II) Insan Varligina "Güven"
ve "Sevgi" Duygulariyle Dolu Bati'li Aydin'in Zaferi:
Akil Çagi [170],
insan varligina güven ve sevgi besleyen ve bu nedenle
aklin üstünlügüne ve gelisme gücüne
inanan Bati'li aydin' in olusturdugu bir çag'dir,
ki esas itibariyle insan varligi'nin kutsalligi ve müspet
düsünce'nin ve bilim'in din karsisinda mutak bagimsizligi
gibi sonuçlari olusturmustur. Esas itibariyle 17ci ve
18ci yüzyillarin ürünüdür ve günümüze
dek güçlülügünü sürdürmüstür.
Bu çagi hazirlayan aydin'larin baslica amaci, insan yasamlarini
ilkelliklerden, geriliklerden , sefaletlerden , ve haysiyetsizliklerden
kurtarmak, ve bunu basarabilmek için dinsel inanislara
dayali köhne düsün düzeni yerine akilciliga
dayali yeni bir düzen kurmak, yani aklin özgürlügünü
ve egemenligini saglamak, daha baska bir deyimle akli "Tanrilastirmak",
Tanri yerine akli ve akil yerine de Tanri'yi koymakti. Inandiklari
su idi ki insan, bizatihi özü itibariyle yaratici
nitelikte bir akil gücüne sahiptir ve eger aklin gelismesine
ve özgürlügüne engel olan seyler (örnegin
dinsel baskilar) giderilecek olursa, insanlik sonsuz bir gelisme
yoluna girer. Yine onlara göre din denilen sey, insan
aklini ve zekasini dumura ugratan, islemez halde tutan bir seydir,
ve bu nedenle bu kurulusu ortadan kaldirmak, ya da hiç
degilse akil temeline oturtmak kosuldur [171]. Bu dönem
düsünürlerinin pek çogu, din kitaplarinin
uydurma masallarla dolu oldugunu, din adamlarinin yalanci ve hilekar
olduklarini söylemekten kaçinmazlar, ve insan'
a layik bir din anlayisinin "din adamlarinin maskaraliklarindan
arinmis", akil verilerine dayatilmis, "mu'cize"
lerden ayiklanmis ve tam manasiyle insancil kilinmis bir anlayis
olmasi gerektigini haykirirlardi. Tevrat ve Incil
gibi "Kutsal" bilinen kitap'larin
Tanri sözleri olmayip din adamlarinin kaleme aldiklari seyler
oldugunu, ve bu kitap'lardaki olaylara ve masallara inanmanin
saflik ve budalalik ve hatta suç sayilacagini, bütün
bu masallarin eski Misir ya da Kaladenyo ya da Babilonya ve Hint
ve Cin kaynaklarindan aktarma seyler oldugunu savunurlardi. Öte
yandan bu kitaplarla belletilmek istenilen ahlakiligin disinda
ve çok üstünde akil temeline dayali bir müspet
ahlak anlayisinin var oldugunu [172] ve "Peygamber"
diye kabul edilen ve "fazilet" örnegi diye gösterilen
kimselerin ahlakilikle bagdasmaz yasamlari oldugunu açiklarlardi
[173]. Örnegin Davud 'un sehvetine düskün
bir kimse oldugunu, en yakin bir arkadasinin karisi ile zina yaptigini,
ya da Isa' nin marangozhane'den çikma basit bir
isci olup insanlari aldatan beceriksiz bir kimse oldugunu, ve
peygamber diye tanitilan bu gibi kimselere atfolunan "mu'cize"
'lerin, insanlarin safligindan ve budalaligindan yararlanmak
suretiyle uydurulmus seyler oldugunu, ve bu aldatmalarin er geç
anlasilacagini öne sürerler, ve insan aklinin özgür
ve egemen oldugu an karanlik çag'in son bulacagini söylerlerdi
[174] . Her ne kadar Klise'ye ve din adamlarina karsi hinç
besleyenler arasinda din kurulusunu korumak isteyenler olmakla
beraber genel düsünce o idi ki "biçimsel"
sekliyle bu kurulus artik ortadan kalkmalidir. Muhakkak olan
sudur ki 17ci ve 18ci yüzyil düsünürleri arasinda
din adamina karsi dis bilemeyen hemen hemen yoktur. Bunlar arasinda
Diderot gibi Tanri fikrini inkar edenler yaninda,
"Deist " adiyle bilinen ve Tanri'nin varligini
kabul etmekle beraber mensup bulunduklari dinin "insancil"
nitelikte olmasini isteyenler ve Tanri'yi "Doga" seklinde
benimseyenler vardi. Hepsi de "laik devlet" anlayisini
ve dünyevi iktidarin uhrevi iktidara üstünlügünü
savunurlardi. Aralarinda din adamlari da vardi. Örnegin
Abbè Raynold : "Devlet din için
degil fakat din devlet için yaratilmistir" derdi
ve derken de sunu anlatmak isterdi ki "Bir dinin dogmalarini
ve uygulanisini denetlemek... egemenligin sahibi olan halka ait'tir,
ve halk, dilerse, din kurulusunu yasaklayabilir, dilerse degistirebilir,
dilerse din'den vazgeçebilir" . Bununla da kalmaz
Devlet araciligiyle din adamlarini hizaya getirmek , ve onlari
kötülük yapamayacak hale sokmak gerektigini söylerdi
[175] . Fakat asil agirlik Voltaire gibi "akli"
Tanri kertesine yükseltmek isteyenlerdeydi. Ve iste aydin
siniflarin bu tür cabalari sonucudur ki Bati dünyasi
18ci yüzyilda Akil Çagi 'na çikabilmistir;
bu sayededir ki Tanri ve peygamber emirlerine uymak yerine akil
verilerine yönelmek gerektigi fikrini benimsemistir. Bati'yi
bu asamaya dogrultan aydinlarin tümünü burada ele
almak elbetteki mümkün degildir; bunlardan bazilarini
belirtmekle yetinecegiz ve görecegiz ki bütün bu
düsünürlerin ortaklasa benimsedikleri deger ölçüsü
insan varliginin kutsalligi'dir. Örnegin 17ci yüzyilin
en büyük bilginlerinden biri olan Kepler (1571-1630)
"Tanri/Kisi ayniyetinde insan varliginin yüceligi
fikri yatar. Kisi'nin kutsal degeri nedeniyle aklin özgürlügünü
saglamak ve bu özgürlügü engelleyen her seye
karsi savasmak kosuldur" derdi. Astronomia
adli ünlü yapitiyle modern bilimlerin dogusunu saglayan
Kepler , sadece insan aklini yaratici güc'e ulastirmak
bakimindan degil fakat ayni zamanda tüm insanlar arasi sevgiyi
ve kardesligi olusturmak bakimindan da emsalsiz ugrasilarda bulunmustur.
Bu ugrasilara o, sirf insan varliginin üstün degerine
ve insan aklinin yaraticiligina iman duydugu için girismistir.
Inandigi o olmustur ki insanlarin fikren ve ahlaken geri kalmalari,
din adamlarinin olumsuz bir Tanri anlayisini yerlestirmis
olmalarindandir. Daha baska bir deyimle "insan varliginin
yaratici düsün gücünden yoksun kalmasinin
sebebi insanlarin korkutucu ve yasaklayici ve müstebid bir
Tanri anlayisiyle yetistirilmis olmalaridir. Çünkü
bu tür bir Tanri, insanoglunun kendi islerine karismasini
ve örnegin Doga'nin ya da Evren'in sirlarini bulmasini ,
ya da hastaliklarinin nedenlerini arastirmasini ya da buna benzer
islere kalkismasini, yani akilci ve deneyci usullerle ilim yapmasini
istemez" .
