Ikinci Kesim

"AKILCI AYDIN" YETISTIRME KONUSUNDA BATI DÜNYASI VE SERIAT DÜNYASI

Biraz yukarda degindigimiz gibi her okumus, ya da hattâ her "bilgin" ("alim") diye kabul edilen insani "Gerçek aydin" niteliginde saymak dogru olmaz. Bilim ve teknik alanlarinda ün yapmis nice kimseler vardir ki bu sinifa dahil edilemezler. Örnegin "Ben aklimi kullanmam, ve kullanmamakla övünürüm" diyen, ya da "Müsrikleri nerede görürsen öldür" seklindeki emirleri Tanrisal bilen, ya da "Kadinlar aklen ve dinen dûn ve kötü yaratiklardir" sözlerini benimseyen, ya da akla ve vicdana aykiri buna benzer verilere inanmis kimselere aydin diyebilmek için çilgin olmak gerekir. Hemen belirtmek gerekir ki, bu açidan ele alindikta, Bati dünyâsi'nin yetistirdigi gerçek aydin tip'ini Seriât dünyâsi pek yetistirememistir. Seriât dünyâsi'nin aydin kisi anlayisi ve tanimi dahi Bati'dakinden çok farkli olmustur. Bu farklilik, gerek insan degeri, gerek yasam felsefesi ve gerek bilim ve ahlâk gelismesi bakimindan kendisini belli etmistir. Bunun böyle oldugunu ilerdeki bölümlerde belirtecegiz; fakat simdilik bir iki örnek üzerinde kisaca durmakta, ve seriatci aydin'in kafa yapisi ve ahlak anlayisi hakkinda bazi önbilgilere sahip olmakta yarar vardir..

Islam dünyasi'nin, yüzyillar boyunca oldugu gibi bugün dahi Hüccetü'l-Islam Imam-i Gazali adiyle yücelttigi ve "Islam tefekkür tarihi'nin en mümtaz simalarindan biri " olarak kabul ettigi ve "ideal aydin! " olarak tanimladigi bir ünlü kisi vardir ki , Kimya-i sa'adat adli yapitinin "Kaza-yi Hacetin Edebleri" baslikli bir bölümünde , "Abdest bozmak", "Hela'ya girmek" ve "Kaza-yi hacetten sonra temizlenmek", "Istinca" gibi islerle ilgili seriat emirlerini, "bilimsel" birer "cevher" seklinde açiklarken söyle der: "(Müslüman kisi abdest yapacagi zaman) Mümkünse bir duvarin, yüksek bir yerin arkasina gitmelidir. Oturmadan (önce) avret yerini açmamalidir. Yüzünü günese ve aya dönmemelidi. Kible'ye arkasini çevirmemeli, yüzü de kibleye gelmemelidir. Ancak bir bina'da olursa caizdir. Fakat en iyisi kibleyi sola veya sag tarafa almaktir...Durgun suya su dökmemelidir. Meyve agacinin altinda abdest bozmamalidir...Otururken sol ayagina dayanmalidir...Helaya girerken sol ayakla, çikarken sag ayakla baslamalidir. Üzerine Allahu Teala'nin ismi yazili hiç bir sey'i açikta bulundurmamalidir. Basi açik helaya girmemelidir. Helaya girerken su duayi okumalidir -''(Maddi ve manevi pisliklerden ve seytandan Allah'a siginirim)'- ...Çikarken de -... (Yarayisli maddeleri alikoyup yaramayanlari benden uzaklastirmak lutfunu bahseden Allah'a ham ederim)'-...(demelidir)... (Temizlenme isine gelince) Üç kerpiç parçasini yahut düzeltilmis üç tasi büyük abdesten önce alir. Kaza-yi hacet bitince, sol eliyle alir ve necaset (pislik) olmayan yerden baslayip necaset bulunan yere sürer ve orada döndürür ve necaseti bulastirmadan kaldirir. Böylece üç tasi kullanir. Eger temizlenmezse iki tas daha kullanir. Böylece (kullandigi taslarin sayisinin) tek olmasina dikkat eder. Sonra duz bir tasi sag eline alir, zekerini sol eliyle tutar, o tas üzerine üç defa sürer. Yahut da duvarda üç ayri yere sürer. Sol eli hareket eder, sol eli degil. Fakat en iyisi tastan sonra su ile de yikanmaktir. Suyu kullanmak istedigi zaman...sag eliyle su döker, sol avucu ile temizler. Hiç necaset kalmadigini anlayincaya kadar devam eder... Bunun gibi istibrada da (yani isedikten sonra temizlenirken de) elini üç defa zekerin altina koyup sallar ve üç adim yürür, üç defa öksürür. Bundan daha fazla kendine eziyet vermemelidir Yoksa süpheye, vesveseye düser. Bunlari yapar ve bundan sonra her zaman istincayi müteakip üzerinde bir yaslik oldugunu zannederse, donuna su serpsin ve yaslik bu sudandir desin. Peygamber efendimiz (Sallallahu aleyhi ve selem) vesvese edenler için böyle buyurmustur. Istincayi bitirince elini duvara, yahut topraga sürer, sonra yikar . ßöylece hiç koku kalmaz. Istinca zamaninda...-'(Allahim kalbimi nifaktan temizle, fercimi fuhustan koru)'-der" [39].

Islam dünyasi'nin günümüze dek en büyük bilgin, en ünlü aydin diye basina taç ettigi bu "aydin" kisi'nin kaleminden böylesine gülünç ve mantiksiz seylerin çikmasi kuskusuz ki ibret verici oldugu kadar sasirticidir da. Bununla beraber Hüccetü'l-Islam Gazali 'nin ve benzerlerinin yapitlari gözden geçirilip müspet akil kistasina vurulmus olsa, çok daha sasirtici örneklerle karsilasilacagi muhakkaktir. Ancak ne var ki seriat egitimi ve zihniyeti ile yetisen kimseler bakimindan bunda sasilacak bir sey olmamak gerekir. Seriat toplumlarinin "ideal aydin" olarak gördükleri Gazali tipindeki örneklere ayrica deginecegiz. Fakat simdilik geliniz hep birlikte yukardaki satirlari tekrar okuyalim ve bu "aydin" kisi'nin düsüncelerine nufuz etmeye çalisalim. Dikkat edilecegi gibi bu satirlarda özellikle iki husus önemli gösterilmistir ki bunlardan birisi kisilerin "Tek sayilara" göre, ve digeri de "Sag" yön itibariyle is görmeleri geregidir: örnegin abdest'ten sonra temizlenirlerken 3 ya da 5 adet tas kullanmalari emredilmistir; yani 2 ya da 4 ya da 6 , yani çift sayida tas kullanmak yasak edilmistir. Bunun böyle olusunun nedeni, tabii yine Gazali tarafindan nakledilen seriat verilerine göre, "Tek" sayi'larin kutsal bir nitelik tasimasidir; çünkü "Tanri Tek'tir". Nitekim seriat verilerine göre sadece abdest'ten sonra temizlenirken degil ve fakat her isi görürken tek sayi esasina bagli kalmak sart kilinmistir. Ve hele özellikle yemek yerken, ya da su içerken hep tek sayilar göz önünde tutulmalidir. Gazali 'nin söylemesine göre müslüman kisi, "Hurma, zerdali gibi sayilabilen sey'ler yedigi zaman tek yemelidir; yedi, onbir veya yirmibir gibi..." [40]. Su içerken de ayni seyi yapmalidir; yani suyu iki yudumda ya da dört yudumda degil fakat tek sayilara göre yudumlayarak içmek sart'tir [41] . Bunun gerekçesini Gazali söyle belirtir: "Böylece (Kisi'nin) bütün isleri, Allahu Teala ile alakali olmalidir. Çünkü o tektir. Çift degildir. Bir isin herhangi bir bakimdan Allahu Teala ile alakasi yoksa, bostur ve faydasizdir. O halde tek, Allahu Teala ile alakali olmak sebebiyle, çiftten daha iyidir..." [42].

Görülüyor ki Gazali , seriat'in akilciliktan uzak mantigina dayali olarak, kisilere, hela'da pisliklerini temizlerlerken tek sayida tas kullandirmak, ve bu arada pisliklerinin yararli olan maddelerini alikoymasi ve olmayanlari da yok etmesi için Tanri'ya dua'da bulundurmak hususunda seriat'in öngördügü hükümler yolu ile Tanri'nin "kutsalligi" fikrinin her kese asilanabilecegi görüsündedir. Tasi sag el ile tutmak, ya da sag ayakla adim atmak, ya da sag el ile suyu yudumlamak, ve buna karsilik sol el ile "zekeri" tutmak vs gibi hususlarda da Gazali efendimizin uydugu kurallar [43], yine seriat'in akla pek yatkin düsmeyen mantigina dayalidir. Fakat Gazali' yi "aydin" kisi olarak kabul etmenin diger bazi güçlükleri vardir ki o da onun, insan varligina ve tüm insanliga karsi saygisizligi ve genel olarak insan sevgisinden yoksunlugudur. Insanlari o, tam bir seriat'ci inanisiyle Müslümanlar ve Kafirler diye ikiye ayirmis ve birincilerin ikincilere karsi Cihad açmalari, esirler ganimetler almalari geregini savunmustur ; hem de "Tanri" fikrindeki yüceligi zedeleyecek sekilde! Su bakimdan ki benimsedigi seriat hükümlerine göre insanlari müslüman ya da kafir ve imansiz yapan bizzat Tanri'dir; Tanri dilediginin gönlünü ve kalbini açar müslüman yapar, ve diledigininkini de kapatip, gözlerini perdeler ve kafir ya da imansiz kilar. Kafir ve imansiz kildiklarini da, sanki suç onlarinmis gibi, Cehennem'lere atar. Tanri'yi böylesine insafsiz ve adaletsiz bir tanim içerisinde savunurken Gazali, malzeme olarak kendisine Kur'an ayet'lerini seçer ve örnegin Ya-Sin Suresi'nin 8,9 ve 10cu ayetleriyle En'am Suresi'nin 125ci ayet'lerine yer verir [44]. Ihyau 'ulumid-din yapiti'nin bir yerinde Tanri'nin söyle konustuguna dair ayet'i belirtir: "Boyunlarina, çenelerine kadar varan demir halkalar geçirmisizdir...önlerine ve arkalarina sed çekmisizdir. Gözlerini perdeledigimizden artik göremezler. Ey Muhammed onlari uyarsan da uyarmasan da birdir, inanmazlar..." ( 36 Ya-Sin 8,9,10) . Ve bununla ilgili olarak da ayet'te sadece "Kafirlerin" degil ve fakat "imansiz" olan her insanin söz konusu edildigini bildirir. Hatirlatalim ki bu dayandigi ayet, Kur'an'in bir çok Sure'lerine serpistirilmis benzeri ayet'lerden biridir ki bunlardan bir digeri de En'am Suresi'nin su ayeti'dir: "Allah kimi dogru yola koymak isterse onun kalbini islamiyete acar, kimi de saptirmak isterse...kalbini dar ve sikintili kilar...(6 En'am 125) . Basta Gazali olmak üzere seriatci'larin, akil ögesine hiç baglanmadan savunduklari görüse göre, Tanri , güya keyfi olarak diledigini saptirir kafir kilar, ve kafir kildigini da cezaya koyar, yani tam bir çeliski içerisinde is yapar. Oysa ki çeliski yaratan bu tür hükümleri Muhammed, müslüman yapamadigi kimseler vesilesiyle yerlestirmistir. Örnegin En'am Suresi' nin yukardaki ayeti'ni, amucasi Ebu Talib' in Islam'i kabul etmekten kaçinmasi üzerine düsünmüstür. Böylece halktan kisilerin peygamberliginden süphe etmelerini ve örnegin "Amucasini bile müslüman yapamadi " seklinde konusmalarini önlemek istemistir. Çünkü böyle diyenlere karsi, söz konusu ayet'leri öne sürüp : " Onlari müslüman yapmayan Tanri'dir " diyerek sorumluluktan uzak kalabilmistir [45]. Ancak ne var ki bunu yaparken yeni bir çeliski yaratmistir, çünkü daha önceki beyanlariyle müslüman olan kimselerin Cennet'e ve olmayanlarin da Cehennem'e gideceklerini söylemek suretiyle bu isi kisi iradesine birakir göründügü haller olmustur.

