V) 19cu ve 20ci Yüzyillar Boyunca Bati'li
Aydin, "Fikirsel Dürüstlük" Icerisinde
"Akilci'lik" Savasimi'ni Ayni Sevkle Sürdürür
Insan zekasini gelistirici ya da geriletici öge'ler
konusunda Bati'li aydin'in su son iki yüz yil boyunca kendi
kendine sorar oldugu soru su olmustur: "Kisi yasamlarinda
din kurulusu'nun ve Klise'nin rolü kisitlayici mi olmustur,
yoksa gelistirici sonuçlar mi dögurmustur? Bu kuruluslar
fikirsel özgürlügü desteklemisler midir, yoksa
kösteklemisler midir?". Bu soru'lara akilci düsünce
yönlüsü Bati'li aydin'in verdigi yanit genellikle
sudur: "Hayir! Din kurulusu, kisi'nin kendi kendisiyle
yabancilasmasi ve fikren ve ahlaken yetersiz kalmasi sonucunu
dogurmustur." [241] Bati'nin fikirsel uygarlik gelismesi
açisindan en ileri sayilan ülkelerinde, örnegin
Fransa'da, toplumu etkileyen mihraklar, din kurulusuna ve din
adamlarina karsi amansiz bir savasim sürdürmüslerdir.
Içlerinde bu düsmanligi en ileri noktalara götürenler
çoktur: örnegin Proudhon , Klise'nin
yok edilmesi geregini, "sosyal utopya" nin gerçeklesmesi
için kosul saymistir, çünkü ona göre
din adamlari tarafindan insan beynine siringa edilen verilerle
uygar ve ilerici ve adaletli bir toplumun olusmasi mümkün
degildir . Bundan dolayidir ki, biraz sakamsi bir dil ile söyle
derdi: "Fransa'da bir tek namuslu insan yoktur ki kendi
kendisine su soruyu sormasin: -'Acaba ölmeden önce bir
din adamini yok etmeyecek miyim?-'..." [242] . Söylemeye
gerek yoktur ki Proudhon, "Yok etmeyecek miyim?"
tümcesini "fiziki saldiri" 'dan ziyade "fikirsel
saldiri" anlaminda kullanmis ve "saldiri" sözcügünü
de din adamlarinin "fikren ne kerte ilkel ve zavalli durumda
olduklarinin sergilenmesine" araç yapmistir. O bunu
yaparken ünlü yazarlardan Stendhal, çesitli
romanlariyle (örnegin Le Rouge et le Noire ya da
La Vie de Henri Brulard adli edebi yapitlariyle) halk
yiginlarinin ruhuna, sekilci din kurulusuna karsi düsmanlik
duygularini islemistir. Degersiz ve ahlak yoksunu olarak bildigi
kimselerin çogu'nun "dindar" geçinenler
arasindan çiktigini hatirlatmis ve din adamlarinin "Cennet
ve Cehennem" aldatmalariyle insanlara oynadikalri oyunlari
ortaya vurmustur . Journal adiyle yayinladigi diger bir
kitabinda , vaktiyle Napolyon 'un dine ödun vermesini
tiksinti ile karsiladigini belirtir. Örnegin Napolyon'
un, sirf siyasal çikarlar ugruna 1901 tarihinde kendisini
Papa Pius VII 'ya takdis ettirmesini ve taç giymesini
ve "Concordato" imzalamasini ve Klise'nin de Napolyon
diktatoryasina "Insanligin mutlulugu adina" kanat
germesini utanç verici buldugunu belirterek söyle
der: "...Sarlatanlarin giristikleri bu ittifak konusunda
uzun uzun düsündüm... ve Alfieri'nin yazdiklarini
(küfürlerini) okuyarak agzimi çalkalamaga
çalistim...". [243]. Din kurulusu'nu savunanlardan
oldugu kadar Incil ögrenimine önem verenlerden
nefret eden Stendhal , yabanci ülkelere yaptigi geziler
sirasinda, örnegin Almanya'da, bu tür ögretim
gören kisilerin "budala ve saldirgan" olduklarini
izleyerek insan karakterinin bu yüzden nasil bozuldugunu
belirtir. Din konusunda gerçekten ihtilalci bir tutum takinilmasi
gerektigine inanmistir.
Stendhal kadar ünlü
diger bir yazar , Gustave Flaubert, ki bilindigi
gibi Madame Bovary adindaki roman'in yazaridir, 1829
yilinda yayinladigi Memoires d'Un Fou adli kitabinda,
ölüm sonrasi yasamlara (Cennet ve Cehennem'lere) inanmadigini
ve gerçekte "ölüm" ile her seyin sona
erer olmasini tercih ettigini söyler: "Ben aslinda
tasavvuf insaniyim, fakat hiç bir seye inanmiyorum"
demeyi gelenek edinmistir [244].
Paul et Virgine adli
kitabi ile oldugu kadar Chaumire Indienne adli romaniyle
de halk yiginlarini ve nice kusaklari egitmis olan Bernardin
de Saint-Pierre (1737-1814) , din kurulusu'nun ve din
adamlarinin en büyük düsmanlarindan olmus ve halki
da bu duygularla yogurmustur. Söyle derdi: "Her türlü
istibdat, çogu kez din adamlari ve din kurulusu tarafindan
kutsallastirilmis ve yalanlar üzerine bina olunmustur"
. Din adamlari'nin "Doga'yi yaratan" 'in (Tanri'nin)
iyiliklerini maksatli olarak gizlediklerini, akla ve ahlaka aykiri
dinsel dogma'lari kendi miskin çikarlarina araç
ettiklerini, iktidar sahipleriyle isbirligi halinde insanlari
sömürdüklerini sergilerdi. Ona göre din adamlari,
halki yalanlarla kandirirlarken kendileri de bu yalanlara inanir
olmuslardir; böylece kendilerini adalet ve sefkat ve insanlik
sevgisi duygularina yabanci bulmuslardir. Yine ona göre
insanligin gelismesi ve akilci yolda ilerlemesi sonucunda din
adamlarina gerek kalmayacaktir. Özellikle Paul et Virgine
adli romaninda, din adamlari sinifinin "kepazeliklerini"
ortaya dökerken, böyle bir sinifin hiç mevcut
olmadigi bir din kurulusu hayal eder; aslinda bu din "Doga"
dininden baska bir sey degildir; ona göre Doga'nin "Kutsal"
kitabi yoktur, "dogmalari' yoktur, "tapinagi"
yoktur, din adam'lari sinifi yoktur. Fakat bu demek degildir
ki insanlar, bir araya gelerek kutsal duygularda birlesmesin!
