F) 15ci ve 16ci Yüz Yil'lar: "Dogmaciliga" ve "Iskolastik" düsünce tarzina karsi son saldiriya kalkisanlar ve insan varligi degerinin ön plana alinmasi için savasanlar:

On besinci yüzyil, Bati'nin karanlik çag'dan çikmaya baslar oldugu bir dönemdir. Bati'li aydin bu dönemde, bir yandan dogmaciliga ve diger yandan iskolastik düsünce tarzina karsi son savasini vermektedir. Bir yandan "Kutsal" kitap'lardaki yanlislari, ve çatismalari ve tutarsizliklari ortaya vururken, diger yandan da "yanilmaz" diye bilinen büyük bilgin ve düsünürlerin yanilgilarini sergilemektedir. Örnegin dünya'yi düz ve evrenin merkezi diye belirleyen, ya da hastaliklarin ve yoksulluklarin Tanri'dan gelme oldugunu söyleyen ya da buna benzer din verilerini çürütürken, ayni zamanda büyük bilim otoritelerinin ve örnegin Aristo 'nun yanlislarini simgeleyerek bu bilim dehasi'nin bin besyüz yillik saltanatini yikmistir [148]. fakat asil önemli olan husus sudur ki Bati'li aydin, artik insan varligini basli basina bir deger sayip kisi sorunlariyle ugrasmaya baslamis ve Hümanizma dönemini açmistir[149] . Bu dönem insan denilen varligin düsünce konusu yapilmasi ve her seyin merkezi sayilmasi, ve Tanri fikrinden ziyade insan'a dönük konulara öncelik taninmasi fikrinin yerlestigi dönemdir. Bati'li aydin, insandaki insanlik degerine inandigi ve insan'i kutsal saydigi ve insan aklinin sonsuz gelismesine güven duydugu içindir ki , gerçeklere akil yolu ile erisilebilecegi fikrine sarilmistir. Bundan dolayidir ki 15ci yüzyildan itibaren "Kutsal" kitaplarin akla ve mantiga ve vicdana ters düsen hükümlerine karsi direnenler ya da bu kitap'larin uydurma oldugunu söyleyenler, ya da bilimsel gerçeklerin bu kitap'larla kesfedilemeyecegini belirtenler, çok daha güçlü bir direnise geçmislerdir; bunlar arasinda da kültürlü bazi din adamlarinin yer aldigi görülür. Aydin diye is gören bütün güçlerin ortaklasa baglandiklari amaç insan aklini akilci usullerle gelistirmek ve insan varliginin yer yüzü yasamlarini mutluluga eristirmektir. Bu amaç ugruna dinsel ilkeleri, ve bu arada hiristiyanligin temel inançlarini (örnegin "Teslis" inancini) yerenler , ya da Musa ve Davud vs gibi peygamberlerin ahlak disi davranislarini gözler önüne serenler, ya da Klise'nin siddet ve iskence usullerini vesile bilip : "Böyle bir din'de ve bu dini uygulayan bir ülke'de yasanmaz" diyererek yerini yurdunu terkedenler, ve "Kutsal" kitap'lardaki "cinler, periler, melekler, cennet ve cehennemler vs" konularindaki emirleri "yalan" ve "kandirma" olarak kabul edenler ve bunlara "Hayir" diyenler, ya da Papa'ligin ve Klise'nin insanlar arasinda düsmanliklar yarattigini söyleyenler ve bu tür idealist davranislar yüzünden iskenceye sokulanlar, diri diri yakilanlar vardir. Bati'nin hemen her ülkesi bu tip aydin'lar çikarmistir. Sirf kisaca bir fikir vermis olmak için bunlardan bir iki örnek vermek üzere Cusa'li Nicholas (1373-1416) tan baslayalim. Kardinal rütbesindeki bu din adami, "Kutsal kitap'lardaki yanlislari ve çelismeleri ve çocuksu masallarin anlamsizliklarini" ortaya vurmak suretiyle insan aklini bu tür kaynaklarin köleliginden kurtarmak istemistir. Aben Ezra 'nin iki yüz yil önce yerlestirmege çalistigi fikirleri yeniden canlandirmistir. Onun bu cabalari daha sonraki yüzyillar içerisinde benimsenecek ve etkilerini sürdürecektir [150]. Pragli Jerom (1373- 1416) adiyle bilinen bir diger düsünür, kendisinden önce Papa'liga ve Klise'ye karsi savas açan Wycliff ve Huss gibi idealistlerin görüslerini canli tutmaga çalisan ve bu ugurda diri diri ateste yakilmayi göze alanlardan bir digeridir: 1415 yilinda Klise tarafindan suçlandirilipta yargiçlar önüne çikarildiginda "örümcek kafali" 'larin zihniyetiyle alay etmekten ve din adamlarinin "kötülüklerini ve sahteliklerini" sergilemekten geri kalmamistir. Ne ilginçtir ki Huss' ün yakildigi yerde odun atesine atildiginda, alevler vucudunu sararken, sarki söylemeye baslamis ve sesi duyulamaz hale gelene kadar söylemege devam etmistir. Can vermesi uzun ve iztirabli olmus ve fakat yüzünün ifadesinden fikir özgürlügü ugruna ölmekten gurur ve mutluluk duydugu anlasilmistir [151].