Ilerdeki bölümlerde görecegiz ki Bati dünyasi'nin aydin'lari, kendi toplumlarinin kutsal bildigi Kitap'lardaki olumsuzluklari ortaya vurmak suretiyle insan zekasini özgürlüge kavusturma yollarini aramislardir. Ama seriat dünyasi'nin "aydin" lari, basta Gazali olmak üzere, akli özgürlüge kavusturmak söyle dursun fakat aksine cendereye vurmak ve insan varligini asagilatmak ve "kul" halinde tutmak için ne mümkünse yapmislardir. Onlara göre "akil" , öyle egitimle, ögretimle gelistirilebilecek bir sey degildir, çünkü Tanri "kullari arasinda akli parça parça taksim et(mistir). Iki kisi amelde, iyilikte, oruc ve namazda (esit) olduklari halde akilda, Uhud dagi'nin yaninda zerre gibir birbir(lerinden) ayrilirlar..." . Ve çünkü "Zeka ve zeyreklik (uyaniklik) , ahmaklik ve gabavet (kalin kafalik, anlayissizlik) fitri'dir. Bunlar yaradilistadir...Bunlar sonradan temin edilemezler..." [46]. Oysa ki Tanri'yi diledigine fazla diledigine az akil dagitir sekilde, yani keyfi ve adaletsiz bir Yaratan durumunda tanimlamak Tanri fikrindeki yüceligi zedelemek olur; kaldi ki müspet bilimin ortaya vurdugu gerçek, akil ve zeka'nin akilci egitim usulleriyle gelistirilebilecegi merkezindedir.

Öte yandan Gazali 'nin "Kadin" 'i haysiyetsiz kertelere indiren seriat esaslarina bagliligi görülmemis bir seydir. Bu esaslar arasinda kadin'larin "aklen ve dinen eksik" olduklarini öngören hükümlerden tutunuz da "iki kadinin tanikliginin bir erkegin tanikligina denk bulunduguna," ya da "ugursuzlugun kadinlarda ve at'larda" olduguna , ya da "namazi kat'eden seylerin köpek, esek ve kadin vs "olduguna, ya da "Cehennem halki'nin çogunlugunun kadinlardan olustuguna" dair ve daha buna benzer nicelere varincaya kadar insan sahsiyetinin haysiyetini yok edenler vardir. Bu hükümleri Tanri'dan ve Peygamber'den gelmis gibi gösterip müslüman kisi'nin beynine tikmayi Gazali en büyük bir ma'rifet bilir.[47].

Düsünce özgürlügünü kökünden yok etmek ve özellikle farkli din ve inançtakilere karsi düsmanlik beslemek hususunda da Gazali (ve onun temsil ettigi zihnmiyet) adeta rakipsizdir. Seriat'in bu konularda sevkettigi insafsiz hükümleri en büyük bir maharetle savunmayi kendisine meslek edinmistir. Örnegin Islam'dan baska gerçek din olmadigina ve baska dine yönelenlerin "sapik" sayilmalari geregine inanmistir; Kafirlere karsi, yalniz Islam dini ortada kalana kadar, savasmak gerektigine inanmistir; "Müsriklerin" öldürülmeleri geregine inanmistir; Islam'dan çikanlarin öldürülmeleri geregine inanmistir; "Munafik" olan ya da "kalblerinde fesad bulunan kimselerin (ki bunlar genellikle Kur'an hükümlerine körü körüne riayet etmeyen ya da Muhammed'i elestiren, bozgunculuk çikaran, vs kimselerdir) lanetlenip öldürülmelerine , ve bunlar için namaz kilinmamasi ve mezarlari basinda durulmamasi geregine inanmistir; "Allah ve peygamberleriyle savasanlarin" ya da yeryüzünde bozgunculuga ugrasanlarin ellerinin ve ayaklarinin çaprazlama kesilmesi geregine inanmistir; Kendilerine "Kitap verilenlerden" (Yani Hiristiyanlarla Yahudilerden) Islami din edinmeyenlerle "boyunlarini büküp kendi elleriyle cizye verene kadar " savasilmasi geregine inanmistir; Baska din'den olanlarla (özellikle Hiristiyanlar ve Yahudilerle) dost olunmamasi geregine inanmistir; farkli inançta olanlarin (velev ki bunlar ana, baba, kardes ya da akraba vs ... olsun) dostluk edinilmemesi ve onlar için magfiret dilenilmemesi geregine inanmistir. Daha dogrusu akla ve ve mantiga ve hosgörü ilkelerine ters düsen ne varsa her seye inanmayi ma'rifet saymistir, çünkü bütün bunlar seriat'in temel esaslarindandir.