Kepler 'in daha 13 yasinda
iken, her konuda ve özellikle din sorunlari hususunda süpheci
bir kafa yapisina sahip oldugu, kadercilige inanmadigi, ve zamanla
bu inanislarinda daha da israrli oldugu, ve dinsel baskilara ve
yasaklara karsi isyankar davrandigi görülür [176].
Bundan dolayidir ki ömrünü Doga'yi arastirmakla
geçirmis ve her kesin bu tür arastirmalarda bulunmasini
istemistir. Bunu yapmanin, din adamlarinin dedigi gibi günah
sayilmayacagini ve çünkü "iyilik" kaynagi
olan ve kisi'yi kendi suretinde yaratan bir Tanri'nin bu tür
arastirmalara engel olmayip aksine tesvik edecegini söylemistir.
Sunu da belirtmekten çekinmemistir ki Doga kanunlarini
ve evreni inceleyip kesfettikce Kïsi, Tanri'ya layik ve
O'nun dileklerini yerine getirmis olur , ve kisi bakimindan en
büyük mutluluk budur, çünkü ancak bu
suretledir ki göklerin ve yerin sirlarini ögrenecek
ve kendisini kendi suretinde yaratmis olan Tanri'yi taniyacak
ve O'na yaklasmis olacaktir [177]. Görülüyor
ki Kepler, insan zekasini ve ruhunu miskinlige ve susmusluga
degil, fakat aksine canliliga ve yaraticiliga ve bilimsel meraka
ve her seyi arastirip gerçekleri bulma hirsina yöneltmenin
yollarini göstermistir. Fakat sadece dinsel baskilara ve
yasaklara karsi degil ayni zamanda iskolastik baskilara
ve aliskanliklara karsi da savasmistir. Insan zekasinin gelismesini
önlemek bakimindan Dogmacilik kadar büyük
bir bela saydigi iskolastik düsüñce
geleneginden kendisini uzak tutardi. "Deney" ve "gözlem"
(müsahede) usulleriyle bilimsel sonuçlari ortaya
koyarken, bu sonuçlara belli bir bilim otoritesini izleyerek
erismedigini hatirlatirdi. Örnegin bir yapitinda, dünyevi
ögelerin üstün özellikleriyle ilgili görüslerini
sergilerken söyle demistir: "Bu sonuçlara
Eflatun'u okudugum ve ona hayran bulundugum için degil
ve fakat sadece... mevsimlerin olusumunu bizzat inceledigim için
varabildim..." [178] . Fakat bütün bunlardan
gayri Kepler, bir de insanlar arasi düsmanliklari
ve savaslari kiskirtici din emirlerine karsi sahlanip dünya
kardesligi görüslerini savunmak gibi asil bir görevi
üstlenmistir. Onu gerçek anlamda üstün
bir aydin yapan sey'de budur. Nasil ki din kurulusuna
ve din adamlarina karsi sesini yükseltmesinin bir nedeni,
insan zekasini dinsel kölelikten kurtarma düsüncesi
oldu ise, bir digeri de insanlar arasi düsmanliklarin ,
küskünlüklerin ve nefretlerin hep din adina ve
hep din adamlarinin körüklemesiyle olustugunu düsünmesindendi.
Tanri kavramini o, insanlar arasinda savas olusturucusu olarak
degil fakat sevgi kaynagi olarak benimsedigi içindir ki,
her kesten önce kendi kendisini "örnek bir insan"
haline getirmisti. Kendisine kötülük edenlere karsi
bile kötülükle degil iyilikle davranmayi gelenek
edinmisti. Nitekim bagnaz çevrelerin kendisini dinsizlikle
ve Tanrisizlikla suçlamalari karsisinda söyle derdi
: "Vicdanim bana sunu ögretmistir ki düsmanlarimiza
karsi kötü davranmak degil ve fakat her seye ragmen
onlari sevmek gerekir..." [179].
Fakat Kepler' in asil büyük fazileti,
karakterinin asaletinde ve emsalsiz denebilecek bir medeni cesarete
sahip olmasinda yatar. Idealist bir fikir savascisi olarak her
tehlikeye gögüs germis, her müsibeti göze
alarak ömrü boyunca bagnazligin ve yalan'in ve gericiligin
karsisina dikilmistir. Ve bütün bunlari sirf insanliga
karsi besledigi sinirsiz sevgi adina yapmistir. Gerçekten
de, bir yandan dogmaciligin ve diger yandan iskolastikciligin
tabu'larini yikmaga çalisirken, ya da "irk, renk,
cins, ve din vs" ayriliklarina bakmaksizin insanlar arasi
kardesligi öngörürken, bu tutumunun kendisini büyük
tehlikelere sokacagini ve özellikle Klise'nin ya da "aydin"
geçinen çevrelerin zulmüne maruz kalacagini
bilmekteydi. Fakat ne din adamlarini ve ne de bilim "üstad'larini
hosnud etmeyi aklindan geçirmemistir. Akilci ve deneyci
usullerle buldugu bilimsel verileri açiklarken iki yüzlü
korkak insanlar gibi degil fakat dürüstlükten ayrilmayi
asla düsünmeyen bir bilim adami haysiyetiyle davranmayi
gelenek edinmistir. Din adamlarinin gazabini üstüne
çekmemek, ya da cahil halk yiginlarinin bagnazligini körüklememek
için yari kapali, ya da çesitli anlamlara gelebilecek
bir dil kullanma kurnazligina yönelmemistir: "Nasil
düsünüyor ve neye inaniyorsam o sekilde konusurum;
düsüncelerimi açiklama olanagindan yoksun kalmak
kadar beni rahatsiz eden hiç bir sey yoktur"
demeyi ilke edinmisti [180]. Bilimsel gerçekleri arastirirken
hiç bir yasak dinlememis, hiç bir engel kabul etmemistir.
Kendisini dinsel ya da bilimsel hiç bir otoritenin kölesi
bilmemis, hiç bir seyi gözü kapali olarak benimsememistir.
Biraz önce dedigimiz gibi, iki bin yila yakin bir süre
boyunca "gerçek" diye kabul edilmis olan verileri,
örnegin Aristo 'nun ya da Eflatun 'un ve diger
otoritelerin fikirlerini elestirip çürütmüstür.
Her seyin dogruluk derecesinin arastirilmasini, yanlis yönlerinin
ortaya vurulmasini, en büyük bir titizlik, dürüstlük
ve ciddiyet içerisinde incelenmesini isterdi. Sadece baskalarinin
görüslerinin dogruluk derecesini ortaya vurmakla yetinmez,
fakat ayni zamanda kendisinin de baskalari tarafindan elestirilmesini
beklerdi. Alkislanmak ya da övülmek degil fakat elestirilip
yerilmek isterdi ve söyle derdi: "Inaniniz bana
kil bilgili bir insanin en sert ve en insafsiz tenkidleri benim
için, kalabalik yiginlarin bilinçsiz alkislarindan
çok daha büyük deger tasir..." [181].