Akla ve mantiga sigmayan din hükümlerine karsi savasmanin dinsel ve ahlaksal bir görev olduguna inanlarin en ünlülerinden biri Erasmus (1469-1536)'dur. Koyu bir hiristiyan olmsina ragmen Incil disinda düsünmenin ve akil rehberliginde is görmenin Tanri'ya karsi gelmek olmadigini savunmustur. Her vesile ile tekrarladigi söz sudur: "Özgür sekilde düsünme olasiligina sahip olmayan insan, insan degildir". 1525 Yilinda yayinladigi De Liberto Arbitrio adli yapiti, özgür irade'ye sahip olmanin önemini belirtir. Erasmus' a göre Tanri insana akil vermistir, ve fakat bu akli "atil" (islemez) sekilde kalsin için vermemistir; yaratici sekilde is görsün için vermistir. Eger kisi kendi yasamlarini kendi özgür iradesiyle düzenlemekten yoksun kilinmis ise, ve eger kisi Tanri'nin inayeti olmadan hiç bir sey yapamaz durumda sayilir ise, bu taktirde akil denen seye sahip olmanin degeri yoktur. Oysa ki kisi, özgür düsünce yolu ile en dogru yolu bulabilir. Daha baska bir deyisle Erasmus, kendisinden dört yüz yil önce ayni seyleri söyleyen John Scotus un, 15ci yüzyilda temsilciligini yapmistir. Erasmus 'un görüslerine karsi dikilenler ve Incil' den örnekler vererek kisi yasamlarinin Tanri emirleriyle düzenlenmis oldugunu ve bu nedenle kisi için bu emirler disinda karar almanin dinsizlik olacagini iddia edenler çok olmustur: Luther ve Calvin bu vesile ile verilebilecek örneklerdendir. Fakat ilerde de görecegimiz gibi böylesine kaderci bir felsefeye yönelmis olmalarina ragmen ne Luther ve ne de Calvin insan aklini islemez duruma indirmemislerdir.[152] Öte yandan Erasmus, din'in biçimsel yönleriyle de savasmis [153], ve örnegin hacc etmenin ya da oruç tutmanin yersizligini öne sürmüs, ve din kitaplarinda insan enerjisini bosa harcayan esaslari akilci yorumlama ile düzeltmeye çalismistir [154]. Fakat butün bunlardan gayri bir de asil Klise'nin ve din adamlarinin sahteliklerini ve kötülüklerini ve farkli inançtaki insanlari birbirlerine saldirtma geleneklerini yermis, ve hosgörü'yü yok etmege matuf din emirlerini uygulamadan kaldirmak istemistir. Örnegin Incil 'de St. Paul tarafindan söylendigi kabul edilen : "Munafiklar seytana teslim edilmeldir, ta ki ruhlari kurtulusa erisene kadar..." [155] seklindeki emirleri geçersiz bilmistir. Bu konuda Klise otoritelerini sorguya çekercesine :"Dinsiz diye suçladiginiz kimseleri cezalandirma ya da öldürme hakkini kimden almaktasiniz?" diye sormus ve onlarin bu tür davranislarini Isa 'nin barisci idealine aykiri oldugunu savunmustur.

