V) 19cu ve 20ci Yüzyillar Boyunca Bati'li Aydin, "Fikirsel Dürüstlük" Icerisinde "Akilci'lik" Savasimi'ni Ayni Sevkle Sürdürür

Insan zekasini gelistirici ya da geriletici öge'ler konusunda Bati'li aydin'in su son iki yüz yil boyunca kendi kendine sorar oldugu soru su olmustur: "Kisi yasamlarinda din kurulusu'nun ve Klise'nin rolü kisitlayici mi olmustur, yoksa gelistirici sonuçlar mi dögurmustur? Bu kuruluslar fikirsel özgürlügü desteklemisler midir, yoksa kösteklemisler midir?". Bu soru'lara akilci düsünce yönlüsü Bati'li aydin'in verdigi yanit genellikle sudur: "Hayir! Din kurulusu, kisi'nin kendi kendisiyle yabancilasmasi ve fikren ve ahlaken yetersiz kalmasi sonucunu dogurmustur." [241] Bati'nin fikirsel uygarlik gelismesi açisindan en ileri sayilan ülkelerinde, örnegin Fransa'da, toplumu etkileyen mihraklar, din kurulusuna ve din adamlarina karsi amansiz bir savasim sürdürmüslerdir. Içlerinde bu düsmanligi en ileri noktalara götürenler çoktur: örnegin Proudhon , Klise'nin yok edilmesi geregini, "sosyal utopya" nin gerçeklesmesi için kosul saymistir, çünkü ona göre din adamlari tarafindan insan beynine siringa edilen verilerle uygar ve ilerici ve adaletli bir toplumun olusmasi mümkün degildir . Bundan dolayidir ki, biraz sakamsi bir dil ile söyle derdi: "Fransa'da bir tek namuslu insan yoktur ki kendi kendisine su soruyu sormasin: -'Acaba ölmeden önce bir din adamini yok etmeyecek miyim?-'..." [242] . Söylemeye gerek yoktur ki Proudhon, "Yok etmeyecek miyim?" tümcesini "fiziki saldiri" 'dan ziyade "fikirsel saldiri" anlaminda kullanmis ve "saldiri" sözcügünü de din adamlarinin "fikren ne kerte ilkel ve zavalli durumda olduklarinin sergilenmesine" araç yapmistir. O bunu yaparken ünlü yazarlardan Stendhal, çesitli romanlariyle (örnegin Le Rouge et le Noire ya da La Vie de Henri Brulard adli edebi yapitlariyle) halk yiginlarinin ruhuna, sekilci din kurulusuna karsi düsmanlik duygularini islemistir. Degersiz ve ahlak yoksunu olarak bildigi kimselerin çogu'nun "dindar" geçinenler arasindan çiktigini hatirlatmis ve din adamlarinin "Cennet ve Cehennem" aldatmalariyle insanlara oynadikalri oyunlari ortaya vurmustur . Journal adiyle yayinladigi diger bir kitabinda , vaktiyle Napolyon 'un dine ödun vermesini tiksinti ile karsiladigini belirtir. Örnegin Napolyon' un, sirf siyasal çikarlar ugruna 1901 tarihinde kendisini Papa Pius VII 'ya takdis ettirmesini ve taç giymesini ve "Concordato" imzalamasini ve Klise'nin de Napolyon diktatoryasina "Insanligin mutlulugu adina" kanat germesini utanç verici buldugunu belirterek söyle der: "...Sarlatanlarin giristikleri bu ittifak konusunda uzun uzun düsündüm... ve Alfieri'nin yazdiklarini (küfürlerini) okuyarak agzimi çalkalamaga çalistim...". [243]. Din kurulusu'nu savunanlardan oldugu kadar Incil ögrenimine önem verenlerden nefret eden Stendhal , yabanci ülkelere yaptigi geziler sirasinda, örnegin Almanya'da, bu tür ögretim gören kisilerin "budala ve saldirgan" olduklarini izleyerek insan karakterinin bu yüzden nasil bozuldugunu belirtir. Din konusunda gerçekten ihtilalci bir tutum takinilmasi gerektigine inanmistir.

Stendhal kadar ünlü diger bir yazar , Gustave Flaubert, ki bilindigi gibi Madame Bovary adindaki roman'in yazaridir, 1829 yilinda yayinladigi Memoires d'Un Fou adli kitabinda, ölüm sonrasi yasamlara (Cennet ve Cehennem'lere) inanmadigini ve gerçekte "ölüm" ile her seyin sona erer olmasini tercih ettigini söyler: "Ben aslinda tasavvuf insaniyim, fakat hiç bir seye inanmiyorum" demeyi gelenek edinmistir [244].

Paul et Virgine adli kitabi ile oldugu kadar Chaumire Indienne adli romaniyle de halk yiginlarini ve nice kusaklari egitmis olan Bernardin de Saint-Pierre (1737-1814) , din kurulusu'nun ve din adamlarinin en büyük düsmanlarindan olmus ve halki da bu duygularla yogurmustur. Söyle derdi: "Her türlü istibdat, çogu kez din adamlari ve din kurulusu tarafindan kutsallastirilmis ve yalanlar üzerine bina olunmustur" . Din adamlari'nin "Doga'yi yaratan" 'in (Tanri'nin) iyiliklerini maksatli olarak gizlediklerini, akla ve ahlaka aykiri dinsel dogma'lari kendi miskin çikarlarina araç ettiklerini, iktidar sahipleriyle isbirligi halinde insanlari sömürdüklerini sergilerdi. Ona göre din adamlari, halki yalanlarla kandirirlarken kendileri de bu yalanlara inanir olmuslardir; böylece kendilerini adalet ve sefkat ve insanlik sevgisi duygularina yabanci bulmuslardir. Yine ona göre insanligin gelismesi ve akilci yolda ilerlemesi sonucunda din adamlarina gerek kalmayacaktir. Özellikle Paul et Virgine adli romaninda, din adamlari sinifinin "kepazeliklerini" ortaya dökerken, böyle bir sinifin hiç mevcut olmadigi bir din kurulusu hayal eder; aslinda bu din "Doga" dininden baska bir sey degildir; ona göre Doga'nin "Kutsal" kitabi yoktur, "dogmalari' yoktur, "tapinagi" yoktur, din adam'lari sinifi yoktur. Fakat bu demek degildir ki insanlar, bir araya gelerek kutsal duygularda birlesmesin!