Bu tür seriat esaslarina inanmis olarak geçmis yüzyillar boyunca "aydin" diye yüceltilenlerden birisi de Ebu's-suud efendi'dir (1490-1574) [48]. Iddia olunur ki Ebu's-suud efendi (ki "Hoca Celebi" lakabiyle de taninmistir), "Bilgisi, dirayeti, ahlaki ve eserleriyle büyük bir bilgin, büyük bir hukukçudur!". Kanuni Sultan Süleyman'in ve Sultan Selim II'in saygisini kazanmis , bu padisahlar zamaninda seyhülislamlik yapmis bir "alim" 'dir. Irsad al 'akl al-salim adli arapça "tefsiri" ile ve ayrica yazdigi arapça siirleriyle Islam dünyasinda söhret yaptigi kabul edilir. Ancak ne var ki bu "aydin!" kisi'nin kitaplari ve çesitli vesilelerle verdigi fetvalari söyle bir akil süzgecinden geçirilse, bu yukardaki övgülerin ve yüceltmelerin pek abartma seyler oldugu ve Ebu's-suud efendi 'nin ne özgür düsünce'ye , ne müspet ahlak ve bilgi'ye ve ne de hosgörü'ye sahip bulundugu, ve bu itibarla onu gerçek bir aydin sayma olanagi bulunmadigi kolaylikla anlasilir. Kendisinden farki düsünüyorlar diye, ya da seriat'a "muhalefet ediyorlar" bahanesiyle kisiler hakkinda (ki bunlar arasinda bazi mutasavviflar da vardir) siddet yolunu uygun görüp ölüm fetvalari vermesi, ve bu fetvalari bir takim yalan gerekçelere dayatmasi utanç verici ve vicdan sizlatici davranislardan kaçinmadiginin kanitidir . Seriat çizgisinde olmayan her türlü düsünce tarzini "Kamu düzeni" bakimindan tehlike sayarken bile çogu zaman kisisel kin ve intikam duygularinin itisine kapilmistir. Örnegin "varliklarin tek asildan çikma olduguna" (yani "Vahdet-i vücut" nazariyesine) inanan Seyh Muhittin Karamani adindaki bir düsünce insanini , "yanlis" düsünüyor diye idam ettirmistir [49] ; ettirirken de bu tür düsüncelerin "amme intizamini" (Kamu düzenini) bozabilecegini öne sürmüstür. Oysa ki asil sebeb Seyh Muhittin ' e karsi besledigi kisisel husumet ve kin'dir; çünkü bu Seyh, ötedenberi kendisine yeterince boyun egmeyen, "ubidiyet" etmeyen bir kimsedir. Seyh Muhittin' in sözlerinde ve düsüncelerinde kamu düzenini bozacak tehlikeli bir yön olmadigi halde Ebu 's-suud Efendi, böyle bir bahane uyduruvermistir. Oglan Seyh adinda ve Bayramiye tarikatina mensup 19 yasindaki bir genc'in, ya da Ismail Masuki tarikatindan Hamza Bali adindaki bir melami seyh'inin idam edilmelerini öngören fetvalari da, "kamu düzeni" ni koruma bahanesiyle ve fakat aslinda düsünce özgürlügüne karsi besledigi düsmanlik nedeniyle verdigi muhakkaktir. Bu düsmanlik o kertede olmustur ki, mutasavviflardan bazilarinin son derece ileri sayilabilecek görüslerini dahi Ebu's-suud efendi "suç" saymistir. Örnegin fikren belli bir dereceye erismis olan kimselerin seriat verileriyle yükümlü bulunmayacaklarina ve bu gibi kimseler bakimindan "halal" ile "haram" ayiriminin söz konusu olmayacagina dair nazariye'yi, bizim dar görüslü Ebu's-suud efendi 'miz , her ne hikmetse, kamu düzeni için tehlikeli bulmustur [50]. Aydin görüslü kimselerin yetismesine vesile olabilecek böyle bir nazariye'yi yok etmekle toplumu bagnazliga mahkum ettiginin farkina varamamistir. Fakat onun asil büyük mahareti, seriat yasamlarina egemen olan "hile" ve "yalan" usullerinin uygulanmasinda kendisini belli eder. Hatirlatalim ki seriat hükümlerinin nice vicdan sizlatici kötü sonuçlarini önleyebilmek için bir takim "hile" yollari aranmistir ki Islam tarihi bunun ibret verici örnekleriyle doludur [51]. Ve iste Ebu's-suud efendi, cesitli vesilelerle vermis oldugu fermanlarla , ahlakilik anlayisina pek sigmayan "hile" usullerini en kurnaz bir sekilde kullanmasini bilmis ve "Gaye vasitayi mesru kilar" (ya da "Zaruretler memnu seyleri mubah kilar") zihniyetinin temsilcilerinden oldugunu ortaya vurmustur. Örnegin Kibris adasi'nin fethi için kendisine basvuruldukta, savasa girismenin caiz olduguna dair fetva verirken, "Islam'in ve müslümanlarin çikarlari ugruna", Venediklilerle evvelce yapilmis olan andlasmayi geçersiz saymanin ser'an mümkün bulundugunu söylemekte sakinca bulmamistir. Söylemeye gerek yoktur ki ahlak kurallarina riayet zorunlugu olmadigi kabul edilen siyaset adamlari ya da kumandanlar için dogal sayilabilecek böyle bir davranisin "aydin" diye tanitilmak istenen bir kimse'den sadir olmasi düsündürücüdür. Çünkü kisileri "Gerçek aydin" kertesine ulastiran sey, "çikarlar siyasetini" ön planda tutmak degil fakat "ahlakiligi" her seyin üstünde bir deger sayabilmektir. Ebu's-suud efendi ise bu tip bir insan degildir. Ve ne ilginçtir ki ahlakilige zerrece bagli olmamasina ragmen çogu kez ahlak ögesine yer veriyormus havasini yaratmistir. "Hülle" sorunu vesilesiyle vermis oldugu fermanlardan birisi, bunun güzel örneklerindendir. Bu ferman'la ilgili olayi özetlemeden önce sunu hatirlatalim ki Hülle" denen sey, koca'nin karisini "üç talak" bosamasi sonucu olusur. Koca, ister hakli ister haksiz olarak, ya da ister bilerek ve ister hataen, karisina hitaben agzindan "Seni üç talak bosadim" sözlerini kaçirdigi an, karisini bosamis sayilir; evlilik hali o andan itibaren sona ermis olur; bu durumda kadin sokaga atilmis demektir; pilisini pirtisini toplayip tasinmasi gerekir. Böyle bir halde koca, pisman olup kararini geri almak istese dahi, karisiyle bir araya gelemez. Gelebilmesi için karisi'nin yabanci bir erkekle evlenmesi, onunla yataga girip cinsi münasebette bulunmasi, ve sonra ondan bosanmasi, ve bu olduktan sonra karisiyle yeniden nikahlanmasi sarttir. Söylemeye gerek yoktur ki bütün bunlar , hem akla ve mantiga, hem müspet ahlak kurallarina ve hem de insafa ters düsen ve kadin bakimindan haysiyet kirici bir uygulamadir. Her ne kadar seriatcilar, gerekce olarak : "Maksat kadini korumaktir. Hülle yolu ile koca'nin bosama hakkinin kötüye kullanilmasi önlenmek istenmistir" derlerse de, bu gerekçenin saçmaligina ve mantiksizligina muhtemelen kendileri de gülerler. Çünkü koca'ya sinirsiz bir bosama hakki tanidiktan ve kadini da bu yoldan ona köle yaptiktan sonra böyle bir gerekçeyi öne sürmenin anlami yoktur. Eger kadini korumak amaç idiyse, bu taktirde kocaya sinirsiz ve keyfi nitelikte bir bosama hakki tanimamak, ya da bosanma sebeblerini siralayip yargiç kararini sart kilmak gerekirdi. Kaldi ki "Hülle" sistemi, kadini korumaga degil ve fakat aksine suçlu duruma düsürüp cezalandirmaga vesile yaratmaktadir. Çünkü seriat'in öngordügü bu sistem geregince kadincagiz, bilmedigi ve istemedigi yabanci bir adamin altina yatmak ve cinsi münasebette bulunmak zorunlugundadir. Iffet ve haysiyetine düskün bir kadin için elbetteki bundan daha büyük bir ceza olamaz. Ve hele kocasi kendisini haksiz bir sebeble, örnegin tehevvüre kapilarak bosamis ise, bu kez çekecegi ceza, adeta iki misli olmus olacaktir. Yine tekrar edelim ki hiç bir gerekce "Hülle" sisteminin "gayri ahlaki' ve "gayri insani" yönlerini mazur kilmaga yeterli degildir. Akil ve vicdan sahibi kimselerin buna göz yümmus olmalari bile bir suç sayilmak gerekirken, bakiniz seriatcilarin "Büyük alim!" , "Büyük insan!", "Büyük aydin" diye baslarina taç ettikleri Ebu's-suud efendi ne yapmistir: Bir adam karisini üç talak bosar; fakat hemen akabinde hata'ya kapildigini ve bu sözleri agzindan kazaen kaçirdigini söyler ve çok sevdigi karisi ile tekrar bir araya gelmek ister. Kadin da buna isteklidir. Basbasa vererek bu isi hüllesiz olarak yapmayi düsünürler. Ancak ne var ki seriat'i iyi bilen birisinden fetva almalari gerekmektedir. Ebu's-suud efendi 'ye basvurup sorarlar: "(Koca hata ile üç talak bosadigi kadinini) hüllesiz almak dilise, ser'an caiz olur mu?". Efendimizin cevabi sudur: "Ne'üzübillah te'ala mümkün degildir!" . Yani demek ister ki kadin ille'de bir yabanci erkekle evlenip onun koynuna girmeli, cinsi münasebette bulunmali, sonra o erkek tarafindan bos olmali ve sonra da eski kocasina nikah olmalidir. Bu insafsiz tutum karsisinda yapilacak sey hile yollarini denemektir. Yine sorulur: "(Koca, karisini) üç talak bosadiktan sonra, cima'a kadir olmayan (yani cinsi münasebette bulunma gücüne sahip bulunmayan) pire, yahud on iki yasinda oglanciga hülle etseler, ba'dehu (koca'ya) nikah caiz olur mu? " . Büyük "alim" Ebu's-suud efendi' mizin cevabi sudur: "Inzal lazim degildir, idhal mukarrer olucak olur, illa olmaz" [52]. Yani demek ister ki "erkegin bel'i'nin gelmesine gerek yoktur ama, erkeklik organin kadin'in rahmine bir çok defa'lar girip çikmasi sart'tir. "Cima'a" kadir olmayan yasli bir kimse, ya da bir oglancik bu isi basaramayacaklari için, onlar bakimindan hülle söz konusu olamaz". O halde yapilacak sey cinsel güce sahip bir erkek bulup kadini onunla evlendirmek, onun koynuna sokup "idhal mukarrer olucak" sekilde onunla sevistirmek, sonra ondan ayirtmak ve eski kocasina nikah kilmak. Bilmem akli basinda olanlarimiz buna ne diyeceklerdir ama benim anladigim kadariyle böylesine iz'ansiz ve insafsiz ve akilsiz fetvalar veren bir adami timarhaneye tikmaktan baska çare yoktur [53]. Böyle bir kisi'nin Kanuni Süleyman ve Selim II ve Murad III gibi Padisahlar zamaninda Seyhülislamlik yapmis olmasi, onun degerini degil ve fakat bu dönemlerin fikir ve düsünce yetersizligini gösterir. Osmanli Devleti'nin bu dönemlerde Afrika sahillerinden Misir ve Arabistan'a ve Viyana kapilarina kadar yayilmis olmasini, kültür ve uygarlik asamasi olarak tanimlamak güçtür. Tarihte hiç bir ülke ve hiç bir toplum bakimindan "askeri basarilar" ve "toprak ve arazi isgalleri", tek basina "uygarlik" ölçegi sayilamamistir. Ne yazik ki ne bu dönemde ve ne de daha sonra, müspet akil ve özgür düsünce temsilcisi sayilabilecek insanlar yetistirememisizdir. Aksine, dogma'lara sapli ve akilciliktan yoksun, ve böyle olduklari için toplumu da kendileri gibi akilciliga düsman Ebu's-suud gibi "efendileri" yüceltmisizdir. Bu yüzdendir ki, askeri bakimdan o en güçlü sayildigimiz 240 yillik süre içerisinde bile 35 savastan 17'sini kaybetmis olmamiza, ve çöküs dönemine yönelisimizin baslangici olan Karlofça'yi (1699) ve Pasarofça'yi (1718) imzalamis bulunmamiza ve bu arada Rusya ile yaptigimiz 13 savasin on ikisinden yenik olarak çikmis olmamiza ragmen kendi kendimize : "Nedir bu felaketlerin sebebi?" diye sormamisizdir. Atatürk' e gelinceye kadar da aklimizi basimiza toplayip bir çikis yolu aramamisizdir. Her seyi kadercilige baglamis, ve "Tanri'nin dedigi olur" diyerek teselli bulmaya çalismis ve "Seriat'in özü'ne dönmek ve Kur'an'i aynen izlemekle" her seyin düzelecegini sanmisizdir. "Aydin" bilinen siniflar insanlarimizi hep bu yalanlarla kandirmislardir (tipki diger islam toplumlari'nin kendi seriatci "aydinlari". tarafindan kandirildiklari gibi...). Günümüzde de durum aynidir; seriatci aydin yine ayni yalanlara sarilmis olarak kendi toplumunu seriat'in özüne yöneltmege ugrasir, ve Kur'an'i Devlet'in temel kanunu haline sokmaga, yani "Anayasa" niteliginde kilmaga çalisir. Bunu yaparken de eski dönemlerdeki "Islam uygarligini" hatirlatir; o dönemin özlemini yaratmaya ugrasir. Oysa ki iki yüz yillik kisa bir sure'yi asmayan o uygarlik, seriat'in özüne yönelmekle degil ve fakat aksine seriat'tan uzaklasmakla saglanmistir. Daha dogrusu Emevi ve Abbasi halifelerinden Islam'a sirt çevirenlerin döneminde saglanmistir. Gerçekten de, yine ilerdeki bölümlerde belirtecegimiz gibi, Islam'in vaktiyle ar-Razi 'lar, al-Farabi 'ler , Ibn Sina 'lar, Ibn Rüst 'ler, Ibn Haldun 'lar ve daha nice bilginler sayesinde belli bir uygarlik olusturdugu dogrudur. Fakat bu uygarligi var kilan bu kisiler, seriat'tan, Kur'an'dan kaynaklanmis degil'lerdir; eski Yunan'in akilci kaynaklarindan yararlanmislardir. Bu kaynaklarin arapça'ya çevrilmesi isi de, seriat'a pek bagli bulunmayan bu halifeler zamaninda ve onlarin tesvikiyle olmustur. Islam uygarligi'nin yapicilari listesine alinabilecek kimselerin hemen hepsi , eski Yunan kaynakalri sayesinde yapit verebilmislerdir. Ve ne hazindir ki eski Yunan'dan yararlanmanin "Kafirlik" sayildigi ve bu kaynaklara basvuranlarin "zindik" ve "bilgisiz" ilan edildikleri an'dan itibaren Islam uygarligi diye ne varsa her sey yok olmustur. Günümüze dek müslüman ülkelerin, istisnasiz olarak yer yüzünün en geri ülkeleri halinde Bati dünyasina ve uygarligina el açar durumda kalmasina sebeb, akilciliga omuz silkip "Gerçeklere seriat yolu ile, Kur'an rehberligiyle gidilir" diyen bu zihniyet'tir. Ve iste bu zihniyetin temsilcilerinden biri de bizim ünlü Ebu's-suud efendi 'mizdir. Yukardaki olay'da melanetini o noktaya götürmüstür ki, birbiriyle sevisen ve birlikte yasamak isteyen kari koca'yi mutsuz kilmak için ne mümkünse yapmis ve haksiz yere sokaga atilan kadini ille de bir erkegin koynuna sokma yolunu aramistir. Seriat hükümlerinin uygulanmasinda her vesile ile "hile" yollarini aramayi ma'rifet bilirken, ve örnegin bu kez on iki yasindaki oglanciga ya da "cima'a" kadir olmayan "pir'e" hülle etme yolunu göstermek varken, aksini yapmistir. Böyle bir durumda "pir" 'e degil ama, sirf sembolik nitelikte olsun için "pire" 'ye bile hülle sikkini seçseydi, her ne kadar akil disi bir is görmüs olmakla beraber, hiç degilse bir evlilik ocagini yikmamis olur, yine de hayirli bir is görmüs sayilirdi. Iddia olunur ki Ebu's-suud efendi : "Bilgisi, dirayeti, ahlaki ve eserleriyle" büyük bir bilgindir, yani "öyle akil disi islerle ve örnegin cima'a kadir olmayan pire" sorunlariyle mesgul olabilecek bir kimse degildir: bu itibarla onu "Pir" yerine "pire" ile mesgul oluyormus gibi tanitmak dogru degildir. Evet ama bu ayni Ebus'-suud efendi degil midir ki, müspet akla aykiri ne varsa her seye "seriat emridir" diye inanmistir? Örnegin bu ayni Ebu's-suud efendi degil midir ki namaz kilan kisi'nin elbisesindeki pire kaninin "afvedilmis" olduguna ve pire kanina ter karismis olsa bile namazin bozulmayacagina inanmistir ? Bu ayni Ebu's-suud efendi degil midir ki cinlerin disisi ve erkegi olduguna ve bunlar arasinda "cima'a kadir olani ve olmayani" bulunduguna, ya da karincalarin cazip sözler fisildayip Tanri'yi ve peygamberini aldatmaga çalistiklarina inanmistir ? Bu ayni Ebu's-suud efendi degil midir ki "ölü ile cinsi münasebette bulunan oruçlu kisi'nin kaza orucu tutmasi geregine" inanmistir ? Bu ayni Ebu's-suud efendi degil midir ki yiyecek içine düsen sinegin "ilahi idrak " sahibi olarak önce günah kanadini yiyecek içine batirip sifa kanadini disarda biraktigina ve bunu da insanlarin hayrina yaptigina inanmistir ? Bu ayni efendi degil midir ki, süt içmesi haram edilen bir kavmin Tanri tarafindan fare sekline sokulmus olduguna ve bu nedenle fare'lerin deve sütü içmeyip koyun sütü içer olduklarina inanmistir ? Bu ayni efendi degil midir ki, aksiran kisi'nin "El-Hamdülillah" demek suretiyle artik bir daha göz agrisi çekmeyecegine inanmistir ? Bu ayni efendi degil midir ki aksirma'nin Tanri'dan, esneme'nin ise seytan'dan gelme olup esneyen kisi'nin agzina seytan kaçtigina inanmistir ? Pek iyi ama bütün bu bunlara ve benzeri nice saçmaliklara inanan bir kimsenin, hülle konusunda "pir" yerine "pire" ile ilgili fetvalar verebilecegini düsünmek kadar dogal ne vardir ki? Eger Ebu's-suud efendi 'nin birazcik akli ve ahlaki ve vicdani olmus olsaydi, her seyden evvel "hülle" gibi bir kurulusa meydan okur, ya da hiç degilse :"Karisini hataen üç talak ile bosayan koca, hüllesiz olarak onu geri alabilir" seklinde bir seyler söyler, ya da "Cima'a kadir olmayan pir'e hülle yapilamaz " diyecek yerde "Evet suretâ yapilir" der ve böylece, koca tarafindan sokaga atilan zavalli bir kadini, bilmedigi ve istemedigi yabanci bir adamin altina yatip cinsi münasebette bulunma azabindan kurtarir, ve yikilmis bir yuva'nin yeniden kurulmasini saglamis olurdu. Ebu's-suud efendi 'nin "Dirayeti, ahlaki ve eserleriyle üne kavusan büyük Türk bilgini" oldugunu söyleyenlere (ve bu arada Diyanet Isleri Baskanligi'na ) bir de sunu sormak gerektir: Bu ayni Ebu's-suud efendi degil midir ki, yukariya aldigimiz akil disi seyler yaninda bir de, yine seriat emridir diye, müspet ahlak'a ve insanlik sevgisine aykiri her seye inanmistir , ve üstelik ayrica da Arap'in "asaletine" ve "Kavm-i necip" oldugunu kabullenip kendi mensup bulundugü Türk irkini asagilatan emirlere sarilmistir ! Örnegin bu ayni efendi degil midir ki : "Islam'dan gayri bir dine yönelenler sapiktirlar; Müsrikleri nerede görürseniz öldürün; Yalniz Allah'in dini ortada kalana kadar Kafirlerle savasin ; Tanri ve peygamberine karsi gelenlerin ve bozguncularin ellerini ayaklarini çaprazlama kesin..." seklindeki seriat emirlerine bagli olarak farkli inançta olanlara karsi cephe alinmasi geregine inanmistir ? Bu ayni efendi degil midir ki, seriat öyle diyor diye, köleligin dogal bir kurulus olduguna ve köle alis verisine inanmistir? Bu ayni efendi degil midir ki kadinlarin "aklen ve dinen dun" yaratildiklarina, ve örnegin sahidlik ve miras konularinda yarim sayildiklarina, ve dayak atilmaga layik bulunduklarina ve diger yollardan asagilanmalarina inanmistir ? Bu ayni efendi degil midir ki, seriat'in arap'lari yücelten hükümlerini ve Muhammed'in Arap'lar lehinde söyledigi sözleri (örnegin : "Insanligin en mükemmel sinifi arap'lardir; ben Arap'im, beni seven arap'lari sever, arap'lari sevmeyen imansiz kisilerdir..." seklindeki hadis'lerini) kutsal sayip, buna karsilik Türk'leri insanliga felaket getirici irk seklinde tanitan seriat verilerine inanmistir ? Evet bu ayni Ebu's-suud efendi degil midir ki, bu yukardakilere benzer daha nice ma'rifetlerini burada siralamaga kalksak, kendisini degil "dirayet sahibi bilim adami" diye tanimlamak, fakat siradan insan saymak bile güç olacaktir.

