminde saglanmistir.
Gerçekten de, yine ilerdeki bölümlerde belirtecegimiz
gibi, Islam'in vaktiyle ar-Razi 'lar, al-Farabi
'ler , Ibn Sina 'lar, Ibn Rüst 'ler, Ibn
Haldun 'lar ve daha nice bilginler sayesinde belli bir uygarlik
olusturdugu dogrudur. Fakat bu uygarligi var kilan bu kisiler,
seriat'tan, Kur'an'dan kaynaklanmis degil'lerdir; eski Yunan'in
akilci kaynaklarindan yararlanmislardir. Bu kaynaklarin arapça'ya
çevrilmesi isi de, seriat'a pek bagli bulunmayan bu halifeler
zamaninda ve onlarin tesvikiyle olmustur. Islam uygarligi'nin
yapicilari listesine alinabilecek kimselerin hemen hepsi , eski
Yunan kaynakalri sayesinde yapit verebilmislerdir. Ve ne hazindir
ki eski Yunan'dan yararlanmanin "Kafirlik" sayildigi
ve bu kaynaklara basvuranlarin "zindik" ve "bilgisiz"
ilan edildikleri an'dan itibaren Islam uygarligi diye ne varsa
her sey yok olmustur. Günümüze dek müslüman
ülkelerin, istisnasiz olarak yer yüzünün en
geri ülkeleri halinde Bati dünyasina ve uygarligina
el açar durumda kalmasina sebeb, akilciliga omuz silkip
"Gerçeklere seriat yolu ile, Kur'an rehberligiyle
gidilir" diyen bu zihniyet'tir. Ve iste bu zihniyetin
temsilcilerinden biri de bizim ünlü Ebu's-suud efendi
'mizdir. Yukardaki olay'da melanetini o noktaya götürmüstür
ki, birbiriyle sevisen ve birlikte yasamak isteyen kari koca'yi
mutsuz kilmak için ne mümkünse yapmis ve haksiz
yere sokaga atilan kadini ille de bir erkegin koynuna sokma yolunu
aramistir. Seriat hükümlerinin uygulanmasinda her vesile
ile "hile" yollarini aramayi ma'rifet bilirken, ve
örnegin bu kez on iki yasindaki oglanciga ya da "cima'a"
kadir olmayan "pir'e" hülle etme yolunu göstermek
varken, aksini yapmistir. Böyle bir durumda "pir"
'e degil ama, sirf sembolik nitelikte olsun için "pire"
'ye bile hülle sikkini seçseydi, her ne kadar akil
disi bir is görmüs olmakla beraber, hiç degilse
bir evlilik ocagini yikmamis olur, yine de hayirli bir is görmüs
sayilirdi. Iddia olunur ki Ebu's-suud efendi : "Bilgisi,
dirayeti, ahlaki ve eserleriyle" büyük bir bilgindir,
yani "öyle akil disi islerle ve örnegin cima'a
kadir olmayan pire" sorunlariyle mesgul olabilecek bir kimse
degildir: bu itibarla onu "Pir" yerine "pire"
ile mesgul oluyormus gibi tanitmak dogru degildir. Evet ama bu
ayni Ebus'-suud efendi degil midir ki, müspet akla
aykiri ne varsa her seye "seriat emridir" diye inanmistir?
Örnegin bu ayni Ebu's-suud efendi degil midir ki
namaz kilan kisi'nin elbisesindeki pire kaninin "afvedilmis"
olduguna ve pire kanina ter karismis olsa bile namazin bozulmayacagina
inanmistir ? Bu ayni Ebu's-suud efendi degil midir ki
cinlerin disisi ve erkegi olduguna ve bunlar arasinda "cima'a
kadir olani ve olmayani" bulunduguna, ya da karincalarin
cazip sözler fisildayip Tanri'yi ve peygamberini aldatmaga
çalistiklarina inanmistir ? Bu ayni Ebu's-suud efendi
degil midir ki "ölü ile cinsi münasebette
bulunan oruçlu kisi'nin kaza orucu tutmasi geregine"
inanmistir ? Bu ayni Ebu's-suud efendi degil midir ki
yiyecek içine düsen sinegin "ilahi idrak
" sahibi olarak önce günah kanadini yiyecek
içine batirip sifa kanadini disarda biraktigina ve bunu
da insanlarin hayrina yaptigina inanmistir ? Bu ayni efendi
degil midir ki, süt içmesi haram edilen bir kavmin
Tanri tarafindan fare sekline sokulmus olduguna ve bu nedenle
fare'lerin deve sütü içmeyip koyun sütü
içer olduklarina inanmistir ? Bu ayni efendi degil
midir ki, aksiran kisi'nin "El-Hamdülillah" demek
suretiyle artik bir daha göz agrisi çekmeyecegine
inanmistir ? Bu ayni efendi degil midir ki aksirma'nin
Tanri'dan, esneme'nin ise seytan'dan gelme olup esneyen kisi'nin
agzina seytan kaçtigina inanmistir ? Pek iyi ama bütün
bu bunlara ve benzeri nice saçmaliklara inanan bir kimsenin,
hülle konusunda "pir" yerine "pire"
ile ilgili fetvalar verebilecegini düsünmek kadar
dogal ne vardir ki? Eger Ebu's-suud efendi 'nin birazcik
akli ve ahlaki ve vicdani olmus olsaydi, her seyden evvel "hülle"
gibi bir kurulusa meydan okur, ya da hiç degilse :"Karisini
hataen üç talak ile bosayan koca, hüllesiz olarak
onu geri alabilir" seklinde bir seyler söyler, ya da
"Cima'a kadir olmayan pir'e hülle yapilamaz "
diyecek yerde "Evet suretâ yapilir" der ve
böylece, koca tarafindan sokaga atilan zavalli bir kadini,
bilmedigi ve istemedigi yabanci bir adamin altina yatip cinsi
münasebette bulunma azabindan kurtarir, ve yikilmis bir yuva'nin
yeniden kurulmasini saglamis olurdu. Ebu's-suud efendi
'nin "Dirayeti, ahlaki ve eserleriyle üne kavusan büyük
Türk bilgini" oldugunu söyleyenlere (ve bu arada
Diyanet Isleri Baskanligi'na ) bir de sunu sormak gerektir: Bu
ayni Ebu's-suud efendi degil midir ki, yukariya aldigimiz
akil disi seyler yaninda bir de, yine seriat emridir diye, müspet
ahlak'a ve insanlik sevgisine aykiri her seye inanmistir , ve
üstelik ayrica da Arap'in "asaletine" ve "Kavm-i
necip" oldugunu kabullenip kendi mensup bulundugü Türk
irkini asagilatan emirlere sarilmistir ! Örnegin bu ayni
efendi degil midir ki : "Islam'dan gayri bir
dine yönelenler sapiktirlar; Müsrikleri nerede görürseniz
öldürün; Yalniz Allah'in dini ortada kalana kadar
Kafirlerle savasin ; Tanri ve peygamberine karsi gelenlerin ve
bozguncularin ellerini ayaklarini çaprazlama kesin..."
seklindeki seriat emirlerine bagli olarak farkli inançta
olanlara karsi cephe alinmasi geregine inanmistir ? Bu ayni efendi
degil midir ki, seriat öyle diyor diye, köleligin
dogal bir kurulus olduguna ve köle alis verisine inanmistir?
Bu ayni efendi degil midir ki kadinlarin "aklen
ve dinen dun" yaratildiklarina, ve örnegin sahidlik
ve miras konularinda yarim sayildiklarina, ve dayak atilmaga
layik bulunduklarina ve diger yollardan asagilanmalarina inanmistir
? Bu ayni efendi degil midir ki, seriat'in arap'lari yücelten
hükümlerini ve Muhammed'in Arap'lar lehinde söyledigi
sözleri (örnegin : "Insanligin en mükemmel
sinifi arap'lardir; ben Arap'im, beni seven arap'lari sever, arap'lari
sevmeyen imansiz kisilerdir..." seklindeki hadis'lerini)
kutsal sayip, buna karsilik Türk'leri insanliga felaket
getirici irk seklinde tanitan seriat verilerine inanmistir ?
