II) Insan Varligina "Güven" ve "Sevgi" Duygulariyle Dolu Bati'li Aydin'in Zaferi:

Akil Çagi [170], insan varligina güven ve sevgi besleyen ve bu nedenle aklin üstünlügüne ve gelisme gücüne inanan Bati'li aydin' in olusturdugu bir çag'dir, ki esas itibariyle insan varligi'nin kutsalligi ve müspet düsünce'nin ve bilim'in din karsisinda mutak bagimsizligi gibi sonuçlari olusturmustur. Esas itibariyle 17ci ve 18ci yüzyillarin ürünüdür ve günümüze dek güçlülügünü sürdürmüstür. Bu çagi hazirlayan aydin'larin baslica amaci, insan yasamlarini ilkelliklerden, geriliklerden , sefaletlerden , ve haysiyetsizliklerden kurtarmak, ve bunu basarabilmek için dinsel inanislara dayali köhne düsün düzeni yerine akilciliga dayali yeni bir düzen kurmak, yani aklin özgürlügünü ve egemenligini saglamak, daha baska bir deyimle akli "Tanrilastirmak", Tanri yerine akli ve akil yerine de Tanri'yi koymakti. Inandiklari su idi ki insan, bizatihi özü itibariyle yaratici nitelikte bir akil gücüne sahiptir ve eger aklin gelismesine ve özgürlügüne engel olan seyler (örnegin dinsel baskilar) giderilecek olursa, insanlik sonsuz bir gelisme yoluna girer. Yine onlara göre din denilen sey, insan aklini ve zekasini dumura ugratan, islemez halde tutan bir seydir, ve bu nedenle bu kurulusu ortadan kaldirmak, ya da hiç degilse akil temeline oturtmak kosuldur [171]. Bu dönem düsünürlerinin pek çogu, din kitaplarinin uydurma masallarla dolu oldugunu, din adamlarinin yalanci ve hilekar olduklarini söylemekten kaçinmazlar, ve insan' a layik bir din anlayisinin "din adamlarinin maskaraliklarindan arinmis", akil verilerine dayatilmis, "mu'cize" lerden ayiklanmis ve tam manasiyle insancil kilinmis bir anlayis olmasi gerektigini haykirirlardi. Tevrat ve Incil gibi "Kutsal" bilinen kitap'larin Tanri sözleri olmayip din adamlarinin kaleme aldiklari seyler oldugunu, ve bu kitap'lardaki olaylara ve masallara inanmanin saflik ve budalalik ve hatta suç sayilacagini, bütün bu masallarin eski Misir ya da Kaladenyo ya da Babilonya ve Hint ve Cin kaynaklarindan aktarma seyler oldugunu savunurlardi. Öte yandan bu kitaplarla belletilmek istenilen ahlakiligin disinda ve çok üstünde akil temeline dayali bir müspet ahlak anlayisinin var oldugunu [172] ve "Peygamber" diye kabul edilen ve "fazilet" örnegi diye gösterilen kimselerin ahlakilikle bagdasmaz yasamlari oldugunu açiklarlardi [173]. Örnegin Davud 'un sehvetine düskün bir kimse oldugunu, en yakin bir arkadasinin karisi ile zina yaptigini, ya da Isa' nin marangozhane'den çikma basit bir isci olup insanlari aldatan beceriksiz bir kimse oldugunu, ve peygamber diye tanitilan bu gibi kimselere atfolunan "mu'cize" 'lerin, insanlarin safligindan ve budalaligindan yararlanmak suretiyle uydurulmus seyler oldugunu, ve bu aldatmalarin er geç anlasilacagini öne sürerler, ve insan aklinin özgür ve egemen oldugu an karanlik çag'in son bulacagini söylerlerdi [174] . Her ne kadar Klise'ye ve din adamlarina karsi hinç besleyenler arasinda din kurulusunu korumak isteyenler olmakla beraber genel düsünce o idi ki "biçimsel" sekliyle bu kurulus artik ortadan kalkmalidir. Muhakkak olan sudur ki 17ci ve 18ci yüzyil düsünürleri arasinda din adamina karsi dis bilemeyen hemen hemen yoktur. Bunlar arasinda Diderot gibi Tanri fikrini inkar edenler yaninda, "Deist " adiyle bilinen ve Tanri'nin varligini kabul etmekle beraber mensup bulunduklari dinin "insancil" nitelikte olmasini isteyenler ve Tanri'yi "Doga" seklinde benimseyenler vardi. Hepsi de "laik devlet" anlayisini ve dünyevi iktidarin uhrevi iktidara üstünlügünü savunurlardi. Aralarinda din adamlari da vardi. Örnegin Abbè Raynold : "Devlet din için degil fakat din devlet için yaratilmistir" derdi ve derken de sunu anlatmak isterdi ki "Bir dinin dogmalarini ve uygulanisini denetlemek... egemenligin sahibi olan halka ait'tir, ve halk, dilerse, din kurulusunu yasaklayabilir, dilerse degistirebilir, dilerse din'den vazgeçebilir" . Bununla da kalmaz Devlet araciligiyle din adamlarini hizaya getirmek , ve onlari kötülük yapamayacak hale sokmak gerektigini söylerdi [175] . Fakat asil agirlik Voltaire gibi "akli" Tanri kertesine yükseltmek isteyenlerdeydi. Ve iste aydin siniflarin bu tür cabalari sonucudur ki Bati dünyasi 18ci yüzyilda Akil Çagi 'na çikabilmistir; bu sayededir ki Tanri ve peygamber emirlerine uymak yerine akil verilerine yönelmek gerektigi fikrini benimsemistir. Bati'yi bu asamaya dogrultan aydinlarin tümünü burada ele almak elbetteki mümkün degildir; bunlardan bazilarini belirtmekle yetinecegiz ve görecegiz ki bütün bu düsünürlerin ortaklasa benimsedikleri deger ölçüsü insan varliginin kutsalligi'dir. Örnegin 17ci yüzyilin en büyük bilginlerinden biri olan Kepler (1571-1630) "Tanri/Kisi ayniyetinde insan varliginin yüceligi fikri yatar. Kisi'nin kutsal degeri nedeniyle aklin özgürlügünü saglamak ve bu özgürlügü engelleyen her seye karsi savasmak kosuldur" derdi. Astronomia adli ünlü yapitiyle modern bilimlerin dogusunu saglayan Kepler , sadece insan aklini yaratici güc'e ulastirmak bakimindan degil fakat ayni zamanda tüm insanlar arasi sevgiyi ve kardesligi olusturmak bakimindan da emsalsiz ugrasilarda bulunmustur. Bu ugrasilara o, sirf insan varliginin üstün degerine ve insan aklinin yaraticiligina iman duydugu için girismistir. Inandigi o olmustur ki insanlarin fikren ve ahlaken geri kalmalari, din adamlarinin olumsuz bir Tanri anlayisini yerlestirmis olmalarindandir. Daha baska bir deyimle "insan varliginin yaratici düsün gücünden yoksun kalmasinin sebebi insanlarin korkutucu ve yasaklayici ve müstebid bir Tanri anlayisiyle yetistirilmis olmalaridir. Çünkü bu tür bir Tanri, insanoglunun kendi islerine karismasini ve örnegin Doga'nin ya da Evren'in sirlarini bulmasini , ya da hastaliklarinin nedenlerini arastirmasini ya da buna benzer islere kalkismasini, yani akilci ve deneyci usullerle ilim yapmasini istemez" .