Gazali 'nin, ya da Ebu's-suud efendilerin ve ayni katagoriye sokulmak gereken diger benzerlerinin bu yukardakilere es degerde olan ma'rifetlerinin tümünü burada sergilemeye imkan yoktur. Fakat simdilik sadece sunu eklemekle yetinelim ki köleligi dogal sayan ya da insanlari sirf inanç farki nedeniyle birbirlerine düsman kilan ve saldirtan ve bogazlatan seriat emirlerini yüceltmeleri, ya da yine seriat'in kadinlari asagilatan hükümlerini bas taci etmeleri ya da ilerde ayrica belirtecegimiz davranislari seçmeleri nedeniyle bu kisilerden hiç birini, her ne kadar ünleri günümüze degin gelmis olmakla beraber, ne baris insani, ne hosgörü insani, ne ahlak insani, ve kisacasi ne de gerçek bir aydin saymak imkansizdir.

*

Islâm'in vaktiyle büyük çapta bilim adami çikardigi dogrudur: ar-Râzi' lar, Farabî 'ler, Ibn Sina 'lar, Ibn Haldun 'lar, Ibn Rüst' ler, yüzlerceden sadece bir kaçi olmak üzere suracikta siralanabilir. Bu kisilerin Orta Çag döneminde Bati'ya, eski Yunan'dan gelme ilim mesâlesini geçirdikleri de bir gerçektir. Ilerdeki bölümlerde görecegimiz gibi Bati dünyâsi, eski Yunan'in akilci kaynaklarina kavusmak suretiyle karanlik çag'dan çikip akil çagi 'na, ve uygarliga ulasmistir. Ancak ne var ki Islâm dünyâsi'nin varligi ile övündügü bu kisiler, ne gerçek anlamda akilci'liga yönelebilmisler, ve bu nedenle ne kendi toplumlarini akilci kilabilmislerdir ve ne de insan denilen varligin önem ve degerini ortaya vurabilmislerdir. Eski Yunan kaynaklarinda bulduklari akil ürünü verileri onlar, ne yazik ki çogu kez uhrevilige, seriât'a bürüyerek sekillendirmege çalismislar, ve her vesile ile "Gerçeklere akil yolu ile gidilmez, Seriât yolu ile gidilir" formülünün bayraktarlarligini yapmislardir. Her ne kadar akilciliga deger tanimakla beraber, gerçekleri Kur'ân disinda ariyor görünmemek, ve daha dogrusu "Zindik", "Kâfir" damgasini yememek için akilci gelisimlere firsat yaratamamislar ve Islam dünyasini akil çagina çikaramamislar , bir "Rönesans" yaratamamislardir. Eski Yunan'in akilci bilimleriyle ugrasir olmak dahi onlari "Dinsizlik" ve "Bilgisizlik" suçlamasiyle karsi karsiya birakmistir. Ne hazindir ki Islâm dünyâsi, onlari degil fakat onlara bu suçlamalari yakistiranlari (örnegin Gazalî, ya da Ibn-i Teymiyye gibileri) benimsemis ve "Aydin" diye basina taç etmistir. Bundan dolayidir ki ne onlar ve ne de bunlar, akil üstünlülügünü ve özgür düsünceyi savunmak, ve insan zekâsini dogmacilik' tan ve iskolastik baskilardan kurtarmayi, ya da insan sahsiyetinin haysiyeti adina savasmayi düsünmemislerdir. Hele insan denen varlik, Seriât dünyâ'sinin "aydinlari" için asla deger ögesi sayilmamistir. Kisi, Kur'ân'in öngördügü sekilde, sadece Kul niteligi içerisinde ele alinmis ve Muhammed'in Tanri'dan geldigini söyledigi emirleri harfiyen, körü körüne yerine getirmekle görevli sayilmistir. Kisi'yi hayvandan farkli kilan sey akil olmakla beraber bu akil, yaratici nitelikte is görmek için degil, fakat sadece gökten inme emirleri ayniyle belleyip uygulamakla, ve bunlarin disinda gerçek aramamakla yükümlü kilinmistir. Kisi yasamlari beser irâdesine göre degil Tanri'dan geldigi söylenen emirlere göre ayarlanmistir. Bu emirlere göre ise yer yüzü yasamlari "Degersiz", farkli inançtakilere ve kâfirlere karsi savas "Kutsal görev" , kadinin asagilik durumu "Dogal", vs sayilmistir. Kisi'ye bu inanislar disina çikma olanagi birakilmamistir. Kisi'nin görevi yaratici zekâ'ya sahip olmak degil (çünkü böyle bir hâlde Tanri ve peygamber irâdesine üstün bir güce sahip olur diye düsünülmüstür), fakat kendisini Tanri irâdesi 'ne terketmek, bu irade 'ye her bakimdan kul'luk etmektir[54]. Iste insan anlayisi bu oldugu içindir ki Islâm dünyâsi, akli ve zekâ'yi "yaratici " nitelige kavusturmak isteyen, ve insan varliginin deger ve haysiyeti adina sesini yükselten, bu ugurda tehlikeyi göze alan aydin tipi çikaramamistir.

Her ne kadar Islâm uygarligi diye bir asama söz konusu olmus ise de [55] bu uygarligi olusturanlar, tipki bu ayni uygarligi çökertenler gibi, gizli ve açik sekillerde akilciligin karsisinda yer almislardir. Bu yüzden kendi toplumlarini akilciligin nimetlerine ulastiramamislardir. Insan haklari ve özgürlügü ile bagdasmayan kuruluslara karsi "Hayir" deyip dikilmeyi basaramamislardir. Islâm dünyâsi'nin "Bilgin" diye yücelttigi kisilerin insan haklari adina, insan sahsiyetinin haysiyeti adina, savas verdikleri görülmemistir; hele "kölelik" ya da "Esitsizlik" vs gibi insan haysiyetiyle bagdasmaz uygulamalara karsi isyan ettikleri, ya da "Kâfirlere karsi cihâd" zihniyetine karsi direndikleri hiç görülmemistir. Bilakis, hemen hepsi, Kur'ân'da yazili bu tür kuruluslari yüceltmislerdir. Denilebilir ki Islâm dünyâsi'nin "Bilgin" ve "Aydin" diye bilinenleri, dogmatik kafa yapisi itibariyle Bati'nin 12ci yüzyil , ve skolastik kafa yapisi itibariyle de Bati'nin 15ci ve 16ci yüzyil bilginlerinin kertesini asamamis, ve hattâ asmak söyle dursun fakat insan haklari ve haysiyeti konusunda o dönemlerde yetisen Bati'li aydin çapinda insan çikaramamistir. Yine ilerde görecegimiz gibi Bati'da, o en karanlik Çag'larda bile, aklin üstünlügüne ve rehberligine inananlar çok olmustur. Daha 12ci yüzyilda din emirlerinin akla ve vicdana aykiri yönlerini gözler önüne serenler, ve gökten inme verilerle, örnegin din kitap'lariyle bilimsel ve ahlâksal gerçeklere erismenin mümkün bulunmadigini söyleyenler olmustur. Dogmaciliga karsi indirilen bu darbeler, daha sonra skolastisizm'e karsi da indirilmege baslamistir. 15ci yüzyildan itibaren skolastik düsünce tarzina karsi direnis belirmistir. Eski Yunan bilim otoritelerinin, örnegin Aristo'nun yanilmazligini inkâr edip, deney ve özgür akil yolu ile gerçekleri arayan aydin tipi dogmustur. Daha baska bir deyimle Batili aydin: "Insan varligini hayvandan ayiran sey AKIL'dir" demekle yetinmemistir; çünkü akla bagimsizlik ve islerlik saglamadikca, aklin varliginin önem tasimayacagini, ve bu durumda da insan ile hayvan arasinda fark kalmayacagini düsünmüstür. Önemli saydigi sey, aklin "arastiriciligi" ve "yaraticiligi" olmustur. Yüzyillar boyu hiç yilmadan sürdürdügü akilcilik savasimi sonucu "Modern insan" tipini olusturmustur. "Modern insan", düsünsel ve ahlâksal yasamlarini, gökten inme sanilan emirlere ya da sunun bunun sözlerine göre ayarlama geleneginden kurtulmus ve akil/deney rehberligine yönelmis insan demektir. Modern insan'a göre artik "Hiç degismeyen, ebediyetler boyunca mutlak olan gerçek" diye bir sey söz konusu degildir [56]. Örnegin hastaligin ya da yoksullugun Tanri'dan geldigine dâir "kutsal" kitaplarda yer alan hükümleri ciddiye almak ilkellik, ve akla meydan okumak demektir. Hastalik Tanri'dan degil mikrop kaynagi pislikten gelir; yoksullugu yaratan Tanri degil, bizzat insanlardir; esitsizlik Tanri yazgisi olmayip bu düzenden yararlanmayi nîmet sayanlarin olusturdugu bir seydir, vs... Modern insan'a göre bütün bunlar, akilciligin ortaya vurdugu gerçeklerdirki din kitaplarinda yazili olanlara aykiri düsseler bile geçerli olmalari gerekir; çünkü aksi taktirde insanligi ilkellikler içinde tutan müsibetlerden kurtulma olasiligi yoktur [57] . Oysa ki Islâm dünyâsi bu zihniyete sahip "Modern insan" tipini yaratamamistir; bin dörtyüz yillik tarihi içerisinde, bilimsel ve ve ahlâksal gerçeklerin Kur'ân disinda olabilecegini savunan [58], ya da Seriat'a ters düsen verileri gerçek diye bilen bir sinif çikaramamistir [59]; pek kisa süren Mu'tezile dönemi dahi tam manasiyle bir istisna sayilamaz.