Böyle derken de bilimsel gerçeklere ancak "diyalektik"
usuller ve elestirilerle erisilebilecegini eklerdi. Söylemeye
gerek yoktur ki bu usullerle elde edilen gerçekler, din
kitap'larinin ya da iskolastik kaynaklarin öngördügü
gerçeklerden farkli seylerdi. Bundan dolayidir ki Kepler,
hem Katolik Klise'sinin, hem mensup bulundugu Protestan
Klise'sinin ve nihayet hem de Üniversite çevrelerinin
saldirilarina ugradi. Aslinda son derece dindar bir kimse olmasina
ve Doga'nin yaraticisi olan "Güc" 'e en büyük
bir inançla bagli bulunmasina ve "Ilahi yapitin
ahenkli düzenine ve emsalsizligine hayranim" demesine
ragmen, savundugu fikirler yüzünden "dinsiz"
ilan edildi. Hocalik yapmakta oldugu Graz üniversitesi'nden
1600 yilinda atildi. Wurttenberg Universitesine geçti,
fakat din adamlarinin bazi görüslerine karsi çiktigi
için [182] kürsüsünü terketmek zorunlugunda
birakildi. 1612 yilinda Linz Kent'indeki "Büyük
Din Kurulusu" tarafindan mahkum edildi. Kepler' i
huzursuz kilmak için din adamlarinin basvurduklari kötülükler
arasinda çok sevdigi annesini "Cadi' olarak ilan
etmeleri yer alir. Bu suçlama karari Kepler 'i
manen yikmaga yetmistir. Fakat Klise bununla da kalmamistir;
1626 yilinda Kepler 'in evindeki kitapliga "Dine
aykiri yayinlar var" diyerek el koymustur. Bütün
bunlara ragmen Kepler, haysiyetli bir insan olarak fikirlerini
açiklamaya devam etmistir; parasizlik ve geçim sikintilari
içerisinde, ve ailesini de açliga sürükleme
üzüntüleri yüzünden ömrünü
göcebe gibi geçirmistir. Fakat ne var ki baska ülkelerde
degerini takdir eden ve kendisine kapilarini açan bilim
yuvalari bulabilmistir [183].
Orta Çag zihniyetinin bagnazligina kurban
edilen ünlülerden biri de Galileo Galilei (1564-1642)'dir.
1613 yilinda yakin bir dostu olan Rahib Castelli' ye yazdigi
bir mektubunda, hiristiyanligin "Kutsal" bildigi kitaplarla
müspet ilim yapilamayacagini, bu Kitap'larin insanlara bilimsel
ve felsefi gerçekleri ögretmedigini bildirmekte ve
bu görüslerini kanitlayici örnekler vermekteydi
[184]. Fakat onun büyük "suçu" Klise'nin
görüslerini ve özellikle dünyanin düz
ve Evren'in merkezi bulunduguna dair söylediklerini kabul
etmeyip aksini savunmasiydi. Üstelikte bunu, Bruno
'nun din verilerine ters düsen görüslerden dolayi
ateste yakilmasindan sonra, hani sanki Klise'ye meydan okurcasina
yapmis olmasiydi. Bu "cüretkarligi" nedeniyle
1615 yilinda Floransa'dan Roma'ya getirildi ve Enkizisyon mahkemesi
önünde yargilandi; "yanlis" olan görüslerinden
vazgeçmedigi taktirde odun atesine atilacagi tehdidiyle
karsi karsiya birakildi. Bu dehset verici tehdit karsisinda teslim
olmaktan baska çözüm yolu bulamadi ve yargiçlara
hitaben söyle konustu: "Yetmis yasini idrak eden
ben Galileo, görüslerim yüzünden hapse mahkum
edildim ve iste simdi, yere diz çöktürülmüs
olarak sizlerin karsinizdayim. Elimde Incil var ve bu Kitab'a
dayanarak simdi ben, dünyanin döner oldugu konusunda
söylediklerimin hata ve yanlis oldugunu kabul ediyor ve bu
hatam'dan dolayi kendi kendime lanet'ler ediyorum..."
[185] . Galileo 'nun bu sekilde konusmaya zorlayan Enkizisyon
Mahkemesi, bununla da yetinmedi; bir de ona, dünyanin yuvarlak
ve döner oldugunu iddia eden kimselerle karsilastiginda bu
kisileri din yetkililerine ihbar görevini yükledi.
Her ne kadar Galileo 'yu medeni cesaret tahtina çikarmak
isteyenler , mahkumiyet kararini dinledikten sonra onun, mahkeme
salonundan çikarken , disarda bekleyen ahalinin alaylari
karsisinda : "Evet ama dünya her seye ragmen dönüyor"
dedigini belirtirlerse de, bunun pek varid olmadigi ve ölüm
tehdidi karsisinda görüslerini degistirdigi anlasilmaktadir.
Fakat utanç verici olan sey, bir kimsenin ateste yakilma
tehdidi karsisinda görüs degistirmesinden ziyade, onu
bu durumlara sokanlarin haysiyetsiz tutumlaridir. Kaldi ki Galileo,
daha sonra yayinladigi yapitlarinda Copernicus 'un
ve Batlamyos 'un ve Aristo 'nun fikirlerini
elestirmis bunlar arasinda bilimsel gerçeklere aykiri bulduklarini
red'etmistir [186]: örnegin Aristo 'nun cazibe kanunlari
hakkinda söylediklerinin yanlis oldugunu ortaya vurmustur
[187] .
Orta Çag döneminde insan sevgisiyle dolu
ve insan haysiyetine saygili düsünürlerden biri
de Thomas Campanell (1568-1639) 'dir. Çesitli
yapitlarinda Galileo 'nun görüslerini savunmus,
ve insanligin sefalet ve kötülüklerden kurtulabilmesi
için akil ve zeka'nin din cenderesinden ve iskolastik
baskilardan kurtarilmasi gerektigini haykirmistir. Bilimsel gerçeklerin
din kitap'lari disinda oldugunu söylemekten bikmamistir.
Bütün bu gorüsleri yüzünde suçlu
sayilmis ve ömrünün 27 yilini zindanlarda geçirmistir
[188]
17ci yüzyilin büyük dehalarindan
biri de Descartes (1596-1650) 'dir: "Hiç
bir seyi mutlak gerçek olarak kabul etmem, her seyi süpheci
gözle elestiririm" seklindeki sözleriyle "Akil
Çagi"'nin babaligini yapanlardandir. Söylemege
gerek yoktur ki "her seyi süpheci gözle" (kusku
ile) inceleme özlemi, "Tanri sözleri" seklinde
kabul edilen "Kutsal" kitap'lara (örnegin Incil'e)
karsi güvensizligin ta kendisiydi. Bruno 'nun görüslerinden
etkilenmis olarak geleneksel düsünce tarzina ve dinsel
baskiya karsi cephe almis olan Descartes , gerçek
diye benimsenen her seyi ( ve özellikle dinsel inanislari)
akil terazisine vurmustur. Köklesmis gelenekleri (bunlar
ne kadar kutsal sayilirsa sayilsin) körü körüne
benimsemenin ilkel'lik oldugunu, ve akil rehberligiyle her sorun'un
kökenine inmenin kosul bulundugunu söylemistir. Fakat
bu görüslerinden dolayi Paris üniversitesinden
atilmistir. Din adamlarinin melanetinden yildigi için
, fizik ve astronomi gibi bilim dallarinda emsalsiz yenilikler
getiren Traité Sur le Monde adli yapitini yayinlamaktan
kaçinmistir. Bununla beraber akil çagi'nin bas
mimarlari sayilan düsünürler ( örnegin Voltaire
'ler, Rousseau 'lar, Lock 'lar, ve digerleri )
hep Descartes ' in görüslerine sarilmis olarak
is görebilmislerdir.
Yine 17ci yüzyilin büyük simalari
arasinda Spinoza (1632-1677) yi görmekteyiz
. Akil Çagi'nin malzemesini hazirlayanlardan biridir. Hem
büyük bir düsünür ve hem de insanlik
asigi bir kimsedir. Genel olarak savundugu tez özetle sudur:
"Bilimsel ve ahlaksal gerçekleri din kitaplarinda
degil fakat akil kaynaginda aramak gerekir; insan zekasini din
kitap'larinin ve din adamlari'nin tutsakligindan kurtarmadikca
fikren ve ahlaken gelisme mümkün degildir; Kutsal sayilan
kitaplari Tanri'nin agzindan çikmis sözler seklinde
benimsemek dogru degildir [189], çünkü
basit bir elestiri sonucunda bu kitaplarin farkli dönemlerde
farkli kimseler tarafindan kaleme alindigini anlamak kolaydir.