Insanligi sevgi denizinde birlestirmeyi hayal eden ingiliz sairi Shelley (1792-1822) hem bir yandan içine dogdugu hiristiyan dinine ve bu dinin olusturdugu sosyal düzene ve bu düzen'in sürdürücülerine (örnegin "Hükümdar'lar", "Siyaset adam'lari", "Din adamlari" vs) , ve hem de evrenin yaraticisina isyan halinde idi. Kisi özgürlügünü yok eder olarak kabul ettigi dine karsi daha pek genç yaslardan itibaren husumet besler olmustur. The necessity of Atheism[245]adli kitabinda : "Hiristiyanligin yok olup gidecegi günü iple cekmekteyim" diye konusur. Paradise Lost [246] adli yapitinda, Tanri'yi "En büyük despot" olarak tanimlar ve iztirab çeken insanlik adina ona kafa tutar. Onun inandigi ve güven besledigi tek sey insan'in kendisidir. Her türlü kötülügün akilci düsünce yolu ile giderilebileceginden kuskusu yoktur. Bütün dilegi insanligin gelisip, kötülügü yok edebilecek kerteye erismesidir. Ona göre insanlik bu noktaya, ancak özgürlügüne sahip olarak gelebilir. Kitabi'nin kahramanini"Cennette hizmet etmektense, Cehennemde özgur olarak hükmetmeyi tercih ederim" seklinde konusturtmasi bundandir.[247]

Insan varliginin üstün degerine ve "özgürlük" ögesine ayni sekilde bagli diger bir ingiliz yazar, William Wordsworth (1770-1850), din kurulusuna karsi dis bilemek yaninda ideal ugrunda her seyini fedaya hazir bulunmustur. O kadar ki özgürlük ülkesi diye bildigi Fransa'ya karsi savas açan kendi öz vatani Ingiltere'ye lânetler yagdirmis, ve kendi ülkesi'nin hezimete ugramasini mutluluk duyarak karsilamistir. Fakat daha sonra Fransa'nin diger ülkelere karsi saldiriya geçmesi üzerine hayal kirikligina ugrayip bu ülkeden tamamiyle sogumustur [248]. Ne ilginçtir ki bu tarihten yüz yil kadar sonra, John Lennon adinda taninmis bir ingiliz müzisyen, kendi ülkesi olan Ingiltere'nin Nijerya'ya karsi haksiz bir savas açmasi üzerine vatanindan sogudugunu "ingiliz olmaktan utanç duydugunu" söylemis ve kendisine Ingiliz Hükümeti tarafindan verilmis olan ödülü iâde etmistir. [249]

19cu yüzyil'in en atesli yazarlarindan biri olan Emile Zola, mensup bulundugu hiristiyan dinine karsi saldirganligi meslek haline getirmis olanlardan bir baska örnektir. Denilebilir ki Fransa'da hiç bir yazar, bu saldirganlikta, onunla yarisamamistir. Nitekim 1893 yilinda yayinladigi Tougon-Macquart adli kitabinda, ve yine 1901 yilinda yayinladigi Travail adli yapitinda, din adamlarina karsi görülmemis bir yaylim atesine geçmistir. Bu sonuncuda : "Çok sükür ki din denilen sey, en son klise'nin en son papazi'nin va'z'i ile nihayet geberip gittI diyerek rahatlamak istemistir. Dreyfus olayi vesilesiyle yayinladigi J'Acccuse adli kitabinda, hem ordu'yu ve hem de din kurulusunu "Ortak suçlu" olarak ayni sepete atar ve "bagnazlik ve haksizlik" kampanyasini olusturmak bakimindan Burjuva sinifini bu "suçlularla" is birligi halinde gösterir. [250]

Fransa da bu tarihlerde Klise'yi ve genellikle hiristiyanligi en fazla elestirenlerden biri de Anatole France (1844-1924) 'dir. 1899 yilinda yayinladigi Pierre Nozière adli kitabindan anlasilacagi gibi, din adamlarina karsi daha gençlik yillarinda cephe almistir. Esasen din kurulusuna karsi güvenini din adamlari yüzünden yitirdigini onun ilk yazilarindan anlamak kolaydir. 1876 yilinda yayinladigi Les Noces Corinthiennes adli kitabinda, hiç çekinmeden ve açik olarak "atheist" nitelikte görüsler savunur. 1904 yilinda yayinladigi L'Eglise et la République adli kitabinda, din adamlari sinifina karsi giderek artmakta olan duygularini belirtir. Sadece yayinlariyle degil fakat üniversite'de verdigi dersler sirasinda da ayni seyi yapar; örnegin din'ler tarihini "sahtelik'ler " ya da "yalancilik'lar" ve "cinayet'ler" tarihi oldugunu derslerine konu yapmaktan geri kalmaz.[251]

Din adamlari sinifina karsi kin beslemek konusunda sinir tanimayan ünlü yazarlardan biri de Charles Peguy (1873-1914) 'dur. Çesitli yazilarinda, dindar kimselerin gerçek anlamda "iman" sahibi olamayacaklarini, çünkü gerçek iman'in "laik ruhlu" kimselerde bulundugunu, din adamlarindaki din anlayisinin ise "biçimsellik" 'ten ibaret oldugunu ve böyle bir din anlayisindan yarar beklenemeyecegini savunmustur [252].

Yirminci yüzyilin en büyük yazarlarindan biri olan Camus' ye gelince, o da hiristiyan dini içinde dogmus olmasina ragmen, "akilcilik" adina hiristiyanliga ve genel olarak din kurulusuna karsi büyük bir düsmanlik beslemistir: "Yeryüzünün hiristiyanliktan bekledigi sey, (bu kurulusun) açik ve seçik olarak suçlulugunu ilan etmesidir" diyerek dünyanin "Kanli bir yüz" seklinde görünmesinin nedenlerinin din'de yattigini açikca belirtir [253] .