Evet bu ayni Ebu's-suud efendi degil midir ki,
bu yukardakilere benzer daha nice ma'rifetlerini burada siralamaga
kalksak, kendisini degil "dirayet sahibi bilim adami"
diye tanimlamak, fakat siradan insan saymak bile güç
olacaktir.
Gazali 'nin, ya da Ebu's-suud efendilerin ve ayni katagoriye sokulmak gereken diger benzerlerinin bu yukardakilere es degerde olan ma'rifetlerinin tümünü burada sergilemeye imkan yoktur. Fakat simdilik sadece sunu eklemekle yetinelim ki köleligi dogal sayan ya da insanlari sirf inanç farki nedeniyle birbirlerine düsman kilan ve saldirtan ve bogazlatan seriat emirlerini yüceltmeleri, ya da yine seriat'in kadinlari asagilatan hükümlerini bas taci etmeleri ya da ilerde ayrica belirtecegimiz davranislari seçmeleri nedeniyle bu kisilerden hiç birini, her ne kadar ünleri günümüze degin gelmis olmakla beraber, ne baris insani, ne hosgörü insani, ne ahlak insani, ve kisacasi ne de gerçek bir aydin saymak imkansizdir.
Islâm'in vaktiyle büyük çapta
bilim adami çikardigi dogrudur: ar-Râzi'
lar, Farabî 'ler, Ibn Sina 'lar,
Ibn Haldun 'lar, Ibn Rüst' ler,
yüzlerceden sadece bir kaçi olmak üzere suracikta
siralanabilir. Bu kisilerin Orta Çag döneminde Bati'ya,
eski Yunan'dan gelme ilim mesâlesini geçirdikleri
de bir gerçektir. Ilerdeki bölümlerde görecegimiz
gibi Bati dünyâsi, eski Yunan'in akilci kaynaklarina
kavusmak suretiyle karanlik çag'dan çikip akil
çagi 'na, ve uygarliga ulasmistir. Ancak ne var
ki Islâm dünyâsi'nin varligi ile övündügü
bu kisiler, ne gerçek anlamda akilci'liga yönelebilmisler,
ve bu nedenle ne kendi toplumlarini akilci kilabilmislerdir ve
ne de insan denilen varligin önem ve degerini ortaya vurabilmislerdir.
Eski Yunan kaynaklarinda bulduklari akil ürünü
verileri onlar, ne yazik ki çogu kez uhrevilige, seriât'a
bürüyerek sekillendirmege çalismislar, ve her
vesile ile "Gerçeklere akil yolu ile gidilmez,
Seriât yolu ile gidilir" formülünün
bayraktarlarligini yapmislardir. Her ne kadar akilciliga
deger tanimakla beraber, gerçekleri Kur'ân disinda
ariyor görünmemek, ve daha dogrusu "Zindik",
"Kâfir" damgasini yememek için akilci gelisimlere
firsat yaratamamislar ve Islam dünyasini akil çagina
çikaramamislar , bir "Rönesans" yaratamamislardir.
Eski Yunan'in akilci bilimleriyle ugrasir olmak dahi onlari "Dinsizlik"
ve "Bilgisizlik" suçlamasiyle karsi karsiya birakmistir.
Ne hazindir ki Islâm dünyâsi, onlari degil fakat
onlara bu suçlamalari yakistiranlari (örnegin Gazalî,
ya da Ibn-i Teymiyye gibileri) benimsemis ve "Aydin"
diye basina taç etmistir. Bundan dolayidir ki ne onlar
ve ne de bunlar, akil üstünlülügünü
ve özgür düsünceyi savunmak, ve insan zekâsini
dogmacilik' tan ve iskolastik baskilardan kurtarmayi,
ya da insan sahsiyetinin haysiyeti adina savasmayi düsünmemislerdir.
Hele insan denen varlik, Seriât dünyâ'sinin "aydinlari"
için asla deger ögesi sayilmamistir. Kisi,
Kur'ân'in öngördügü sekilde, sadece
Kul niteligi içerisinde ele alinmis ve Muhammed'in
Tanri'dan geldigini söyledigi emirleri harfiyen, körü
körüne yerine getirmekle görevli sayilmistir. Kisi'yi
hayvandan farkli kilan sey akil olmakla beraber bu akil,
yaratici nitelikte is görmek için degil, fakat
sadece gökten inme emirleri ayniyle belleyip uygulamakla,
ve bunlarin disinda gerçek aramamakla yükümlü
kilinmistir. Kisi yasamlari beser irâdesine göre degil
Tanri'dan geldigi söylenen emirlere göre ayarlanmistir.
Bu emirlere göre ise yer yüzü yasamlari "Degersiz",
farkli inançtakilere ve kâfirlere karsi savas "Kutsal
görev" , kadinin asagilik durumu "Dogal",
vs sayilmistir. Kisi'ye bu inanislar disina çikma olanagi
birakilmamistir. Kisi'nin görevi yaratici zekâ'ya sahip
olmak degil (çünkü böyle bir hâlde
Tanri ve peygamber irâdesine üstün bir güce
sahip olur diye düsünülmüstür), fakat
kendisini Tanri irâdesi 'ne terketmek, bu irade
'ye her bakimdan kul'luk etmektir[54]. Iste insan
anlayisi bu oldugu içindir ki Islâm dünyâsi,
akli ve zekâ'yi "yaratici " nitelige kavusturmak
isteyen, ve insan varliginin deger ve haysiyeti adina sesini yükselten,
bu ugurda tehlikeyi göze alan aydin tipi çikaramamistir.
Her ne kadar Islâm uygarligi diye bir asama söz
konusu olmus ise de [55] bu uygarligi olusturanlar, tipki bu
ayni uygarligi çökertenler gibi, gizli ve açik
sekillerde akilciligin karsisinda yer almislardir. Bu yüzden
kendi toplumlarini akilciligin nimetlerine ulastiramamislardir.
Insan haklari ve özgürlügü ile bagdasmayan
kuruluslara karsi "Hayir" deyip dikilmeyi basaramamislardir.
Islâm dünyâsi'nin "Bilgin" diye yücelttigi
kisilerin insan haklari adina, insan sahsiyetinin haysiyeti adina,
savas verdikleri görülmemistir; hele "kölelik"
ya da "Esitsizlik" vs gibi insan haysiyetiyle bagdasmaz
uygulamalara karsi isyan ettikleri, ya da "Kâfirlere
karsi cihâd" zihniyetine karsi direndikleri hiç
görülmemistir. Bilakis, hemen hepsi, Kur'ân'da
yazili bu tür kuruluslari yüceltmislerdir. Denilebilir
ki Islâm dünyâsi'nin "Bilgin" ve "Aydin"
diye bilinenleri, dogmatik kafa yapisi itibariyle Bati'nin
12ci yüzyil , ve skolastik kafa yapisi itibariyle
de Bati'nin 15ci ve 16ci yüzyil bilginlerinin kertesini asamamis,
ve hattâ asmak söyle dursun fakat insan haklari ve
haysiyeti konusunda o dönemlerde yetisen Bati'li aydin çapinda
insan çikaramamistir. Yine ilerde görecegimiz gibi
Bati'da, o en karanlik Çag'larda bile, aklin üstünlügüne
ve rehberligine inananlar çok olmustur. Daha 12ci yüzyilda
din emirlerinin akla ve vicdana aykiri yönlerini gözler
önüne serenler, ve gökten inme verilerle, örnegin
din kitap'lariyle bilimsel ve ahlâksal gerçeklere
erismenin mümkün bulunmadigini söyleyenler olmustur.
Dogmaciliga karsi indirilen bu darbeler, daha sonra skolastisizm'e
karsi da indirilmege baslamistir. 15ci yüzyildan itibaren
skolastik düsünce tarzina karsi direnis belirmistir.