Nitekim Musa 'ya Tanri tarafindan verildigi söylenen Kitap'larda
Yahudi'lerin seçkin bir millet oldugunu belirten sözleri
Tanri sözleri olarak benimsemek hem akla ve hem de Tanri'nin
yüceligi fikrine ters düser, zira Tanri'nin bir mileti
bir baska millete üstün yaratmasi akla ve ahlak duygusuna
aykiridir. Din kitap'lari akla ve ahlaka yatkin olmayan hükümler
kapsadigi içindir ki bilimsel ve ahlaksal bir kaynak isini
göremez " [190].
Bu görüslerini Spinoza , 1665 yilinda
yayinladigi Tractatus Theologico-Politicus adli ünlü
yapitinda ortaya vurmustur. Savundugu fikirler özgür
düsüncenin ve insanlik sevgisi'nin çagirilarindan
olusur. Dogus itibariyle yahudi olmasina ragmen yahudilerin "çocuksu
zihniyet"'den kurtulamadiklarini söyler ve onlarin "bagnazliklarini"
sergilerdi. Özellikle yahudiligin temel ilkeleri arasinda
akla ve vicdana ve insanliga yatkin bulmadiklarini ( örnegin
"seckin millet olma" ilkesini) red'etmistir.
Hiç bir milletin Tanri tarafindan özel ayricaliklarla
ya da diger milletlere üstün niteliklerle yaratilmis
olamayacagini söylemistir. Tanri'nin insanlar arasinda irk
ve cins ve din ayirimi yapmayacagini, çünkü yüceliginin
bu gibi küçüklüklere müsait olmadigini
belirtmistir. Böylece mensup bulundugu yahudi dininin temel
inançlarini çürütmek istemis ve sonunda
da kendi ahlak ve dünya anlayisina ters buldugu yahudiligi
terketmistir [191]. Ona göre insanlar arasi düsmanliklar
hep cehaletten ve bagnazliktan dogmustur. Örnegin Yahudilerin
ve Hiristiyanlarin ve Müslümanlarin birbirlerine karsi
kin ve nefret beslemelerinin baslica nedeni budur. Bu cehalet
ve bu bagnazlik, din'in akilci bir temele oturtulmamasindan ve
insanlarin akilci bir egitime tabi kilinmamalarindan kaynaklanmistir
[192].
Spinoza 'nin görüsleri
dogrultusunda fikir savunanlar arasinda Ingiliz düsünürlerinden
John Lock (1632-1704) vardir.: "Hiç
kimse belli bir din içerisinde yaratilmis olamaz...Din
kurulusu, sosyal yapinin mayasi olamaz" derken bir bakima
Orta Çag döneminin olumsuz nitelikteki Tanri anlayisina
karsi akilciligi dikmekteydi. Ona göre hic kimse, özgür
iradeye sahip olarak inanir olmadigi bir din'de kurtulus yolunu
bulmus olamaz. Farkli inançtaki insanlarin hosgörü
duygulari içerisinde yasam sürmeleri gerekir ve bu
onlarin dogal haklaridir. Devlet denen kurulus "Dogal"
haklari ve özgürlükleri korumakla görevlidir;
bu görevini yerine getirmedigi taktirde, halkin ayaklanip
"Dogal" haklara saygili yeni bir yönetim kurmalari
gerekir.
17ci yüzyilin akilci felsefesine yönelik
düsünürler, din kurulusuna karsi besledikleri
husumeti, bir de "Peygamber" diye bilinen kimselerin
yasamlarindaki akla ve ahlaka aykiriliklari ortaya vurmak suretiyle
dile getirirlerdi . Dictionnaire Historique adli ünlü
yapitin yazari Pierre Bayle (1641-1706) bunlarin
basinda gelir: "Hiç kimse beni inandiramaz ki
(peygamberlerin ahlak disi) davranislarinda, Tanri'ya
hizmet edenlerin uymalari gereken ahlakilik yatmaktadir..."
derdi; derken de buna örnekler verirdi. Kuskusuz ki Bayle,
insanligin iztirab'lari ve acilari ve açliklari
ve mutsuzluklari karsisinda rahatsiz olan, ve basta din kurulusu
olmak üzere bu kötülüklere sebeb her seye
karsi savasmayi görev sayan düsünürlerin ne
ilki ve ne de sonuncusudur; fakat bu alanda muhakkak ki en etkili
olanlardan ve Akil Çagi'ni açanlardan biridir .
Basta Voltaire olmak üzere "Ansiklopedist"
diye taninan aydinlara akilci düsünce yörüngesi
çizen bir kimsedir [193]. Descartes felsefesiyle
hasir nesir olmus ve Spinoza 'yi kendisine ideal edinmistir.
Böylesine saglam bir egitimle aklin üstünlügüne
ve kutsalligina inanmisligi sonsuzdur. Insan sevgisi adina girismeyecegi
fedakarlik yoktur. Nitekim Protestan bir din adaminin oglu olmasina
ve bu din içerisinde yetismis bulunmasina ragmen Protestanligi
en sert bir sekilde yermekten ve din degistirmekten geri kalmamistir.
Fakat din verilerinin akilcilikla bagdasmadigini anlayarak bütün
bunlari birakmis ve sonunda çok sevdigi ülkesinden,
Fransa'dan, ayrilip Hollanda'ya siginmak zorunda kalmistir . Din
dogmalarina ve din kitaplarindaki akil disiliklara karsi saldirilari
yüzünden "dinsiz" damgasini yemeyi
göze almistir [194] . Her ne kadar hiristiyanligi bütün
bütün terketmemis ise de, hiç bir hiristiyanin
cesaret edemeyecegi sekilde bu dini elestirmekten kaçinmamistir.
Örnegin Ahd-i Atiyk 'daki Tanri anlayisini yadsimis,
ve Tanri'nin "korkutucu", "gaddar"."keyfi"
olamayacagini, ve insanligin iztirablari karsisinda susup oturamayacagini
haykirmistir: "Yavrularini seven bir baba, onlarin açlik
içerisinde kivrandigini... görüpte elini kolunu
baglamis olarak oturamaz" diyerek yeryüzü
yoksulluklarinin ve mutsuzluklarinin Tanri'dan gelme olmadigini,
her kötülügün akilsizliklardan dogdugunu
anlatmistir. Ona göre Tanri, kisi'nin kaderini keyfî
sekilde tayin eden degildir; kisi kendi kader'ini kendisi çizer:
kendi iradesiyle ve kendi gayretleriyle ve kendi istekleriyle
çizer. Kisi'nin davranislarinin (örnegin suçluluklarinin)
yapicisi Tanri degil kendisidir. Kisi davranislarinin Tanri tarafindan
ve Tanri'nin keyfine gore çizildigini kabul etmek demek,
Bayle' ye göre, Tanri'nin kötülük
yaptirabilecegini kabul etmek olur ki bu da Tanri fikrini küçültmek
olur.