19cu ve 20 yüzyil içerisinde halk yiginlarini bu sekilde fikren besleyen yazarlar yaninda siyaset adamlari da yer almistir. Yine özellikle Fransa'da Jules Ferry, ya da Waldeck-Rousseau ve Clemenceau ve Combes ve Gambetta gibi ünlü simalar, hem din egitimine ve Klise'nin etkilerine karsi savasmislar, hem de hiristiyanligi yikmak için ne mümkünse yapmislardir. Gambetta 'nin 4 Mayis 1877 tarihinde Fransiz Parlamentosu'nda din adamlarina karsi : "Iste en büyük düsman" diye bagirmasi, ve Klise'yi, insan iradesi üzerinde yeniden baskilara girisen korkunç bir tehlikenin hortlamasi, seklinde tanimlamasi, aradan yüz yil geçmis olmasina ragmen bugün dahi aydin çevrelerde hala yankilarini duyurtmaktadir [254]. Yine ayni sekilde Jaurès' in , parti içi slogan haline getirdigi sözler, aradan yüz yila yakin geçmis olmasina ragmen, bugünün nice aydinlarini ve siyaset adamlarini , iliklerine kadar etkilemektedir ki söyledir: "Günümüzün hiristiyanligi, teokratik bir ögüt niteligiyle, sosyal haksizliklar düzeni'nin hizmetindedir. Bu nedenle onu kökünden yok etmek gerekir..." [255] . Pek muhtemelen bu tür bir etki nedeniyledir ki 1845 yilinda Fransiz Parlamentosunda bir milletvekili söyle konusmustur: " Açikca ve yüksek sesle sunu belirtmek gerekir ki Klise'nin varligiyle, ve Katolik'likle, ve Hiristiyanlik'la Cumhuri bir rejimi uzlastirmak mümkün degildir. Hiristiyanlik demek akla karsi küfür demektir, Doga'ya karsi küfür demektir. Sunu kesin sekilde anlatmak isterim ki ben Ulusal bir Meclis kurulmasi ve bu Meclis'in Fransa'yi hiristiyanliktan temizleme amacini gerçeklestirmesi taraftariyim..." [256] . Bu sözlerin sarfedildigi tarihlerde Fransa'da Klise'lerin çan seslerini susturmaga ve dinsel ayinleri yasaklamaga yeltenen resmi kisilerin, ve yetkililerin ve özellikle Vali'lerin ve Belediye Baskanlari'nin sayisi pek çoktur[257]. Her ne kadar zaman zaman resmi makamlarin bu gayretlerinde bir duraklama görülürse de "laik" 'lik esasi aydin güçlerin bekçiligi sayesinde "mutlakligini" korumustur. Sadece yazarlar ve bilginler degil fakat halk dahi bu görevi üstlenmeyi gerekli saymistir. O kadar ki 19cu yüzyilin ortalarinda çogu eglence yerlerinde, her siniftan halk, su tür sarkilarla vakit geçirirdi: "Ne Tanri, ve ne Sezar... üstün ve nihai kurtarici diye bir sey yoktur" [258]. Daha baska bir deyimle halk artik kurtulus ve mutluluk yolunun "aklin rehberligi ve özgürlügü ile" mümkün olacagina inanmistir. Nasil ki 1789 ihtilalinden sonra halk, sokaklarda din adami avina çikti ise, ayni sekilde 1871'lerde Klise'lere saldirmak, ibadet yerlerini yikmak ve ruhanileri hirpalamak gibi asiriliklardan geri kalmamistir [259].

Insan aklini baski altinda tutan ve özgürlükten yoksun kilan din kurulusunu ve din adamini itibardan düsürme taktigi, sadece Fransa'da degil fakat Avrupa'nin diger ülkelerinde ve Kuzey Amerika'da da uygulanmistir. 19cu yüyilin en büyük düsünürlerinden olan Kierkegaard (1813-1855) , hiristiyanligin, tipki diger dinler gibi, insan aklini körlettigini, insan varligini "atalet" ve "acz" içerisinde erittigini söylerdi. Kendisi bu din içinde dogmus olmasina ragmen, din verilerine uymayi "budalalik" bilirdi; Isa 'yi peygamber olarak tanimanin "akilsizlik" ve peygamberlik iddialarina inanmanin insan zekasi adina zul oldugunu söylerdi. Akilci gelismenin , ancak ve ancak Hiristiyanligi (ve tüm olarak bütün dinleri) ve Tanri'yi yok bilmekle mümkün olabilecegini savunurdu. Ona göre: "Tanri'ya inanis kisi'yi zavalli kerteye indirir, su bakimdan ki bu inanisa saplandigi sürece kendi kendisini yararsiz bir yaratik bilir ; oysa ki fikirsel ve ahlaksal gelisme ancak akilcilikla mümkündür; hiristiyanligi (ve daha dogrusu din'leri) akilcilikla uzalastirmak mümkün olmadigi gibi , uzlastirmaya kalkismak akilciligin yok olmasi sonucunu dogurur..." [260] . Danimarkali Kierkegaard' in felsefe alaninda yaptiklarini, Ingiltere'de Darwin (1809 - 1882) bir baska sekliyle yapmaktaydi. Origine of Species adli yapitiyle, insan denilen varligin, din kitaplarinda anlatildigi gibi "balçiktan", ya da "topraktan" vs yapilma olmayip uzun bir "evrim" (gelisme) sonucu ve fizik kanunlari geregince bugünkü seklini aldigini söylerken sadece Tanri inanisina en büyük darbeyi indirmekle kalmiyor, ve fakat ayni zamanda medeni cesaret ve bilimsel dürüstlük örneklerinin en güzelini ortaya vuruyordu. Din kitaplarinin bilimsel gerçeklere ters düstügüne ve bu kitap'larla ilim yapilamayacagina inanmis olarak yakin bir arkadasina yazdigi mektupta söyle der: "Sen bir ilahiyatcisin, ben ise Doga kanunlariyle ugrasan bir bilgin'im. Bu iki alan, birbirlerinden farkli ve ayri seylerdir. Ben olaylari arastirir ve bilimsel gerçekleri kesfetmege çalisirim; fakat bunu yaparken Incil'e bakmam ve dayanmam ve bu tür kitap'larda söylenenlere aldirmam..." [261] .