Kepler 'in daha 13 yasinda iken, her konuda ve özellikle din sorunlari hususunda süpheci bir kafa yapisina sahip oldugu, kadercilige inanmadigi, ve zamanla bu inanislarinda daha da israrli oldugu, ve dinsel baskilara ve yasaklara karsi isyankar davrandigi görülür [176]. Bundan dolayidir ki ömrünü Doga'yi arastirmakla geçirmis ve her kesin bu tür arastirmalarda bulunmasini istemistir. Bunu yapmanin, din adamlarinin dedigi gibi günah sayilmayacagini ve çünkü "iyilik" kaynagi olan ve kisi'yi kendi suretinde yaratan bir Tanri'nin bu tür arastirmalara engel olmayip aksine tesvik edecegini söylemistir. Sunu da belirtmekten çekinmemistir ki Doga kanunlarini ve evreni inceleyip kesfettikce Kïsi, Tanri'ya layik ve O'nun dileklerini yerine getirmis olur , ve kisi bakimindan en büyük mutluluk budur, çünkü ancak bu suretledir ki göklerin ve yerin sirlarini ögrenecek ve kendisini kendi suretinde yaratmis olan Tanri'yi taniyacak ve O'na yaklasmis olacaktir [177]. Görülüyor ki Kepler, insan zekasini ve ruhunu miskinlige ve susmusluga degil, fakat aksine canliliga ve yaraticiliga ve bilimsel meraka ve her seyi arastirip gerçekleri bulma hirsina yöneltmenin yollarini göstermistir. Fakat sadece dinsel baskilara ve yasaklara karsi degil ayni zamanda iskolastik baskilara ve aliskanliklara karsi da savasmistir. Insan zekasinin gelismesini önlemek bakimindan Dogmacilik kadar büyük bir bela saydigi iskolastik düsüñce geleneginden kendisini uzak tutardi. "Deney" ve "gözlem" (müsahede) usulleriyle bilimsel sonuçlari ortaya koyarken, bu sonuçlara belli bir bilim otoritesini izleyerek erismedigini hatirlatirdi. Örnegin bir yapitinda, dünyevi ögelerin üstün özellikleriyle ilgili görüslerini sergilerken söyle demistir: "Bu sonuçlara Eflatun'u okudugum ve ona hayran bulundugum için degil ve fakat sadece... mevsimlerin olusumunu bizzat inceledigim için varabildim..." [178] . Fakat bütün bunlardan gayri Kepler, bir de insanlar arasi düsmanliklari ve savaslari kiskirtici din emirlerine karsi sahlanip dünya kardesligi görüslerini savunmak gibi asil bir görevi üstlenmistir. Onu gerçek anlamda üstün bir aydin yapan sey'de budur. Nasil ki din kurulusuna ve din adamlarina karsi sesini yükseltmesinin bir nedeni, insan zekasini dinsel kölelikten kurtarma düsüncesi oldu ise, bir digeri de insanlar arasi düsmanliklarin , küskünlüklerin ve nefretlerin hep din adina ve hep din adamlarinin körüklemesiyle olustugunu düsünmesindendi. Tanri kavramini o, insanlar arasinda savas olusturucusu olarak degil fakat sevgi kaynagi olarak benimsedigi içindir ki, her kesten önce kendi kendisini "örnek bir insan" haline getirmisti. Kendisine kötülük edenlere karsi bile kötülükle degil iyilikle davranmayi gelenek edinmisti. Nitekim bagnaz çevrelerin kendisini dinsizlikle ve Tanrisizlikla suçlamalari karsisinda söyle derdi : "Vicdanim bana sunu ögretmistir ki düsmanlarimiza karsi kötü davranmak degil ve fakat her seye ragmen onlari sevmek gerekir..." [179].

Fakat Kepler' in asil büyük fazileti, karakterinin asaletinde ve emsalsiz denebilecek bir medeni cesarete sahip olmasinda yatar. Idealist bir fikir savascisi olarak her tehlikeye gögüs germis, her müsibeti göze alarak ömrü boyunca bagnazligin ve yalan'in ve gericiligin karsisina dikilmistir. Ve bütün bunlari sirf insanliga karsi besledigi sinirsiz sevgi adina yapmistir. Gerçekten de, bir yandan dogmaciligin ve diger yandan iskolastikciligin tabu'larini yikmaga çalisirken, ya da "irk, renk, cins, ve din vs" ayriliklarina bakmaksizin insanlar arasi kardesligi öngörürken, bu tutumunun kendisini büyük tehlikelere sokacagini ve özellikle Klise'nin ya da "aydin" geçinen çevrelerin zulmüne maruz kalacagini bilmekteydi. Fakat ne din adamlarini ve ne de bilim "üstad'larini hosnud etmeyi aklindan geçirmemistir. Akilci ve deneyci usullerle buldugu bilimsel verileri açiklarken iki yüzlü korkak insanlar gibi degil fakat dürüstlükten ayrilmayi asla düsünmeyen bir bilim adami haysiyetiyle davranmayi gelenek edinmistir. Din adamlarinin gazabini üstüne çekmemek, ya da cahil halk yiginlarinin bagnazligini körüklememek için yari kapali, ya da çesitli anlamlara gelebilecek bir dil kullanma kurnazligina yönelmemistir: "Nasil düsünüyor ve neye inaniyorsam o sekilde konusurum; düsüncelerimi açiklama olanagindan yoksun kalmak kadar beni rahatsiz eden hiç bir sey yoktur" demeyi ilke edinmisti [180]. Bilimsel gerçekleri arastirirken hiç bir yasak dinlememis, hiç bir engel kabul etmemistir. Kendisini dinsel ya da bilimsel hiç bir otoritenin kölesi bilmemis, hiç bir seyi gözü kapali olarak benimsememistir. Biraz önce dedigimiz gibi, iki bin yila yakin bir süre boyunca "gerçek" diye kabul edilmis olan verileri, örnegin Aristo 'nun ya da Eflatun 'un ve diger otoritelerin fikirlerini elestirip çürütmüstür. Her seyin dogruluk derecesinin arastirilmasini, yanlis yönlerinin ortaya vurulmasini, en büyük bir titizlik, dürüstlük ve ciddiyet içerisinde incelenmesini isterdi. Sadece baskalarinin görüslerinin dogruluk derecesini ortaya vurmakla yetinmez, fakat ayni zamanda kendisinin de baskalari tarafindan elestirilmesini beklerdi. Alkislanmak ya da övülmek degil fakat elestirilip yerilmek isterdi ve söyle derdi: "Inaniniz bana kil bilgili bir insanin en sert ve en insafsiz tenkidleri benim için, kalabalik yiginlarin bilinçsiz alkislarindan çok daha büyük deger tasir..." [181]. Böyle derken de bilimsel gerçeklere ancak "diyalektik" usuller ve elestirilerle erisilebilecegini eklerdi. Söylemeye gerek yoktur ki bu usullerle elde edilen gerçekler, din kitap'larinin ya da iskolastik kaynaklarin öngördügü gerçeklerden farkli seylerdi. Bundan dolayidir ki Kepler, hem Katolik Klise'sinin, hem mensup bulundugu Protestan Klise'sinin ve nihayet hem de Üniversite çevrelerinin saldirilarina ugradi. Aslinda son derece dindar bir kimse olmasina ve Doga'nin yaraticisi olan "Güc" 'e en büyük bir inançla bagli bulunmasina ve "Ilahi yapitin ahenkli düzenine ve emsalsizligine hayranim" demesine ragmen, savundugu fikirler yüzünden "dinsiz" ilan edildi. Hocalik yapmakta oldugu Graz üniversitesi'nden 1600 yilinda atildi. Wurttenberg Universitesine geçti, fakat din adamlarinin bazi görüslerine karsi çiktigi için [182] kürsüsünü terketmek zorunlugunda birakildi. 1612 yilinda Linz Kent'indeki "Büyük Din Kurulusu" tarafindan mahkum edildi. Kepler' i huzursuz kilmak için din adamlarinin basvurduklari kötülükler arasinda çok sevdigi annesini "Cadi' olarak ilan etmeleri yer alir. Bu suçlama karari Kepler 'i manen yikmaga yetmistir. Fakat Klise bununla da kalmamistir; 1626 yilinda Kepler 'in evindeki kitapliga "Dine aykiri yayinlar var" diyerek el koymustur. Bütün bunlara ragmen Kepler, haysiyetli bir insan olarak fikirlerini açiklamaya devam etmistir; parasizlik ve geçim sikintilari içerisinde, ve ailesini de açliga sürükleme üzüntüleri yüzünden ömrünü göcebe gibi geçirmistir. Fakat ne var ki baska ülkelerde degerini takdir eden ve kendisine kapilarini açan bilim yuvalari bulabilmistir [183].