Batili aydin Tanri'yi karsisina alarak "Bir elinde tuttugun gerçekleri sen kendine sakla, bana -'Gerçeklere götüren araci ver-'..." diyebilmis, ve akil yolu ile gerçeklere erismeyi bilmis, Seriâtci "aydin!" ise aksine, Muhammed'in tanimladigi Tanri'nin :"Iste bunlar gerçektir, bu gerçekler disinda gerçek yoktur" diye ortaya koydugu söylenen hükümlere sarilmis, ve aklin görevinin sadece bu emirleri belleyip izlemek oldugunu sanmis ve bu tür davranislari fazilet saymistir. Daha baska bir deyimle akli, yaratici nitelikte is görsün için verilmis olarak kabul etmemistir; çünkü tüm gerçeklerin Tanri ve peygamber tarafindan ortaya konduguna ve su hâle göre aklin yaratabilecegi bir sey olmadigina, ve ilâhî gerçekler disinda gerçek ortaya koymaya çalismanin Tanri'ya karsi çikmak olacagina inanmis (ya da inanma zorunlugunda kalmistir). Bu inanis, 21ci yüzyila girmek üzere bulundugumuz uygarlik çaginda bile Seriât ülkeleri aydinlarinin yasam formülü olarak ortadadir. Bati egitimiyle yetismis olanlar arasinda bile, her ilmin Kur'ân'da bulunduguna, ve eger Kur'ân hükümleri iyice incelenecek olunursa en ileri bilim ve teknik verilerin orada bulundugunun anlasilacagina kananlar çoktur. Sayisiz örneklerden biri olmak üzere Misir Vakiflar Bakanligi'nca yayinlanan bir kitab'a [60] söyle bir göz atmak yeterlidir. yazar Kur'ân'in Imrân Sûresi' 'ndeki: "...yer yüzünde ya da göklerde hiç bir sey yoktur ki Tanri bilmesin", ve yine En'âm Sûresi'ndeki: "...göklerdeki bulutlardan yagmur indiren...Tanri" seklindeki âyet'lere dayanarak, insan oglunun balon ve uçak gibi araçlarla semâ'larda dolasmaya baslamasindan 1400 yil önce, bu buluslarin Kur'ân ile ortaya konmus oldugunu söyler ve ilim tekniginin tüm kurallarinin bu ve buna benzer âyet'lerde yattigini anlatmak ister [61]. Müslüman ülkeler içerisinde en ileri kertede oldugu kabul edilen Türkiye Cumhuriyetinde Diyânet Isleri Baskanliginca yayinlanan bir dergide, Üniversite mezunu bir yazar, müspet ilim verilerinin Kur'ân'da yer aldigini, ve örnegin dünyâ'nin günesten kopmasi ve göklerin ve yeryüzünün yaratilmasi olaylarinin ve bununla ilgili "Laplace teorisi" nin Kur'ân'da el-Enbiyâ Sûresi'nin 30cu âyet'inde bulundugunu kaygusuzca söyleyebilmektedir [62]. Bu örnekleri çogaltmak kuskusuz ki kolay, fakat sunu tekrar belirtelim ki bu tür iddiâ'lara sarilanlar dogmatik kafa yapisindan henüz kurtulamamis insanlardir. Her türlü ilmin Kur'ân'da yere aldigini ve bu konuda tartismanin dahi söz konusu olamayacagini öngören Kur'ân emirleriyle beyinleri yikanmistir [63]. Bu sorunlara diger yayinlarimizda fazlasiyle degindigimiz için burada fazla durmayacagiz [64]. Sadece sunu hatirlatmakla yetinelim ki Bati'da, her türlü bilimsel gerçeklerinKutsal Kitap'da yattigi inanislarin egemen oldugu bir dönem olmus, fakat Batili aydin bu inananislari AKIL silâhi ile yikabilmistir. Oysa ki koca bir Islâm tarihi boyunca hemen hiç kimse çikipta Kur'ân'in bilimsel ve ahlâksal gerçeklerin kaynagi olmadigini haykiramamistir; bir tek insan çikipta, akil ve ahlâk verilerine ve insanlar arasi sevgi ve kardeslige ters düsen Seriât emirlerine ( örnegin "Müsriklerin öldürülmelerini", ya da "Ehl-i Kitab" 'a , yani Yahudilere ve Hiristiyanlara, "Cihad" açilmasini, ya da köleligi vs öngören hükümlere karsi sesini yükseltmemistir. Buna karsin Bati'da, hemen her yüz yil itibariyle nice aydinlar, Tevrat ve Incil ve diger benzerî din kitaplarinda yer alan bu tür hükümlere karsi amansizca dikilmislerdir. Sayisiz denecek kadar çok örnekler arasinda Uriel de Costa' yi hemen suracikta animsamak mümkündür. Insanlar arasinda Sevgi' den baska bir sey olmamak gerektigine inanan ve bu nedenle Musa' nin Tanri sözleridir diye tanimladigi Tevrat 'i (bu tür bir sevgiyi engeller buldugu için) red'eden Uriel de Costa gibi bir aydin'a [65] (ve onun sayisiz benzerlerine) Islâm ülkeleri tarihinde pek rastlamiyoruz. Kur'ân'in "...Ey müslümanlar müsrikleri nerede görürseniz öldürün; kafirleri yok edin; kâfirligi severlerse ve küfrü îman'a tercih ederlerse babalarinizi ve kardeslerinizi dost edinmeyin" seklindeki ya da buna buna benzer hükümlerine karsi sahlanip: "Hayir böyle bir sey olmaz, Tanri böyle bir emir vermez " diye konusan olmamistir. Aksine "Aydin" diye bilinen kisiler, Kur'ân'daki bu tür emirleri "Tanri sözleridir" diyerek "gerçegin" ta kendisi saymislar, baslarina tac yapmislardir [66]. Mu'tezile mensublari bile bu konuda açik bir dil kullanamamislardir. Evet koca bir Islâm tarihi boyunca, Batili aydin'in Karanlik Çag'da yapabildigi gibi, insan aklini ve vicdanini dinsel verilerin köleliginden kurtarip yaratici güce kavusturma cabasinda bulunan pek çikmamistir; Kur'ân ile ilim yapmanin ve ahlâk yaratmanin mümkün olmadigini, ve seriât emirlerine uymanin fikir köleligindan baska bir sayilamayacagini, ve bu tür bir kölelikle fikir asamasi yapilamayacagini anlatan olmamistir. Bir tek insan çikipta Seriât hükümleri arasinda Tanri'nin yüceligiyle bagdasmayan, insan sahsiyetinin haysiyetiyle uyusmayan hükümleri akil ve vicdan süzgecinden geçirmemistir. Bir tek düsünür çikipta Muhammed'in çogu zaman olumsuz nitelik tasiyan yasamlarini elestirmemis ve yermemistir. Seriât dünyâsi'nin aydinlarinin ve bilginlerinin özelligi, her türlü ilmin ve ahlak kuralinin Kur'ân'da yattigini körü körüne iddiâ etmek, ve bu fikre karsi çikanlara düsman kesilmektir; daha baska bir deyimle isyan edilmek ve savas verilmek gereken konularda susmusluk, korkaklik, sünepelik, miskinlik ve karaktersizliktir.

Öte yandan Bati dünyâsi, hemen her seye, ve özellikle geleneklere ve fikir köleliklerine ve ilâhî sayilan verilere HAYIR demesini bilen aydin'lar sayesinde uygarlik yolunu bulabilmistir. Ancak bu yoldan kisiyi haysiyet ve özgürlüge kavusturma olanagi bulundugunu anlamistir. Oysa ki Islâm dünyâsinda her seyin temeli, her geriligin nedeni geleneksellik olmustur. Dinsel kökenli olan bu geleneksellige karsi akilci bir direnis görülmemistir. Örnegin Kur'ân'in Tanri sözleri olduguna ve bu sözler disinda gerçek bulunmadigina dâir olan inanis, dinsel zorlama ile yerlesmis bir gelenektir. Muhammed "Kur'ân âyet'leri Tanri'nin bana vahyettigi seylerdir. Sahidim Tanri ve meleklerdir" demis ve bu söylediklerine inanmayanlari "müsrik" ,"kâfir" diye kiliçtan geçirmis ve geçirirken de Tanri'nin kendisine "Müsrikleri nerede görürseniz öldürün"(Tevbe 5) seklinde emirler verdigini söylemis ve böylece kendisinden sonra ayni siddet usulleriyle uygulanacak olan dinsel bir gelenegi yerlestirmistir. Akla ve vicdana ve ahlâka ters düsen nice davranislar hep bu gelenegin bir geregi olmak üzere ortaya çikmistir. Örnegin Kur'ân'da "Müsriklere ve kafirlere karsi Cihad'a çikin" dendigi içindir ki müslüman halklar kör bir itaatla ve sirf farkli inançtakilere karsi saldirmak gerekir inanisiyle savaslara girismisler, ve bu tür yasamlari gelenek edinmislerdir. Yine Kur'ân'da rizk'in Tanri'dan geldigi, Tanri'nin diledigi kisilere fazla sermaye verdigi, ve fakat gelecek dünyâlarda yoksullarin zenginlerden fazla itibar görecekleri ve Cennet'e zenginlerden önce gidecekleri belirtildigi içindir ki yoksullugun fazilet sayilmasi bir gelenek olmustur. Yine ayni sekilde Kur'ân ve Hadîs emirlerine göre erkek'ler "üstün", "Efendi", "Seyyid" ve buna karsin kadin'lar "Aklen ve dîne dûn", ve dogustan kötü kabul edildikleri içindir ki bu dogrultudaki inanislar müslüman toplumlarin geleneksel yasamlarini olusturmustur. Kisilerin düsünce tarzi, bu geleneksellik üzerine oturtulmustur. Saymakla bitmeyecek buna benzer geleneklerimiz arasinda kisi varliginin haysiyetiyle, ve insan haklariyle bagdasmaz olanlari bütün çiplakligi ile kendisini her vesile belli eder. Bu geleneksellik yüzündendir ki bizler, kendi yasamlarimizi kendi irâdemizle düzenleyemez hâle gelmisizdir. Üstelik bizi, çogu kez mutsuz ve haysiyetsiz yasamlar içinde tutan bu geleneklerin mutlaka bir "hikmet'i", mutlaka "iyi bir nedeni" ve bizim bilemeyecegimiz bir "geregi" bulunduguna da körü körüne inanmisizdir. Okumuslarimiz ve aydinlarimiz arasinda bu tür geleneklere ses çikarmak söyle dursun ve fakat destek olanlar ve "Geleneklerimizi koruyalim, geleneksiz toplum olmaz " diye salik verenler sayisizdir. Bundan dolayidir ki çag disi çogu yasantilarimiz bizi rahatsiz etmez; örnegin sokakta kadinin, erkeginin iki adim gerisinden yürümesine, ya da kocasi tarafindan dövülmesine, ya da bayram günleri çocuklarimizin gözleri önünde kurbanlar kesilmesine , ya da buna benzer ilkelliklere laf söyletmez bu aydin kisilerimiz; söylemek isteyenleri de "Dinsiz", "Zindik" diyerek hizaya getirmekte gecikmezler. Müslüman ülkeler "aydin" 'larinin özelligi ne yazik ki her yerde budur. Oysa ki geri kalmis diger bazi ülkelerde, toplumun gelenekselligi ile savasim verme cesaretini göze alan aydinlar çoktur. Örnegin Nehru, Hindistan'in geriliklerinin nedenlerinin geleneklere baglilikta yattigini söylemekten kaçinmamistir. Inekleri kutsal ve dokunulmaz sayan, yoksullugu fazilet sanan ve bu tür geleneklere sarilmis olarak yüzyillar boyu ilkellikler içinde bocalayan halkinin inançlarina karsi bas kaldirabilmistir [67]. Hem de siyâset adami olmasina ragmen, yani seçimlerde oy kaybetme tehlikesin göze alarak. Kendi seçim bölgesinde yapmis oldugu sayisiz konusmalarinda, inek ile at arasinda kutsallik bakimindan fark olmadigini, milyonlarca insanin açliktan ölürken inekleri (ve sadece inekleri) kutsal saymanin anlami bulunmadigini, yoksullugun fazilet degil utanç verici bir sey oldugunu ve bundan kurtulmanin yollari bulundugunu kendi halkinin yüzüne haykirabilmis ve böylece halkin bilinçsizce yüceltir oldugu gelenekleri yerebilmistir [68].