Dinsel ve bilimsel verileri akilci ve deneyci usullerle elestirmek geregine inanmis düsünürlerden biri de , 15ci/16ci yüzyillarin en büyük bilginlerinden Nicholas Copernicus (1473-1543) 'tur. Teolojik düsünce geleneginin, yani dogmaciligin tam içinden yetismis olmakla beraber kendisini akil rehberligiyle yetistirmis ve astroloji ve tibb alanlarinda üstad kesilmis ve dogmacilik ya da iskolastikcilik gibi aliskanliklardan kurtarabilmistir. Tanri sözleri diye bilinen Incil 'i bilim kaynagi olarak degil fakat dua kitabi seklinde kabül ederdi. Sadece "Kutsal" kitabin mutlakligina karsi degil, fakat ayni zamanda eski Yunan bilim otoritelerinin yanilmazligi inanislarina karsi da ayni tepkiyi göstermistir. Örnegin Batlamyos 'un ("Ptolemy" nin) o tarihlere gelinceye kadar mutlak gerçek diye benimsenen fikirlerini cerhetmis ve onu bilim tahtindan indirmistir. Eski Yunan'dan gelme bilim verilerini, din kitap'larindaki verilere üstün saymakla beraber bunlarin dahi akilci ve deneyci elestiriden geçirilmesini ve yanlis yönlerinin ortaya dökülmesi geregini savunmustur. Uzaydaki cisimlerin arastirisi ile ilgili kitabi'nin önsözünda söyle der : " Her seyden önce Çiçero'da sunu buldum ki dünyanin döner oldugunu ilk kez Necita söylemistir. Daha sonra Plutarch'ta okudum ki diger bazi bilginler de bu görüsü paylasmislardir. Her ne kadar Plutarch bazi bilginlerin aksi tezi savunduklarini ve dünyanin dönmez olduguna inandiklarini belirtir ise de ben Philolaug ve Heraclides gibi bilginlerin görüslerini, yani dünyanin döndügü tezi'ini kendime hareket noktasi yaptim (çünkü bu sonuca akil ve deney yolu ile vardim)...". Yine bunun gibi Phytagorsa 'i inceledigi ve bilim terazisine vurdugu içindir ki onun kuramlarini Batlamyos 'ün görüslerinden daha akli ve mantiki bulmus ve bundan dolayidir ki, Orta Çag boyunca pek ragbet bulan bu eski Yunan bilgininin yanlislarini ortaya vurabilmistir [156] . Kendi arastirmalariyle vardigi bilimsel sonuçlari bile süphe ile karsilar ve gerçegin kendisi olarak saymazdi. Büyük bir emekle ve deneyci usullerle ortaya koydugu bilimsel verilerin kendisini yaniltmis olabilecegini düsünürdü. Uzaydaki gezegen ve uydu'larin seyri konusunda hazirladigi kitabini uzun yillar yayinlamamis olmasinin nedenlerinden biri budur. Gerçekten de bilim dünyasina sinirsiz kazançlar saglayacak olan kitabini, asagi yukari 20 yil bekledikten sonra yayinlamistir. Bununla beraber kitabini bu kadar uzun bir süre bekletmesinin asil nedeni ,vardigi sonuçlarin din verileriyle çatisir olmasi ve bunlarin yayinlanmasi halinde basina bir takim belalarin gelecegine bilir olmasidir. Zira din kitaplarina aykiri görüsleri savunanlarin Klise tarafindan nasil iskencelere sokuldugunu, ölüme mahkum kilindigini yakinen bilirdi. Bu yüzden kitabinin müsveddelerini uzun zaman matbaaya vermekten kaçinmistir. Fakat bazi dostlarinin ve hayranlarinin israrlari üzerine ve her türlü tehlikeyi göze alarak, nihayet kitabinin basilmasina karar vermistir. Ancak ne var ki baski isleri tamamlanipta kitab'in ilk nushasi kendisine gönderildiginde Copernicus ölüm döseginde can çekismekte idi. Kitabi'nin basilmis nüshasini görmekle ölümü gülümseyerek karsilamis olmalidir [157].