Orta Çag zihniyetinin bagnazligina kurban edilen ünlülerden biri de Galileo Galilei (1564-1642)'dir. 1613 yilinda yakin bir dostu olan Rahib Castelli' ye yazdigi bir mektubunda, hiristiyanligin "Kutsal" bildigi kitaplarla müspet ilim yapilamayacagini, bu Kitap'larin insanlara bilimsel ve felsefi gerçekleri ögretmedigini bildirmekte ve bu görüslerini kanitlayici örnekler vermekteydi [184]. Fakat onun büyük "suçu" Klise'nin görüslerini ve özellikle dünyanin düz ve Evren'in merkezi bulunduguna dair söylediklerini kabul etmeyip aksini savunmasiydi. Üstelikte bunu, Bruno 'nun din verilerine ters düsen görüslerden dolayi ateste yakilmasindan sonra, hani sanki Klise'ye meydan okurcasina yapmis olmasiydi. Bu "cüretkarligi" nedeniyle 1615 yilinda Floransa'dan Roma'ya getirildi ve Enkizisyon mahkemesi önünde yargilandi; "yanlis" olan görüslerinden vazgeçmedigi taktirde odun atesine atilacagi tehdidiyle karsi karsiya birakildi. Bu dehset verici tehdit karsisinda teslim olmaktan baska çözüm yolu bulamadi ve yargiçlara hitaben söyle konustu: "Yetmis yasini idrak eden ben Galileo, görüslerim yüzünden hapse mahkum edildim ve iste simdi, yere diz çöktürülmüs olarak sizlerin karsinizdayim. Elimde Incil var ve bu Kitab'a dayanarak simdi ben, dünyanin döner oldugu konusunda söylediklerimin hata ve yanlis oldugunu kabul ediyor ve bu hatam'dan dolayi kendi kendime lanet'ler ediyorum..." [185] . Galileo 'nun bu sekilde konusmaya zorlayan Enkizisyon Mahkemesi, bununla da yetinmedi; bir de ona, dünyanin yuvarlak ve döner oldugunu iddia eden kimselerle karsilastiginda bu kisileri din yetkililerine ihbar görevini yükledi. Her ne kadar Galileo 'yu medeni cesaret tahtina çikarmak isteyenler , mahkumiyet kararini dinledikten sonra onun, mahkeme salonundan çikarken , disarda bekleyen ahalinin alaylari karsisinda : "Evet ama dünya her seye ragmen dönüyor" dedigini belirtirlerse de, bunun pek varid olmadigi ve ölüm tehdidi karsisinda görüslerini degistirdigi anlasilmaktadir. Fakat utanç verici olan sey, bir kimsenin ateste yakilma tehdidi karsisinda görüs degistirmesinden ziyade, onu bu durumlara sokanlarin haysiyetsiz tutumlaridir. Kaldi ki Galileo, daha sonra yayinladigi yapitlarinda Copernicus 'un ve Batlamyos 'un ve Aristo 'nun fikirlerini elestirmis bunlar arasinda bilimsel gerçeklere aykiri bulduklarini red'etmistir [186]: örnegin Aristo 'nun cazibe kanunlari hakkinda söylediklerinin yanlis oldugunu ortaya vurmustur [187] .

Orta Çag döneminde insan sevgisiyle dolu ve insan haysiyetine saygili düsünürlerden biri de Thomas Campanell (1568-1639) 'dir. Çesitli yapitlarinda Galileo 'nun görüslerini savunmus, ve insanligin sefalet ve kötülüklerden kurtulabilmesi için akil ve zeka'nin din cenderesinden ve iskolastik baskilardan kurtarilmasi gerektigini haykirmistir. Bilimsel gerçeklerin din kitap'lari disinda oldugunu söylemekten bikmamistir. Bütün bu gorüsleri yüzünde suçlu sayilmis ve ömrünün 27 yilini zindanlarda geçirmistir [188]

17ci yüzyilin büyük dehalarindan biri de Descartes (1596-1650) 'dir: "Hiç bir seyi mutlak gerçek olarak kabul etmem, her seyi süpheci gözle elestiririm" seklindeki sözleriyle "Akil Çagi"'nin babaligini yapanlardandir. Söylemege gerek yoktur ki "her seyi süpheci gözle" (kusku ile) inceleme özlemi, "Tanri sözleri" seklinde kabul edilen "Kutsal" kitap'lara (örnegin Incil'e) karsi güvensizligin ta kendisiydi. Bruno 'nun görüslerinden etkilenmis olarak geleneksel düsünce tarzina ve dinsel baskiya karsi cephe almis olan Descartes , gerçek diye benimsenen her seyi ( ve özellikle dinsel inanislari) akil terazisine vurmustur. Köklesmis gelenekleri (bunlar ne kadar kutsal sayilirsa sayilsin) körü körüne benimsemenin ilkel'lik oldugunu, ve akil rehberligiyle her sorun'un kökenine inmenin kosul bulundugunu söylemistir. Fakat bu görüslerinden dolayi Paris üniversitesinden atilmistir. Din adamlarinin melanetinden yildigi için , fizik ve astronomi gibi bilim dallarinda emsalsiz yenilikler getiren Traité Sur le Monde adli yapitini yayinlamaktan kaçinmistir. Bununla beraber akil çagi'nin bas mimarlari sayilan düsünürler ( örnegin Voltaire 'ler, Rousseau 'lar, Lock 'lar, ve digerleri ) hep Descartes ' in görüslerine sarilmis olarak is görebilmislerdir.