Eski Yunan bilim otoritelerinin, örnegin Aristo'nun
yanilmazligini inkâr edip, deney ve özgür akil
yolu ile gerçekleri arayan aydin tipi dogmustur. Daha baska
bir deyimle Batili aydin: "Insan varligini hayvandan ayiran
sey AKIL'dir" demekle yetinmemistir; çünkü
akla bagimsizlik ve islerlik saglamadikca, aklin varliginin önem
tasimayacagini, ve bu durumda da insan ile hayvan arasinda fark
kalmayacagini düsünmüstür. Önemli saydigi
sey, aklin "arastiriciligi" ve "yaraticiligi"
olmustur. Yüzyillar boyu hiç yilmadan sürdürdügü
akilcilik savasimi sonucu "Modern insan" tipini
olusturmustur. "Modern insan", düsünsel
ve ahlâksal yasamlarini, gökten inme sanilan emirlere
ya da sunun bunun sözlerine göre ayarlama geleneginden
kurtulmus ve akil/deney rehberligine yönelmis insan
demektir. Modern insan'a göre artik "Hiç
degismeyen, ebediyetler boyunca mutlak olan gerçek"
diye bir sey söz konusu degildir [56]. Örnegin hastaligin
ya da yoksullugun Tanri'dan geldigine dâir "kutsal"
kitaplarda yer alan hükümleri ciddiye almak ilkellik,
ve akla meydan okumak demektir. Hastalik Tanri'dan degil
mikrop kaynagi pislikten gelir; yoksullugu yaratan Tanri
degil, bizzat insanlardir; esitsizlik Tanri yazgisi olmayip
bu düzenden yararlanmayi nîmet sayanlarin olusturdugu
bir seydir, vs... Modern insan'a göre bütün
bunlar, akilciligin ortaya vurdugu gerçeklerdirki
din kitaplarinda yazili olanlara aykiri düsseler bile geçerli
olmalari gerekir; çünkü aksi taktirde insanligi
ilkellikler içinde tutan müsibetlerden kurtulma olasiligi
yoktur [57] . Oysa ki Islâm dünyâsi bu zihniyete
sahip "Modern insan" tipini yaratamamistir; bin
dörtyüz yillik tarihi içerisinde, bilimsel ve
ve ahlâksal gerçeklerin Kur'ân disinda
olabilecegini savunan [58], ya da Seriat'a ters düsen verileri
gerçek diye bilen bir sinif çikaramamistir [59];
pek kisa süren Mu'tezile dönemi dahi tam manasiyle
bir istisna sayilamaz.
Batili aydin Tanri'yi karsisina alarak "Bir elinde
tuttugun gerçekleri sen kendine sakla, bana -'Gerçeklere
götüren araci ver-'..." diyebilmis, ve akil
yolu ile gerçeklere erismeyi bilmis, Seriâtci "aydin!"
ise aksine, Muhammed'in tanimladigi Tanri'nin :"Iste
bunlar gerçektir, bu gerçekler disinda gerçek
yoktur" diye ortaya koydugu söylenen hükümlere
sarilmis, ve aklin görevinin sadece bu emirleri belleyip
izlemek oldugunu sanmis ve bu tür davranislari fazilet saymistir.
Daha baska bir deyimle akli, yaratici nitelikte is görsün
için verilmis olarak kabul etmemistir; çünkü
tüm gerçeklerin Tanri ve peygamber tarafindan ortaya
konduguna ve su hâle göre aklin yaratabilecegi bir
sey olmadigina, ve ilâhî gerçekler disinda
gerçek ortaya koymaya çalismanin Tanri'ya karsi
çikmak olacagina inanmis (ya da inanma zorunlugunda kalmistir).
Bu inanis, 21ci yüzyila girmek üzere bulundugumuz uygarlik
çaginda bile Seriât ülkeleri aydinlarinin yasam
formülü olarak ortadadir. Bati egitimiyle yetismis olanlar
arasinda bile, her ilmin Kur'ân'da bulunduguna, ve eger
Kur'ân hükümleri iyice incelenecek olunursa en
ileri bilim ve teknik verilerin orada bulundugunun anlasilacagina
kananlar çoktur. Sayisiz örneklerden biri olmak üzere
Misir Vakiflar Bakanligi'nca yayinlanan bir kitab'a [60] söyle
bir göz atmak yeterlidir. yazar Kur'ân'in Imrân
Sûresi' 'ndeki: "...yer yüzünde ya
da göklerde hiç bir sey yoktur ki Tanri bilmesin",
ve yine En'âm Sûresi'ndeki: "...göklerdeki
bulutlardan yagmur indiren...Tanri" seklindeki âyet'lere
dayanarak, insan oglunun balon ve uçak gibi araçlarla
semâ'larda dolasmaya baslamasindan 1400 yil önce, bu
buluslarin Kur'ân ile ortaya konmus oldugunu söyler
ve ilim tekniginin tüm kurallarinin bu ve buna benzer âyet'lerde
yattigini anlatmak ister [61]. Müslüman ülkeler
içerisinde en ileri kertede oldugu kabul edilen Türkiye
Cumhuriyetinde Diyânet Isleri Baskanliginca yayinlanan bir
dergide, Üniversite mezunu bir yazar, müspet ilim verilerinin
Kur'ân'da yer aldigini, ve örnegin dünyâ'nin
günesten kopmasi ve göklerin ve yeryüzünün
yaratilmasi olaylarinin ve bununla ilgili "Laplace teorisi"
nin Kur'ân'da el-Enbiyâ Sûresi'nin 30cu
âyet'inde bulundugunu kaygusuzca söyleyebilmektedir
[62]. Bu örnekleri çogaltmak kuskusuz ki kolay, fakat
sunu tekrar belirtelim ki bu tür iddiâ'lara sarilanlar
dogmatik kafa yapisindan henüz kurtulamamis insanlardir.
Her türlü ilmin Kur'ân'da yere aldigini ve bu
konuda tartismanin dahi söz konusu olamayacagini öngören
Kur'ân emirleriyle beyinleri yikanmistir [63]. Bu sorunlara
diger yayinlarimizda fazlasiyle degindigimiz için burada
fazla durmayacagiz [64]. Sadece sunu hatirlatmakla yetinelim
ki Bati'da, her türlü bilimsel gerçeklerinKutsal
Kitap'da yattigi inanislarin egemen oldugu bir dönem olmus,
fakat Batili aydin bu inananislari AKIL silâhi ile yikabilmistir.
Oysa ki koca bir Islâm tarihi boyunca hemen hiç kimse
çikipta Kur'ân'in bilimsel ve ahlâksal gerçeklerin
kaynagi olmadigini haykiramamistir; bir tek insan çikipta,
akil ve ahlâk verilerine ve insanlar arasi sevgi ve kardeslige
ters düsen Seriât emirlerine ( örnegin "Müsriklerin
öldürülmelerini", ya da "Ehl-i Kitab"
'a , yani Yahudilere ve Hiristiyanlara, "Cihad" açilmasini,
ya da köleligi vs öngören hükümlere
karsi sesini yükseltmemistir. Buna karsin Bati'da, hemen
her yüz yil itibariyle nice aydinlar, Tevrat ve Incil
ve diger benzerî din kitaplarinda yer alan bu tür
hükümlere karsi amansizca dikilmislerdir. Sayisiz denecek
kadar çok örnekler arasinda Uriel de Costa'
yi hemen suracikta animsamak mümkündür. Insanlar
arasinda Sevgi' den baska bir sey olmamak gerektigine inanan
ve bu nedenle Musa' nin Tanri sözleridir diye tanimladigi
Tevrat 'i (bu tür bir sevgiyi engeller buldugu için)
red'eden Uriel de Costa gibi bir aydin'a [65] (ve
onun sayisiz benzerlerine) Islâm ülkeleri tarihinde
pek rastlamiyoruz. Kur'ân'in "...Ey müslümanlar
müsrikleri nerede görürseniz öldürün;
kafirleri yok edin; kâfirligi severlerse ve küfrü
îman'a tercih ederlerse babalarinizi ve kardeslerinizi dost
edinmeyin" seklindeki ya da buna buna benzer hükümlerine
karsi sahlanip: "Hayir böyle bir sey olmaz, Tanri
böyle bir emir vermez " diye konusan olmamistir.