Insanligi sevgi denizinde birlestirmeyi hayal eden
ingiliz sairi Shelley (1792-1822) hem bir yandan içine
dogdugu hiristiyan dinine ve bu dinin olusturdugu sosyal düzene
ve bu düzen'in sürdürücülerine (örnegin
"Hükümdar'lar", "Siyaset adam'lari",
"Din adamlari" vs) , ve hem de evrenin yaraticisina
isyan halinde idi. Kisi özgürlügünü
yok eder olarak kabul ettigi dine karsi daha pek genç yaslardan
itibaren husumet besler olmustur. The necessity of Atheism[245]adli
kitabinda : "Hiristiyanligin yok olup gidecegi günü
iple cekmekteyim" diye konusur. Paradise Lost
[246] adli yapitinda, Tanri'yi "En büyük despot"
olarak tanimlar ve iztirab çeken insanlik adina ona kafa
tutar. Onun inandigi ve güven besledigi tek sey insan'in
kendisidir. Her türlü kötülügün
akilci düsünce yolu ile giderilebileceginden kuskusu
yoktur. Bütün dilegi insanligin gelisip, kötülügü
yok edebilecek kerteye erismesidir. Ona göre insanlik bu
noktaya, ancak özgürlügüne sahip olarak gelebilir.
Kitabi'nin kahramanini"Cennette hizmet etmektense, Cehennemde
özgur olarak hükmetmeyi tercih ederim" seklinde
konusturtmasi bundandir.[247]
Insan varliginin üstün degerine ve "özgürlük"
ögesine ayni sekilde bagli diger bir ingiliz yazar, William
Wordsworth (1770-1850), din kurulusuna karsi dis bilemek
yaninda ideal ugrunda her seyini fedaya hazir bulunmustur.
O kadar ki özgürlük ülkesi diye bildigi Fransa'ya
karsi savas açan kendi öz vatani Ingiltere'ye lânetler
yagdirmis, ve kendi ülkesi'nin hezimete ugramasini mutluluk
duyarak karsilamistir. Fakat daha sonra Fransa'nin diger ülkelere
karsi saldiriya geçmesi üzerine hayal kirikligina
ugrayip bu ülkeden tamamiyle sogumustur [248]. Ne ilginçtir
ki bu tarihten yüz yil kadar sonra, John Lennon
adinda taninmis bir ingiliz müzisyen, kendi ülkesi
olan Ingiltere'nin Nijerya'ya karsi haksiz bir savas açmasi
üzerine vatanindan sogudugunu "ingiliz olmaktan utanç
duydugunu" söylemis ve kendisine Ingiliz Hükümeti
tarafindan verilmis olan ödülü iâde etmistir.
[249]
19cu yüzyil'in en atesli yazarlarindan biri
olan Emile Zola, mensup bulundugu hiristiyan dinine
karsi saldirganligi meslek haline getirmis olanlardan bir baska
örnektir. Denilebilir ki Fransa'da hiç bir yazar,
bu saldirganlikta, onunla yarisamamistir. Nitekim 1893 yilinda
yayinladigi Tougon-Macquart adli kitabinda, ve yine 1901
yilinda yayinladigi Travail adli yapitinda, din adamlarina
karsi görülmemis bir yaylim atesine geçmistir.
Bu sonuncuda : "Çok sükür ki din denilen
sey, en son klise'nin en son papazi'nin va'z'i ile nihayet geberip
gittI diyerek rahatlamak istemistir. Dreyfus olayi vesilesiyle
yayinladigi J'Acccuse adli kitabinda, hem ordu'yu ve
hem de din kurulusunu "Ortak suçlu" olarak ayni
sepete atar ve "bagnazlik ve haksizlik" kampanyasini
olusturmak bakimindan Burjuva sinifini bu "suçlularla"
is birligi halinde gösterir. [250]
Fransa da bu tarihlerde Klise'yi ve genellikle hiristiyanligi
en fazla elestirenlerden biri de Anatole France
(1844-1924) 'dir. 1899 yilinda yayinladigi Pierre Nozière
adli kitabindan anlasilacagi gibi, din adamlarina karsi
daha gençlik yillarinda cephe almistir. Esasen din kurulusuna
karsi güvenini din adamlari yüzünden yitirdigini
onun ilk yazilarindan anlamak kolaydir. 1876 yilinda yayinladigi
Les Noces Corinthiennes adli kitabinda, hiç çekinmeden
ve açik olarak "atheist" nitelikte görüsler
savunur. 1904 yilinda yayinladigi L'Eglise et la République
adli kitabinda, din adamlari sinifina karsi giderek artmakta
olan duygularini belirtir. Sadece yayinlariyle degil
fakat üniversite'de verdigi dersler sirasinda da ayni seyi
yapar; örnegin din'ler tarihini "sahtelik'ler
" ya da "yalancilik'lar" ve "cinayet'ler"
tarihi oldugunu derslerine konu yapmaktan geri kalmaz.[251]
Din adamlari sinifina karsi kin beslemek konusunda
sinir tanimayan ünlü yazarlardan biri de Charles
Peguy (1873-1914) 'dur. Çesitli yazilarinda,
dindar kimselerin gerçek anlamda "iman" sahibi
olamayacaklarini, çünkü gerçek iman'in
"laik ruhlu" kimselerde bulundugunu, din adamlarindaki
din anlayisinin ise "biçimsellik" 'ten ibaret
oldugunu ve böyle bir din anlayisindan yarar beklenemeyecegini
savunmustur [252].