Yine 17ci yüzyilin büyük simalari arasinda Spinoza (1632-1677) yi görmekteyiz . Akil Çagi'nin malzemesini hazirlayanlardan biridir. Hem büyük bir düsünür ve hem de insanlik asigi bir kimsedir. Genel olarak savundugu tez özetle sudur: "Bilimsel ve ahlaksal gerçekleri din kitaplarinda degil fakat akil kaynaginda aramak gerekir; insan zekasini din kitap'larinin ve din adamlari'nin tutsakligindan kurtarmadikca fikren ve ahlaken gelisme mümkün degildir; Kutsal sayilan kitaplari Tanri'nin agzindan çikmis sözler seklinde benimsemek dogru degildir [189], çünkü basit bir elestiri sonucunda bu kitaplarin farkli dönemlerde farkli kimseler tarafindan kaleme alindigini anlamak kolaydir. Nitekim Musa 'ya Tanri tarafindan verildigi söylenen Kitap'larda Yahudi'lerin seçkin bir millet oldugunu belirten sözleri Tanri sözleri olarak benimsemek hem akla ve hem de Tanri'nin yüceligi fikrine ters düser, zira Tanri'nin bir mileti bir baska millete üstün yaratmasi akla ve ahlak duygusuna aykiridir. Din kitap'lari akla ve ahlaka yatkin olmayan hükümler kapsadigi içindir ki bilimsel ve ahlaksal bir kaynak isini göremez " [190].

Bu görüslerini Spinoza , 1665 yilinda yayinladigi Tractatus Theologico-Politicus adli ünlü yapitinda ortaya vurmustur. Savundugu fikirler özgür düsüncenin ve insanlik sevgisi'nin çagirilarindan olusur. Dogus itibariyle yahudi olmasina ragmen yahudilerin "çocuksu zihniyet"'den kurtulamadiklarini söyler ve onlarin "bagnazliklarini" sergilerdi. Özellikle yahudiligin temel ilkeleri arasinda akla ve vicdana ve insanliga yatkin bulmadiklarini ( örnegin "seckin millet olma" ilkesini) red'etmistir. Hiç bir milletin Tanri tarafindan özel ayricaliklarla ya da diger milletlere üstün niteliklerle yaratilmis olamayacagini söylemistir. Tanri'nin insanlar arasinda irk ve cins ve din ayirimi yapmayacagini, çünkü yüceliginin bu gibi küçüklüklere müsait olmadigini belirtmistir. Böylece mensup bulundugu yahudi dininin temel inançlarini çürütmek istemis ve sonunda da kendi ahlak ve dünya anlayisina ters buldugu yahudiligi terketmistir [191]. Ona göre insanlar arasi düsmanliklar hep cehaletten ve bagnazliktan dogmustur. Örnegin Yahudilerin ve Hiristiyanlarin ve Müslümanlarin birbirlerine karsi kin ve nefret beslemelerinin baslica nedeni budur. Bu cehalet ve bu bagnazlik, din'in akilci bir temele oturtulmamasindan ve insanlarin akilci bir egitime tabi kilinmamalarindan kaynaklanmistir [192].

Spinoza 'nin görüsleri dogrultusunda fikir savunanlar arasinda Ingiliz düsünürlerinden John Lock (1632-1704) vardir.: "Hiç kimse belli bir din içerisinde yaratilmis olamaz...Din kurulusu, sosyal yapinin mayasi olamaz" derken bir bakima Orta Çag döneminin olumsuz nitelikteki Tanri anlayisina karsi akilciligi dikmekteydi. Ona göre hic kimse, özgür iradeye sahip olarak inanir olmadigi bir din'de kurtulus yolunu bulmus olamaz. Farkli inançtaki insanlarin hosgörü duygulari içerisinde yasam sürmeleri gerekir ve bu onlarin dogal haklaridir. Devlet denen kurulus "Dogal" haklari ve özgürlükleri korumakla görevlidir; bu görevini yerine getirmedigi taktirde, halkin ayaklanip "Dogal" haklara saygili yeni bir yönetim kurmalari gerekir.

17ci yüzyilin akilci felsefesine yönelik düsünürler, din kurulusuna karsi besledikleri husumeti, bir de "Peygamber" diye bilinen kimselerin yasamlarindaki akla ve ahlaka aykiriliklari ortaya vurmak suretiyle dile getirirlerdi . Dictionnaire Historique adli ünlü yapitin yazari Pierre Bayle (1641-1706) bunlarin basinda gelir: "Hiç kimse beni inandiramaz ki (peygamberlerin ahlak disi) davranislarinda, Tanri'ya hizmet edenlerin uymalari gereken ahlakilik yatmaktadir..." derdi; derken de buna örnekler verirdi. Kuskusuz ki Bayle, insanligin iztirab'lari ve acilari ve açliklari ve mutsuzluklari karsisinda rahatsiz olan, ve basta din kurulusu olmak üzere bu kötülüklere sebeb her seye karsi savasmayi görev sayan düsünürlerin ne ilki ve ne de sonuncusudur; fakat bu alanda muhakkak ki en etkili olanlardan ve Akil Çagi'ni açanlardan biridir . Basta Voltaire olmak üzere "Ansiklopedist" diye taninan aydinlara akilci düsünce yörüngesi çizen bir kimsedir [193]. Descartes felsefesiyle hasir nesir olmus ve Spinoza 'yi kendisine ideal edinmistir. Böylesine saglam bir egitimle aklin üstünlügüne ve kutsalligina inanmisligi sonsuzdur. Insan sevgisi adina girismeyecegi fedakarlik yoktur. Nitekim Protestan bir din adaminin oglu olmasina ve bu din içerisinde yetismis bulunmasina ragmen Protestanligi en sert bir sekilde yermekten ve din degistirmekten geri kalmamistir. Fakat din verilerinin akilcilikla bagdasmadigini anlayarak bütün bunlari birakmis ve sonunda çok sevdigi ülkesinden, Fransa'dan, ayrilip Hollanda'ya siginmak zorunda kalmistir . Din dogmalarina ve din kitaplarindaki akil disiliklara karsi saldirilari yüzünden "dinsiz" damgasini yemeyi göze almistir [194] . Her ne kadar hiristiyanligi bütün bütün terketmemis ise de, hiç bir hiristiyanin cesaret edemeyecegi sekilde bu dini elestirmekten kaçinmamistir. Örnegin Ahd-i Atiyk 'daki Tanri anlayisini yadsimis, ve Tanri'nin "korkutucu", "gaddar"."keyfi" olamayacagini, ve insanligin iztirablari karsisinda susup oturamayacagini haykirmistir: "Yavrularini seven bir baba, onlarin açlik içerisinde kivrandigini... görüpte elini kolunu baglamis olarak oturamaz" diyerek yeryüzü yoksulluklarinin ve mutsuzluklarinin Tanri'dan gelme olmadigini, her kötülügün akilsizliklardan dogdugunu anlatmistir. Ona göre Tanri, kisi'nin kaderini keyfî sekilde tayin eden degildir; kisi kendi kader'ini kendisi çizer: kendi iradesiyle ve kendi gayretleriyle ve kendi istekleriyle çizer. Kisi'nin davranislarinin (örnegin suçluluklarinin) yapicisi Tanri degil kendisidir. Kisi davranislarinin Tanri tarafindan ve Tanri'nin keyfine gore çizildigini kabul etmek demek, Bayle' ye göre, Tanri'nin kötülük yaptirabilecegini kabul etmek olur ki bu da Tanri fikrini küçültmek olur.