16ci yüzyilda aklin yaratici gücüne inanmis düsünürlerden biri olarak Thomas Muntzer (1490-1525) 'in de adini zikretmek gerekir. Kisi'yi fikren gelistirmek ve yaratici kerteye eristirmek gerektigini söylerken, din emirlerine körü körüne uyma geleneginin yanlis ve felaketli sonuçlarini belirtir, ve Tanri sözleri diye bilinen hükümlerin zamanin gelismesine uydurarak yenilemenin sart oldugunu ve din adamlarinin görevlerinin bu oldugunu hatirlatirdi. Oysa ki onun zamaninda Bati dünyasi, "Kutsal" kitab'in bir harfinin, ve bir tek noktasinin dahi degistirilemeyecegine inanmisti ve degistirmek isteyenleri yok etmege hazirdi. Her ne kadar Papa'ligin dinsel otoritesine karsi dikilen bir Protestan'lik olmakla beraber, Protestan Klise'si dahi bu konuda farkli bir tutumda degildi. Ve iste Muntzer, bu ortam içerisinde büyük bir cesaretle din kurulusunun ve "Kutsal" bilinen kitaplarin yeniliklere ve gelismelere ayak uydurmasi geregini savunmustur. Kolaylikla tahmin edilecegi gibi, malum çevreler tarafindan dinsizlikle ve Tanrisizlika damgalanmaktan kurtulamayacaktir [158].

Bu dönemin insan'a güven ve sevgi duygulariyle dolu düsünürleri arasinda Suarez (1548-1617) adindaki Ispanyol asilli bir Jesuit papazi'ni görmekteyiz. Din ve inanç ve irk ve renk farki ayirimi tanimadan tüm insanlari kardes sayan ve insan sahsiyetinin haysiyetini her seyin üstünde tutmus ve doga kanunlarinin her insanin kalbinde ve ruhunda yer aldigina inanmistir. Düsündügü sudur ki akil denen "cevhere" sahip her insan bu kanunlarin varligindan haberdardir, ve dogustan bir takim vazgeçilmez haklara sahiptir ve ister uhrevi ve ister dünyevi hic bir iktidar insanlari bu dogal haklardan yoksun kilamaz; esasen iktidar denen sey topluma, halk'a ait'tir, halkin iradesidir. Devletin görevi sadece güvenligi ("asayisi"), kamu düzenini ve halkin refahini saglamaktir. Fakat kamu duzenini saglama bahanesiyle dogal haklari yok edemez ve halkin fikirsel gelismesini önleyemez. Devlet'in çikaracagi kanunlarin insan haklarina ve özgürlüklerine ve dogal haklara aykiri olmamasi gerekir; dogal haklara saygi göstermeyen bir iktidar "müstebid" bir iktidar demektir ve böyle bir iktidara karsi ayaklanmak halk'in hakkidir [159].