Yirminci yüzyilin en büyük yazarlarindan
biri olan Camus' ye gelince, o da hiristiyan dini
içinde dogmus olmasina ragmen, "akilcilik" adina
hiristiyanliga ve genel olarak din kurulusuna karsi büyük
bir düsmanlik beslemistir: "Yeryüzünün
hiristiyanliktan bekledigi sey, (bu kurulusun) açik
ve seçik olarak suçlulugunu ilan etmesidir"
diyerek dünyanin "Kanli bir yüz"
seklinde görünmesinin nedenlerinin din'de yattigini
açikca belirtir [253] .
19cu ve 20 yüzyil içerisinde halk yiginlarini
bu sekilde fikren besleyen yazarlar yaninda siyaset adamlari
da yer almistir. Yine özellikle Fransa'da Jules Ferry,
ya da Waldeck-Rousseau ve Clemenceau
ve Combes ve Gambetta gibi ünlü simalar, hem din
egitimine ve Klise'nin etkilerine karsi savasmislar, hem de hiristiyanligi
yikmak için ne mümkünse yapmislardir. Gambetta
'nin 4 Mayis 1877 tarihinde Fransiz Parlamentosu'nda din adamlarina
karsi : "Iste en büyük düsman"
diye bagirmasi, ve Klise'yi, insan iradesi üzerinde yeniden
baskilara girisen korkunç bir tehlikenin hortlamasi, seklinde
tanimlamasi, aradan yüz yil geçmis olmasina ragmen
bugün dahi aydin çevrelerde hala yankilarini duyurtmaktadir
[254]. Yine ayni sekilde Jaurès' in , parti
içi slogan haline getirdigi sözler, aradan yüz
yila yakin geçmis olmasina ragmen, bugünün nice
aydinlarini ve siyaset adamlarini , iliklerine kadar etkilemektedir
ki söyledir: "Günümüzün hiristiyanligi,
teokratik bir ögüt niteligiyle, sosyal haksizliklar
düzeni'nin hizmetindedir. Bu nedenle onu kökünden
yok etmek gerekir..." [255] . Pek muhtemelen bu tür
bir etki nedeniyledir ki 1845 yilinda Fransiz Parlamentosunda
bir milletvekili söyle konusmustur: " Açikca
ve yüksek sesle sunu belirtmek gerekir ki Klise'nin varligiyle,
ve Katolik'likle, ve Hiristiyanlik'la Cumhuri bir rejimi
uzlastirmak mümkün degildir. Hiristiyanlik demek akla
karsi küfür demektir, Doga'ya karsi küfür
demektir. Sunu kesin sekilde anlatmak isterim ki ben Ulusal bir
Meclis kurulmasi ve bu Meclis'in Fransa'yi hiristiyanliktan temizleme
amacini gerçeklestirmesi taraftariyim..." [256]
. Bu sözlerin sarfedildigi tarihlerde Fransa'da Klise'lerin
çan seslerini susturmaga ve dinsel ayinleri yasaklamaga
yeltenen resmi kisilerin, ve yetkililerin ve özellikle Vali'lerin
ve Belediye Baskanlari'nin sayisi pek çoktur[257]. Her
ne kadar zaman zaman resmi makamlarin bu gayretlerinde bir duraklama
görülürse de "laik" 'lik esasi aydin
güçlerin bekçiligi sayesinde "mutlakligini"
korumustur. Sadece yazarlar ve bilginler degil fakat halk dahi
bu görevi üstlenmeyi gerekli saymistir. O kadar ki
19cu yüzyilin ortalarinda çogu eglence yerlerinde,
her siniftan halk, su tür sarkilarla vakit geçirirdi:
"Ne Tanri, ve ne Sezar... üstün ve nihai kurtarici
diye bir sey yoktur" [258]. Daha baska bir deyimle halk
artik kurtulus ve mutluluk yolunun "aklin rehberligi ve
özgürlügü ile" mümkün olacagina
inanmistir. Nasil ki 1789 ihtilalinden sonra halk, sokaklarda
din adami avina çikti ise, ayni sekilde 1871'lerde Klise'lere
saldirmak, ibadet yerlerini yikmak ve ruhanileri hirpalamak gibi
asiriliklardan geri kalmamistir [259].
Insan aklini baski altinda tutan ve özgürlükten
yoksun kilan din kurulusunu ve din adamini itibardan düsürme
taktigi, sadece Fransa'da degil fakat Avrupa'nin diger ülkelerinde
ve Kuzey Amerika'da da uygulanmistir. 19cu yüyilin en büyük
düsünürlerinden olan Kierkegaard
(1813-1855) , hiristiyanligin, tipki diger dinler gibi, insan
aklini körlettigini, insan varligini "atalet" ve
"acz" içerisinde erittigini söylerdi. Kendisi
bu din içinde dogmus olmasina ragmen, din verilerine uymayi
"budalalik" bilirdi; Isa 'yi peygamber olarak
tanimanin "akilsizlik" ve peygamberlik iddialarina
inanmanin insan zekasi adina zul oldugunu söylerdi. Akilci
gelismenin , ancak ve ancak Hiristiyanligi (ve tüm olarak
bütün dinleri) ve Tanri'yi yok bilmekle mümkün
olabilecegini savunurdu. Ona göre: "Tanri'ya inanis
kisi'yi zavalli kerteye indirir, su bakimdan ki bu inanisa saplandigi
sürece kendi kendisini yararsiz bir yaratik bilir ; oysa
ki fikirsel ve ahlaksal gelisme ancak akilcilikla mümkündür;
hiristiyanligi (ve daha dogrusu din'leri) akilcilikla uzalastirmak
mümkün olmadigi gibi , uzlastirmaya kalkismak akilciligin
yok olmasi sonucunu dogurur..." [260] . Danimarkali
Kierkegaard' in felsefe alaninda yaptiklarini, Ingiltere'de
Darwin (1809 - 1882) bir baska sekliyle yapmaktaydi.