Yine bunun gibi Bayle, insanlar arasi savas düsüncesine yer veren dinsel zihniyeti ve savas duygularini kiskirtan din emirlerini agir bir dil'e yermis ve baska din'lerin hiristiyanliktan daha kötü olduguna dair söylenenleri inkar etmistir [195] . Ahd-i Atiyk gibi Ahd-i Cedid' i de tüm olarak elestirmis ve yermistir. Örnegin "Luka'ya göre Incil" 'de , kisileri belli bir inanca sürükleyen hükümleri (Bkz. Bap XIV) insanlik adina utanç duyulmak gereken seyler olarak tanimlamistir [196] Bu hükümleri Protestan'lara karsi yildirma araci yapan din adamlarini yermekten yilmamis: "Dürüst hiç bir insan bu tür davranislari yüz kizartici bulmaktan geri kalmaz" demekten kaçinmamistir. Bütün bunlari yaparken bir de peygamber'lerin (örnegin Ibrahim 'in ya da Davud 'un) yasamlarindaki olumsuzluklari ortaya vurmustur. Özellikle Davud' un, sanildigi gibi fazilet insani olmayip sehvetine düskün birisi oldugunu, güzel her kadinla yattigini, gayri mesru iliskiler kurmaktan kaçinmadigini, en yakin arkadasinin karisina (Betsabe'ye) asik olup onu kocasindan (Uriah' tan) ayirttigini ve haremine kattigini ve sonra da arkadasini cephe'ye yollayip ölümüne sebeb oldugunu, ve halki da yalanlarla aldattigini ve bütün bunlarin pek asagilik, pek bayagi davranislar oldugunu açiklamistir [197]. Yine Davud' un buna benzer bir sekilde, en yakin diger bir arkadasini, Hosei' yi casus olarak Absalom adindaki düsmanina yollayip onu en adi yalanlarla kandirttigini hatirlatmis [198], ve hiç bir ahlakilikle bagdasmaz bu tutumlarin peygamber sayilan bir kimse'ye degil fakat olsa olsa siyaset adamlarina yarasir oldugunu anlatmistir. Din kurulusunu ve din kitaplarini elestirmenin ve peygamber diye bilinen kisileri yermenin toplumda huzursuzluk yaratacagini kabul etmekle beraber, bunlar yapilmadigi taktirded fikirsel ve ahlaksal gelisme olasiliginin bulunamayacagini tekrarlamistir.

17ci yüzyilda kisilerin kaderine akil rehberliginin egemen olmasi gerektigini savunanlar arasinda sadece Protestan yazarlar degil fakat Katolik dinindan olanlar da vardir, Irlandali bir din adami olan John Toland, bir yandan Papa'ligin mutlak otoritesine ve Anglikan Klise'sine ve diger yandan da Devlet iktidari'nin mutlakligina karsi savas açanlardandir. Her türlü gelenekselligi ve batil inanislari kökünden kazimak onun baslica amaci olmustur. Din yolu ile halki sömürenlere karsi savasmistir. An Appeal to Honest People Against Wicket Priest adli kitabinda , hiristiyanligin kötü ruhlu ve bilgisiz din adamlari elinde putperestlik döneminin olumsuzluklariyle soysuzlastigini savunmustur. Daha sonra 1696 yilinda yayinladigi Christianity Not Mysterious adli bir kitabinda , akilci temele dayali olmayan bir dinin asla yasayamayacagini ileri sürerken söyle demistir: "Hiristiyanlik ya aklin bizatihi kendisidir ve evrensel düzenin bir parçasidir, ki bu taktirde kendisine yabanci seylerden , örnegin dogma'lardan ve biçimsellik'lerden ve ilkel geleneklerden siyrilip kurtulmak zorundadir, ya da evrensel bir düzenin parçasi degildir ki bu taktirde de varligini sürdüremeyecektir, çünkü yer yüzünde hiç bir sey, akil verilerinin üstünde ya da akla aykiri olarak hüküm süremez...". Ve yine 1701 yilinda yayinladigi Anglia Libera adli kitabinda, her insanin özgürlük içerisinde dogdugunu ve rüst yasina erdigi an akil rehberligiyle kendi davranislarini düzenleme durumuna girdigini, toplum kanunlarinin akil ürünü seyler olup kisi'nin "Dogal" haklarina aykiri olmamalari gerektigini ve eger olacak olursa toplumun isyan hakkina sahip bulundugunu, mutlak ve müstebid iktidarin is gördügü her yerde geriligin, yoksullugun, atalet ve miskinligin dogdugunu anlatmistir [199]. Her ne kadar Ingiltere'nin kendi ulusal dinine sahip olmasina taraftar görünmekle beraber, bu "ulusal" dinin insanlara hiç bir sekilde baski yapmamasini ve farkli din ve inanactakilere karsi hosgörü ile davranmasini ve insanlar arasi kardeslik duygularini yerlestirmesini gerekli görmüstür [200]. Ancak ne var ki bütün bu idealist ve insancil görüsleri yüzünden, tipki benzerleri gibi, Klise'nin ve gerici çevrelerin zulmüne ugramis, cahil halk yiginlari tarafindan alaya alinmis, ve tek basina yasama durumunda kalmistir. Bu arada Parlamento'nun aldigi bir kararla yetkili merciler tarafindan evindeki kitaplar toplatilip yaktirilmistir. Fakat her seye ragmen Toland, ideal edindigi dava'dan ve en büyük bir azimle savundugu fikirlerden vazgeçmemistir ki bunlar arasinda "korkutucu ve keyfi ve gaddar bir Tanri anlayisi" yerine "insanlar arasi sevgi kaynagi bir Tanri" anlayisini yerlestirme fikri en önemli bir yer isgal eder.

Din kitap'larindaki akil disiliklara ve masal'lara karsi meydan okuyanlar arasinda Doutes Sur la Religion [201] adli yapitin yazari ünlü Fransiz tarihcisi Comte de Boulainvillier (1658-1722) de yer alir. Bu kitabinda :"Akil kistasina vurulmayan ve akil süzgecinden geçirilmeyen din hükümleri deger ifade etmez" derken anlatmak istedigi sey Incil 'in ve benzeri din kitaplarinin etkisini ve halk indindeki gücü'nü sona erdirmekti. Düsündügü o idi ki din verilerinin, her seyden önce, inandirici nitelikte olmasi gerekir ve olabilmesi için de akla ve mantiga ve vicdan'a yatkin bulunmasi kosuldur. Sirf "Kutsal" kitab'da yer almistir diye din emirlerini kutsal ya da ahlaki saymak yanlistir. Akilci bir temele dayatilmayan, tartisilmayan din emirleri geçersiz kilinmalidir. Din hükümlerinin uygulanmasinda dolayi kisileri sorumlu tutabilmek için bu hükümlerin herkes tarafindan tartisilabilir olmasi gerektigini belirtirken söyle der : "Iyi ve adil bir Tanri hiç bir zaman beni, elestirme ve tartisma olanagina sahip bulunmadigim emirler yüzünden sorumlu kilamaz ve cezalandiramaz". Ona göre akil denen sey , kisi'yi en dogru yola götürebilen bir araçtir ve Tanri bunu , sirf bunun için kisi'ye vermistir: "Benim aklim, Tanri'nin bana ihsan ettigi bir nimettir, bu nedenle beni yaniltmasi söz konusu degildir..." derdi. Derken de akil sahibi insanlarin peygamber gibi araci'lara muhtaç bulunmadiklarini eklerdi. Zira insanlari akil ile ibram eden bir Tanri'nin onlara bu sekilde düsünme yolunu açtigini ve su hale göre artik peygamber araciligiyle vahy indirmesine gerek kalmadigini söylerdi: "Bana akil ve zeka ihsan eden bir Tanri, neden bana dogrudan dogruya hitap etmek varken etmesin de baska insanlari araci secsin ve benimle onlarin araciligiyle konussun?" diye sorardi [202] . Bu tür düsüncelere kapildikta zaman zaman hiristiyanliga karsi sert çikislarda bulunmus ve hatta hiristiyanligi alaya almistir. Örnegin Incil' 'de pek çok saçmaliklar bulundugunu, Isa' ya atfolunan bazi sözleri ciddiye almanin dogru olmadigini, din kurulusunun insanlar arasinda kin ve nefretler ve esitsizlikler yarattigini, insan tabiatini soysuzlastirdigini, iyi insan tipi'ne olanak birakmadigini söylemistir. Eski çag'larda, yani hiristiyanliktan önceki dönemlerde üstün uygarliklar yaratildigini, bu uygarliklarda üstün insan tipi'ne rastlandigini, ve örnegin eski Yunan ve Roma dönemlerinde Aristo, ve Sokrat, ve Marc Aurel vs gibi nice düsünürlerin yetistigini, bu düsünürlerin, hiristiyanligin yetistirdigi azizlerden ( örnegin St. Jerom, St. Bernard, St. Gregor, St. Ignace vs gibi) çok daha faziletli kimseler olduklarini iddia etmistir [203]