Yine bunun gibi Bayle, insanlar arasi savas
düsüncesine yer veren dinsel zihniyeti ve savas duygularini
kiskirtan din emirlerini agir bir dil'e yermis ve baska din'lerin
hiristiyanliktan daha kötü olduguna dair söylenenleri
inkar etmistir [195] . Ahd-i Atiyk gibi Ahd-i Cedid'
i de tüm olarak elestirmis ve yermistir. Örnegin
"Luka'ya göre Incil" 'de , kisileri belli
bir inanca sürükleyen hükümleri (Bkz. Bap
XIV) insanlik adina utanç duyulmak gereken seyler olarak
tanimlamistir [196] Bu hükümleri Protestan'lara karsi
yildirma araci yapan din adamlarini yermekten yilmamis: "Dürüst
hiç bir insan bu tür davranislari yüz kizartici
bulmaktan geri kalmaz" demekten kaçinmamistir.
Bütün bunlari yaparken bir de peygamber'lerin (örnegin
Ibrahim 'in ya da Davud 'un) yasamlarindaki olumsuzluklari
ortaya vurmustur. Özellikle Davud' un, sanildigi
gibi fazilet insani olmayip sehvetine düskün birisi
oldugunu, güzel her kadinla yattigini, gayri mesru iliskiler
kurmaktan kaçinmadigini, en yakin arkadasinin karisina
(Betsabe'ye) asik olup onu kocasindan (Uriah' tan)
ayirttigini ve haremine kattigini ve sonra da arkadasini cephe'ye
yollayip ölümüne sebeb oldugunu, ve halki da yalanlarla
aldattigini ve bütün bunlarin pek asagilik, pek bayagi
davranislar oldugunu açiklamistir [197]. Yine Davud'
un buna benzer bir sekilde, en yakin diger bir arkadasini,
Hosei' yi casus olarak Absalom adindaki düsmanina
yollayip onu en adi yalanlarla kandirttigini hatirlatmis [198],
ve hiç bir ahlakilikle bagdasmaz bu tutumlarin peygamber
sayilan bir kimse'ye degil fakat olsa olsa siyaset adamlarina
yarasir oldugunu anlatmistir. Din kurulusunu ve din kitaplarini
elestirmenin ve peygamber diye bilinen kisileri yermenin toplumda
huzursuzluk yaratacagini kabul etmekle beraber, bunlar yapilmadigi
taktirded fikirsel ve ahlaksal gelisme olasiliginin bulunamayacagini
tekrarlamistir.
17ci yüzyilda kisilerin kaderine akil rehberliginin
egemen olmasi gerektigini savunanlar arasinda sadece Protestan
yazarlar degil fakat Katolik dinindan olanlar da vardir, Irlandali
bir din adami olan John Toland, bir yandan Papa'ligin
mutlak otoritesine ve Anglikan Klise'sine ve diger yandan da Devlet
iktidari'nin mutlakligina karsi savas açanlardandir. Her
türlü gelenekselligi ve batil inanislari kökünden
kazimak onun baslica amaci olmustur. Din yolu ile halki sömürenlere
karsi savasmistir. An Appeal to Honest People Against Wicket
Priest adli kitabinda , hiristiyanligin kötü ruhlu
ve bilgisiz din adamlari elinde putperestlik döneminin
olumsuzluklariyle soysuzlastigini savunmustur. Daha sonra 1696
yilinda yayinladigi Christianity Not Mysterious adli
bir kitabinda , akilci temele dayali olmayan bir dinin asla yasayamayacagini
ileri sürerken söyle demistir: "Hiristiyanlik
ya aklin bizatihi kendisidir ve evrensel düzenin bir parçasidir,
ki bu taktirde kendisine yabanci seylerden , örnegin dogma'lardan
ve biçimsellik'lerden ve ilkel geleneklerden siyrilip kurtulmak
zorundadir, ya da evrensel bir düzenin parçasi degildir
ki bu taktirde de varligini sürdüremeyecektir, çünkü
yer yüzünde hiç bir sey, akil verilerinin üstünde
ya da akla aykiri olarak hüküm süremez...".
Ve yine 1701 yilinda yayinladigi Anglia Libera adli kitabinda,
her insanin özgürlük içerisinde dogdugunu
ve rüst yasina erdigi an akil rehberligiyle kendi davranislarini
düzenleme durumuna girdigini, toplum kanunlarinin akil ürünü
seyler olup kisi'nin "Dogal" haklarina aykiri olmamalari
gerektigini ve eger olacak olursa toplumun isyan hakkina sahip
bulundugunu, mutlak ve müstebid iktidarin is gördügü
her yerde geriligin, yoksullugun, atalet ve miskinligin dogdugunu
anlatmistir [199]. Her ne kadar Ingiltere'nin kendi ulusal dinine
sahip olmasina taraftar görünmekle beraber, bu "ulusal"
dinin insanlara hiç bir sekilde baski yapmamasini ve
farkli din ve inanactakilere karsi hosgörü ile davranmasini
ve insanlar arasi kardeslik duygularini yerlestirmesini gerekli
görmüstür [200]. Ancak ne var ki bütün
bu idealist ve insancil görüsleri yüzünden,
tipki benzerleri gibi, Klise'nin ve gerici çevrelerin zulmüne
ugramis, cahil halk yiginlari tarafindan alaya alinmis, ve tek
basina yasama durumunda kalmistir. Bu arada Parlamento'nun aldigi
bir kararla yetkili merciler tarafindan evindeki kitaplar toplatilip
yaktirilmistir. Fakat her seye ragmen Toland, ideal edindigi
dava'dan ve en büyük bir azimle savundugu fikirlerden
vazgeçmemistir ki bunlar arasinda "korkutucu ve keyfi
ve gaddar bir Tanri anlayisi" yerine "insanlar arasi
sevgi kaynagi bir Tanri" anlayisini yerlestirme fikri en
önemli bir yer isgal eder.
Din kitap'larindaki akil disiliklara ve masal'lara
karsi meydan okuyanlar arasinda Doutes Sur la Religion [201]
adli yapitin yazari ünlü Fransiz tarihcisi Comte
de Boulainvillier (1658-1722) de yer alir. Bu kitabinda
:"Akil kistasina vurulmayan ve akil süzgecinden geçirilmeyen
din hükümleri deger ifade etmez" derken anlatmak
istedigi sey Incil 'in ve benzeri din kitaplarinin etkisini
ve halk indindeki gücü'nü sona erdirmekti. Düsündügü
o idi ki din verilerinin, her seyden önce, inandirici nitelikte
olmasi gerekir ve olabilmesi için de akla ve mantiga ve
vicdan'a yatkin bulunmasi kosuldur. Sirf "Kutsal" kitab'da
yer almistir diye din emirlerini kutsal ya da ahlaki saymak yanlistir.
Akilci bir temele dayatilmayan, tartisilmayan din emirleri geçersiz
kilinmalidir. Din hükümlerinin uygulanmasinda dolayi
kisileri sorumlu tutabilmek için bu hükümlerin
herkes tarafindan tartisilabilir olmasi gerektigini belirtirken
söyle der : "Iyi ve adil bir Tanri hiç bir
zaman beni, elestirme ve tartisma olanagina sahip bulunmadigim
emirler yüzünden sorumlu kilamaz ve cezalandiramaz".