Din kitaplariyle insan aklinin gelistirilemeyecegini ve müspet ilim yapilamayacagini ve genel olarak din'lerin fikirsel ve bilimsel gelismelere daima engel olduklarini söyleyenlerden biri de Amerikali düsünür Andrew D. White 'tir. 1895 yilinda yayinladigi ve din'in ilm'e karsi daima savas halinde bulundugunu örnekleriyle ortaya vuran A History of the Warfare of Science With Theology in Christendom [262] adli kitabinda , Incil ve benzeri kitap'larin Tanri sözleri olmayip eski çag'lardan kalma efsanelerden, hikayelerden alinma seyler oldugunu, ve bu kitaplarda "bilim" diye öne sürülen seylerin bilim adamlarinca cerhedilmis bulundugunu, yüz yillar boyunca din ile bilim'in çatistigini, bilimsel ve ahlaksal gerçeklerin din kitaplarinda degil akil kitaplarinda yattigini savunur [263]. Bundan gayri bir de ilim adina ve insanlik ugruna savasan bilginlerin Klise tarafindan geçmiste nasil suçlandirildiklarini, nasil iskenceye sokulduklarini , oysa ki bu kimselerin, dindar geçinen kimselerden çok daha faziletli, bilgili ve ahlakli ve insanliga yararli olduklarini anlatir.

Klise'nin ve din adamlarinin , akilciliga düsmanliklarini sergileyen yazarlardan biri de H.L.Mencken' dir. Hedef edindigi "büyük düsman", kendi mensup bulundugu hiristiyanliktir. Treatise On the Gods adli kitabinda söyle der: "Hiristiyanlik sadece bilimsel düsünce sistemine karsi çikmakla kalmamis, fakat rasyonel olan her seye karsi düsmanlik salmistir...Daha ilk anlardan itibaren Klise... kisi'nin fikirsel ve fisiksel varligini özgürlüge kavusturucu her gayretin karsisinda yer almistir...Her dönemde ve her yerde en kötü hükümet sistemlerinin , ve kötü kanunlarin, ve kötü kuruluslarin daima destegi olmustur...Yüzyillar boyunca köleligin en büyük savunucusu, ve müstebid iktidarlarin (Kiral'larin) koruyucusu kesilmistir..." . Kutsal sayilan kitaplarin (örnegin Tevrat'in ve Incil' 'in) akla ve vcdana ters düsen yönlerine deginirken sunlari ekler: "Her ne kadar Ahd-i Atiyk manzum bir yapit ve siir san'atinin emsalsiz bir örnegi olarak edebi niteliklere layik görülürse de, bir tarih kitabi olarak asagi seviyede bir kitap'tir. Eski Yunan düsünürlerinden etkilenmis olan yahudi yazarlarca hazirlanmis olmakla beraber, köken itibariyle Asyali bir zihniyeti yansitir, ve tüm olarak uydurma masallardan baska bir sey degildir. Bastan sona kadar çelismelerle, saçmaliklarla ve birbirine ters düsen olaylarla doludur. Örnegin Evren'in yaratilisi birbirinden pek farkli sekilde anlatilmistir. Nuh ve Tugyan konusundaki olaylar tutarsizdir; Joseph'in kardesleriyle savasmasi olaylari da öyledir...Bir bölümden bir digerine geçerken okuyucu , ayni olaylarin farkli zamanlar itibariyle farkli biçimlere sokuldugunu görür...Bu çelismeler ve tutarsizliklar daha ilk zamanlarda akilli kimseler tarafindan anlasilmamis degildir; fakat ne yazik ki on ikinci yüzyila gelinceye kadar bu kitaplar akilci bir elestiriden geçirilmemistir..." [264] . Daha baska bir deyimle yazar, kutsal diye bilinen kitap'lari Tanri sözleri olarak kabul etmez.