Aksine "Aydin" diye bilinen kisiler, Kur'ân'daki
bu tür emirleri "Tanri sözleridir" diyerek
"gerçegin" ta kendisi saymislar, baslarina
tac yapmislardir [66]. Mu'tezile mensublari bile bu
konuda açik bir dil kullanamamislardir. Evet koca bir
Islâm tarihi boyunca, Batili aydin'in Karanlik Çag'da
yapabildigi gibi, insan aklini ve vicdanini dinsel verilerin köleliginden
kurtarip yaratici güce kavusturma cabasinda bulunan pek
çikmamistir; Kur'ân ile ilim yapmanin ve ahlâk
yaratmanin mümkün olmadigini, ve seriât emirlerine
uymanin fikir köleligindan baska bir sayilamayacagini, ve
bu tür bir kölelikle fikir asamasi yapilamayacagini
anlatan olmamistir. Bir tek insan çikipta Seriât
hükümleri arasinda Tanri'nin yüceligiyle bagdasmayan,
insan sahsiyetinin haysiyetiyle uyusmayan hükümleri
akil ve vicdan süzgecinden geçirmemistir. Bir tek
düsünür çikipta Muhammed'in çogu
zaman olumsuz nitelik tasiyan yasamlarini elestirmemis ve yermemistir.
Seriât dünyâsi'nin aydinlarinin ve bilginlerinin
özelligi, her türlü ilmin ve ahlak kuralinin Kur'ân'da
yattigini körü körüne iddiâ etmek, ve
bu fikre karsi çikanlara düsman kesilmektir; daha
baska bir deyimle isyan edilmek ve savas verilmek gereken konularda
susmusluk, korkaklik, sünepelik, miskinlik ve karaktersizliktir.
Öte yandan Bati dünyâsi, hemen her seye, ve
özellikle geleneklere ve fikir köleliklerine ve ilâhî
sayilan verilere HAYIR demesini bilen aydin'lar sayesinde uygarlik
yolunu bulabilmistir. Ancak bu yoldan kisiyi haysiyet ve özgürlüge
kavusturma olanagi bulundugunu anlamistir. Oysa ki Islâm
dünyâsinda her seyin temeli, her geriligin nedeni geleneksellik
olmustur. Dinsel kökenli olan bu geleneksellige
karsi akilci bir direnis görülmemistir. Örnegin
Kur'ân'in Tanri sözleri olduguna ve bu sözler
disinda gerçek bulunmadigina dâir olan inanis, dinsel
zorlama ile yerlesmis bir gelenektir. Muhammed "Kur'ân
âyet'leri Tanri'nin bana vahyettigi seylerdir. Sahidim
Tanri ve meleklerdir" demis ve bu söylediklerine
inanmayanlari "müsrik" ,"kâfir"
diye kiliçtan geçirmis ve geçirirken de
Tanri'nin kendisine "Müsrikleri nerede görürseniz
öldürün"(Tevbe 5) seklinde emirler verdigini
söylemis ve böylece kendisinden sonra ayni siddet usulleriyle
uygulanacak olan dinsel bir gelenegi yerlestirmistir. Akla ve
vicdana ve ahlâka ters düsen nice davranislar hep bu
gelenegin bir geregi olmak üzere ortaya çikmistir.
Örnegin Kur'ân'da "Müsriklere ve kafirlere
karsi Cihad'a çikin" dendigi içindir ki
müslüman halklar kör bir itaatla ve sirf farkli
inançtakilere karsi saldirmak gerekir inanisiyle savaslara
girismisler, ve bu tür yasamlari gelenek edinmislerdir. Yine
Kur'ân'da rizk'in Tanri'dan geldigi, Tanri'nin diledigi
kisilere fazla sermaye verdigi, ve fakat gelecek dünyâlarda
yoksullarin zenginlerden fazla itibar görecekleri ve Cennet'e
zenginlerden önce gidecekleri belirtildigi içindir
ki yoksullugun fazilet sayilmasi bir gelenek olmustur. Yine ayni
sekilde Kur'ân ve Hadîs emirlerine göre erkek'ler
"üstün", "Efendi", "Seyyid"
ve buna karsin kadin'lar "Aklen ve dîne dûn",
ve dogustan kötü kabul edildikleri içindir ki
bu dogrultudaki inanislar müslüman toplumlarin geleneksel
yasamlarini olusturmustur. Kisilerin düsünce tarzi,
bu geleneksellik üzerine oturtulmustur. Saymakla bitmeyecek
buna benzer geleneklerimiz arasinda kisi varliginin haysiyetiyle,
ve insan haklariyle bagdasmaz olanlari bütün çiplakligi
ile kendisini her vesile belli eder. Bu geleneksellik yüzündendir
ki bizler, kendi yasamlarimizi kendi irâdemizle düzenleyemez
hâle gelmisizdir. Üstelik bizi, çogu kez mutsuz
ve haysiyetsiz yasamlar içinde tutan bu geleneklerin mutlaka
bir "hikmet'i", mutlaka "iyi bir nedeni" ve
bizim bilemeyecegimiz bir "geregi" bulunduguna da körü
körüne inanmisizdir. Okumuslarimiz ve aydinlarimiz arasinda
bu tür geleneklere ses çikarmak söyle dursun
ve fakat destek olanlar ve "Geleneklerimizi koruyalim,
geleneksiz toplum olmaz " diye salik verenler sayisizdir.
Bundan dolayidir ki çag disi çogu yasantilarimiz
bizi rahatsiz etmez; örnegin sokakta kadinin, erkeginin
iki adim gerisinden yürümesine, ya da kocasi tarafindan
dövülmesine, ya da bayram günleri çocuklarimizin
gözleri önünde kurbanlar kesilmesine , ya da buna
benzer ilkelliklere laf söyletmez bu aydin kisilerimiz; söylemek
isteyenleri de "Dinsiz", "Zindik" diyerek
hizaya getirmekte gecikmezler. Müslüman ülkeler
"aydin" 'larinin özelligi ne yazik
ki her yerde budur. Oysa ki geri kalmis diger bazi ülkelerde,
toplumun gelenekselligi ile savasim verme cesaretini göze
alan aydinlar çoktur. Örnegin Nehru, Hindistan'in
geriliklerinin nedenlerinin geleneklere baglilikta yattigini söylemekten
kaçinmamistir. Inekleri kutsal ve dokunulmaz sayan, yoksullugu
fazilet sanan ve bu tür geleneklere sarilmis olarak yüzyillar
boyu ilkellikler içinde bocalayan halkinin inançlarina
karsi bas kaldirabilmistir [67]. Hem de siyâset adami olmasina
ragmen, yani seçimlerde oy kaybetme tehlikesin göze
alarak. Kendi seçim bölgesinde yapmis oldugu sayisiz
konusmalarinda, inek ile at arasinda kutsallik bakimindan fark
olmadigini, milyonlarca insanin açliktan ölürken
inekleri (ve sadece inekleri) kutsal saymanin anlami bulunmadigini,
yoksullugun fazilet degil utanç verici bir sey oldugunu
ve bundan kurtulmanin yollari bulundugunu kendi halkinin yüzüne
haykirabilmis ve böylece halkin bilinçsizce yüceltir
oldugu gelenekleri yerebilmistir [68].
Bizim kendi aydinlarimiza ya da siyaset adamlarimiza gelince,
onlar kendi çikarlari'nin telasi içerisinde, gelenekselligin
havariyunlugunu yapmaktan ve örnegin "Milletleri
ayakta tutan sey geleneklerdir; Ingiltere ya da Japonya gibi ülkeler
hep geleneklerine bagli olduklari için gelismislerdir,
onlardan ders almaliyiz" seklinde konusmaktan geri kalmazlar.
Fakat bunu yaparken Bati'daki "geleneksellik" ile bizim
gibi seriât ülkelerinin gelenekselligi arasindaki derin
farklari hesaba katmazlar. Gelenek'lere bagliligi ile ün
yapmis olan Ingiltere'nin geçmis yüzyillar boyunca
yeniliklere, devrimlere, aydin fikirlere ne kerte dönük
oldugunu, ve gelenekleri akil süzgecinden nasil geçirdigini
arastirmazlar. Ayni sekilde Japonya'nin, aydin sinif sayesinde
akilciliga nasil yöneldigini, din etkisini nasil silldigini,
akla ve toplum çikarlarina aykiri inanislari nasil yiktigini
düsünmezler. Düsünmedikleri içindir
ki toplumumuzu mânen ve maddeten kemiren ilkel geleneklere
hayir! demeyi akillarindan geçirmezler [69].