On altinci yüzyilin en önemli simalarindan biri de, her insan'da "ilahiligin" özünü bulan ve aklin sinirsiz gelisirligine inanan, ve toplum yasamlarindaki esitsizliklerin ve kötülüklerin "insan varligina güven ve sevgi" yolu ile giderilebilecegini savunan Giardano Bruno (1548-1600)' dur. Gençliginde Napoli'de St. Dominic Klise'sinde rahib'lik yaparken eski Yunan felsefesiyle mesgul oldu. Aristo' nun yapitlarini okudu. Bu sayede kendisine "insan varligi'nin kutsalligi" sorununu konu edindi; amaci insan aklinin gelismesini engelleyen zincirleri koparmakti. Ona göre düsünme gücüne sahip her insan için "Tanri" demek "iyiligin" ve "gerçegin" tâ kendisi demektir, ve bu sekliyle "Tanri" her insanda kendisini gosterir: yeter ki aklin özgürlügü saglanmis olsun Bundan dolayidir ki akil rehberliginden hareketle her seyi "süphe" ile karsilamak, her gelenegi ve her otorite'yi kenara atmak ve hiç bir zaman "mutlak gerçege" erisilmis kanisina kapilmamak gerekir. [160] Bruno bu düsüncelerini özellikle dinsel dogma'lara uygulamak isterdi. "Kutsal" diye bilinen din kitap'alrinin insanalri zeka bakimindan gerilettigini, ahlaken çökerttigini söylerdi. Gelisme kanunlarindan söz eder ve Doga'nin devamli bir gelisme halinde bulundugunu belirtirdi. Tüm yayinlarinda genel olarak savundugu su olmustur ki "iman" yolu ile ilim yapmak mümkün degildir; bilimsel arastirmalara baslarken o alanda "gerçek" diye bilinen ne varsa her seyi süphe ile karsilayip tekrar ele alip elestirmek, ve Tanri sözleri diye öne sürülen seyleri bile akil eleginden geçirmek gerekir. Ve iste bundan dolayidir ki Klise halki : "Eger kurtulusa ulasmak ve Cennet'lere kavusmak istiyorsaniz iman sahibi olun, imani her seyin üstünde tutun" seklindeki beyin yikamalariyle yetistirirken, Bruno aksini savunur ve : "Iman yolu ile degil fakat ancak süphecilik (akilcilik) sayesinde gerçeklere ulasabilirsiniz" formülünü salik verirdi [161]. Klise yer yüzü esitsizliklerini ve yoksulluklarini kader isi gibi gösterirken Bruno, tüm esitsizligin beserî düzen'in bozuklugundan, yani insanlarin kendinden gelme oldugunu ve ancak insan eliyle giderilebilecegini, ve insanlarin ancak bu sayede insanlik haysiyetine yarasir bir yasam düzenine çikabileceklerini belirtirdi. Bu tür görüsleri yüzünden basta Klise olmak üzere çevresi'nin hismina ugradi. 1576 tarihinde Klise tarafindan zindiklikla süçlandi ve isinden atildi. Canini kurtarmak için Fransa'ya kaçti, Toulouse ve Paris üniversitelerinde ve daha sonra Ingiltere'de Oxford üniversitesinde ders verdi ve özellikle Aristo '' nun fikirlerini okuttu. Fakat her gittigi yerde gericilerin saldirilarina ugradi. Almanya'ya geçmek istedi, izin alamadi. Ömrünün 16 yilini bir ülke'den bir digerine göç ederek geçirdi. Venedikli zengin bir tüccarin daveti üzerine Italya'ya döndü, fakat görüslerini paylasmayanlarin sikayeti üzerine yargilandi ve hapse atildi; sonunda odun atesinde yakilma cezasina mahkum kilindi. [162] . Mahkumiyet kararini dinlerken bile insan haysiyetine yarasir bir cesaretle yargiçlara söyle haykirdi: "Bu karari veren siz'ler, karari dinleyen ben'den daha fazla korku içerisindesiniz". Odun atesinde yakilmaga götürüldügü sirada söyle diyordu: "Iztirab duymaktan kaçinmayan kisi, faziletli ve hikmet sahibi olan kisi'dir; her seye akilci açidan bakan kisi , mutlu olan kisidir...". Ölüm cezasindan kurtulmak için dahi olsa görüslerini degistirmeyecegini bildirmesi, ve ateste yakilirken dudaklarini bile kipirdatmadan kendisini ölüme terketmesi , onun cesareti ve üstün karakteri hakkinda bilgi vermeye yeterlidir. Fakat emsalsiz karakteri ile, daha sonraki yüzyillarda insanligin yazgisini degistiren büyük düsünürlerin yetismesine vesile olacak, onlara örnek teskil edecektir ki bunlar arasinda Descartes, Leibnitz, Kant , Hegel gibi dev düsünürler ve onlarin araciligiyle Goethe ve Emerson dibi ünlüler yer alacaktir. Sadece fikirsel gelisme alaninda degil ve fakat insan karakterinin ve ahlakiliginin gelismesi bakimindan da insanliga en büyük hizmetlerde bulunmustur.