Ona göre akil denen sey , kisi'yi en
dogru yola götürebilen bir araçtir ve Tanri
bunu , sirf bunun için kisi'ye vermistir: "Benim
aklim, Tanri'nin bana ihsan ettigi bir nimettir, bu nedenle beni
yaniltmasi söz konusu degildir..." derdi. Derken
de akil sahibi insanlarin peygamber gibi araci'lara muhtaç
bulunmadiklarini eklerdi. Zira insanlari akil ile ibram eden
bir Tanri'nin onlara bu sekilde düsünme yolunu açtigini
ve su hale göre artik peygamber araciligiyle vahy indirmesine
gerek kalmadigini söylerdi: "Bana akil ve zeka
ihsan eden bir Tanri, neden bana dogrudan dogruya hitap etmek
varken etmesin de baska insanlari araci secsin ve benimle onlarin
araciligiyle konussun?" diye sorardi [202] . Bu
tür düsüncelere kapildikta zaman zaman hiristiyanliga
karsi sert çikislarda bulunmus ve hatta hiristiyanligi
alaya almistir. Örnegin Incil' 'de pek çok
saçmaliklar bulundugunu, Isa' ya atfolunan bazi
sözleri ciddiye almanin dogru olmadigini, din kurulusunun
insanlar arasinda kin ve nefretler ve esitsizlikler yarattigini,
insan tabiatini soysuzlastirdigini, iyi insan tipi'ne olanak birakmadigini
söylemistir. Eski çag'larda, yani hiristiyanliktan
önceki dönemlerde üstün uygarliklar yaratildigini,
bu uygarliklarda üstün insan tipi'ne rastlandigini,
ve örnegin eski Yunan ve Roma dönemlerinde Aristo,
ve Sokrat, ve Marc Aurel vs gibi nice düsünürlerin
yetistigini, bu düsünürlerin, hiristiyanligin yetistirdigi
azizlerden ( örnegin St. Jerom, St. Bernard, St. Gregor,
St. Ignace vs gibi) çok daha faziletli kimseler olduklarini
iddia etmistir [203]
Bu dönem düsürlerinden pek çogu
"Kutsal" diye bilinen kitap'larin, Tanri sözleri
olmayip insanlar tarafindan hazirlandigini ve çünkü
olumsuz hükümlerle dolu bulunduklarini savunurlardi.
Histoire Critique du Vieux Testament adli kitabin yazari
Richard Simon söyle der: "(Ahd-i Atiyk'i)
elinize alin ve sayfalarini söyle bir karistirin. ve büyük
bir sabirla okumaya baslayin. Bu okuduklarinizin sizi nasil bir
hayal kirikligina ugrattigini görmekte gecikmeyeceksinizdir.
Bu kitaptaki sözleri Tanri'nin agzindan çikmis seyler
olarak kabul etmenize imkan bulamayacaksinizdir..." [204]
. Kendisi koyu bir katolik papazi oldugu halde Hiristiyanligin
kutsal saydigi kitapta akilcilikla uzalasmayan esaslar bulundugunu,
bunlarin bilgisiz ve kötü ruhlu din adamlari tarafindan
konmus oldugunu, ve akilci usullerle ayiklanmak gerektigini,
böyle bir temizlemeden geçmeyen bir din kitabinin
yararli nitelik tasiyamayacagini belirtirdi. Bu görüsleri
yüzünden mensup bulundugu Klise tarafindan aforoz
edildi, 1678 yilinda din adami görevlerinden uzaklastirildi.
Ayni yil Kiraliyet Meclisi karariyle kitaplari yasaklandi [205].
Fakat hemen hatirlatalim ki bu dönemin en etkili
düsünürlerinden biri Voltaire 'dir
(1694-1778): akil gücü'nün ululuguna ve yaraticiligina
iman beslemis, ve yasami boyunca "akilciligin" "imanciliga"
üstünlügü fikrini islemistir. Insanlik için
en büyük tehlikenin, en büyük müsibetin
akil gücünden ve akilci düsünme yeteneginden
nasibsizlik ve fikirsel atalet oldugunu söylemistir. Isanlar
arasi düsmanliklarin ve saldirganliklarin ve her türlü
bagnazligin "akil" denen doga nimetine deger
vermemekten, ve akilcilik yerine imanciliga yönelmekten dogdugunu
bildigi içindir ki akilci gelismeyi engelleyen her seye
karsi amansiz bir savasim vermistir [206]. Ona göre bu engellerin
basinda dinsel inançlar, ve bu inançlari pekistiren
din adamlari, ve Klise vardir. Fakat Voltaire, bütün
bunlara bir de milliyetcilik ögesini katmistir.
Daha o dönemde, sanki milliyecilik gelismelerinin ne kadar
olumsuz boyutlara erisebilecegini biliyormus gibi, rasyonel bir
insan için milliyetciligin yersiz ve gereksiz oldugunu
söylemistir. Kendi ülkesi Fransa'ya karsi özel
bir baglilik duymamasi bundandir. Kendisini bir fransiz yurttasi
olarak degil, fakat dünya yurttasi olarak görmüs
ve "milliyeciligi" , kültür seviyesi düsük
kimselere yakisir bulmustur , tipki kendisinden sonra bir çok
düsünürlerin yapacaklari gibi [207]. Din adamlarinin
varligina karsi cephe almasinin nedeni ise, insan aklinin sinirsiz
gücünü olan inancindandir: "Nerede ki
akil özgür ve egemen durumdadir, orada din adamina yer
olmamalidir" derdi [208]. Tanri'yi, din kitaplarinin
tanimladigi sekliyle, yani insanlari birbirlerine saldirtan ve
gaddarliklar yaptirtan vs bir güç olarak degil, fakat
aksine bütün insanlari (inançlari ne olursa
olsun) sevgi duygusunda birlestiren, kardes gören bir "Yaratan"
olarak kabul ederdi, çunkü aklin emrettigi sey buydu
; söyle derdi : "Size sunu söylemek isterim
ki yeryüzü insanlarinin tümü, ayni yaratan'in
cocuklaridirlar.... Örnegin hiristiyanlarin 'kafir' diye
bildikleri Türkler benim kardeslerimdir... çünkü
bütün insanlar birbirlerinin kardesi olarak yaratilmislardir..."
[209]. Öte yandan sosyal ya da ekonomik düzenin
Tanri tarafindan olusturulmus olduguna dair olan inanislari geçerli
saymazdi; bu kurallarin gökten inme degil fakat insanlardan
gelme oldugunu, iyiligin ya da kötülügün beseri
davranislardan dogdugunu belirtir ve kadere yer vermezdi. Ahlakiligin
"uhrevi" bir temeli olmadigini ve "ilahi ve mutlak"
bir adalet sisteminin bulunmadigini ileri sürerdi; sürerken
de bu sekilde düsünmenin insanlari ahlaksizliga sürüklemeyip
aksine saglam bir ahlak anlayisina götürecegini eklerdi.
Tarih boyunca "uhrevilige" ve "ilahi ahlak"
'a inanmiyor diye dinsizlikle suçlandirilan aydin kisilerin,
en yüksek fazilet ve ahlak anlayisina sahip olduklarini hatirlatir
ve örnek olarak La Motte , gibi ya da Bayle
gibi, ya da Locke ve Spinoza ve
Shaftesberg ve Collins gibi büyük
ahlakiyatcilari gösterirdi. Insan'larin sadece din kurulusu
sayesinde gelisebileceklerine ya da "kurtulusa" erisebileceklerine
dair yerlesik inanislari saçma bulur ve insan zekasina
güven beslemeyen zihniyeti yererdi :"Insan ne canavar
ya da melek seklinde, ne ahlakli ya da ahlaksiz olarak, ne mutlu
ya da mutsuz sekilde yaratilmistir...O, özgür akil
sayesinde egitimle gelisebilen, mükemmelesebilen bir varliktir:
derdi [210]. Her türlü gelismenin ve kurtulusa erismenin
akil rehberligiyle mümkün olduguna inandigi içindir
ki halk yiginlarinin "Cennet" aldatmalariyle mesgul
edilmesine, ya da Tanri mükafat'larina ulasmak için
din emirlerine boyun egmelerine, ya da din adamlari elinde kölelesmelerine
isyan eder, bütün bunlari insanlik haysiyeti, ve akil
ve zeka'nin asaleti adina utanç verici bulurdu. Bu tür
kandirmalara sürüklenen insanlarin, gerçek anlamda
Tanri sevgisine sahip olamayacaklarini düsünürdü.