Ilerdeki bölümlerde Batili aydin'in YALAN'a
karsi giristigi savasim örneklerini görecek ve hayranliga
düsecegiz; bu örnekleri seriât dünyâsi
ünlülerinin yalan'i kutsallastiran davranislariyle karsilastirdikta
kendi toplumumuz adina ümitsizlige sürüklenecegiz.
Kisaca suracikta belirtelim ki Batili aydin'in bu alandaki caba'lari,
ve özellikle "Kutsal" bilinen kitaplara, karsi
giristigi savasim görülmemis bir seydir. Orta Çag
döneminin en karanlik günlerinde bile "Gerçeklere
din kitaplariyle degil akil rehberligiyle ulasilir "
parolasina sarilmis ve yalan'a karsi savasimini günümüze
dek sürdürmüstür. Nasil ki vaktiyle Hypathy
'lar, ve Origen 'ler, ve Pelagius 'lar, ve Abélard
'lar, ve Bacon 'lar, ve Spinoza 'lar ve bunlarin
nice benzerleri, büyük fedakarliklarla her türlü
yalan' a karsi baskaldirmislar ve gerçekler
mesalesini yakmaga ugrasmislarsa, son yüzyilin ve
çagimizin aydinlari da, örnegin Huxley' 'ler,
Freud' 'ler, Russell'' lar ve daha niceleri hep
ayni cesaret ve dürüstlükle is görmüslerdir.
Içlerinde, "yalan" denen seyin en büyük
düsmani olan akilciligi savunma ugruna Devlet'e
kafa tutanlar, toplumun bagnazligina karsi meydan okuyanlar
[70] , Ordu'yu kiskirtanlar, ulusal duygulari arka plana atanlar,
Klise'yi hiçe sayanlar, Tanri'yi yadsiyanlar çikmistir.
Örnegin Tolstoy gibi, vatan savunmasi için
dahi olsa Ordu'nin silâh'a sarilmamasini isteyenler, ve
çünkü öldürmeyi amaç bilen her
zihniyetin yalana dayali oldugunu öne sürenler, ya da
Freud gibi, kendi mensup bulundugu dîn'in (yani yahudiligin)
Kutsal bildigi kitaplari ve peygamberleri sahtelikle yerenler,
ya da Huxley gibi Protestan klisesi'ni yalan yaymakla suçlu
duruma düsürenler, ya da Elsberg gibi kendi Devlet'inin
en gizli sirlarini dünyâ kamu oyu'na sergileyenler
sayisizdir. YALAN denilen "Yedi basli yilana"
karsi savasan bu aydinlarin dürüstlükleri ve cesâretleri
karsisinda hayranlik duymamak mümkün degildir. Ne yazik
ki seriât dünyâsi'nin "aydinlari" arasinda,
insani bu hayranliga sürükleyen örneklere pek rastlamayoruz..
En idealist, en dürüst, en insancil diye bilinenler
dahi, fikirsel dürüstlükten ve insan sevgisinden
yoksunluk yarismasi içerisinde is görmüslerdir.
Ilerdeki bölümlerde bunun nice örneklerine yer
verecegiz ve görecegiz ki seriât'in vicdan sizlatici
emirleri ve bu emirlerin yalan siyâsetiyle sürdürülmesi,
genel olarak bu bizim "aydinlarimizi" pek rahatsiz etmemistir.
Çünkü seriât denen sey, "Yalan
ile isbirligi" 'ni kisi'nin tabiatina sokmustur, ve
bu nedenle kisi, seriat çikarlari ugruna, her seyi, yalan
perdesi altinda savunmayi kutsal bir görev sanmistir [71].
Gerçek "Aydin" 'in baslica özelliginin
insan varligina karsi sevgi ve saygi öge'lerinde toplandigina
daha önce deginmistik. Iste Bati'li aydin, daha Orta çag
dönemlerinde bile bu öge'leri, yeryüzü kardesligini
yaratma malzemesi olarak kullanirken, Seriât dünyâsi'nin
bilgin ve düsünürleri, Cihad'i, yani kâfirlere
karsi saldirilari, ve din adina yagma ve talanlari, ve bogazlamalari,
ya da köleligi, ya da kadinlari asagilatan hükümleri
kutsallastirmakla mesgul olmuslardir. Örnegin müslümanlar
için iftihar örnegi sayilan ve insanlik asigi diye
bas taci yapilan Mevlana, Fihi Mafih adli kitabinda,
Islâm halifesi Ömer bin Hattab' in, sirf farkli
inanca sahiptir diye kendi öz babasinin kafasinin kesmis
olmasini, yüce bir davranis olarak tanimlar; Din adina savaslari
alkislar. Ilerdeki sayfalarda buna benzer daha nice sasirtici
örnekler yer alacaktir. Aydin bilinen siniflarin saplandigi
bu gelenek günümüze dek süregelmistir. Kuskusuz
ki bütün bunlardan dolayi vicdani rahatsiz olanlar yok
degildir. Fakat ne var ki insan sevgisinden yoksunluk onlari
medenî cesâret denilen faziletten uzak kildigi içindir
ki bu alanlarda pek bir sey yapamamislardir. Ilerdeki sayfalarda
son 2500 yillik Bati dünyâsi tarihinin, insanligin
iztirablari karsisinda isyan eden, her türlü adâletsizlige
karsi dikilen, cahil siniflari akilciliga ulastirmak için
ömrünü tüketen, ve insanin insanca
yasayabilmesi için savas veren, bu ugurda ölüme
giden aydinlarla dolu oldugunu görecegiz. Orta Çag
denilen ve enkizisyon mezaliminin sürüp gittigi o dönemlerde
bile, insanligin yazgisini degistirmek için sesini yükselten,
bu yüzden ömrünü zindanlarda geçiren,
ya da ateste yakilmayi göze alan düsünürlerden
örnekler verecegiz. Bati'yi karanliklardan çikarip
aydinliga ve uygarliga kavusturanlarin, iste susmayan bu vicdanlar
oldugunu ibretle izleyecegiz. Her dönem itibariyle medenî
cesâreti, insan haysiyetine yarasir tek ölçü
bilen aydin örneklerine hayranlik besleyecegiz. Islâm
dünyâsi'na gelince, ne yazik ki orada, insan varliginin
sorunlari ve iztirablari ile ilgilenen, insanlik ugruna "insan
sevgisi" ile hareket etmeyi ideal edinen, insan haysiyeti
adina savasim vermek isteyen aydin tipine pek rastlayamayacagiz.
Insan varligini "Tanri" kertesinde tutar görünen
bazi mutasavviflarin dahi bu ise, tüm insanlar arasi sevgi
adina degil fakat kendi bencil mutluluklari adina giristiklerine
tanik olacak ve bu konulardaki duygusuzluklari karsisinda sasirip
kalacagiz. Örnegin "En'al-Hak" diyerek Tanri-Kisi
ayniyetine özenen al-Hallac'lari, ya da ayni felsefeye bagli
al-Ma'arri'leri ve benzerlerini, insanligi mutlu yarinlara kavusturmak
amaciyle savasan ve bu yüzden ölümü göze
alan kimseler olarak tanimlamanin mümkün olmadigini
anlayarak hayiflanacagiz.