Tevrat ve Incil 'in eski çag'lardan kalma efsane ve hikayelerle dolu oldugu hususu, 19cu ve 20ci yüzyil boyunca yapilan arkeolojik kazilarla ve tarihi arastirmalarla kanitlanmis gibidir. Örnegin Musa' nin bir sepet içerisinde Nil nehrine birakilmasi ve sonra Misir firavu'nun karisi tarafindan bulunup Saray'a alinmasi ve sarayda yetistirilmesi ile ilgili olarak Ahd-i Atiyk ' ta anlatilan ve Tanri'nin agzindan çikmis gibi tanimlanan olaylarin, aslinda Babilonya döneminden kalma hikayeler oldugu ya da Asuriler ve kaledonya'lilar döneminde kalma inanislar olup bu hikayelerin ve inanislarin yahudi kalemlerinde sekil degistirdigi ve Tanri sözleri kiligina sokuldugu, hep bu kazilar ya da diger arastirmalar sonucu anlasilmistir [265]. Yine ayni sekilde Tevrat 'da "On emir" diye belirlenen hükümlerin Babilonya'da uygulanan Kanun'lardan kalma seyler oldugu ve daha sonraki bir tarih itibariyle Yahudi din adamlari tarafindan "Tanri'nin Musa 'ya verdigi emirler" seklinde gösterildigi de tarihi kazilarla anlasilmistir [266]. Bunun böyle oldugunu kabul edenlerin basinda Yahudi bilim adamlari vardir ki en ünlülerinden biri . Sigmund Freud 'tür. Akilci arastirmalar sonucu, kendi mensup bulundugu Yahudi toplumunun kutsal saydigi inanislari temelinden yikici görüslerini büyük bir dürüstlükle ortaya vurmaktan kaçinmamistir. Seksen yasindayken yazdigi ve "Musa ve Tek Tanricilik" baslikli kitabinda [267] , Musa ile ilgili olarak Tevrat ' da yer alan hikayelerin tamamen yanlis ve uydurma oldugunu, ve "Tek Tanri" fikrini yerlestiren ilk peygamber'in Musa olmadigini, bu fikrin Musa 'dan (eger Musa diye bir kimse var idiyse) çok önce, eski Misir fi'ravun'larindan Akhnaton zamaninda ve onun tarafindan yerlestirildigini, ve daha sonra Yahudi din adamlarinin, Akhnaton 'a ait bilgileri Musa 'ya mal ettiklerini, ve yine Yahudilerce "Tanri" diye tanimlanan Yahve 'nin (ki "Yehova" diye bilinir), çok eski dönemlerde "ser temsilcisi" diye kabul edilen "tanrica" 'dan baska bir sey olmadigini açiklamistir; üstelik, eski Misir fi'ravun'larindan bazilarini ve özellikle Akhnaton 'u fazilet ve ahlak örnegi ve büyük bir dinin kurucusu gibi gösterirken yahudi din adamlarini elestirmekten ve yermekten geri kalmamistir. Ne ilginçtir ki kitabini yayima hazir duruma getirdigi tarihlerde Almanya'da Hitler , yahudilere karsi amansiz bir saldiriya geçmisti; kuskusuz ki Freud' ün bu kitabi sayesinde kendisine bahane yaratabilecek, ve örnegin , yahudileri yalancilikla suçlama ve yok etme siyaseti açisindan hakli görebilecekti. Bundan dolayidir ki Freud, bir süre kitabini yayimlayip yayimlamama hususunda tereddüd etti; bununla beraber gerçeklerin bilinmesinin kosul oldugunu düsünerek yayimlama sikkini tercih etti [268] ; tipki vaktiyle Spinoza 'nin yaptigi gibi. Hatirlanacagi gibi Spinoza, yahudi olmasina ragmen, yahudi dinini elestirmis, yahudilerin bâtil inanislarini yermis, ve sirf akilci gelismelere öncelik vermek maksadiyle ve insanlar arasi sevgi ögesinin yerlesmesi ugruna gerçek diye bildigi seyleri sergilemistir. Freud 'ün yaptigini, biraz farkli bir sekilde Arthur Koestler tekrarlamistir. Çagimizin en "akilci" düsünürlerinden biri olan Koestler, Yahudi asilli olmasina ragmen, yahudiligin akla ve mantiga ve müspet ahlak'a yatkin görmedigi yönlerini sergilemekle kalmamis ve fakat ayni zamanda yahudi inanislarini kökten sarsici görüsler savunmustur. 1984 yilinda yayinladigi Arrow In The Blue adli kitabinda, yahudiligi "çöl dininin 'geto' dini niteligine bürünmüs sekli " olarak tanimlarken , din hükümlerindeki hileleri sergiler ve yahudilerin kendi kendilerini "Tanri'nin seçkin milleti " seklinde görmeleriyle adeta alay eder ; "Yahudiligin iç yüzünü kesfettikce kendimi üzüntü ve azab içerisinde hissettim" diye ekler. Tanri'nin güya yahudileri "seçkin millet " olarak ilan ettigi konusundaki yahudi inançlarini red ederek kendisini böylesine "irkci" bir toplumun mensubu olarak kabul etmedigini söyler [269]. Yine ayni sekilde 1976 yilinda yayinladigi The Thirteenth Tribe adli kitabinda da, Yahudilerin "Israilogullari" adiyle Ibrahim' in torunlari olarak 12 asiret halinde yasaya geldiklerine dair Tevrat ' da yazilanlari temel'den çürütücü görüsler ileri sürmüstür. Koestler 'e göre Yahudilerin en önemli ve en büyük çogunlugunu teskil eden Eskinazi 'ler, Sami irkindan olmayip Türk asil'lidirlar; Hazar Türkleri, 8cu yüzyilda, Kara deniz ile Hazar denizi ve Kafkas'larla Volga arasinda hüküm süren Hazar Devleti'nin resmen yahudi dini'ni kabul etmesiyle yahudi olmuslardir. Daha sonra bu devlet çökmüs ve yahudiler Avrupa'ya dagilmislar ve Eskinazi adiyle yahudi olarak kalmislardir [270]. Söylemeye gerek yoktur ki Arthur Koestler, akilci usullerle ve en saglam tarihi belgelerle bu gerçegi kanitlarken, ayni zamanda Yahudilerin, "Tanri sözleri" olarak "Kutsal" bildikleri Ahd-i Atiyk 'i ve özellikle bu Kitabin Tanri tarafindan Musa 'ya verildigi söylenen ilk bes bölümünü, yani Tevrat ' i temelinden sarsmis oluyordu; yaptigi sey akil verilerine dayali olmayan bir inanci, insan sevgisi adina yikmakti.

*

Bu yukardaki tutumlar Bati'li aydin 'in degismez bir özelligidir: insanligi yalan ve uydurma inançlardan (özellikle din kandirmalarindan) kurtarmak, onun en büyük amaci olmustur. Bundan dolayidir ki "Kutsal" bilinen kitap'lari didik didik elestirip bunlarin akilci düsünce'ye, bilimsel ve ahlaksal gerçeklere ters düsen yönlerini , ya da "peygamber" diye kabul edilen kisilerin yasamlarindaki olumsuzluklari gözler önüne sermekten bikmamis ve korkmamistir. Bunu yaparken en büyük bir titizlikle davranmayi kendisine ahlak kurali bilmistir. Hele baskalarini egitmek ve yetistirmek durumunda bulunanlar , belletmege çalistiklari hususlar konusunda, her kesten önce kendi kendilerini ikna etmek için arastirmalarini en büyük bir ciddiyet içerisinde yapmayi vicdani bir görev bilmislerdir. Önem verdikleri sey, halk yiginlarina karsi sasmaz bir dürüstlükle hitap etmek olmustur. Thomas H. Huxley, 19cu yüzyil'in sonlarina dogru yayinladigi bir kitabinda söyle der: "Eger ögretecegim seylerin gerçeklere uygunlugu konusunda kendimi zahmete sokmamis isem, bundan büyük bir utanç duymam gerekir. Beni, az çok güvenilir bilgilere sahibim diye dinlemege hazir halk yiginlarina hitap ettigim zamanlar, söylediklerimin dogrulugunu bilimsel yollardan denetleyebilecek nitelikteki uzmanlardan olusmus bir dinleyici kitlesine hitap ettigimden çok daha büyük bir itina ve titizlik göstermek isterim..." [271]. Böylesine bir fikir dürüstlügü içerisinde Huxley , kendi toplumunun dinsel inançlarini temel'den sarsabilecek görüslerini açiklamaktan yilmamistir. Çogunlugu itibariyle Protestan olan çevresinin sapli bulundugu inanislari, ya da benimsemis oldugu dinsel verileri çürütmekten korkmamistir. Örnegin bu inanislardan biri, "Reformasyon" hareketlerinin akilci nitelikte olduguna dair olan inanistir. Huxley bunun bu inanisin temelsiz oldugunu söyler: Luther ya da Calvin ya da Zwigli gibi "Reformasyon" liderlerinin, ya da Wycliff 'ten Socinus 'a ve hatta Munger 'e ve Rothman 'a ve John Leyden 'e varincaya kadar "Reformasyon" hareketlerini gelistirenlerin hiç birinin akilci bir amaç gütmediklerini, ve yaptiklari seyin sadece insan varligina, Papa'lik disinda "efendilik" edecek bir baska "Yüce makam" bulmak oldugunu söyler. Her ne kadar "Reformasyon" sampiyonu diye bilinen bu kimselerin din adamlarina karsi giristikleri savasimi alkislamakla beraber [272], bu cabalara karsilik insan zekasini ve ruhunu kölelestirici davranislarda bulunduklarini kanitlamistir. Geçen yüzyil sonlarinin ünlü Alman düsünürlerinden biri olan, ve fikirsel titizlik konusunda Huxley' den asagi kalmayan Feuerbach , tüm yasamini insan zekasini özgürlüge kavusturma cabalarina adamisti : "Kisi'yi...ve tüm insanligi dinsel karanliklarda tutmus olan kara güçlerden kurtarmak için din'in muglakliklarini akil mesalesiyle aydinlatmak, benim baslica mesgalemdir. Amacim, insanlarin dinsel inanislara sapli olarak kutsallastirdiklari... ve çogu kez kendilerini feda ettikleri bu güç'lerin... aslinda sadece kendi bilgisizliklerinin ve özgürlükten yoksun oluslarinin ve korku içerisinde birakilmis bulunmalarinin sonucu oldugunu ortaya koymaktir..." [273] derdi.