1770 yilinda Prusya imparatoru Frederick 'e yolladigi bir
mektubunda dinsel yalanlari alaya alan su satirlar vardir: "Ne
yazik ki bir gün gelecek...ne Cennet'lere ve ne de Cehennem'e
inanmak diye bir sey kalmayacaktir. Oysa ki bu oldukca eglendirici
bir konu idi...". Fakat bu alayli satirlari aydin bir
insana yakisir ciddiyetle söylece sonuçlandirir: "Böylece
insanlar, bir süre sonra, hiç bir umuda ya da korkuya
kapilmadan, Tanri'yi sadece Tanri adina sever olacaklardir,
nasil ki matematik bir gercegi sevdikleri gibi! Bu sevgi, atesin
bir sevgi olmayabilir, fakat (sunu unutmamak gerekir ki)
gercekler daima donukluk içerisinde sevilir..."
[211]. Denilebilir ki Voltaire , ilahiyat sorunlarini
ve din adamlarini insanligin en küyük kötülük
kaynagi olarak görenlerin basinda gelir. Ona göre bütün
dinleri olumsuz ve sakincali yapan sey bu kaynaklardir. Dictionnaire
Philosophique adli yapitinin "Eucharist"
[212] kavramiyle ilgili bölümünde, ilahiyat'in
esas itibariyle Tanri anlayisina ve gerçek din inanislarina
karsi "küfür" demek oldugunu yazmistir. Yine
bunun gibi, insanligin yüzünü kizartici davranislarin,
ve öldürmelerin ve vahsetin hep din adina islendigini
ve ilahiyat sorunlari olarak belletildigini, oysa ki akilci bilim
verileriyle ve akilci egitimler yetismis kimselerin, yani aydin
kisilerin (özellikle eski çag düsünürlerinin)
her seyi insanilikle, barisci usullerle, ve kan akitmadan ve
siddet yoluna basvurmadan çözümlediklerini, ve
kendilerine araç olarak sadece tartisma ve elestirme ve
düsünme ögelerini seçtiklerini söyler.
Siècle de Louis XIV adli kitabinda bu görüslerini
en belirli sekilde sergiler. Fakat din adamlarina karsi asil büyük
darbeyi Candid adli kitabiyle indirmistir. Esas düsüncesinin
, din adamlarini bu yeryüzünden silip atmak oldugunu
bu yapitinda dile getirmistir. Kitabin konusu Eldorado
adiyle hayalinde canlandirdigi bir ülke'deki yasamlardir.
Bu ülkede "din adamlari" diye bir sinif olmadigina
deginirken söyle der: "Gelecek kusaklarin olusturacaklari
(ideal) toplumda din adami diye parazitler bulunmayacaktir..."
. Ancak ne var ki, yine Voltaire 'e göre, aklin
egemenligi, öyle kolayca saglanabilecek bir sey degildir;
yer yüzü henüz gelisme ve olgunluga erisme safhasindadir.
Kisi'ler ve halk'lar hala "manevi" rehberlige muhtaç
durumdadirlar. Bundan dolayidir ki hiç olmazsa bu dönemde,
din adamlarini müspet , akilci egitimden geçirmek
gerekir. Böylece bu sinifi , din kitaplarinin kapsar bulundugu
bâtil inanislardan, masal'lardan ve akla aykiriliklardan
uzak kilmak mümkün olabilecektir. Bu usul, ayni zamanda
din adamlarini suç isleme aliskanligindan kurtaracaktir,
çünkü din kitaplarinda yer alan ve halk'a anlatilan
yalanlar (örnegin 'Cennet', ve 'Cehennem' hikayeleri) insanliga
karsi islenmekte olan suç niteliginde seylerdir [213].
Tipki voltaire gibi, fakat ondan biraz daha
romantik olmak üzere, J.J. Rousseau (1712-1778)
'da kisi'yi din baskisindan kurtarmak ve insan aklini ve zekasini
kutsal nitelikte kilmak için çalisanlardandir: "(Ne
hazindir ki) Din kurulusu, insanlar arasi sevgi ve baris
yerine kan ve ates ve nefret tohumlarini ekmektedir...dinsel mükafatlarla
(örnegin çennet va'dleriyle) insan karakterini
küçültmektedir..." derdi. Din kitaplarinda
Tanri'nin pek olumsuz bir sekilde tanitildigini ve bunun kötü
sonuçlar dogurdugunu, ve bu tanimi olumlu kilmak suretiyle
"iyi ve dürüst" insan tipi yetistirmenin mümkün
olabilecegini belirtirdi. Profession de Foi adli kitabinda,
"Kutsal" kitap'larin Tanri'yi "Keyfi" ve
"Korkutucu" ve "Gaddar" ve "intikamci"
vs gibi niteliklerle tanittigini ve bu tür bir Tanri anlayisiyle
yetisen insanlarin ayni niteliklere sahip olmalarinin dogal bulundugunu
söyler. "Cennet" ve "Cehennem" masallariyle
yetistirilen insanlardan asil bir ruh ve yüksek karakter
beklenemeyecegini belirtir. Lettres Ecrite de la Montagne
adli diger bir kitabinda, din adamlarinin "metafizik"
verilere saplanacak yerde akilci verilere yönelmelerinin
kosul oldugunu, ve ancak bu taktirde çevreleri bakimindan
yararli olabileceklerini söyler ve böyle olabilmeleri
için ilahiyat fakültlerinde degil fakat müspet
egitim kuruluslarinda yetistirilmeleri gerektigini eklerdi [214].
Din adamlarina ve "Kutsal" kitap'larin
akil disi'liklarina karsi en siddetli saldirilarda bulunanlardan
biri de Thomas Paine (1737-1809) adinda ünlü
bir Ingiliz yazardir. Fransiz düsünürlerinin akilci
felsefesiyle yetismis ve daha sonra Fransiz uyrukluguna girerek
1789 Fransiz Ihtilali'nde, ve ihtilal'in fikir dokusu'nda ve
fikirsel gelismelerinde büyük rol oynamistir. Age
of Reason [215] adli yapitinda, mensup bulundugu hiristiyan
dininin elestirisini yapar; Ahd-i Atiyk ile Ahd-i
Cedid 'te (ve daha dogrusu Tevrat ve Incil
'de) akla ve müspet ahlak anlayisina aykiri buldugu her
seyi ortaya koyar. Aslinda ne Tanri'yi inkar eden ve ne de dinsizligi
seçen bir kimsedir Thomas Paine. Aksine Tanri
fikrine her kesten fazla inanir ve Tanri'yi her kesten fazla yüceltir.
Fakat inandigi ve yücelttigi Tanri, "Kutsal"
kitap'larin tanimladigi Tanri degildir, çünkü
bu kitaplarda yer alan "Tanri" tanimi, müspet
akla ve ahlaka ters düsen bir tanimdir. Oysa ki Thomas
Paine , "Kutsal" bilinen bu kitaplarin Tanri sözleri
oldugunu kabul etmez; ona göre "Kutsal" kitap denen
sey vicdan sesidir ve bu sese uymak dindar olmak için yeterlidir,
ve çünkü bu ses insani, insan sevgisine eristirir.