Evet su bir gerçektir ki fikir ve ruh asâleti içerisinde insan varliginin haysiyeti sorunlariyle, ya da tüm insanlar arasi SEVGI fikriyle ugrasan aydin tip'ine Islâm dünyâsinda rastlamak kolay degildir. Insan sevgisiyle dolu oldugu sanilan Mevlânâ bile, biraz önce belirttigimiz olumsuz görüslerinden gayri bir de kadin'lari, sanki dogustan kötü imisler gibi kâbul edercesine "Kadinlarin kaprislerine, kötülüklerine tahammül " etmekten söz eder, ve Kur'ân'in ilgili hükmünü kendisine rehber edinerek "onlari dövün" tavsiyesini begenir ve "Dünyâ'nin isleri böyle yürür " derdi. (Bkz. Fîhi Mâfih, sh. 130,141) ."Mevlânâ böyle derse digerleri ne demez?" diye soracak olanlara sunu hemen hatirlatmak isterim ki Seriât dünyâsi aydinlarinin çogunun özelligi, Kisi ' yi insanligindan yoksun kilan ve sömüren güçlerle birlik olup sömürünün hiç sona ermemesi kosullarini yaratmak olmustur. Bunlar genellikle "Din elden gider" korkusu ile ve çogu kez "Altmis yillik istibdat bir saatlik karisikliktan daha iyidir" formülüne sarilip din emirleriyle sahte sihirbazlik rolünü üstlenmislerdir. Yeryüzü yoksulluklarini ve iztirablarini Tanri emri gibi gösterip, olmadik kandirmalara ve yalanlara yönelmislerdir [72]. Kuskusuz ki Bati'da da medenî cesaretten yoksun ve sahtecilige yönelenler çok olmustur. Fakat ne var ki insan sevgisiyle dolu olarak medenî cesâreti "asil" bilip akilcilik ugruna, ve akilciligin olusturdugu fikirsel ve ahlâksal gelisme adina savasimi göze alanlar da çoktur. Ilginç olan sudur ki bu tür savasima girisenler, eski Yunan'dan gelme akilciligin nîmetlerine Islâm bilginleri araciligiyle ulasmislardir. Örnegin Abélard, ya da Roger Bacon gibi düsünürler, akil verilerinin üstünlügünü, Aristo' dan gelme bir fikir olarak, Ibn Sina araciligiyle ögrenmisler, ve hatta Ibn Sina' nin akilciligi savundugunu sanarak Yunan kaynaklarindan ziyâde o'nun etkisiyle hareket etmislerdir [73]. Oysa ki Ibn Sina, ilerdeki bölümlerde görecegimiz gibi, akil verilerinin Kur'ân verilerine üstün oldugunu ya da ilmin Kur'ân disinda aranmasi gerektigini asla savunmamistir. Bunu yapma cesâretini hiç bir zaman kendisinde bulamamistir: tipki digerlerinin bulamadiklari gibi. Islâm bilginleri için "Gerçeklere seriât yolu ile gidilmez, akil yolu ile gidilir" diyebilmek söyle dursun ve fakat akil rehberliginde davranir görünmek bile güç ve bazilari bakimindan utanç verici bir sey sayilmistir. Aralarinda "Ben aklimi hiç kullanmamakla övünürüm" diyenler çikmistir. Oysa ki Bati'da gerçek aydinlar, akilciligi her seyin üstünde gördükleri için hapishanelerde çürürlerken, Islâm dünyâsi'nin ünlüleri Kur'ân disinda her seyin yalan oldugunu, ve Kur'ân'a dayanmadan ilim yapilamayacagini, yapmak isteyenlerin Tanri tarafindan kör kilinacaklarini söylemekle mesgul idiler. Örnegin 13cü yilda Bati'da bazi bilginler, Doga'nin sirlarini akilci ve deneyci usullerle ararlarken, çagdaslari olan müslüman bilginler, örnegin Ibn-i Kudama, Tahrî an-Nazar fi Kutub ahl-al-kalam, adli yapitinda, Kur'ân'in Isrâ sûresi'ne sarilip [74] , Kur'ân disinda bilimsel gerçek arayanlarin Tanri tarafindan yok edileceklerini söylemekteydi [75]. Bir baska bilgin, al-Nafarî ise al-Munafik ve al-Mutabakat, adli kitabinda Kur'ân disindaki her seyin yalan oldugunu bildirmekteydi [76]. Bu örneklerden bir çoguna, yine ilerdeki sayfalarda yer verecegiz ve görecegiz ki Bati'nin Orta Çag'dan çikip AKIL ÇA/I' na yölemesinde ilk rolü oynayanlar, örnegin Abélard' lar, Roger Bacon' lar, Albertus Magnus' lar, Erigana' lar, Thomas d'Aquinos' lar, Vesalius' lar, Harvey' ler, Kepler' ler ve digerleri hep ayni sekilde, yani Islâm bilginleri kanaliyle eristikleri eski Yunan otoritelerini "akilcilik" yönünden degerlendirmisler, ve bu sayede din kitaplarina meydan okuyabilmislerdir. Üstelik de bu otoritelere dahi körü körüne baglanmaktan uzak kalabilmisler ve böylece fikir özgürlügü denen gelenegi yaratabilmislerdir. Oysa ki onlara eski Yunan'in akilci kaynaklarini tanitan Islâm bilginleri ise, medenî cesâret yoksunlugu nedeniyle, akilcilik denen davranislara tamamiyle yabanci kalmislardir. Örnegin Farabî, ki akilciligin ilk temsilcilerinden olan Aristo'yu yorumlayanlarin basinda gelir, ve eski Yunan klasiklerini (özellikle Aristo'yu) her kesten iyi anlamis ve baskalarina da anlatmistir (örnegin Ibn Sina onun sayesinde Aristo'ya nufuz ettigini söyler), ne yazik ki hayrani göründügü Aristo'nun çogu görüslerine ve temel düsüncesine, Islâm'a ters düsmekten korktugu için, sarilamamistir; bu nedenle bilimsel gerçekleri aramak isterken Kur'ân'i kenara atip akil rehberligini savunamamistir. Hatirlatalim ki Aristo, somut anlamda Tanri anlayisina yer vermez; Aristo' ya göre "Ilâhî nedensellik" diye bir sey yoktur: kötülük, esitsizlik, sömürücülük vs gibi seyler Tanri'nin degil fakat insanlarin yarattigi müsibetlerdir. Örnegin yoksulluk Tanri'dan gelme degil, fakat insanlarin olusturdugu düzenden gelme bir seydir. Daha baska bir deyimle Aristo, insan varliginin "özgürlügüne", "bagimsizligina" ve "sorumluluguna" inanmistir Onun deyisiyle Tanri "Maddesel" olmiyan bir güç'tür ki sevgi kaynagini olusturur ve insanlar da kendilerini bu kaynakta bulurlar. Söylemege gerek yoktur ki bu anlayis Semavî dinlerin kutsal saydigi inanislardan farklidir. Hele Tanri'yi "Keyfî", "Kâder çizen", "Korkutucu" niteliklerle tanimlayan ve kisi'yi kul olmaktan ileri bir seviyeye lâyik bulmayan Islâmî zihniyete tam manasiyle aykiridir. Bundan dolayidir ki gerek Islâm dünyâsinda ve gerek Orta Çag Hiristiyanliginda Aristo'ya yanasanlar için iki sik'tan birini tercih zorunlugu dogmustur: 1) ya kutsal sayilan kitaplari (örnegin Ahd-i Atiyk, Ahd-i Cedid, Kur'ân) raf'a kaldirp gerçekleri akil rehberliginde aramak ve böylece insanlar arasi SEVGI kaynagina dogrulmak, ve hiç kuskusuz bunu yapabilmek için büyük bir medenî cesârete sahip olmak; 2) ya da Aristo felsefesini din kitaplarina uydurmaga çalismak ! Bati'da birinci sik'ki seçebilen ve hattâ bu ugurda hapisleri ve ölümü göze alan çok aydin çikmistir. Islâm dünyâsinda ise bunu yapan olmamistir. Aristo' nun en ünlü yorumcusu olarak Muallim-i Sani adina lâyik kilinan Farabî, Muallim-i Evvel diye bilinen üstadinin nice görüslerini benimseyememistir: çünkü zindik ilân edilmekten çekinmistir. Kur'ân'in öngördügü çogu hususlari (örnegin ölümden sonra dirilmek, ya da Cennet ve Cehennemlere gitmek vs gibi hususlari) kendisine yabanci buldugu halde, cesâret gösterip bu muhelefetini ortaya vuramamistir. Cesâret açisindan gidebildigi en ileri nokta, ARisto'nun bazi yapitlarindaki (örnegin Organan, ya da Fizik ve Metafizik adli kitaplarindaki) akilci verileri kapali ifâdelerle ve çogu kisilerin