Bu dönem düsürlerinden pek çogu "Kutsal" diye bilinen kitap'larin, Tanri sözleri olmayip insanlar tarafindan hazirlandigini ve çünkü olumsuz hükümlerle dolu bulunduklarini savunurlardi. Histoire Critique du Vieux Testament adli kitabin yazari Richard Simon söyle der: "(Ahd-i Atiyk'i) elinize alin ve sayfalarini söyle bir karistirin. ve büyük bir sabirla okumaya baslayin. Bu okuduklarinizin sizi nasil bir hayal kirikligina ugrattigini görmekte gecikmeyeceksinizdir. Bu kitaptaki sözleri Tanri'nin agzindan çikmis seyler olarak kabul etmenize imkan bulamayacaksinizdir..." [204] . Kendisi koyu bir katolik papazi oldugu halde Hiristiyanligin kutsal saydigi kitapta akilcilikla uzalasmayan esaslar bulundugunu, bunlarin bilgisiz ve kötü ruhlu din adamlari tarafindan konmus oldugunu, ve akilci usullerle ayiklanmak gerektigini, böyle bir temizlemeden geçmeyen bir din kitabinin yararli nitelik tasiyamayacagini belirtirdi. Bu görüsleri yüzünden mensup bulundugu Klise tarafindan aforoz edildi, 1678 yilinda din adami görevlerinden uzaklastirildi. Ayni yil Kiraliyet Meclisi karariyle kitaplari yasaklandi [205].

Fakat hemen hatirlatalim ki bu dönemin en etkili düsünürlerinden biri Voltaire 'dir (1694-1778): akil gücü'nün ululuguna ve yaraticiligina iman beslemis, ve yasami boyunca "akilciligin" "imanciliga" üstünlügü fikrini islemistir. Insanlik için en büyük tehlikenin, en büyük müsibetin akil gücünden ve akilci düsünme yeteneginden nasibsizlik ve fikirsel atalet oldugunu söylemistir. Isanlar arasi düsmanliklarin ve saldirganliklarin ve her türlü bagnazligin "akil" denen doga nimetine deger vermemekten, ve akilcilik yerine imanciliga yönelmekten dogdugunu bildigi içindir ki akilci gelismeyi engelleyen her seye karsi amansiz bir savasim vermistir [206]. Ona göre bu engellerin basinda dinsel inançlar, ve bu inançlari pekistiren din adamlari, ve Klise vardir. Fakat Voltaire, bütün bunlara bir de milliyetcilik ögesini katmistir. Daha o dönemde, sanki milliyecilik gelismelerinin ne kadar olumsuz boyutlara erisebilecegini biliyormus gibi, rasyonel bir insan için milliyetciligin yersiz ve gereksiz oldugunu söylemistir. Kendi ülkesi Fransa'ya karsi özel bir baglilik duymamasi bundandir. Kendisini bir fransiz yurttasi olarak degil, fakat dünya yurttasi olarak görmüs ve "milliyeciligi" , kültür seviyesi düsük kimselere yakisir bulmustur , tipki kendisinden sonra bir çok düsünürlerin yapacaklari gibi [207]. Din adamlarinin varligina karsi cephe almasinin nedeni ise, insan aklinin sinirsiz gücünü olan inancindandir: "Nerede ki akil özgür ve egemen durumdadir, orada din adamina yer olmamalidir" derdi [208]. Tanri'yi, din kitaplarinin tanimladigi sekliyle, yani insanlari birbirlerine saldirtan ve gaddarliklar yaptirtan vs bir güç olarak degil, fakat aksine bütün insanlari (inançlari ne olursa olsun) sevgi duygusunda birlestiren, kardes gören bir "Yaratan" olarak kabul ederdi, çunkü aklin emrettigi sey buydu ; söyle derdi : "Size sunu söylemek isterim ki yeryüzü insanlarinin tümü, ayni yaratan'in cocuklaridirlar.... Örnegin hiristiyanlarin 'kafir' diye bildikleri Türkler benim kardeslerimdir... çünkü bütün insanlar birbirlerinin kardesi olarak yaratilmislardir..." [209]. Öte yandan sosyal ya da ekonomik düzenin Tanri tarafindan olusturulmus olduguna dair olan inanislari geçerli saymazdi; bu kurallarin gökten inme degil fakat insanlardan gelme oldugunu, iyiligin ya da kötülügün beseri davranislardan dogdugunu belirtir ve kadere yer vermezdi. Ahlakiligin "uhrevi" bir temeli olmadigini ve "ilahi ve mutlak" bir adalet sisteminin bulunmadigini ileri sürerdi; sürerken de bu sekilde düsünmenin insanlari ahlaksizliga sürüklemeyip aksine saglam bir ahlak anlayisina götürecegini eklerdi. Tarih boyunca "uhrevilige" ve "ilahi ahlak" 'a inanmiyor diye dinsizlikle suçlandirilan aydin kisilerin, en yüksek fazilet ve ahlak anlayisina sahip olduklarini hatirlatir ve örnek olarak La Motte , gibi ya da Bayle gibi, ya da Locke ve Spinoza ve Shaftesberg ve Collins gibi büyük ahlakiyatcilari gösterirdi. Insan'larin sadece din kurulusu sayesinde gelisebileceklerine ya da "kurtulusa" erisebileceklerine dair yerlesik inanislari saçma bulur ve insan zekasina güven beslemeyen zihniyeti yererdi :"Insan ne canavar ya da melek seklinde, ne ahlakli ya da ahlaksiz olarak, ne mutlu ya da mutsuz sekilde yaratilmistir...O, özgür akil sayesinde egitimle gelisebilen, mükemmelesebilen bir varliktir: derdi [210]. Her türlü gelismenin ve kurtulusa erismenin akil rehberligiyle mümkün olduguna inandigi içindir ki halk yiginlarinin "Cennet" aldatmalariyle mesgul edilmesine, ya da Tanri mükafat'larina ulasmak için din emirlerine boyun egmelerine, ya da din adamlari elinde kölelesmelerine isyan eder, bütün bunlari insanlik haysiyeti, ve akil ve zeka'nin asaleti adina utanç verici bulurdu. Bu tür kandirmalara sürüklenen insanlarin, gerçek anlamda Tanri sevgisine sahip olamayacaklarini düsünürdü. 1770 yilinda Prusya imparatoru Frederick 'e yolladigi bir mektubunda dinsel yalanlari alaya alan su satirlar vardir: "Ne yazik ki bir gün gelecek...ne Cennet'lere ve ne de Cehennem'e inanmak diye bir sey kalmayacaktir. Oysa ki bu oldukca eglendirici bir konu idi...". Fakat bu alayli satirlari aydin bir insana yakisir ciddiyetle söylece sonuçlandirir: "Böylece insanlar, bir süre sonra, hiç bir umuda ya da korkuya kapilmadan, Tanri'yi sadece Tanri adina sever olacaklardir, nasil ki matematik bir gercegi sevdikleri gibi! Bu sevgi, atesin bir sevgi olmayabilir, fakat (sunu unutmamak gerekir ki) gercekler daima donukluk içerisinde sevilir..." [211]. Denilebilir ki Voltaire , ilahiyat sorunlarini ve din adamlarini insanligin en küyük kötülük kaynagi olarak görenlerin basinda gelir. Ona göre bütün dinleri olumsuz ve sakincali yapan sey bu kaynaklardir. Dictionnaire Philosophique adli yapitinin "Eucharist" [212] kavramiyle ilgili bölümünde, ilahiyat'in esas itibariyle Tanri anlayisina ve gerçek din inanislarina karsi "küfür" demek oldugunu yazmistir. Yine bunun gibi, insanligin yüzünü kizartici davranislarin, ve öldürmelerin ve vahsetin hep din adina islendigini ve ilahiyat sorunlari olarak belletildigini, oysa ki akilci bilim verileriyle ve akilci egitimler yetismis kimselerin, yani aydin kisilerin (özellikle eski çag düsünürlerinin) her seyi insanilikle, barisci usullerle, ve kan akitmadan ve siddet yoluna basvurmadan çözümlediklerini, ve kendilerine araç olarak sadece tartisma ve elestirme ve düsünme ögelerini seçtiklerini söyler. Siècle de Louis XIV adli kitabinda bu görüslerini en belirli sekilde sergiler. Fakat din adamlarina karsi asil büyük darbeyi Candid adli kitabiyle indirmistir. Esas düsüncesinin , din adamlarini bu yeryüzünden silip atmak oldugunu bu yapitinda dile getirmistir. Kitabin konusu Eldorado adiyle hayalinde canlandirdigi bir ülke'deki yasamlardir. Bu ülkede "din adamlari" diye bir sinif olmadigina deginirken söyle der: "Gelecek kusaklarin olusturacaklari (ideal) toplumda din adami diye parazitler bulunmayacaktir..." . Ancak ne var ki, yine Voltaire 'e göre, aklin egemenligi, öyle kolayca saglanabilecek bir sey degildir; yer yüzü henüz gelisme ve olgunluga erisme safhasindadir. Kisi'ler ve halk'lar hala "manevi" rehberlige muhtaç durumdadirlar. Bundan dolayidir ki hiç olmazsa bu dönemde, din adamlarini müspet , akilci egitimden geçirmek gerekir. Böylece bu sinifi , din kitaplarinin kapsar bulundugu bâtil inanislardan, masal'lardan ve akla aykiriliklardan uzak kilmak mümkün olabilecektir. Bu usul, ayni zamanda din adamlarini suç isleme aliskanligindan kurtaracaktir, çünkü din kitaplarinda yer alan ve halk'a anlatilan yalanlar (örnegin 'Cennet', ve 'Cehennem' hikayeleri) insanliga karsi islenmekte olan suç niteliginde seylerdir [213].