Origine of Species adli yapitiyle, insan denilen varligin,
din kitaplarinda anlatildigi gibi "balçiktan",
ya da "topraktan" vs yapilma olmayip uzun bir "evrim"
(gelisme) sonucu ve fizik kanunlari geregince bugünkü
seklini aldigini söylerken sadece Tanri inanisina en büyük
darbeyi indirmekle kalmiyor, ve fakat ayni zamanda medeni cesaret
ve bilimsel dürüstlük örneklerinin en güzelini
ortaya vuruyordu. Din kitaplarinin bilimsel gerçeklere
ters düstügüne ve bu kitap'larla ilim yapilamayacagina
inanmis olarak yakin bir arkadasina yazdigi mektupta söyle
der: "Sen bir ilahiyatcisin, ben ise Doga kanunlariyle
ugrasan bir bilgin'im. Bu iki alan, birbirlerinden farkli ve ayri
seylerdir. Ben olaylari arastirir ve bilimsel gerçekleri
kesfetmege çalisirim; fakat bunu yaparken Incil'e bakmam
ve dayanmam ve bu tür kitap'larda söylenenlere aldirmam..."
[261] .
Din kitaplariyle insan aklinin gelistirilemeyecegini
ve müspet ilim yapilamayacagini ve genel olarak din'lerin
fikirsel ve bilimsel gelismelere daima engel olduklarini söyleyenlerden
biri de Amerikali düsünür Andrew D. White
'tir. 1895 yilinda yayinladigi ve din'in ilm'e karsi
daima savas halinde bulundugunu örnekleriyle ortaya vuran
A History of the Warfare of Science With Theology in Christendom
[262] adli kitabinda , Incil ve benzeri kitap'larin
Tanri sözleri olmayip eski çag'lardan kalma efsanelerden,
hikayelerden alinma seyler oldugunu, ve bu kitaplarda "bilim"
diye öne sürülen seylerin bilim adamlarinca cerhedilmis
bulundugunu, yüz yillar boyunca din ile bilim'in çatistigini,
bilimsel ve ahlaksal gerçeklerin din kitaplarinda degil
akil kitaplarinda yattigini savunur [263]. Bundan gayri bir
de ilim adina ve insanlik ugruna savasan bilginlerin Klise tarafindan
geçmiste nasil suçlandirildiklarini, nasil iskenceye
sokulduklarini , oysa ki bu kimselerin, dindar geçinen
kimselerden çok daha faziletli, bilgili ve ahlakli ve insanliga
yararli olduklarini anlatir.
Klise'nin ve din adamlarinin , akilciliga düsmanliklarini
sergileyen yazarlardan biri de H.L.Mencken' dir.
Hedef edindigi "büyük düsman", kendi
mensup bulundugu hiristiyanliktir. Treatise On the Gods
adli kitabinda söyle der: "Hiristiyanlik sadece
bilimsel düsünce sistemine karsi çikmakla kalmamis,
fakat rasyonel olan her seye karsi düsmanlik salmistir...Daha
ilk anlardan itibaren Klise... kisi'nin fikirsel ve fisiksel varligini
özgürlüge kavusturucu her gayretin karsisinda yer
almistir...Her dönemde ve her yerde en kötü hükümet
sistemlerinin , ve kötü kanunlarin, ve kötü
kuruluslarin daima destegi olmustur...Yüzyillar boyunca köleligin
en büyük savunucusu, ve müstebid iktidarlarin (Kiral'larin)
koruyucusu kesilmistir..." . Kutsal sayilan kitaplarin
(örnegin Tevrat'in ve Incil' 'in) akla ve vcdana
ters düsen yönlerine deginirken sunlari ekler: "Her
ne kadar Ahd-i Atiyk manzum bir yapit ve siir san'atinin emsalsiz
bir örnegi olarak edebi niteliklere layik görülürse
de, bir tarih kitabi olarak asagi seviyede bir kitap'tir. Eski
Yunan düsünürlerinden etkilenmis olan yahudi yazarlarca
hazirlanmis olmakla beraber, köken itibariyle Asyali bir
zihniyeti yansitir, ve tüm olarak uydurma masallardan baska
bir sey degildir. Bastan sona kadar çelismelerle, saçmaliklarla
ve birbirine ters düsen olaylarla doludur. Örnegin Evren'in
yaratilisi birbirinden pek farkli sekilde anlatilmistir. Nuh
ve Tugyan konusundaki olaylar tutarsizdir; Joseph'in kardesleriyle
savasmasi olaylari da öyledir...Bir bölümden bir
digerine geçerken okuyucu , ayni olaylarin farkli zamanlar
itibariyle farkli biçimlere sokuldugunu görür...Bu
çelismeler ve tutarsizliklar daha ilk zamanlarda akilli
kimseler tarafindan anlasilmamis degildir; fakat ne yazik ki on
ikinci yüzyila gelinceye kadar bu kitaplar akilci bir elestiriden
geçirilmemistir..." [264] . Daha baska
bir deyimle yazar, kutsal diye bilinen kitap'lari Tanri sözleri
olarak kabul etmez.