Bu dönemin aydin' lari arasinda din adamlarinin dahi yer almasi artik geleneksel bir olay haline girmistir. Örnegin Fransa'da Lamennais , demokratik düsünceyi hiristiyanligin temeli haline getirmek isteyenlerin temsillciligini yapmistir: "Sosyal Katolisizm" egilimlerinin yayicilarindandir. 1817-1823 yillari arasinda yayinladigi 4 cild'lik Essai Sur l'Indiférance En Matière Religion adli yapitinda, din ve devlet ayriligi gereklerini belirttirken Orta Sinif halk'in din adam'larina ve Klise'ye karsi giderek artan düsmanlik'larinin nedenlerine egilir, ve büyük bir bilimsel dürüstlükle bunun yanitini verir. Ona göre bu düsmanlik, din adami'nin yüzyillar süren kötülüklerinden, ve Klise'nin her daim despotik yönetimleri desteklemesinden, ya da Aristokrat siniflarin halki sömürmesine vesile olmasindan dogmustur. Daha baska bir deyimle din kurulusu, halk yiginlarinin (ki Orta siniflar'la isci sinif'ini kapsar) ezilmesinde rol oynayan güç'lere "güc" katmakla hem prestijini yitirmis ve hem de halk'taki din duygularinin zayiflamasina sebeb olmustur. Fakat bu ezilen sinif'larin giderek çogalmasi karsisinda Klise'nin yeni bir tutum takinmasi, ve 1789 ihtilali'nin getirdigi ilkelere baglanmasi gerekir; zira Klise'nin görevi "özgürlük" ve "esitlik" ilkelerini desteklemek, yepyeni bir toplum düzeninin olusumunu öngörmektir. Bu ayni görüsleri 1830 yilinda Henri Lacordaire adindaki bir baska din adami destekler. Her iki dinn adami, yani Lamennais ve Lacordaire , bir araya gelerek l'Avenir adli bir gazete çikarmaga baslarlar; savunduklari fikirler "Vicdan ve Basin özgürlügü" ya da "Laik'lik", ya da "Sosyal reform'lar" ya da "Demokratik düzen" ya da "Çalisan siniflarin haklari" gibi sorunlari kapsar. Modern toplumlarin, Orta Çag toplumlarindan farkli oldugunu, yani çesitli ve ayri dinsel inanislara bagli sekilde yasayabileceklerini, ve su hale göre Klise'nin, farkli mezhepleri ve farkli dinsel inançlari destekleme görevinde oldugunu savunurlar. Her ne kadar Papa'lik ve Katolik Klise'si, bu tür görüsleri "Klise'nin ve hiristiyanligin reform'a ihtiyaci yoktur" mülahazasiyle yerip Lamennais' yi ve Lacordaire 'i lanetlemis olmakla beraber, bu iki din adaminin yukarda özetledigimiz görüslerinin Katolik dünyasini fevkalade etkiledigi muhakkaktir [274] . Öte yandan isci siniflarin sosyal bir güç seklinde belirmesi ve bu nedenle sosyalist ve komunist egilimlerin yogunlasmasi sonucu gerek katolik ve gerek Protestan ülkelerde Klise, bu tür sorunalra yönelmek zorunlugunu hisseder. Örnegin 1919 yilinda Papa Benedict XV, isci siniflarin huzursuzluklarinin ve Klise'ye karsit nitelikteki duygularinin sosyal ve ekonomik nedenlerden dogdugunu kabul ederek reform planlari hazirlatmistir. Ayni yil içerisinde Italya'da Luigi Sturze adindaki bir katolik papazi, Partito Populari (yani "Halk Partisi") adiyle bir siyasi parti kurmus ve parti programina "Demokratik devlet", "Insan haklari", "Isciler için sosyal güvenlik", "Isci sendikalari", "Köylüye toprak", "Bölgesel ekonomi" , "Vergi reformlari" gibi ilkeler sokmustur, 1929 yili seçimelrinde bu parti, Italya'da ikinci büyük parti olarak Parlamento'ya 120 temsilciyle girmis ve ilk "Sosyalist parti" unvanini kazanmistir. Bu olay sonucu olaraktir ki Klise ile isci siniflari arasindaki uçurumlar giderilir olmustur [275]. 19cu yüzyilin sonlarina dogru Papa Leo XIII , Klise'nin modern yasamlara ayak uydurmasi gerektigini öngörmüs ve din adamlarina karsi gittikce büyüyen husumetin ancak bu suretle giderilebilecegini düsünmüstür. Konusmalarinin çogunda Klise'nin, Cumhuriyet rejimine ya da laik'lige karsi vaziyet almadigini, isci siniflarinin sosyal refahi için çözüm aranmasina taraftar oldugunu belirtmistir. Öte yandan vaktiyle kölelik kurulusunun sürdürülmesine destek olan Klise, akilci gelismelerden etkilenmis olarak, kölelige karsi en amansiz savasim veren din adamlari yetistirir olmustur. Örnegin ABD'de köleligi sona erdirmak amaciyle is gören kuruluslarin dört'te üçünü din adamlari olusturmustur. Yine bunun gibi ulusal benligin ve bagimsizligin savunuculugunu yapanlar arasinda yer almislardir. Örnegin 19cu yüzyil'in baslarinda son derece tutucu ve gerici olan ve hatt Italyan birligine karsi çikan din adamlari, "Risorgimento" hareketlerinin baslamasiyle birlikte yavas yavas hizaya gelmisler ve bu akimlarin liderlerine ( örnegin Cavour ya da VictorEmanuel II, ya da Mazzini ve Garibaldi gibi) destek olmuslardir. 1872-1890 yillari arasinda Italya'da "laik'lesme" egilimlerine ya da din egitiminin müspet egitim temeline oturtulmasina yine din adamlari yardimci olmuslardir [276].