Bizim kendi aydinlarimiza ya da siyaset adamlarimiza gelince, onlar kendi çikarlari'nin telasi içerisinde, gelenekselligin havariyunlugunu yapmaktan ve örnegin "Milletleri ayakta tutan sey geleneklerdir; Ingiltere ya da Japonya gibi ülkeler hep geleneklerine bagli olduklari için gelismislerdir, onlardan ders almaliyiz" seklinde konusmaktan geri kalmazlar. Fakat bunu yaparken Bati'daki "geleneksellik" ile bizim gibi seriât ülkelerinin gelenekselligi arasindaki derin farklari hesaba katmazlar. Gelenek'lere bagliligi ile ün yapmis olan Ingiltere'nin geçmis yüzyillar boyunca yeniliklere, devrimlere, aydin fikirlere ne kerte dönük oldugunu, ve gelenekleri akil süzgecinden nasil geçirdigini arastirmazlar. Ayni sekilde Japonya'nin, aydin sinif sayesinde akilciliga nasil yöneldigini, din etkisini nasil silldigini, akla ve toplum çikarlarina aykiri inanislari nasil yiktigini düsünmezler. Düsünmedikleri içindir ki toplumumuzu mânen ve maddeten kemiren ilkel geleneklere hayir! demeyi akillarindan geçirmezler [69].

*

Ilerdeki bölümlerde Batili aydin'in YALAN'a karsi giristigi savasim örneklerini görecek ve hayranliga düsecegiz; bu örnekleri seriât dünyâsi ünlülerinin yalan'i kutsallastiran davranislariyle karsilastirdikta kendi toplumumuz adina ümitsizlige sürüklenecegiz. Kisaca suracikta belirtelim ki Batili aydin'in bu alandaki caba'lari, ve özellikle "Kutsal" bilinen kitaplara, karsi giristigi savasim görülmemis bir seydir. Orta Çag döneminin en karanlik günlerinde bile "Gerçeklere din kitaplariyle degil akil rehberligiyle ulasilir " parolasina sarilmis ve yalan'a karsi savasimini günümüze dek sürdürmüstür. Nasil ki vaktiyle Hypathy 'lar, ve Origen 'ler, ve Pelagius 'lar, ve Abélard 'lar, ve Bacon 'lar, ve Spinoza 'lar ve bunlarin nice benzerleri, büyük fedakarliklarla her türlü yalan' a karsi baskaldirmislar ve gerçekler mesalesini yakmaga ugrasmislarsa, son yüzyilin ve çagimizin aydinlari da, örnegin Huxley' 'ler, Freud' 'ler, Russell'' lar ve daha niceleri hep ayni cesaret ve dürüstlükle is görmüslerdir. Içlerinde, "yalan" denen seyin en büyük düsmani olan akilciligi savunma ugruna Devlet'e kafa tutanlar, toplumun bagnazligina karsi meydan okuyanlar [70] , Ordu'yu kiskirtanlar, ulusal duygulari arka plana atanlar, Klise'yi hiçe sayanlar, Tanri'yi yadsiyanlar çikmistir. Örnegin Tolstoy gibi, vatan savunmasi için dahi olsa Ordu'nin silâh'a sarilmamasini isteyenler, ve çünkü öldürmeyi amaç bilen her zihniyetin yalana dayali oldugunu öne sürenler, ya da Freud gibi, kendi mensup bulundugu dîn'in (yani yahudiligin) Kutsal bildigi kitaplari ve peygamberleri sahtelikle yerenler, ya da Huxley gibi Protestan klisesi'ni yalan yaymakla suçlu duruma düsürenler, ya da Elsberg gibi kendi Devlet'inin en gizli sirlarini dünyâ kamu oyu'na sergileyenler sayisizdir. YALAN denilen "Yedi basli yilana" karsi savasan bu aydinlarin dürüstlükleri ve cesâretleri karsisinda hayranlik duymamak mümkün degildir. Ne yazik ki seriât dünyâsi'nin "aydinlari" arasinda, insani bu hayranliga sürükleyen örneklere pek rastlamayoruz.. En idealist, en dürüst, en insancil diye bilinenler dahi, fikirsel dürüstlükten ve insan sevgisinden yoksunluk yarismasi içerisinde is görmüslerdir. Ilerdeki bölümlerde bunun nice örneklerine yer verecegiz ve görecegiz ki seriât'in vicdan sizlatici emirleri ve bu emirlerin yalan siyâsetiyle sürdürülmesi, genel olarak bu bizim "aydinlarimizi" pek rahatsiz etmemistir. Çünkü seriât denen sey, "Yalan ile isbirligi" 'ni kisi'nin tabiatina sokmustur, ve bu nedenle kisi, seriat çikarlari ugruna, her seyi, yalan perdesi altinda savunmayi kutsal bir görev sanmistir [71].

*

Gerçek "Aydin" 'in baslica özelliginin insan varligina karsi sevgi ve saygi öge'lerinde toplandigina daha önce deginmistik. Iste Bati'li aydin, daha Orta çag dönemlerinde bile bu öge'leri, yeryüzü kardesligini yaratma malzemesi olarak kullanirken, Seriât dünyâsi'nin bilgin ve düsünürleri, Cihad'i, yani kâfirlere karsi saldirilari, ve din adina yagma ve talanlari, ve bogazlamalari, ya da köleligi, ya da kadinlari asagilatan hükümleri kutsallastirmakla mesgul olmuslardir. Örnegin müslümanlar için iftihar örnegi sayilan ve insanlik asigi diye bas taci yapilan Mevlana, Fihi Mafih adli kitabinda, Islâm halifesi Ömer bin Hattab' in, sirf farkli inanca sahiptir diye kendi öz babasinin kafasinin kesmis olmasini, yüce bir davranis olarak tanimlar; Din adina savaslari alkislar. Ilerdeki sayfalarda buna benzer daha nice sasirtici örnekler yer alacaktir. Aydin bilinen siniflarin saplandigi bu gelenek günümüze dek süregelmistir. Kuskusuz ki bütün bunlardan dolayi vicdani rahatsiz olanlar yok degildir. Fakat ne var ki insan sevgisinden yoksunluk onlari medenî cesâret denilen faziletten uzak kildigi içindir ki bu alanlarda pek bir sey yapamamislardir. Ilerdeki sayfalarda son 2500 yillik Bati dünyâsi tarihinin, insanligin iztirablari karsisinda isyan eden, her türlü adâletsizlige karsi dikilen, cahil siniflari akilciliga ulastirmak için ömrünü tüketen, ve insanin insanca yasayabilmesi için savas veren, bu ugurda ölüme giden aydinlarla dolu oldugunu görecegiz. Orta Çag denilen ve enkizisyon mezaliminin sürüp gittigi o dönemlerde bile, insanligin yazgisini degistirmek için sesini yükselten, bu yüzden ömrünü zindanlarda geçiren, ya da ateste yakilmayi göze alan düsünürlerden örnekler verecegiz. Bati'yi karanliklardan çikarip aydinliga ve uygarliga kavusturanlarin, iste susmayan bu vicdanlar oldugunu ibretle izleyecegiz. Her dönem itibariyle medenî cesâreti, insan haysiyetine yarasir tek ölçü bilen aydin örneklerine hayranlik besleyecegiz. Islâm dünyâsi'na gelince, ne yazik ki orada, insan varliginin sorunlari ve iztirablari ile ilgilenen, insanlik ugruna "insan sevgisi" ile hareket etmeyi ideal edinen, insan haysiyeti adina savasim vermek isteyen aydin tipine pek rastlayamayacagiz. Insan varligini "Tanri" kertesinde tutar görünen bazi mutasavviflarin dahi bu ise, tüm insanlar arasi sevgi adina degil fakat kendi bencil mutluluklari adina giristiklerine tanik olacak ve bu konulardaki duygusuzluklari karsisinda sasirip kalacagiz. Örnegin "En'al-Hak" diyerek Tanri-Kisi ayniyetine özenen al-Hallac'lari, ya da ayni felsefeye bagli al-Ma'arri'leri ve benzerlerini, insanligi mutlu yarinlara kavusturmak amaciyle savasan ve bu yüzden ölümü göze alan kimseler olarak tanimlamanin mümkün olmadigini anlayarak hayiflanacagiz.