Tevrat ve Incil 'in eski çag'lardan kalma efsane ve hikayelerle dolu oldugu hususu, 19cu ve 20ci yüzyil boyunca yapilan arkeolojik kazilarla ve tarihi arastirmalarla kanitlanmis gibidir. Örnegin Musa' nin bir sepet içerisinde Nil nehrine birakilmasi ve sonra Misir firavu'nun karisi tarafindan bulunup Saray'a alinmasi ve sarayda yetistirilmesi ile ilgili olarak Ahd-i Atiyk ' ta anlatilan ve Tanri'nin agzindan çikmis gibi tanimlanan olaylarin, aslinda Babilonya döneminden kalma hikayeler oldugu ya da Asuriler ve kaledonya'lilar döneminde kalma inanislar olup bu hikayelerin ve inanislarin yahudi kalemlerinde sekil degistirdigi ve Tanri sözleri kiligina sokuldugu, hep bu kazilar ya da diger arastirmalar sonucu anlasilmistir [265]. Yine ayni sekilde Tevrat 'da "On emir" diye belirlenen hükümlerin Babilonya'da uygulanan Kanun'lardan kalma seyler oldugu ve daha sonraki bir tarih itibariyle Yahudi din adamlari tarafindan "Tanri'nin Musa 'ya verdigi emirler" seklinde gösterildigi de tarihi kazilarla anlasilmistir [266]. Bunun böyle oldugunu kabul edenlerin basinda Yahudi bilim adamlari vardir ki en ünlülerinden biri . Sigmund Freud 'tür. Akilci arastirmalar sonucu, kendi mensup bulundugu Yahudi toplumunun kutsal saydigi inanislari temelinden yikici görüslerini büyük bir dürüstlükle ortaya vurmaktan kaçinmamistir. Seksen yasindayken yazdigi ve "Musa ve Tek Tanricilik" baslikli kitabinda [267] , Musa ile ilgili olarak Tevrat ' da yer alan hikayelerin tamamen yanlis ve uydurma oldugunu, ve "Tek Tanri" fikrini yerlestiren ilk peygamber'in Musa olmadigini, bu fikrin Musa 'dan (eger Musa diye bir kimse var idiyse) çok önce, eski Misir fi'ravun'larindan Akhnaton zamaninda ve onun tarafindan yerlestirildigini, ve daha sonra Yahudi din adamlarinin, Akhnaton 'a ait bilgileri Musa 'ya mal ettiklerini, ve yine Yahudilerce "Tanri" diye tanimlanan Yahve 'nin (ki "Yehova" diye bilinir), çok eski dönemlerde "ser temsilcisi" diye kabul edilen "tanrica" 'dan baska bir sey olmadigini açiklamistir; üstelik, eski Misir fi'ravun'larindan bazilarini ve özellikle Akhnaton 'u fazilet ve ahlak örnegi ve büyük bir dinin kurucusu gibi gösterirken yahudi din adamlarini elestirmekten ve yermekten geri kalmamistir. Ne ilginçtir ki kitabini yayima hazir duruma getirdigi tarihlerde Almanya'da Hitler , yahudilere karsi amansiz bir saldiriya geçmisti; kuskusuz ki Freud' ün bu kitabi sayesinde kendisine bahane yaratabilecek, ve örnegin , yahudileri yalancilikla suçlama ve yok etme siyaseti açisindan hakli görebilecekti. Bundan dolayidir ki Freud, bir süre kitabini yayimlayip yayimlamama hususunda tereddüd etti; bununla beraber gerçeklerin bilinmesinin kosul oldugunu düsünerek yayimlama sikkini tercih etti [268] ; tipki vaktiyle Spinoza 'nin yaptigi gibi. Hatirlanacagi gibi Spinoza, yahudi olmasina ragmen, yahudi dinini elestirmis, yahudilerin bâtil inanislarini yermis, ve sirf akilci gelismelere öncelik vermek maksadiyle ve insanlar arasi sevgi ögesinin yerlesmesi ugruna gerçek diye bildigi seyleri sergilemistir. Freud 'ün yaptigini, biraz farkli bir sekilde Arthur Koestler tekrarlamistir. Çagimizin en "akilci" düsünürlerinden biri olan Koestler, Yahudi asilli olmasina ragmen, yahudiligin akla ve mantiga ve müspet ahlak'a yatkin görmedigi yönlerini sergilemekle kalmamis ve fakat ayni zamanda yahudi inanislarini kökten sarsici görüsler savunmustur. 1984 yilinda yayinladigi Arrow In The Blue adli kitabinda, yahudiligi "çöl dininin 'geto' dini niteligine bürünmüs sekli " olarak tanimlarken , din hükümlerindeki hileleri sergiler ve yahudilerin kendi kendilerini "Tanri'nin seçkin milleti " seklinde görmeleriyle adeta alay eder ; "Yahudiligin iç yüzünü kesfettikce kendimi üzüntü ve azab içerisinde hissettim" diye ekler. Tanri'nin güya yahudileri "seçkin millet " olarak ilan ettigi konusundaki yahudi inançlarini red ederek kendisini böylesine "irkci" bir toplumun mensubu olarak kabul etmedigini söyler [269]. Yine ayni sekilde 1976 yilinda yayinladigi The Thirteenth Tribe adli kitabinda da, Yahudilerin "Israilogullari" adiyle Ibrahim' in torunlari olarak 12 asiret halinde yasaya geldiklerine dair Tevrat ' da yazilanlari temel'den çürütücü görüsler ileri sürmüstür. Koestler 'e göre Yahudilerin en önemli ve en büyük çogunlugunu teskil eden Eskinazi 'ler, Sami irkindan olmayip Türk asil'lidirlar; Hazar Türkleri, 8cu yüzyilda, Kara deniz ile Hazar denizi ve Kafkas'larla Volga arasinda hüküm süren Hazar Devleti'nin resmen yahudi dini'ni kabul etmesiyle yahudi olmuslardir. Daha sonra bu devlet çökmüs ve yahudiler Avrupa'ya dagilmislar ve Eskinazi adiyle yahudi olarak kalmislardir [270]. Söylemeye gerek yoktur ki Arthur Koestler, akilci usullerle ve en saglam tarihi belgelerle bu gerçegi kanitlarken, ayni zamanda Yahudilerin, "Tanri sözleri" olarak "Kutsal" bildikleri Ahd-i Atiyk 'i ve özellikle bu Kitabin Tanri tarafindan Musa 'ya verildigi söylenen ilk bes bölümünü, yani Tevrat ' i temelinden sarsmis oluyordu; yaptigi sey akil verilerine dayali olmayan bir inanci, insan sevgisi adina yikmakti.