anlayamayacaklari bir sekilde incelemek olmustur. Örnegin Fusus al-Hikam adli yapitinda kisi'nin baslica görevinin Tanri'ya yaklasmak oldugunu belirtirken, yani Tanri-Kisi ayniyetine özenirken, insan'i Tanri'nin zavalli bir KUL'u olarak degil fakat "Özgür bir deger" ve "Sorumlu bir varlik" olarak tanimlamak istemis, ve fakat bunu kendi agziyle degil sadece Aristo' yu konusturmak suretiyle yapabilmistir. "Iyilik" ve "Kötülük" sorunlarinda da akil rehberligini kistas yapma geregine deginirken ve kisinin yaradilis itibariyle ne iyi ve ne de kötü olmayip, aldigi egitim ve çevre kosullarina göre sekillendigini söylerken de yaptigi budur. Konusan kendisi degil güyâ Aristo' dur. Kendisi açikca bu görüsü üstlenememistir, çünkü kisi'nin "Iyi" ya da "Kötü" olmasinin Tanri'dan gelme olduguna dâir Kur'ânda yer alan hükümlere (örnegin "Tanri diledigini saptirir, diledigini dogru yola eristirir" Nahl Suresi 93; "Tanri'nin saptirdigini dogru yola sokmak mümkün degildir" Nisa Suresi88; "Tanri'nin nûr vermedigi kimsenin nûr'u olamaz" Nûr 40) karsi çikmayi göze alamamistir. Bütün yapabildigi sey, Seriâtci çevrelerin saldirisina pek ugramadan sergileyebilecegini sandigi Eflatun' un görüslerine sarilmak olmustur. Örnegin ilim sahiplerinin baslica görevlerinin din kurulusunu ideal bir Devlet bakimindan olumlu bir sekilde uygulamak oldugu fikrini islemistir. Kitâb al-Siyâsat al-Madaniya adli yapitinda bu isi, sirtini Eflatun'a dayamak suretiyle hal'etmistir. Kitâb Ara ahl al-Madina al-Fazila adli yapitinda da Eflatun' un "Cumhuriyet" (Respublica) adli kitabinda konu edilen "Feylezof hükümdar" tipini canlandirmistir. Aristo ile Eflatun arasinda derin görüs farklari bulundugunu bildigi halde, sirf Eflatun'un kaypakligindan ve dîne tâviz verir esnekliginden yararlanarak, her iki düsünürü Kur'ân verilerine yatkin bir düzeyde birlestirmege çalismistir. Kitâb tahsil al-sa'ada adli yapiti, bu cambazliklarinin bir sah'eseredir. Bunu yaparken Eflatun'un Enneades adli kitabindan aldigi fikirleri Aristo'ya âit imis gibi göstermistir. Aristo' nun etkisiyle "elestiri"(tenkid) özgürlügünün önemini anlamis olmasina ve örnegin Fusul al-Madanî adli yapitinda bu sorunu ele almasina ve bu sûretle Devlet yönetiminde seriât'in katiliklarini azaltmaga çalismasina ragmen, yine de Batili düsünürlerin Karanlik Çag döneminde yaptiklarina, yani akilci yoldan mevcut düzeni degistirme egilimine, yönelememistir. Siyâset ve ahlâk sorunlarina egilirken kendisini dîn'den kurtaramamis, ve Kur'ân'in akilciliga aykiri esaslarina karsi çikamamistir. Daha dogrusu dinsizlikle suçlanmaktan korkmustur. Her ne kadar daha Bagdad'ta iken dincilerin saldirisina ugramakla beraber ömrünü sürdürebilmis ise de bunu, Sudûr al-Fayz nazariyesini islerken yaptigi gibi, kaypak bir dil kullanarak Aristo' yu, Eflatun kiliginda tanitmasina ve her kesin kolay kolay anlayamayacagi bir uslupta ve kavranmasi güç bir mantikla yazmasina borçludur. Eger açik bir dil ile konusmus olsa ve örnegin özlemini duydugu "Tevhid" fikrini "Ana'l-Hakk" formülü ile (ya da benzerî bir yoldan) ortaya vurmus bulunsa idi, kuskusuz kendisini dar agacinda ya da celladin kilici altinda bulurdu. Onu seyreden halk'da "Allah-u Ekber, Farabî' nin ölümü Islâm'in selâmetidir" diye bayram yapardi, tipki al-Hallac gibilerine yaptigi ve yapacagi gibi. Tipki Farabi gibi Ibn Rüst ' de Aristo 'dan feyz almis ve ilim yapabilmistir. Aristo' nun fikirlerinin Bati dünyasina tanitilmasinda rol oynamistir. Aristo 'yu onun sayesinde belleyen Bati'li düsünürler, insan sevgisi adina her türlü fedakarligi göze alarak akilci ilkeleri ve insan sevgisi yaratabilecek seyleri kendi toplumlarina asilayarak yararli olmuslardir. Aralarinda bu yüzden ölüme mahkum olanlar çok olmustur. Örnegin 1512 yilinda Herman Van Riswik, savundugu fikirler dolayisiyle yakilmak suretiyle ölüme mahkum edilipte atese atildigi sirada söyle konusmustur: "Onlar sayesinde hidayete kavustum; önceleri kör iken, onlarin faziletine tanik olduktan sonra nur'lari görür oldum..." . Bu sözleri söylerken "Onlar" diye yücelttigi kimseler Aristo ve Ibn Rüst' dür. Ibn Rüs' e alan sevgi ve saygisi, Aristo 'nun fikirlerine onun sayesinde ulasir olmasindandir. Ancak ne var ki böylesine yücelttigi Ibn Rüst , en ufak bir tehlikeyi dahi göze alip onunkine benzer insancil görüsleri savunamamistir.
Hemen ekleyelim ki Farabî' nin ve Ibn Rüst'
ün ve digerlerinin cesaretsizliklerinin kökeninde seriât'in
getirdigi dehset usulleri rol oynamistir. Bu usullerin babaligini
da Muhammed yapmistir. Akilci gelismeyi ve özgür aklin
rehberligini Islâm için en büyük tehlike
bilen Muhammed'in daha ilk anlardan itibaren köklestirdigi
"hosgörüsüz" ortam, Farabî
gibi nice düsünürleri (örnegin -ar-Râzi,
Ibn Sina, Ibn Rüst vs) insanliga, ve asil Islâm
dünyâsina gerçek anlamda hizmet olasiligindan
yoksun birakmis, ve açikca söylemek gerekirse aydin
siniflari "fikirsel ihânete" zorlamistir. Denilebilir
ki Islâm dünyâsi'nin fikir ve kültür
tarihi, aydin ihânetiyle doludur.
Islâm dünyâsi'nin yüzyillar boyunca akilciliktan
ve insan sevgisinden yoksun, ve halk yiginlarindan kopmus ve aslinda
kendisi dahi aydin olmanin ne oldugundan habersiz siniflarini
"Aydin siniflar" olarak kabûl etmege imkân
yoktur. Seriât düzenine ve Tanri emridir diye her seye
EVET diyen, akla ve vicdana aykiri her dinsel hükme, insan
haysiyetiyle bagdasmaz her yasam kuralina, "Tanri'dan ve
Peygamber'den gelmistir" diye boyun egmeyi ma'rifet bilen
kisileri, okumusluklari ne olursa olsun, AYDIN kategorisine sokmak
gülünç olur. Bunlari olsa olsa "Aydin
acubesi" ya da "Kara aydin" adiyla tanimlamak
gerekir. Islâm dünyâsi'nin yetistirdigi büyük
bilgin ve düsünürlerin (örnegin Farabî,
Ibn Sina , Ibn Rüst, Ibn Haldun vs)
seriât egitimiyle yetistikleri, ve Kur'ân'i ilmin
temeli edindikleri sanilir. Yalandir, çünkü bu
kisileri büyük bilgin ve düsünür yapan
sey Kur'ân okumalari degil ve fakat eski Yunanin bilim kaynaklarindan
yararlanmis olmalaridir. Ilerdeki sayfalarda görecegimiz
gibi bunu bizzat kendileri, dolambaçli ifadelerle de olsa,
kendi agizlariyle i'tiraf eder olmuslardir. Kusku edilemez ki
eski Yunanin bu akilci bilimlerinden feyz alabildikleri, ve kendilerine
seriât verilerini degil fakat Aristo' yu, ya da Eflatun'
u, ya da Sokrat' i, ya da Galen' i, ya da Hipokrat'
i ve benzerlerini rehber edindikleri içindir ki hem Islâm'da
uygarlik olusmasina ve hem de Bati'nin bu kaynaklara kavusmasina
ve böylece "Renaissance" dönemini hazirlayacak
bilginlerin yetismesine hizmet etmislerdir. Fakat ne yazik ki
akilciliga düsman seriâtcinin serrinden yilmis olarak
kendileri, gerçek aydina yarasir bir davranisa sahip çikamamislardir.