Bati'nin en dindar ve ekonomik bakimindan en geri ülkelerinde, örnegin Ispanya ve Portekiz gibi yerlerde dahi Klise'nin, aydin güçler sayesinde. reformcu ve özgürlükcü bir tutuma yöneldigi görülmüstür. Her ne kadar 1939 yilinda Franco 'nun zafere ulastirdigi iç savas sirasinda "Cumhuriyetci" 'lere karsi Klise cephe almis ve diktatorya rejimini savunmus olmakla beraber, daha sonra taktik degistirmis ve bu kez Franco 'ya karsi direnmistir. Bu yüzden hapse giren din adamlarinin sayisi bir hayli kabariktir. Sadece sosyal reformlar konusunda degil fakat din anlayisi konusunda da din adamlarinin, tabii yine aydin güc'ün itisiyle, ilerici ve akilci görüsler savunur olduklari görulür. Örnegin Ahyd-i Atiyk' taki (özellikle Tevrat 'daki) "Korkutucu ve Keyfi Tanri" tanimini geçersiz kilip bunun yerine "Sevgi ve Iyilik Tanrisi" fikrine, ve geleneksel din anlayisi yerine modern bir din anlayisina sarilanlar, ya da din kitap'larindaki "Cennet" ve "Cehennem" hikayelerini "uydurma" sayanlar, ve dinsel "biçimselligi" "çikarcilik" 'ta arayanlar vardir. Içlerinde din kitaplarinin "Peygamber" diye tanimladigi kimseleri, örnegin Isa yi "mu'cize yaratan peygamber" ya da "Tanri'nin oglu" olarak degil fakat sadece "fazilet ve ahlak sahibi" bir insan niteliginde görenler çoktur. Bu arada "Kutsal" kitap'larda yanlislr oldugunu öne süren din adamlarina da rastlanir. Örnegin 19cu yüzyilin baslarinda Ingiltere'de Robert Anderson 'un yayinladigi The Bible and Modern Criticism adli kitapta Incil 'in yanilmaz nitelikte olmayip hatalarla dolu bulunduguna dair görüsler, Ingiliz Klise'sinin yüksek rutbeli rahiplerince benimsenmistir [277]. Daha baska bir deyimle Klise ve din adamlari, Bati'li aydin'in zorlamasiyle, sosyal ve ekonomik ve dinsel reformlara taraftar bir egilimi sürdürmektedirler. Bir zamanlar düsman olduklari yeniliklerin bugün artik koruyucusu kesilmislerdir; bir zamanlar geleneksel ve uhrevi bir ahlak anlayisina saplanmislarken, bugun artik seks egitimine ve hatta "çocuk düsürme" islerine bile göz yumar olmuslardir; bir zamanlar kadin'i ikinci sinif insan gibi görürlerken, bugün artik kadin-erkek esitligini ve hatta kadinlarin din görevlerine atanmalarini öngörür olmuslardir; bir zamanlar kisi iradesi'nin özgürlügüne karsi iken, ya da hosgörü nedir bilmezlerken, bugün artik irade özgürlügünü ve toplumun demokratik yollardan kendi kendisini yönetmesini dogal bilmislerdir.