Bu yukardaki tutumlar Bati'li aydin 'in degismez bir özelligidir: insanligi yalan ve uydurma inançlardan (özellikle din kandirmalarindan) kurtarmak, onun en büyük amaci olmustur. Bundan dolayidir ki "Kutsal" bilinen kitap'lari didik didik elestirip bunlarin akilci düsünce'ye, bilimsel ve ahlaksal gerçeklere ters düsen yönlerini , ya da "peygamber" diye kabul edilen kisilerin yasamlarindaki olumsuzluklari gözler önüne sermekten bikmamis ve korkmamistir. Bunu yaparken en büyük bir titizlikle davranmayi kendisine ahlak kurali bilmistir. Hele baskalarini egitmek ve yetistirmek durumunda bulunanlar , belletmege çalistiklari hususlar konusunda, her kesten önce kendi kendilerini ikna etmek için arastirmalarini en büyük bir ciddiyet içerisinde yapmayi vicdani bir görev bilmislerdir. Önem verdikleri sey, halk yiginlarina karsi sasmaz bir dürüstlükle hitap etmek olmustur. Thomas H. Huxley, 19cu yüzyil'in sonlarina dogru yayinladigi bir kitabinda söyle der: "Eger ögretecegim seylerin gerçeklere uygunlugu konusunda kendimi zahmete sokmamis isem, bundan büyük bir utanç duymam gerekir. Beni, az çok güvenilir bilgilere sahibim diye dinlemege hazir halk yiginlarina hitap ettigim zamanlar, söylediklerimin dogrulugunu bilimsel yollardan denetleyebilecek nitelikteki uzmanlardan olusmus bir dinleyici kitlesine hitap ettigimden çok daha büyük bir itina ve titizlik göstermek isterim..." [271]. Böylesine bir fikir dürüstlügü içerisinde Huxley , kendi toplumunun dinsel inançlarini temel'den sarsabilecek görüslerini açiklamaktan yilmamistir. Çogunlugu itibariyle Protestan olan çevresinin sapli bulundugu inanislari, ya da benimsemis oldugu dinsel verileri çürütmekten korkmamistir. Örnegin bu inanislardan biri, "Reformasyon" hareketlerinin akilci nitelikte olduguna dair olan inanistir. Huxley bunun bu inanisin temelsiz oldugunu söyler: Luther ya da Calvin ya da Zwigli gibi "Reformasyon" liderlerinin, ya da Wycliff 'ten Socinus 'a ve hatta Munger 'e ve Rothman 'a ve John Leyden 'e varincaya kadar "Reformasyon" hareketlerini gelistirenlerin hiç birinin akilci bir amaç gütmediklerini, ve yaptiklari seyin sadece insan varligina, Papa'lik disinda "efendilik" edecek bir baska "Yüce makam" bulmak oldugunu söyler. Her ne kadar "Reformasyon" sampiyonu diye bilinen bu kimselerin din adamlarina karsi giristikleri savasimi alkislamakla beraber [272], bu cabalara karsilik insan zekasini ve ruhunu kölelestirici davranislarda bulunduklarini kanitlamistir. Geçen yüzyil sonlarinin ünlü Alman düsünürlerinden biri olan, ve fikirsel titizlik konusunda Huxley' den asagi kalmayan Feuerbach , tüm yasamini insan zekasini özgürlüge kavusturma cabalarina adamisti : "Kisi'yi...ve tüm insanligi dinsel karanliklarda tutmus olan kara güçlerden kurtarmak için din'in muglakliklarini akil mesalesiyle aydinlatmak, benim baslica mesgalemdir. Amacim, insanlarin dinsel inanislara sapli olarak kutsallastirdiklari... ve çogu kez kendilerini feda ettikleri bu güç'lerin... aslinda sadece kendi bilgisizliklerinin ve özgürlükten yoksun oluslarinin ve korku içerisinde birakilmis bulunmalarinin sonucu oldugunu ortaya koymaktir..." [273] derdi.
Bu dönemin aydin' lari arasinda din
adamlarinin dahi yer almasi artik geleneksel bir olay haline
girmistir. Örnegin Fransa'da Lamennais , demokratik
düsünceyi hiristiyanligin temeli haline getirmek
isteyenlerin temsillciligini yapmistir: "Sosyal Katolisizm"
egilimlerinin yayicilarindandir. 1817-1823 yillari arasinda
yayinladigi 4 cild'lik Essai Sur l'Indiférance En Matière
Religion adli yapitinda, din ve devlet ayriligi gereklerini
belirttirken Orta Sinif halk'in din adam'larina ve Klise'ye karsi
giderek artan düsmanlik'larinin nedenlerine egilir, ve büyük
bir bilimsel dürüstlükle bunun yanitini verir.