Tipki voltaire gibi, fakat ondan biraz daha romantik olmak üzere, J.J. Rousseau (1712-1778) 'da kisi'yi din baskisindan kurtarmak ve insan aklini ve zekasini kutsal nitelikte kilmak için çalisanlardandir: "(Ne hazindir ki) Din kurulusu, insanlar arasi sevgi ve baris yerine kan ve ates ve nefret tohumlarini ekmektedir...dinsel mükafatlarla (örnegin çennet va'dleriyle) insan karakterini küçültmektedir..." derdi. Din kitaplarinda Tanri'nin pek olumsuz bir sekilde tanitildigini ve bunun kötü sonuçlar dogurdugunu, ve bu tanimi olumlu kilmak suretiyle "iyi ve dürüst" insan tipi yetistirmenin mümkün olabilecegini belirtirdi. Profession de Foi adli kitabinda, "Kutsal" kitap'larin Tanri'yi "Keyfi" ve "Korkutucu" ve "Gaddar" ve "intikamci" vs gibi niteliklerle tanittigini ve bu tür bir Tanri anlayisiyle yetisen insanlarin ayni niteliklere sahip olmalarinin dogal bulundugunu söyler. "Cennet" ve "Cehennem" masallariyle yetistirilen insanlardan asil bir ruh ve yüksek karakter beklenemeyecegini belirtir. Lettres Ecrite de la Montagne adli diger bir kitabinda, din adamlarinin "metafizik" verilere saplanacak yerde akilci verilere yönelmelerinin kosul oldugunu, ve ancak bu taktirde çevreleri bakimindan yararli olabileceklerini söyler ve böyle olabilmeleri için ilahiyat fakültlerinde degil fakat müspet egitim kuruluslarinda yetistirilmeleri gerektigini eklerdi [214].