Söyle der: "Tek bir Tanri'ya inaniyorum ve birden
fazla Tanri olabilecegini düsünemiyorum. Bu yer yüzü
yasamlarinin disinda da mutluluk olacagina inaniyorum. Fakat insanlarin
esitligi fikrine bagliyim. Din kurulusunun baslica amacinin tüm
insanlari mutlu kilmak, hiç bir ayirim gözetmeden
onlara karsi sevgi, hosgörü ve sefkat ile davranmak
olmak gerektigi kanisindayim..."[216]. Ve iste bu amaca
yönelik olmadiklari içindir ki semavi dinlere ve bu
dinlerin "Tanri sozleridir" diye benimsedikleri Kitap'lara
karsi ilgi duymaz, bunlarin hiç birine inanamazdi. Tanri'nin
farkli dinler ya da mezhepler yaratacagini kabul etemzdi: "Katolik
Klise'si ya da Protestan Klise'si ya da Yahudi havrasi, ya da
Islam gibi, din kuruluslari araciligiyle uygulanan din ve mezheplere
inanmiyorum" derdi. Bütün bu kuruluslarin insanlari
kölelestirmek, korkutmak ve dünyevi ve uhrevi iktidarlara
boyun egdirtmek ve çikarlar elde etmek için bizzat
insanlar tarafindan uydurulmus seyler oldugunu söylerdi.
Ona göre asil kutsal olan ve tapilmak gereken sey insan akli'dir.
Bu nedenle Thomas Paine , kendi aklini "kendi Klise'si"
niteliginde bilirdi. Bununla beraber çesitli din ve mezheblere
bagli olan kimseleri hor görmezdi: "Nasil ki ben,
kendime özgü bir inancaya sahip isem, baskalarinin da
kendilerine özgü inançlara sahip bulunmalari
hakkini kabul ederim. Din kuruluslarini yermekle beraber, baskalarini,
sirf benden farkli inançtadirlar diye suçlamayi
aklimdan geçirmem" derdi [217] . Hos görmedigi
sey "iki yüzlülük", "sahtecilik",
vs gibi seylerdi; bir kimsenin inanmadigi bir seye inanir görünmesi
kadar onu tiksintiye sürükleyen baska bir sey yoktu;
bu tür davranislari sahtekarlik sayar ve :"Hiç
bir davranis bunun kadar yikici ve sakincali sonuçlar doguramaz"
diye haykirirdi. Düsündügü o idi ki bir
insan , inanmadigi bir seye inaniyormus gibi bagli görünebiliyorsa,
bu taktirde o her türlü kötülügü,
ve ahlaksizligi ve cinayeti rahatlikla yapabilir. Kendisi iki
yüzlü bir insan olmadigi içindir ki , kendi mensup
bulundugu hiristiyanligin "Kutsal" saydigi kitap'lardaki
çogu esaslari, ve özellikle bu kitaplarin Tanri anlayisini
inkar etmistir, çünkü bu anlayis, ona göre,
akil disi usullerle bulunmus ve olmadik masal'larla donatilmistir.
Oysa ki "Gerçek ve yüce" bir Tanri anlayisina
ancak akilci yollarla ulasilabilinir. Bu itibarfla yapilacak sey
aklin gelismesini saglamaktir: "Kisi'den akil
denen seyi aldiginiz an, ya da akli islemez hale
sokup Tanri'yi da akil disi yollarla (gökten inme emirlerle)
tanitmaga kaldiginiz zaman, Kisi için hiç bir
i'zan ve idrak olanagi kalmaz. Böyle bir halde Incil'i
at'lara (hayvanlara) belletmege ugrasmakla insanlara belletmek
arasinda hiç bir fark kalmaz " derdi [218].
Öte yandan "Kutsal" kitap'larin (Incil 'in
ve Tevrat 'in), aslinda Tanri sözleri olmayip insanlarin
kendi kafalarindan uydurduklari seyler oldugunu açiklarken,
bunlarin ayni zamanda yanlislarla dolu oldugunu hatirlatirdi :
"Size simdi (Tevrat'in) Musa tarafindan Tanri'nin
agzindan çikmis sözler olarak kaleme alinmadigini
ve hatta onun zamaninda dahi yazilmadigini, onun yasadigi dönemden
çok sonra, baskalari tarafindan uyduruldugunu ortaya vuracagim"
diyerek Tevrat 'i hallaç pamugu gibi atmistir.
Ayni yanlislarin ve akil disiliklarin Ahd-i Cedid (Incil)
için dahi söz konusu olduguna isaretle (örnegin
Matta 'ya göre Incil' de Davut ile
Isa arasinda 28 kusak bulundugunun yazildigini oysa
ki Luka' ya göre bu sayi'nin 43 olarak açiklandigini,
ve yine Meryem 'in bir ruh tarafindan hamile birakildigina
ve Isa 'nin babasinin Tanri olduguna dair hükümlerin
yalana dayandigini, ya da Pavlus ' un Korintos'lulara
hitaben yaptigi konusmanin saçmaliklardan olustugunu,
ve bütün bunlarin sadece insanlarin kafalarini karistirmak
için ise yaradigini, ve cenaze törenlerindeki çan
sesleri kadar anlamsiz olduklarini, ve falcilarin ya da ayak takimi
insanlarin, anlamini hiç anlamadan ve suradan buradan toplayip
ortaya vurduklari seylerin, bu din kitaplarinda yazilanlardan
çok daha iyi, çok daha anlamli sayilacagini belirtmistir[219].
Fakat bununla da kalmamis, bir de din kitaplarinin kindarlik
ve gaddarlik örnekleriyle, ve çapulculuklar ve cinayetler
ve öldürme olaylariyle, sehvet sahneleriyle süslenmis
olduguna deginerek söyle demistir: "(Bu kutsal bilinen
kitaplar) fesad ve kötülük ve cinayetler tarihinden
baska bir sey degildir, ve insanlari sadece ahlaksizliklara ve
vahsete sürüklemekten baska bir ise yaramamislardir,
ve ben, sahsen gaddarliktan ve müstehcenlikten ve benzeri
seylerden asla hoslanmayan bir kimse olarak bu kitap'lara karsi
tiksinti duymaktayim...". Böyle bir kitabin Tanri
yapiti olamayacagini belirtirken, aksini iddia edenlerin Tanri'nin
yüceligi fikrine karsi ve Tanri'ya hakaret niteliginde is
gördüklerini ekler ve söyle der: "Incil'de
[220] anlatilan bayagiliklar tarihini izledikce, ve
orada en degersiz ve sefil hikayeler serisinin yer ettigini gördükce,
bu Kitab'i 'Tanri' kitabi olarak benimsemeyi YARATAN'a karsi
saygisizlik sayarim..." [221] . Her ne kadar
Isa 'nin faziletli ve iyi ruhlu bir insan oldugunu, ve
getirdigi ahlak kurallarinin, ya da kendinden verdigi örnek
davranislarin, insanliga yararli oldugunu kabul etmekle beraber,
Hiristiyanlarin peygamber olarak benimsedikleri bu kisi'yi ne
Tanri'nin gönderdigi bir peygamber ve ne de Tanri sözlerinin
nakledicisi olarak görürdü. Isa 'dan çok
önceki dönemlerde, Isa' nin koydugu ahlak kurallarina
benzer örnekler bulundugunu, ve nitekim Konfiçyüs'
ün ya da eski Yunan düsünürlerinin ya da
saymakla bitmez daha nice kisi'lerin ad'larini belirtmenin mümkün
oldugunu eklerdi. Isa ' ya atfolunan sözlerin dahi
Tanri'dan gelme olmayip din adamlari tarafindan uyduruldugunu
kanitlayici görüsler belirtirdi [222]. Hiristiyan dini'ni
ve daha dogrusu genel olarak din kurulusunu temel'den sarsabilecek
bu tür görüsleri en büyük bir medeni
cesaretle ortaya koyan Thomas Paine hakkinda Napolyon
Ponapart 'in degerlemesi sudur: "Yer yüzünün
her bir Kent'ine , Thomas Paine 'in saf altindan yapilmis
heykelinin dikilmesi gerekir." [223]