Su son bin yillik süre boyunca Islâm dünyâsi'nin
bir parçasi olan bize gelince, biz Türkler ayni sekilde
gerçek aydin kategorsine sokulabilecek bir düsünür,
bir bilgin, bir yazar çikaramamisizdir. Çünkü
insanlarimizi hep "Aydin acubesi" yaratan
seriât sistemiyle egitmisizdir. Seriât'in müspet
ilim kafasina olanak birakmadigini bir türlü ögrenememisizdir.
Ne hazindir ki seriât batakligina saplandigimiz andan itibaren
eski geleneklerimizden olan akilciligimizi ve her seyimizi, örnegin
hosgörürlügümüzü, insan severligimiz,
dürüstlügümüzü, kadina deger verirligimizi,
güzel dilimizi ve tüm benligimizi yitirmis, ve ilkelliklere
yönelmisizdir. Bin yil boyunca çektiklerimiz hep bu
ilkelliklerdendir. Bizi yok olmaga sürükleyen bu seriât
hastaliginin, aydin kitligini yarattigini fak'edememisizdir. AYDIN
diye basimiza taç ettigimiz kisilerin melânetine
ve ihânetine ve sömürüsüne kurban gittigimizi
görememisizdir. Din adina Cihad'a basvurmakla, hemen her
onbes yirmi yilda bir savaslara çikmakla, ya da Akdeniz'i
"Türk gölü" haline sokmakla, ya da Viyena
kapilarina dayanmakla, ve dört Kit'a'ya egemen oldugumuzu
sanmakla, ve kaba gücü ve îmanciligi tek basari
yolu saymakla kendi kendimizi aldatmis, ve daha dogrusu bizleri
bu yalanlarla oyalayan AYDIN ACUBELERINE kanmis, ve iste
nihâyet bugün yeryüzünün geri ülkeleri
arasinda yer almisizdir: igne'den bugday'a ve silâh'a varincaya
kadar her ihtiyazcimizi giderebilmek için, kaba güc'e
degil fakat kafa gügcü'ne deger vermesini bilen Bati'ya
el açip dilenir durumlara düsmüs, bu ülkelerin
sokaklarini süpüren, çöplerini döken,
helalarini temizleyen ve en asagilik islerini gören iscileri
kertesine inmisizdir. Bati ülkelerinde is bulabilmek ve yasayabilmek
için canini vermege hazir milyonlarca insanimiz, bu ülkelerin
"Gerçek aydinlar" sayesinde gelistirilmis
halklarinin tenezzül etmedikleri pis islerde çalismakta,
ve bu "mutlu" olanagi bulamayip memlekette kalanlarimiz
ise, bir yandan kara aydin'in ve diger yandan din adaminin elinde,
ve tabiî cehâlet ve sefâlet içerisinde,
gelecek dünyâlarin "Cennet" hayalleriyle
yasayip gitmektedirler.
Sunu bir kez daha belirtmek gerekir ki bizim "Aydin"
diye tanimladiklarimiz , genel olarak akil rehberligine, akil
gücü denen seye gerçek anlamda inanmamislardir:
inandiklari tek sey "îman gücü" olmustur.
her basarinin sirrinin seriât emirlerine baglilikta yattigina
kanmislar, ve halki da buna kandirmislardir. Geçen yüzyilin
sonlarina dogru, örnegin Tanzimat döneminde, her birini
"ideal aydin" ya da "hürriyet kahramani"
diye alkisladigimiz kisiler (Namik Kemal' ler, Ali Suavi'
ler, Ziya Pasa' lar ve digerleri), her ne kadar "Özgürlük",
"Esitlik", "Millî irâde", "Egitim"
ve gibi sorunlar için savasir görünmekle beraber,
gerçek anlamda "özgürlük", "Esitlik"
vs nedir bilmeyen, akilciligi gelisme kanunun temeli edinmeyen,
ve insan sevgisine yönelemeyen kimselerdi. Hepsi de seriât'in
üstünlügüne ve Kur'ân'in "Anayasal"
niteligine inanmis kisilerdi. Sahip göründükleri
cesâret, kisi özgürlügünü ve haysiyetini
yok kilan NEDEN' lere , yani seriat verilerine karsi dikilmek
seklinde bir cesâret olmamistir; aksine bu NEDEN
'leri yüceltici nitelikteki davranislar olmustur. Insan beynini
islemez hâle getiren, ve kisi'yi kul kertesine indiren seriât'a
karsi savasimi göze alamamislardir. Seriât'in "Tanri
kurulusu" olarak benimsedigi kölelige karsi sesini yükselten
çikmamistir; kadin'in "Aklen ve dînen dûn"
olduguna dâir dîn emirlerine aldiris eden olmamistir;
kisi'nin tüm yasamlarini gökten inme ve akil disi emirlerle
ayarlayan, insan beynini islemez hâle sokan dinsel düzeni
elestirmekten kaçinmislardir. Yer yüzünü,
sirf farkli inanç kistasina göre "Dar-ül
Islâm" (Müslümanlarin yasadiklari yerler)
ve "Dar-ül Harb" (Kâfirlerin yasadiklari
yerler) diye ikiye ayiran, ve bu iki dünyâyi birbirine
düsman kilici ve bogazlatici seriât emirlerine karsi
agizlarini açmamislardir. Hep susmuslardir ve susarken
de vicdanlarinin sizladigini duymamislardir. Seriât'a baglilik,
onlarin ruhundaki insan sevgisini kurutmustur; insan varliginin
yücelmesi geregine karsi onlari yabanci kilmistir. Bugün
dahi bu tutumda degismis bir sey yoktur. Kisi'nin zavalli yasamlari
ve insanliga karsi duydugu düsmanligi aydinmizi rahatsiz
etmez. Tipki geçmiste oldugu gibi bugün dahi aydinimizin
yaptigi sey, insan yazgisinin insan irâdesi disinda olduguna
inanmak, örnegin yoksullugun insan yapisi olan bozuk düzenden
degil Tanri'dan geldigini sanmak, ve insanlarimizin beynini, çag
disi seriât inançlariyle olusturmaktir[77].
Bu kitab, bu aci gerçegi ortaya vurmak ve Bati dünyâsi'ni
aydinliklara çikaran "Batili Aydin" ile,
bizim de mensup bulundugumuz Islâm dünyâsi'ni
karanliklarda tutan ve AYDIN diye tanimladigimiz siniflar arasindaki
farki belirtmek için yazilmistir. Buna gerek vardir çünkü
Türkiyemiz, özellikle Atatürk' ün ölümünden
sonra [78] , fikir ve düsünce yasamlari ve deger ölçüleri
açisindan diger seriât ülkelerinin yaninda yer
almis ve çag disiliklara yönelmistir. Aydin diye bildigimiz
insanlarimiz bugün, yine gerçekleri Seriât'da
bulmak ya da iskolastik usullerle aramak gibi bir heves pesindedirler.
Ilk okul ögreticisinden Üniversite profesörüne
varincaya kadar, yeni kusaklari yetistirmekle görevli olanlarimiz,
dünyâ sorunlarini ya dogmatik bir kafa yapisiyle (yâni
seriât'a saplanmis olarak), ya da skolastik bir aliskanlikla
(yâni gözü kapali sekilde baglandiklari yabanci
üstadlara dayanarak) çözümleme gelenegindedirler.
Onlarin etkisiyle toplumumuz, müspet düsünce'ye,
ve müspet ahlâk verilerine her gün biraz daha
yabancilasmakta, insanliga karsi biraz daha düsmanlasmaktadir
[79]. Bu gidis karsisinda susmak utanç verici oldugu kadar
suçtur da.