Din adamlarina ve "Kutsal" kitap'larin akil disi'liklarina karsi en siddetli saldirilarda bulunanlardan biri de Thomas Paine (1737-1809) adinda ünlü bir Ingiliz yazardir. Fransiz düsünürlerinin akilci felsefesiyle yetismis ve daha sonra Fransiz uyrukluguna girerek 1789 Fransiz Ihtilali'nde, ve ihtilal'in fikir dokusu'nda ve fikirsel gelismelerinde büyük rol oynamistir. Age of Reason [215] adli yapitinda, mensup bulundugu hiristiyan dininin elestirisini yapar; Ahd-i Atiyk ile Ahd-i Cedid 'te (ve daha dogrusu Tevrat ve Incil 'de) akla ve müspet ahlak anlayisina aykiri buldugu her seyi ortaya koyar. Aslinda ne Tanri'yi inkar eden ve ne de dinsizligi seçen bir kimsedir Thomas Paine. Aksine Tanri fikrine her kesten fazla inanir ve Tanri'yi her kesten fazla yüceltir. Fakat inandigi ve yücelttigi Tanri, "Kutsal" kitap'larin tanimladigi Tanri degildir, çünkü bu kitaplarda yer alan "Tanri" tanimi, müspet akla ve ahlaka ters düsen bir tanimdir. Oysa ki Thomas Paine , "Kutsal" bilinen bu kitaplarin Tanri sözleri oldugunu kabul etmez; ona göre "Kutsal" kitap denen sey vicdan sesidir ve bu sese uymak dindar olmak için yeterlidir, ve çünkü bu ses insani, insan sevgisine eristirir. Söyle der: "Tek bir Tanri'ya inaniyorum ve birden fazla Tanri olabilecegini düsünemiyorum. Bu yer yüzü yasamlarinin disinda da mutluluk olacagina inaniyorum. Fakat insanlarin esitligi fikrine bagliyim. Din kurulusunun baslica amacinin tüm insanlari mutlu kilmak, hiç bir ayirim gözetmeden onlara karsi sevgi, hosgörü ve sefkat ile davranmak olmak gerektigi kanisindayim..."[216]. Ve iste bu amaca yönelik olmadiklari içindir ki semavi dinlere ve bu dinlerin "Tanri sozleridir" diye benimsedikleri Kitap'lara karsi ilgi duymaz, bunlarin hiç birine inanamazdi. Tanri'nin farkli dinler ya da mezhepler yaratacagini kabul etemzdi: "Katolik Klise'si ya da Protestan Klise'si ya da Yahudi havrasi, ya da Islam gibi, din kuruluslari araciligiyle uygulanan din ve mezheplere inanmiyorum" derdi. Bütün bu kuruluslarin insanlari kölelestirmek, korkutmak ve dünyevi ve uhrevi iktidarlara boyun egdirtmek ve çikarlar elde etmek için bizzat insanlar tarafindan uydurulmus seyler oldugunu söylerdi. Ona göre asil kutsal olan ve tapilmak gereken sey insan akli'dir. Bu nedenle Thomas Paine , kendi aklini "kendi Klise'si" niteliginde bilirdi. Bununla beraber çesitli din ve mezheblere bagli olan kimseleri hor görmezdi: "Nasil ki ben, kendime özgü bir inancaya sahip isem, baskalarinin da kendilerine özgü inançlara sahip bulunmalari hakkini kabul ederim. Din kuruluslarini yermekle beraber, baskalarini, sirf benden farkli inançtadirlar diye suçlamayi aklimdan geçirmem" derdi [217] . Hos görmedigi sey "iki yüzlülük", "sahtecilik", vs gibi seylerdi; bir kimsenin inanmadigi bir seye inanir görünmesi kadar onu tiksintiye sürükleyen baska bir sey yoktu; bu tür davranislari sahtekarlik sayar ve :"Hiç bir davranis bunun kadar yikici ve sakincali sonuçlar doguramaz" diye haykirirdi. Düsündügü o idi ki bir insan , inanmadigi bir seye inaniyormus gibi bagli görünebiliyorsa, bu taktirde o her türlü kötülügü, ve ahlaksizligi ve cinayeti rahatlikla yapabilir. Kendisi iki yüzlü bir insan olmadigi içindir ki , kendi mensup bulundugu hiristiyanligin "Kutsal" saydigi kitap'lardaki çogu esaslari, ve özellikle bu kitaplarin Tanri anlayisini inkar etmistir, çünkü bu anlayis, ona göre, akil disi usullerle bulunmus ve olmadik masal'larla donatilmistir. Oysa ki "Gerçek ve yüce" bir Tanri anlayisina ancak akilci yollarla ulasilabilinir. Bu itibarfla yapilacak sey aklin gelismesini saglamaktir: "Kisi'den akil denen seyi aldiginiz an, ya da akli islemez hale sokup Tanri'yi da akil disi yollarla (gökten inme emirlerle) tanitmaga kaldiginiz zaman, Kisi için hiç bir i'zan ve idrak olanagi kalmaz. Böyle bir halde Incil'i at'lara (hayvanlara) belletmege ugrasmakla insanlara belletmek arasinda hiç bir fark kalmaz " derdi [218]. Öte yandan "Kutsal" kitap'larin (Incil 'in ve Tevrat 'in), aslinda Tanri sözleri olmayip insanlarin kendi kafalarindan uydurduklari seyler oldugunu açiklarken, bunlarin ayni zamanda yanlislarla dolu oldugunu hatirlatirdi : "Size simdi (Tevrat'in) Musa tarafindan Tanri'nin agzindan çikmis sözler olarak kaleme alinmadigini ve hatta onun zamaninda dahi yazilmadigini, onun yasadigi dönemden çok sonra, baskalari tarafindan uyduruldugunu ortaya vuracagim" diyerek Tevrat 'i hallaç pamugu gibi atmistir. Ayni yanlislarin ve akil disiliklarin Ahd-i Cedid (Incil) için dahi söz konusu olduguna isaretle (örnegin Matta 'ya göre Incil' de Davut ile Isa arasinda 28 kusak bulundugunun yazildigini oysa ki Luka' ya göre bu sayi'nin 43 olarak açiklandigini, ve yine Meryem 'in bir ruh tarafindan hamile birakildigina ve Isa 'nin babasinin Tanri olduguna dair hükümlerin yalana dayandigini, ya da Pavlus ' un Korintos'lulara hitaben yaptigi konusmanin saçmaliklardan olustugunu, ve bütün bunlarin sadece insanlarin kafalarini karistirmak için ise yaradigini, ve cenaze törenlerindeki çan sesleri kadar anlamsiz olduklarini, ve falcilarin ya da ayak takimi insanlarin, anlamini hiç anlamadan ve suradan buradan toplayip ortaya vurduklari seylerin, bu din kitaplarinda yazilanlardan çok daha iyi, çok daha anlamli sayilacagini belirtmistir[219]. Fakat bununla da kalmamis, bir de din kitaplarinin kindarlik ve gaddarlik örnekleriyle, ve çapulculuklar ve cinayetler ve öldürme olaylariyle, sehvet sahneleriyle süslenmis olduguna deginerek söyle demistir: "(Bu kutsal bilinen kitaplar) fesad ve kötülük ve cinayetler tarihinden baska bir sey degildir, ve insanlari sadece ahlaksizliklara ve vahsete sürüklemekten baska bir ise yaramamislardir, ve ben, sahsen gaddarliktan ve müstehcenlikten ve benzeri seylerden asla hoslanmayan bir kimse olarak bu kitap'lara karsi tiksinti duymaktayim...". Böyle bir kitabin Tanri yapiti olamayacagini belirtirken, aksini iddia edenlerin Tanri'nin yüceligi fikrine karsi ve Tanri'ya hakaret niteliginde is gördüklerini ekler ve söyle der: "Incil'de [220] anlatilan bayagiliklar tarihini izledikce, ve orada en degersiz ve sefil hikayeler serisinin yer ettigini gördükce, bu Kitab'i 'Tanri' kitabi olarak benimsemeyi YARATAN'a karsi saygisizlik sayarim..." [221] . Her ne kadar Isa 'nin faziletli ve iyi ruhlu bir insan oldugunu, ve getirdigi ahlak kurallarinin, ya da kendinden verdigi örnek davranislarin, insanliga yararli oldugunu kabul etmekle beraber, Hiristiyanlarin peygamber olarak benimsedikleri bu kisi'yi ne Tanri'nin gönderdigi bir peygamber ve ne de Tanri sözlerinin nakledicisi olarak görürdü. Isa 'dan çok önceki dönemlerde, Isa' nin koydugu ahlak kurallarina benzer örnekler bulundugunu, ve nitekim Konfiçyüs' ün ya da eski Yunan düsünürlerinin ya da saymakla bitmez daha nice kisi'lerin ad'larini belirtmenin mümkün oldugunu eklerdi. Isa ' ya atfolunan sözlerin dahi Tanri'dan gelme olmayip din adamlari tarafindan uyduruldugunu kanitlayici görüsler belirtirdi [222]. Hiristiyan dini'ni ve daha dogrusu genel olarak din kurulusunu temel'den sarsabilecek bu tür görüsleri en büyük bir medeni cesaretle ortaya koyan Thomas Paine hakkinda Napolyon Ponapart 'in degerlemesi sudur: "Yer yüzünün her bir Kent'ine , Thomas Paine 'in saf altindan yapilmis heykelinin dikilmesi gerekir." [223]

*