16ci yüzyilda dogmaciligin ve iskolastik düsünce tarzinin karsisina dikilenlenlerden biri de Paracelsus (1493-1541) dur. Günümüzde "Hermetic tibb" diye bilinen bilim kolunun kurucusu sayilir. Akilci ve deneyci usullerle ulastigi bilimsel verilerin din kitaplarindaki verilerle uzlasmadigini ortaya vururken ve dinsel kaynaklari böylece hirpalarken, ayni zamanda yüzyillar boyu yanilmaz olarak bas taci edilen bilim otoritelerinin (örnegin Galen 'in ya da Ibn Sina' nin) gücünü de sarsmaktaydi. Hatirlatalim ki o dönemde tibb bilimi alaninda hem bir yandan din kitaplarindaki dogma'lara yer verilir ve hem de eski Yunan'dan gelme yapitlar (örnegin Galen ve Hippokrat gibi üstadlarin kitap'lari) ve bu kaynaklari Bati'ya tanitanlarin (örnegin Ibn Sina 'nin) kitablari bas taci edilirdi. Bu kaynaklarin yanilmazligina iman beslenirdi ve bu otoriteleri tartismak , Incil ' deki hükümleri tartismak kadar imkansizdi. Iste Paracelsus bu gelenegi degistirenlerden biridir. Din kitaplariyle ilim yapmanin mümkün olamayacagini söylerken, ayni zamanda, Galen 'in ya da Ibn Sina 'nin yapitlari hakkinda da söyle derdi: "Bu kitaplarin kapsadigi yanlis kuramlardan ve görüslerden kendimizi kurtarmamiz gerekir". Bu yüzdendir ki çevresi tarafindan "dinsizlikle" , "sarlatanlikla" suçlandi. Buna ragmen her türlü saldiriya ve düsmaliga gögüs gerdi; savundugu fikirlerin ve akilci verilerin insanliga yararli oldugunu düsünerek ölümü bile göze aldi. Nitekim 1541 yilinda, Isviçre'nin Basel Kent'inde, kendisine karsi ayaklanan yiginlarin saldirilarindan kurtulamayarak gözlerini hayata kapadi [163].

Bu dönemin deha'larindan biri olan Leonarda Da Vinci (1452-1519), "deney" ürünü olmayan bilgilerin geçesizligini savunmakla ve daha dogrusu "deney" ögesini bilimsellik ölçüsü saymakla ve bilimsel gerçekleri bu yoldan ortaya koymakla (örnegin cisimlerin yer degistirmeleriniin açiklamasini yapmakla, ya da dünya'nin günesten gelen isinlari yansittigini kanitlamakla) "Kutsal" bilinen kitaplarin yetersizligini ortaya vurmus oluyordu;

Dinsel dogma'lara ve iskolastik aliskanliklara karsi tepki gösteren ve akil çagi'nin gelmesine hizmet edenler arasinda, Bati dünyasi'nin 16ci yüzyilda yetistirdigi Vesalius (1504-1564) ile William Harvey (1578-1657) gibi büyük bilginleri de zikretmek gerekir. Paracelsus 'un "mutlak bir bilim otoritesi" olmaktan çikardigi ve fakat etkilerini yikamadigi kaynaklari etkisiz duruma getirmislerdir. Örnegin o döneme gelinceye kadar insan vucudunu, ister diri ister ölü olsun, otopsiye sokmak, açmak (ameliyat etmek) yasakti; çünkü bunu yapmak Tanri'nin isine karismak sayilirdi. Vesalius, bu dinsel yasaklara aldiris etmeyerek insan anatomisini bilimsel yolardan izaha çalisti. "Fabrica" adli yapitinda insan vucudunun, sadece tedavi maksadiyle degil ve fakat bilimsel arastiri amaciyle de "tesrih" edilmesi gerektigini belirtti [164]. Ancak ne var ki bu caba'lari ona pahaliya mal oldu: dinsel yasaklara uymadi diye yurdundan sürüldü ve ömrünü korku ve sefalet içerisinde bitirdi. Harvey 'e gelince, o da tipki digerleri gibi akilci ve deneyci usullerle bilimsel gerçekleri ortaya vurmak istedi: örnegin insan vucudunu "tesrih" yolu ile insan kalbi'nin sag ve sol bölümleri arasinda fonksiyon iliskisi olmadigini ve bunlarin bitisik bulunmadigini, ilk kez olmak üzere, ortaya vurmak suretiyle, hem din yasaklarini çignemis oldu ve hem de eski Yunan'dan gelme bilgileri (özellikle Galen 'in bu konuda söylediklerini) çürütme cesaretini gösterdi. Bunlari yaparken, tipki digerleri gibi bagnaz çevrelerin saldirisina ugrayacagini bilmekteydi [165].