Ona göre bu düsmanlik, din adami'nin yüzyillar
süren kötülüklerinden, ve Klise'nin her daim
despotik yönetimleri desteklemesinden, ya da Aristokrat
siniflarin halki sömürmesine vesile olmasindan dogmustur.
Daha baska bir deyimle din kurulusu, halk yiginlarinin (ki Orta
siniflar'la isci sinif'ini kapsar) ezilmesinde rol oynayan
güç'lere "güc" katmakla hem prestijini
yitirmis ve hem de halk'taki din duygularinin zayiflamasina
sebeb olmustur. Fakat bu ezilen sinif'larin giderek çogalmasi
karsisinda Klise'nin yeni bir tutum takinmasi, ve 1789 ihtilali'nin
getirdigi ilkelere baglanmasi gerekir; zira Klise'nin görevi
"özgürlük" ve "esitlik" ilkelerini
desteklemek, yepyeni bir toplum düzeninin olusumunu öngörmektir.
Bu ayni görüsleri 1830 yilinda Henri Lacordaire
adindaki bir baska din adami destekler. Her iki dinn adami,
yani Lamennais ve Lacordaire , bir araya gelerek
l'Avenir adli bir gazete çikarmaga baslarlar; savunduklari
fikirler "Vicdan ve Basin özgürlügü"
ya da "Laik'lik", ya da "Sosyal reform'lar"
ya da "Demokratik düzen" ya da "Çalisan
siniflarin haklari" gibi sorunlari kapsar. Modern toplumlarin,
Orta Çag toplumlarindan farkli oldugunu, yani çesitli
ve ayri dinsel inanislara bagli sekilde yasayabileceklerini,
ve su hale göre Klise'nin, farkli mezhepleri ve farkli dinsel
inançlari destekleme görevinde oldugunu savunurlar.
Her ne kadar Papa'lik ve Katolik Klise'si, bu tür görüsleri
"Klise'nin ve hiristiyanligin reform'a ihtiyaci yoktur"
mülahazasiyle yerip Lamennais' yi ve Lacordaire
'i lanetlemis olmakla beraber, bu iki din adaminin yukarda özetledigimiz
görüslerinin Katolik dünyasini fevkalade etkiledigi
muhakkaktir [274] . Öte yandan isci siniflarin sosyal bir
güç seklinde belirmesi ve bu nedenle sosyalist ve
komunist egilimlerin yogunlasmasi sonucu gerek katolik ve gerek
Protestan ülkelerde Klise, bu tür sorunalra yönelmek
zorunlugunu hisseder. Örnegin 1919 yilinda Papa Benedict
XV, isci siniflarin huzursuzluklarinin ve Klise'ye karsit
nitelikteki duygularinin sosyal ve ekonomik nedenlerden dogdugunu
kabul ederek reform planlari hazirlatmistir. Ayni yil içerisinde
Italya'da Luigi Sturze adindaki bir katolik papazi,
Partito Populari (yani "Halk Partisi") adiyle
bir siyasi parti kurmus ve parti programina "Demokratik
devlet", "Insan haklari", "Isciler için
sosyal güvenlik", "Isci sendikalari", "Köylüye
toprak", "Bölgesel ekonomi" , "Vergi
reformlari" gibi ilkeler sokmustur, 1929 yili seçimelrinde
bu parti, Italya'da ikinci büyük parti olarak Parlamento'ya
120 temsilciyle girmis ve ilk "Sosyalist parti" unvanini
kazanmistir. Bu olay sonucu olaraktir ki Klise ile isci siniflari
arasindaki uçurumlar giderilir olmustur [275]. 19cu yüzyilin
sonlarina dogru Papa Leo XIII , Klise'nin modern yasamlara
ayak uydurmasi gerektigini öngörmüs ve din adamlarina
karsi gittikce büyüyen husumetin ancak bu suretle giderilebilecegini
düsünmüstür. Konusmalarinin çogunda
Klise'nin, Cumhuriyet rejimine ya da laik'lige karsi vaziyet
almadigini, isci siniflarinin sosyal refahi için çözüm
aranmasina taraftar oldugunu belirtmistir. Öte yandan vaktiyle
kölelik kurulusunun sürdürülmesine destek
olan Klise, akilci gelismelerden etkilenmis olarak, kölelige
karsi en amansiz savasim veren din adamlari yetistirir olmustur.
Örnegin ABD'de köleligi sona erdirmak amaciyle is gören
kuruluslarin dört'te üçünü din adamlari
olusturmustur. Yine bunun gibi ulusal benligin ve bagimsizligin
savunuculugunu yapanlar arasinda yer almislardir. Örnegin
19cu yüzyil'in baslarinda son derece tutucu ve gerici olan
ve hatt Italyan birligine karsi çikan din adamlari,
"Risorgimento" hareketlerinin baslamasiyle birlikte
yavas yavas hizaya gelmisler ve bu akimlarin liderlerine ( örnegin
Cavour ya da VictorEmanuel II, ya da Mazzini
ve Garibaldi gibi) destek olmuslardir. 1872-1890
yillari arasinda Italya'da "laik'lesme" egilimlerine
ya da din egitiminin müspet egitim temeline oturtulmasina
yine din adamlari yardimci olmuslardir [276].
Bati'nin en dindar ve ekonomik bakimindan en geri
ülkelerinde, örnegin Ispanya ve Portekiz gibi yerlerde
dahi Klise'nin, aydin güçler sayesinde. reformcu ve
özgürlükcü bir tutuma yöneldigi görülmüstür.