Evet su bir gerçektir ki fikir ve ruh asâleti içerisinde insan varliginin haysiyeti sorunlariyle, ya da tüm insanlar arasi SEVGI fikriyle ugrasan aydin tip'ine Islâm dünyâsinda rastlamak kolay degildir. Insan sevgisiyle dolu oldugu sanilan Mevlânâ bile, biraz önce belirttigimiz olumsuz görüslerinden gayri bir de kadin'lari, sanki dogustan kötü imisler gibi kâbul edercesine "Kadinlarin kaprislerine, kötülüklerine tahammül " etmekten söz eder, ve Kur'ân'in ilgili hükmünü kendisine rehber edinerek "onlari dövün" tavsiyesini begenir ve "Dünyâ'nin isleri böyle yürür " derdi. (Bkz. Fîhi Mâfih, sh. 130,141) ."Mevlânâ böyle derse digerleri ne demez?" diye soracak olanlara sunu hemen hatirlatmak isterim ki Seriât dünyâsi aydinlarinin çogunun özelligi, Kisi ' yi insanligindan yoksun kilan ve sömüren güçlerle birlik olup sömürünün hiç sona ermemesi kosullarini yaratmak olmustur. Bunlar genellikle "Din elden gider" korkusu ile ve çogu kez "Altmis yillik istibdat bir saatlik karisikliktan daha iyidir" formülüne sarilip din emirleriyle sahte sihirbazlik rolünü üstlenmislerdir. Yeryüzü yoksulluklarini ve iztirablarini Tanri emri gibi gösterip, olmadik kandirmalara ve yalanlara yönelmislerdir [72]. Kuskusuz ki Bati'da da medenî cesaretten yoksun ve sahtecilige yönelenler çok olmustur. Fakat ne var ki insan sevgisiyle dolu olarak medenî cesâreti "asil" bilip akilcilik ugruna, ve akilciligin olusturdugu fikirsel ve ahlâksal gelisme adina savasimi göze alanlar da çoktur. Ilginç olan sudur ki bu tür savasima girisenler, eski Yunan'dan gelme akilciligin nîmetlerine Islâm bilginleri araciligiyle ulasmislardir. Örnegin Abélard, ya da Roger Bacon gibi düsünürler, akil verilerinin üstünlügünü, Aristo' dan gelme bir fikir olarak, Ibn Sina araciligiyle ögrenmisler, ve hatta Ibn Sina' nin akilciligi savundugunu sanarak Yunan kaynaklarindan ziyâde o'nun etkisiyle hareket etmislerdir [73]. Oysa ki Ibn Sina, ilerdeki bölümlerde görecegimiz gibi, akil verilerinin Kur'ân verilerine üstün oldugunu ya da ilmin Kur'ân disinda aranmasi gerektigini asla savunmamistir. Bunu yapma cesâretini hiç bir zaman kendisinde bulamamistir: tipki digerlerinin bulamadiklari gibi. Islâm bilginleri için "Gerçeklere seriât yolu ile gidilmez, akil yolu ile gidilir" diyebilmek söyle dursun ve fakat akil rehberliginde davranir görünmek bile güç ve bazilari bakimindan utanç verici bir sey sayilmistir. Aralarinda "Ben aklimi hiç kullanmamakla övünürüm" diyenler çikmistir. Oysa ki Bati'da gerçek aydinlar, akilciligi her seyin üstünde gördükleri için hapishanelerde çürürlerken, Islâm dünyâsi'nin ünlüleri Kur'ân disinda her seyin yalan oldugunu, ve Kur'ân'a dayanmadan ilim yapilamayacagini, yapmak isteyenlerin Tanri tarafindan kör kilinacaklarini söylemekle mesgul idiler. Örnegin 13cü yilda Bati'da bazi bilginler, Doga'nin sirlarini akilci ve deneyci usullerle ararlarken, çagdaslari olan müslüman bilginler, örnegin Ibn-i Kudama, Tahrî an-Nazar fi Kutub ahl-al-kalam, adli yapitinda, Kur'ân'in Isrâ sûresi'ne sarilip [74] , Kur'ân disinda bilimsel gerçek arayanlarin Tanri tarafindan yok edileceklerini söylemekteydi [75]. Bir baska bilgin, al-Nafarî ise al-Munafik ve al-Mutabakat, adli kitabinda Kur'ân disindaki her seyin yalan oldugunu bildirmekteydi [76]. Bu örneklerden bir çoguna, yine ilerdeki sayfalarda yer verecegiz ve görecegiz ki Bati'nin Orta Çag'dan çikip AKIL ÇA/I' na yölemesinde ilk rolü oynayanlar, örnegin Abélard' lar, Roger Bacon' lar, Albertus Magnus' lar, Erigana' lar, Thomas d'Aquinos' lar, Vesalius' lar, Harvey' ler, Kepler' ler ve digerleri hep ayni sekilde, yani Islâm bilginleri kanaliyle eristikleri eski Yunan otoritelerini "akilcilik" yönünden degerlendirmisler, ve bu sayede din kitaplarina meydan okuyabilmislerdir. Üstelik de bu otoritelere dahi körü körüne baglanmaktan uzak kalabilmisler ve böylece fikir özgürlügü denen gelenegi yaratabilmislerdir. Oysa ki onlara eski Yunan'in akilci kaynaklarini tanitan Islâm bilginleri ise, medenî cesâret yoksunlugu nedeniyle, akilcilik denen davranislara tamamiyle yabanci kalmislardir. Örnegin Farabî, ki akilciligin ilk temsilcilerinden olan Aristo'yu yorumlayanlarin basinda gelir, ve eski Yunan klasiklerini (özellikle Aristo'yu) her kesten iyi anlamis ve baskalarina da anlatmistir (örnegin Ibn Sina onun sayesinde Aristo'ya nufuz ettigini söyler), ne yazik ki hayrani göründügü Aristo'nun çogu görüslerine ve temel düsüncesine, Islâm'a ters düsmekten korktugu için, sarilamamistir; bu nedenle bilimsel gerçekleri aramak isterken Kur'ân'i kenara atip akil rehberligini savunamamistir. Hatirlatalim ki Aristo, somut anlamda Tanri anlayisina yer vermez; Aristo' ya göre "Ilâhî nedensellik" diye bir sey yoktur: kötülük, esitsizlik, sömürücülük vs gibi seyler Tanri'nin degil fakat insanlarin yarattigi müsibetlerdir. Örnegin yoksulluk Tanri'dan gelme degil, fakat insanlarin olusturdugu düzenden gelme bir seydir. Daha baska bir deyimle Aristo, insan varliginin "özgürlügüne", "bagimsizligina" ve "sorumluluguna" inanmistir Onun deyisiyle Tanri "Maddesel" olmiyan bir güç'tür ki sevgi kaynagini olusturur ve insanlar da kendilerini bu kaynakta bulurlar. Söylemege gerek yoktur ki bu anlayis Semavî dinlerin kutsal saydigi inanislardan farklidir. Hele Tanri'yi "Keyfî", "Kâder çizen", "Korkutucu" niteliklerle tanimlayan ve kisi'yi kul olmaktan ileri bir seviyeye lâyik bulmayan Islâmî zihniyete tam manasiyle aykiridir. Bundan dolayidir ki gerek Islâm dünyâsinda ve gerek Orta Çag Hiristiyanliginda Aristo'ya yanasanlar için iki sik'tan birini tercih zorunlugu dogmustur: 1) ya kutsal sayilan kitaplari (örnegin Ahd-i Atiyk, Ahd-i Cedid, Kur'ân) raf'a kaldirp gerçekleri akil rehberliginde aramak ve böylece insanlar arasi SEVGI kaynagina dogrulmak, ve hiç kuskusuz bunu yapabilmek için büyük bir medenî cesârete sahip olmak; 2) ya da Aristo felsefesini din kitaplarina uydurmaga çalismak ! Bati'da birinci sik'ki seçebilen ve hattâ bu ugurda hapisleri ve ölümü göze alan çok aydin çikmistir. Islâm dünyâsinda ise bunu yapan olmamistir. Aristo' nun en ünlü yorumcusu olarak Muallim-i Sani adina lâyik kilinan Farabî, Muallim-i Evvel diye bilinen üstadinin nice görüslerini benimseyememistir: çünkü zindik ilân edilmekten çekinmistir. Kur'ân'in öngördügü çogu hususlari (örnegin ölümden sonra dirilmek, ya da Cennet ve Cehennemlere gitmek vs gibi hususlari) kendisine yabanci buldugu halde, cesâret gösterip bu muhelefetini ortaya vuramamistir. Cesâret açisindan gidebildigi en ileri nokta, ARisto'nun bazi yapitlarindaki (örnegin Organan, ya da Fizik ve Metafizik adli kitaplarindaki) akilci verileri kapali ifâdelerle ve çogu kisilerin anlayamayacaklari bir sekilde incelemek olmustur. Örnegin Fusus al-Hikam adli yapitinda kisi'nin baslica görevinin Tanri'ya yaklasmak oldugunu belirtirken, yani Tanri-Kisi ayniyetine özenirken, insan'i Tanri'nin zavalli bir KUL'u olarak degil fakat "Özgür bir deger" ve "Sorumlu bir varlik" olarak tanimlamak istemis, ve fakat bunu kendi agziyle degil sadece Aristo' yu konusturmak suretiyle yapabilmistir. "Iyilik" ve "Kötülük" sorunlarinda da akil rehberligini kistas yapma geregine deginirken ve kisinin yaradilis itibariyle ne iyi ve ne de kötü olmayip, aldigi egitim ve çevre kosullarina göre sekillendigini söylerken de yaptigi budur. Konusan kendisi degil güyâ Aristo' dur. Kendisi açikca bu görüsü üstlenememistir, çünkü kisi'nin "Iyi" ya da "Kötü" olmasinin Tanri'dan gelme olduguna dâir Kur'ânda yer alan hükümlere (örnegin "Tanri diledigini saptirir, diledigini dogru yola eristirir" Nahl Suresi 93; "Tanri'nin saptirdigini dogru yola sokmak mümkün degildir" Nisa Suresi88; "Tanri'nin nûr vermedigi kimsenin nûr'u olamaz" Nûr 40) karsi çikmayi göze alamamistir. Bütün yapabildigi sey, Seriâtci çevrelerin saldirisina pek ugramadan sergileyebilecegini sandigi Eflatun' un görüslerine sarilmak olmustur. Örnegin ilim sahiplerinin baslica görevlerinin din kurulusunu ideal bir Devlet bakimindan olumlu bir sekilde uygulamak oldugu fikrini islemistir. Kitâb al-Siyâsat al-Madaniya adli yapitinda bu isi, sirtini Eflatun'a dayamak suretiyle hal'etmistir. Kitâb Ara ahl al-Madina al-Fazila adli yapitinda da Eflatun' un "Cumhuriyet" (Respublica) adli kitabinda konu edilen "Feylezof hükümdar" tipini canlandirmistir. Aristo ile Eflatun arasinda derin görüs farklari bulundugunu bildigi halde, sirf Eflatun'un kaypakligindan ve dîne tâviz verir esnekliginden yararlanarak, her iki düsünürü Kur'ân verilerine yatkin bir düzeyde birlestirmege çalismistir. Kitâb tahsil al-sa'ada adli yapiti, bu cambazliklarinin bir sah'eseredir. Bunu yaparken Eflatun'un Enneades adli kitabindan aldigi fikirleri Aristo'ya âit imis gibi göstermistir. Aristo' nun etkisiyle "elestiri"(tenkid) özgürlügünün önemini anlamis olmasina ve örnegin Fusul al-Madanî adli yapitinda bu sorunu ele almasina ve bu sûretle Devlet yönetiminde seriât'in katiliklarini azaltmaga çalismasina ragmen, yine de Batili düsünürlerin Karanlik Çag döneminde yaptiklarina, yani akilci yoldan mevcut düzeni degistirme egilimine, yönelememistir. Siyâset ve ahlâk sorunlarina egilirken kendisini dîn'den kurtaramamis, ve Kur'ân'in akilciliga aykiri esaslarina karsi çikamamistir. Daha dogrusu dinsizlikle suçlanmaktan korkmustur. Her ne kadar daha Bagdad'ta iken dincilerin saldirisina ugramakla beraber ömrünü sürdürebilmis ise de bunu, Sudûr al-Fayz nazariyesini islerken yaptigi gibi, kaypak bir dil kullanarak Aristo' yu, Eflatun kiliginda tanitmasina ve her kesin kolay kolay anlayamayacagi bir uslupta ve kavranmasi güç bir mantikla yazmasina borçludur. Eger açik bir dil ile konusmus olsa ve örnegin özlemini duydugu "Tevhid" fikrini "Ana'l-Hakk" formülü ile (ya da benzerî bir yoldan) ortaya vurmus bulunsa idi, kuskusuz kendisini dar agacinda ya da celladin kilici altinda bulurdu. Onu seyreden halk'da "Allah-u Ekber, Farabî' nin ölümü Islâm'in selâmetidir" diye bayram yapardi, tipki al-Hallac gibilerine yaptigi ve yapacagi gibi. Tipki Farabi gibi Ibn Rüst ' de Aristo 'dan feyz almis ve ilim yapabilmistir. Aristo' nun fikirlerinin Bati dünyasina tanitilmasinda rol oynamistir. Aristo 'yu onun sayesinde belleyen Bati'li düsünürler, insan sevgisi adina her türlü fedakarligi göze alarak akilci ilkeleri ve insan sevgisi yaratabilecek seyleri kendi toplumlarina asilayarak yararli olmuslardir. Aralarinda bu yüzden ölüme mahkum olanlar çok olmustur. Örnegin 1512 yilinda Herman Van Riswik, savundugu fikirler dolayisiyle yakilmak suretiyle ölüme mahkum edilipte atese atildigi sirada söyle konusmustur: "Onlar sayesinde hidayete kavustum; önceleri kör iken, onlarin faziletine tanik olduktan sonra nur'lari görür oldum..." . Bu sözleri söylerken "Onlar" diye yücelttigi kimseler Aristo ve Ibn Rüst' dür. Ibn Rüs†' e alan sevgi ve saygisi, Aristo 'nun fikirlerine onun sayesinde ulasir olmasindandir. Ancak ne var ki böylesine yücelttigi Ibn Rüst , en ufak bir tehlikeyi dahi göze alip onunkine benzer insancil görüsleri savunamamistir.