*

Bati'li aydin 'in böylece yola getirdigi din adami için (ya da hiç olmazsa bir kismi için) bugün artik önemli olan ve ugrunda savasilmak gereken sey kör inançlar degildir, insanin "insanlik" haysiyetidir; hangi din ve mezhebe mensup olursa olsun "insan" 'in "kutsalligi " 'dir. Her ne kadar eski kafa yapisinda bulunanlar çok olmakla beraber, insan sahsiyetinin haysiyetini savunmak için mensup bulunduklari Klise'yi terkedenler, ya da uyrugu bulunduklari Devlet otoriteleriyle ya da kendi toplumlariyle çatisanlar az degildir. Yine nice örneklerden biri olmak üzere Amerika'da Kizil derili'lerin haklarini savunmak üzere savasim veren üç din adami'ni animsamak yerinde olacaktir. Olay 1966 yilinda Guatemal'da geçer [278]. Bu ülkenin nufusu'nun %56'si Kizil derilidir ve bu halklar insanlik disi kosullar içinde birakilmislardir. Rahib Melville ve Rahib Bradford ile Rahibe Marian Bradford adindaki üç din görevlisi, Guatemala'daki Kizil derililer arasinda yasamayi ve onlarin çilelerini paylasmayi kararlastirirlar. Hedef edindikleri sey kendi mensup olduklari devlet'in, yani Amerika'nin dis siyasetidir; çünkü ABD, Kizil derililere iskence yapan Gutaemala hükümetine çesitli yardimlarda bulunmaktadir. Ve iste onlarin bu savasimi sayesindedir ki Kizil derililerin yasamlarinda iyiye dogru degisiklikler olmustur. Örnegin kireç fabrikalarinda hayvanlar gibi çalisan ve sirtlarindaki elliser kiloluk çimento torbalarini uzak mesafelere tasima zorunlugunda tutulan iscilere kamyonlar saglanmistir. Ancak ne var ki çikarci çevreler buna engel olmuslar ve kamyonlari yok etmislerdir. Bu durumda Kizil derililer için ayaklanmaktan baska çare kalmamistir. Fakat bu ise girismeden önce Kizil derililerin reisleri, yukarda adi geçen Rahip'lere danismislar ve bunun günah olup olmayacagini sormuslardir. Rahp'lerin verdikleri yanit su olmustur: "Madem ki maddi zorlama araçlarini ellerinde bulunduran siniflar (yani arazi sahipleri ve varlikli zümreler) her türlü savunma olanagindan yoksun halk 'i (yani Kizilderilileri) açlik, sefalet, pislik ve insanlik disi kosullar içerisinde yasatmaktadir ve bunu yapabilmek için kendi aralarinda anlasmislardir, o halde böyle bir ittifak karsisinda ölüme terkedilen...insanlarin isyan etmeleri mesru bir davranistir. Yoksul siniflarin ve sömürülen Kizil derililerin böyle bir yola basvurma caresizligi, onlari bu yola iten (çikarci) siniflarin sorumlulugundan dogmustur. Bu ayaklanma mesru bir savunmadan baska bir sey degildir..." [279] . Kizil derililere yukardaki ögütü veren Rahip'lerin dünya anlayisi sudur: "Hakkini aramayan ve bu ugurda savasmayan kisiler ve toplumlar hak sahibi olamazlar...Eger devlet ve oligarsik siniflar, maddi güçlere sahip olarak kisileri ve halki sefalet içinde tutma siyasetinde iseler, ezilen siniflarin silaha sarilarak Tanri'nin kendilerine tanidigi yasam hakkini elde etmeleri dinsel bir görevdir..." Söylemeye gerek yoktur ki bu düsünce'nin temelinde "Kötü yönetime karsi halkin ayaklanma hakkina sahip oldugunu" savunan akilci felsefe yatmaktadir. Fakat Rahip'ler, bu felsefeyi "Marxist" ya da "Leninist" ideolojilere dayanarak degil fakat Incil 'e mal ederek Kizil derilileri hak savunmasina çagirmislardir; kendileri de onlarin yaninda ayaklanma olayina katilmislardir.

Yukardakine benzer diger bir örnegi 1969 yilinda Camara adindaki bir Brezilyali Rahip vermistir. Din ve irk ve cins farki gözetmeden her insanin iztirabini ve sefaletini kendisine dert edinen bu din adami, kendi ülkesinin ezilen siniflarinin acikli durumu karsisinda susmanin haysiyetsizlik oldugunu düsünür, ve haksizliklara karsi "siddet yolu ile dahi olsa" direnmenin dinsel bir görev oldugunu söyler. 1969 yilinda dünya kamu oyu'na hitaben söyle konusur: "Benim en kutsal görevim, imtiyazli siniflari uyarmaktir... Bu siniflar sömürücü olan siniflardir, efendi durumunda olan siniflardir, köle sahibi olan siniflardir. (Bu siniflar her yerde ve her ülkede) hak ve özgürlük ugruna ayaklanmak isteyen halk yiginlarini susturmak durumundadirlar". [280] Her ne kadar kaba güc'e ve siddet usulerine taraftar olmadigini belirtmekle beraber "çaresizlik karsisinda (halk yiginlari bakimindan) siddet'e basvurmanin saygiya deger bir yönü oldugunu" bildirmekten geri kalmamistir: tipki kendisinden üç yüz yil önce ayni fikirlerin ilk yayicilarindan Lock 'un ve diger aydin'larin yaptiklari gibi.

Yine Bati'li aydin'larin verdikleri savasim sonucundadir ki Klise ve din adamlari, yüzyillarca sapli bulunduklari kötü ruhlu'luktan ve ahlak disilik'lardan kendilerini kurtarmak için suçlulugu üstlenme yolunu seçmislerdir. Bunun en yeni örneklerinden biri Almanya'da Protestan Klise'sinin, 1945 yilinda yayimladigi bir bildiriyle, 2ci dünya savasi'nin tüm sorumlulugunu Alman halki ile paylastigini açiklamasidir. Bildire söyle deniyor: "Sonsuz bir üzüntüye sapli olarak sunu belirtmek isteriz ki pek çok milletler ve ülkeler, (esas itibariyle) biz (din adamlari) yüzünden büyük elem ve acilara sürüklenmislerdir..." Bu açiklamadan en fazla hosnud olanlar aydin siniflardir; çünkü aydinlarin düsündügü sudur ki eger Alman Klise'si, basiretle davranip yaklasmakta olan felaketi zamaninda sezebilse ve daha büyük bir dayanisma içerisinde is görebilseydi, ikinci dünya savasi çikmazdi [281] .

*

Batili aydin'in "insan sevgisi" ve "insan'a güven" duygularina sarilmis olarak akli ve zeka'yi özgürlüge eristirmek ve bu arada din Kurulusunu ve özellikle din adamlarini hizaya getirmek için giristigi örnekleri çogaltmak kolay, fakat söylemek istedigimiz sudur ki akil ve zeka'nin henüz islerlik kazanmadigi dönemlerde insanlara her türlü haysiyetsiz yasamlari "dinsel inanç" seklinde kabul ettirmek zor sayilmamistir. Bugün dahi insanligin büyük bir kismi akil denen nimet'ten yararlanma olanagina sahip olamamistir. Bu yüzden hala insanlik sahsiyetinin haysiyeti duygusundan yoksun ve hala sömürülme durumundadir. Bu durum daha ne kadar zaman sürüp gidecektir bilinmez, fakat su muhakkak ki akilci gelisme er geç kör inanislari çürütecek, yok edecek, ve ettigi oranda da insanlik ilerleyecektir. Bu ilerlemeyi saglayacak olanlar, bundan önceki yüzyillarda oldugu gibi, yine aydin'lar olacaktir. Bilimsel ve ahlaksal gerçekleri her seyin üstünde bir deger bilerek, ve bu gerçekleri, çogu zaman kendi mensup bulunduklari toplumu ya da dini hiç kale almayarak , büyük bir fedakarlik ve medeni cesaretle ortaya koyacaklardir. Geçmisten gelen nice ideal örnekler onlara güc kaynagi isini görecektir.