16ci yüzyilda Bati'da, halkin çocuksu yalanlarla (örnegin cin'ler, melek'ler, cennet ve cehennem hikayeleriyle) aldatilmasina karsi dikilen ve ayni zamanda iskolastik düsün tarzina son vermek isteyen bilginler arasinda Bainham ve Huchinson ve Bouchier ve Thomas Moore ve St. Pierre ve Abbé Bourdelot ve Noel du Fail gibi kimseleri de anmak gerekir. Ingiltere'de James Bainham , sadece Katolik dogma'lari red'etmekle kalmamis ve fakat Tanri'ya inanmayanlarin ya da farkli dinsel inançta bulunanlarin "Cehennemlik" olduklarina dair din hükümlerini yermis ve bunalrin "saçma" seyler oldugunu söylemistir. Huchinson , 1550 tarihlerinde , "cin'lerin ve melek'lerin" gerçek degil ve fakat hayali seyler oldugunu, "cennet" ve "cehennem" denen seylerin bu yer yüzündeki yasantilardan baska bir sey olmadigini, örnegin vicdanen rahatsizlik halinin "Cehennem" ve buna karsilik mutluluk hali'nin "Cennet" hali oldugunu açiklamis ve halki masallara inanmaktan kurtarmaga çalismistir. Bu görüslerini ortaya vururken, o tarihlerde Ingiltere'de Henry VIII devri'nin dinsel zorlamalarini kabul etmeyen ve Klise'nin takdis törenlerini sahtelik seklinde gören ve akilciligi ve özgür düsünceyi yücelten aydin' larin temsilciligini yapmaktaydi. Bu insancil caba'larinin mükafatini ateste yakilmak suretiyle alacaktir [166]. Fransa'da Jean Bouchier , onun bu tür görüslerini paylastigi için ayni akibete ugrayacaktir.

Bu seri'nin bir diger kurbani Thomas Moore' dur . Ingiltere'de Klise'ye ve dinsel verilere karsi cephe alanlardandir: Klise'nin cinayetlerini ve adaletsizliklerini sergilemis ve savaslara sebeb oldugunu belirtmistir. Bunu yaparken aydin siniflari "hümanizma"ya bagli olarak tüm insanlar arasi kardesligi ve sevgi'yi yaymaga çagirmis ve bu idealist davranislariyle kendisinden sonra sayisiz aydinlarin yetismesine vesile olmustur [167] . Örnegin Fransa'da Abbé de Bourdelot, kendi döneminin köhne inanislarini yeren Catéchism de l'Athé adli kitabinda Thomas Moore 'un görüslerinden yararlanmistir. Yine Fransa'da Abbé de St. Pierre , akilci felsefeye dogrulurken Bourdelot 'nun ve Descartes 'in etkisi altinda is görmüstür [168] ; din adamlarini dahi akilci dogrultuda düsünme aliskanligina sokmaga çalismistir. Bunu yaparken akil disi dinsel uygulamalari ve inanislari yikmaga ugrasmistir. Fakat asil büyük hizmeti, tüm insanlar arasi sevgiyi saglamak üzere, Incil 'in "Komsunu sev" seklinde emirlerinin sadece hiristiyanlar arasi kardeslik bakimindan degil, ve fakat hangi inanaçta olursa olsun bütün insanlar bakimindan geçerli oldugunu savunmak olmustur . Ayni görüsleri , Noel du Fail gibi daha nice kimseler savunacaklardir [169].