Hemen ekleyelim ki Farabî' nin ve Ibn Rüst' ün ve digerlerinin cesaretsizliklerinin kökeninde seriât'in getirdigi dehset usulleri rol oynamistir. Bu usullerin babaligini da Muhammed yapmistir. Akilci gelismeyi ve özgür aklin rehberligini Islâm için en büyük tehlike bilen Muhammed'in daha ilk anlardan itibaren köklestirdigi "hosgörüsüz" ortam, Farabî gibi nice düsünürleri (örnegin -ar-Râzi, Ibn Sina, Ibn Rüst vs) insanliga, ve asil Islâm dünyâsina gerçek anlamda hizmet olasiligindan yoksun birakmis, ve açikca söylemek gerekirse aydin siniflari "fikirsel ihânete" zorlamistir. Denilebilir ki Islâm dünyâsi'nin fikir ve kültür tarihi, aydin ihânetiyle doludur.

*

Islâm dünyâsi'nin yüzyillar boyunca akilciliktan ve insan sevgisinden yoksun, ve halk yiginlarindan kopmus ve aslinda kendisi dahi aydin olmanin ne oldugundan habersiz siniflarini "Aydin siniflar" olarak kabûl etmege imkân yoktur. Seriât düzenine ve Tanri emridir diye her seye EVET diyen, akla ve vicdana aykiri her dinsel hükme, insan haysiyetiyle bagdasmaz her yasam kuralina, "Tanri'dan ve Peygamber'den gelmistir" diye boyun egmeyi ma'rifet bilen kisileri, okumusluklari ne olursa olsun, AYDIN kategorisine sokmak gülünç olur. Bunlari olsa olsa "Aydin acubesi" ya da "Kara aydin" adiyla tanimlamak gerekir. Islâm dünyâsi'nin yetistirdigi büyük bilgin ve düsünürlerin (örnegin Farabî, Ibn Sina , Ibn Rüst, Ibn Haldun vs) seriât egitimiyle yetistikleri, ve Kur'ân'i ilmin temeli edindikleri sanilir. Yalandir, çünkü bu kisileri büyük bilgin ve düsünür yapan sey Kur'ân okumalari degil ve fakat eski Yunanin bilim kaynaklarindan yararlanmis olmalaridir. Ilerdeki sayfalarda görecegimiz gibi bunu bizzat kendileri, dolambaçli ifadelerle de olsa, kendi agizlariyle i'tiraf eder olmuslardir. Kusku edilemez ki eski Yunanin bu akilci bilimlerinden feyz alabildikleri, ve kendilerine seriât verilerini degil fakat Aristo' yu, ya da Eflatun' u, ya da Sokrat' i, ya da Galen' i, ya da Hipokrat' i ve benzerlerini rehber edindikleri içindir ki hem Islâm'da uygarlik olusmasina ve hem de Bati'nin bu kaynaklara kavusmasina ve böylece "Renaissance" dönemini hazirlayacak bilginlerin yetismesine hizmet etmislerdir. Fakat ne yazik ki akilciliga düsman seriâtcinin serrinden yilmis olarak kendileri, gerçek aydina yarasir bir davranisa sahip çikamamislardir. Su son bin yillik süre boyunca Islâm dünyâsi'nin bir parçasi olan bize gelince, biz Türkler ayni sekilde gerçek aydin kategorsine sokulabilecek bir düsünür, bir bilgin, bir yazar çikaramamisizdir. Çünkü insanlarimizi hep "Aydin acubesi" yaratan seriât sistemiyle egitmisizdir. Seriât'in müspet ilim kafasina olanak birakmadigini bir türlü ögrenememisizdir. Ne hazindir ki seriât batakligina saplandigimiz andan itibaren eski geleneklerimizden olan akilciligimizi ve her seyimizi, örnegin hosgörürlügümüzü, insan severligimiz, dürüstlügümüzü, kadina deger verirligimizi, güzel dilimizi ve tüm benligimizi yitirmis, ve ilkelliklere yönelmisizdir. Bin yil boyunca çektiklerimiz hep bu ilkelliklerdendir. Bizi yok olmaga sürükleyen bu seriât hastaliginin, aydin kitligini yarattigini fak'edememisizdir. AYDIN diye basimiza taç ettigimiz kisilerin melânetine ve ihânetine ve sömürüsüne kurban gittigimizi görememisizdir. Din adina Cihad'a basvurmakla, hemen her onbes yirmi yilda bir savaslara çikmakla, ya da Akdeniz'i "Türk gölü" haline sokmakla, ya da Viyena kapilarina dayanmakla, ve dört Kit'a'ya egemen oldugumuzu sanmakla, ve kaba gücü ve îmanciligi tek basari yolu saymakla kendi kendimizi aldatmis, ve daha dogrusu bizleri bu yalanlarla oyalayan AYDIN ACUBELERINE kanmis, ve iste nihâyet bugün yeryüzünün geri ülkeleri arasinda yer almisizdir: igne'den bugday'a ve silâh'a varincaya kadar her ihtiyazcimizi giderebilmek için, kaba güc'e degil fakat kafa gügcü'ne deger vermesini bilen Bati'ya el açip dilenir durumlara düsmüs, bu ülkelerin sokaklarini süpüren, çöplerini döken, helalarini temizleyen ve en asagilik islerini gören iscileri kertesine inmisizdir. Bati ülkelerinde is bulabilmek ve yasayabilmek için canini vermege hazir milyonlarca insanimiz, bu ülkelerin "Gerçek aydinlar" sayesinde gelistirilmis halklarinin tenezzül etmedikleri pis islerde çalismakta, ve bu "mutlu" olanagi bulamayip memlekette kalanlarimiz ise, bir yandan kara aydin'in ve diger yandan din adaminin elinde, ve tabiî cehâlet ve sefâlet içerisinde, gelecek dünyâlarin "Cennet" hayalleriyle yasayip gitmektedirler.

*

Sunu bir kez daha belirtmek gerekir ki bizim "Aydin" diye tanimladiklarimiz , genel olarak akil rehberligine, akil gücü denen seye gerçek anlamda inanmamislardir: inandiklari tek sey "îman gücü" olmustur. her basarinin sirrinin seriât emirlerine baglilikta yattigina kanmislar, ve halki da buna kandirmislardir. Geçen yüzyilin sonlarina dogru, örnegin Tanzimat döneminde, her birini "ideal aydin" ya da "hürriyet kahramani" diye alkisladigimiz kisiler (Namik Kemal' ler, Ali Suavi' ler, Ziya Pasa' lar ve digerleri), her ne kadar "Özgürlük", "Esitlik", "Millî irâde", "Egitim" ve gibi sorunlar için savasir görünmekle beraber, gerçek anlamda "özgürlük", "Esitlik" vs nedir bilmeyen, akilciligi gelisme kanunun temeli edinmeyen, ve insan sevgisine yönelemeyen kimselerdi. Hepsi de seriât'in üstünlügüne ve Kur'ân'in "Anayasal" niteligine inanmis kisilerdi. Sahip göründükleri cesâret, kisi özgürlügünü ve haysiyetini yok kilan NEDEN' lere , yani seriat verilerine karsi dikilmek seklinde bir cesâret olmamistir; aksine bu NEDEN 'leri yüceltici nitelikteki davranislar olmustur. Insan beynini islemez hâle getiren, ve kisi'yi kul kertesine indiren seriât'a karsi savasimi göze alamamislardir. Seriât'in "Tanri kurulusu" olarak benimsedigi kölelige karsi sesini yükselten çikmamistir; kadin'in "Aklen ve dînen dûn" olduguna dâir dîn emirlerine aldiris eden olmamistir; kisi'nin tüm yasamlarini gökten inme ve akil disi emirlerle ayarlayan, insan beynini islemez hâle sokan dinsel düzeni elestirmekten kaçinmislardir. Yer yüzünü, sirf farkli inanç kistasina göre "Dar-ül Islâm" (Müslümanlarin yasadiklari yerler) ve "Dar-ül Harb" (Kâfirlerin yasadiklari yerler) diye ikiye ayiran, ve bu iki dünyâyi birbirine düsman kilici ve bogazlatici seriât emirlerine karsi agizlarini açmamislardir. Hep susmuslardir ve susarken de vicdanlarinin sizladigini duymamislardir. Seriât'a baglilik, onlarin ruhundaki insan sevgisini kurutmustur; insan varliginin yücelmesi geregine karsi onlari yabanci kilmistir. Bugün dahi bu tutumda degismis bir sey yoktur. Kisi'nin zavalli yasamlari ve insanliga karsi duydugu düsmanligi aydinmizi rahatsiz etmez. Tipki geçmiste oldugu gibi bugün dahi aydinimizin yaptigi sey, insan yazgisinin insan irâdesi disinda olduguna inanmak, örnegin yoksullugun insan yapisi olan bozuk düzenden degil Tanri'dan geldigini sanmak, ve insanlarimizin beynini, çag disi seriât inançlariyle olusturmaktir[77].

Bu kitab, bu aci gerçegi ortaya vurmak ve Bati dünyâsi'ni aydinliklara çikaran "Batili Aydin" ile, bizim de mensup bulundugumuz Islâm dünyâsi'ni karanliklarda tutan ve AYDIN diye tanimladigimiz siniflar arasindaki farki belirtmek için yazilmistir. Buna gerek vardir çünkü Türkiyemiz, özellikle Atatürk' ün ölümünden sonra [78] , fikir ve düsünce yasamlari ve deger ölçüleri açisindan diger seriât ülkelerinin yaninda yer almis ve çag disiliklara yönelmistir. Aydin diye bildigimiz insanlarimiz bugün, yine gerçekleri Seriât'da bulmak ya da iskolastik usullerle aramak gibi bir heves pesindedirler. Ilk okul ögreticisinden Üniversite profesörüne varincaya kadar, yeni kusaklari yetistirmekle görevli olanlarimiz, dünyâ sorunlarini ya dogmatik bir kafa yapisiyle (yâni seriât'a saplanmis olarak), ya da skolastik bir aliskanlikla (yâni gözü kapali sekilde baglandiklari yabanci üstadlara dayanarak) çözümleme gelenegindedirler. Onlarin etkisiyle toplumumuz, müspet düsünce'ye, ve müspet ahlâk verilerine her gün biraz daha yabancilasmakta, insanliga karsi biraz daha düsmanlasmaktadir [79]. Bu gidis karsisinda susmak utanç verici oldugu kadar suçtur da.

*