Her ne kadar 1939 yilinda Franco 'nun zafere ulastirdigi
iç savas sirasinda "Cumhuriyetci" 'lere
karsi Klise cephe almis ve diktatorya rejimini savunmus olmakla
beraber, daha sonra taktik degistirmis ve bu kez Franco
'ya karsi direnmistir. Bu yüzden hapse giren din adamlarinin
sayisi bir hayli kabariktir. Sadece sosyal reformlar konusunda
degil fakat din anlayisi konusunda da din adamlarinin, tabii yine
aydin güc'ün itisiyle, ilerici ve akilci görüsler
savunur olduklari görulür. Örnegin Ahyd-i Atiyk'
taki (özellikle Tevrat 'daki) "Korkutucu ve
Keyfi Tanri" tanimini geçersiz kilip bunun yerine
"Sevgi ve Iyilik Tanrisi" fikrine, ve geleneksel
din anlayisi yerine modern bir din anlayisina sarilanlar, ya da
din kitap'larindaki "Cennet" ve "Cehennem"
hikayelerini "uydurma" sayanlar, ve dinsel "biçimselligi"
"çikarcilik" 'ta arayanlar vardir. Içlerinde
din kitaplarinin "Peygamber" diye tanimladigi kimseleri,
örnegin Isa yi "mu'cize yaratan peygamber"
ya da "Tanri'nin oglu" olarak degil fakat sadece "fazilet
ve ahlak sahibi" bir insan niteliginde görenler çoktur.
Bu arada "Kutsal" kitap'larda yanlislr oldugunu öne
süren din adamlarina da rastlanir. Örnegin 19cu yüzyilin
baslarinda Ingiltere'de Robert Anderson 'un yayinladigi
The Bible and Modern Criticism adli kitapta Incil
'in yanilmaz nitelikte olmayip hatalarla dolu bulunduguna dair
görüsler, Ingiliz Klise'sinin yüksek rutbeli rahiplerince
benimsenmistir [277]. Daha baska bir deyimle Klise ve din adamlari,
Bati'li aydin'in zorlamasiyle, sosyal ve ekonomik ve dinsel reformlara
taraftar bir egilimi sürdürmektedirler. Bir zamanlar
düsman olduklari yeniliklerin bugün artik koruyucusu
kesilmislerdir; bir zamanlar geleneksel ve uhrevi bir ahlak anlayisina
saplanmislarken, bugun artik seks egitimine ve hatta "çocuk
düsürme" islerine bile göz yumar olmuslardir;
bir zamanlar kadin'i ikinci sinif insan gibi görürlerken,
bugün artik kadin-erkek esitligini ve hatta kadinlarin din
görevlerine atanmalarini öngörür olmuslardir;
bir zamanlar kisi iradesi'nin özgürlügüne
karsi iken, ya da hosgörü nedir bilmezlerken, bugün
artik irade özgürlügünü ve toplumun demokratik
yollardan kendi kendisini yönetmesini dogal bilmislerdir.
Bati'li aydin 'in böylece yola getirdigi
din adami için (ya da hiç olmazsa bir kismi
için) bugün artik önemli olan ve ugrunda savasilmak
gereken sey kör inançlar degildir, insanin "insanlik"
haysiyetidir; hangi din ve mezhebe mensup olursa olsun "insan"
'in "kutsalligi " 'dir. Her ne kadar eski
kafa yapisinda bulunanlar çok olmakla beraber, insan sahsiyetinin
haysiyetini savunmak için mensup bulunduklari Klise'yi
terkedenler, ya da uyrugu bulunduklari Devlet otoriteleriyle ya
da kendi toplumlariyle çatisanlar az degildir. Yine nice
örneklerden biri olmak üzere Amerika'da Kizil derili'lerin
haklarini savunmak üzere savasim veren üç din
adami'ni animsamak yerinde olacaktir. Olay 1966 yilinda Guatemal'da
geçer [278]. Bu ülkenin nufusu'nun %56'si Kizil derilidir
ve bu halklar insanlik disi kosullar içinde birakilmislardir.
Rahib Melville ve Rahib Bradford ile Rahibe
Marian Bradford adindaki üç din görevlisi,
Guatemala'daki Kizil derililer arasinda yasamayi ve onlarin çilelerini
paylasmayi kararlastirirlar. Hedef edindikleri sey kendi mensup
olduklari devlet'in, yani Amerika'nin dis siyasetidir; çünkü
ABD, Kizil derililere iskence yapan Gutaemala hükümetine
çesitli yardimlarda bulunmaktadir. Ve iste onlarin bu savasimi
sayesindedir ki Kizil derililerin yasamlarinda iyiye dogru degisiklikler
olmustur. Örnegin kireç fabrikalarinda hayvanlar gibi
çalisan ve sirtlarindaki elliser kiloluk çimento
torbalarini uzak mesafelere tasima zorunlugunda tutulan iscilere
kamyonlar saglanmistir. Ancak ne var ki çikarci çevreler
buna engel olmuslar ve kamyonlari yok etmislerdir. Bu durumda
Kizil derililer için ayaklanmaktan baska çare kalmamistir.
Fakat bu ise girismeden önce Kizil derililerin reisleri,
yukarda adi geçen Rahip'lere danismislar ve bunun günah
olup olmayacagini sormuslardir. Rahp'lerin verdikleri yanit su
olmustur: "Madem ki maddi zorlama araçlarini ellerinde
bulunduran siniflar (yani arazi sahipleri ve varlikli zümreler)
her türlü savunma olanagindan yoksun halk 'i
(yani Kizilderilileri) açlik, sefalet, pislik ve insanlik
disi kosullar içerisinde yasatmaktadir ve bunu yapabilmek
için kendi aralarinda anlasmislardir, o halde böyle
bir ittifak karsisinda ölüme terkedilen...insanlarin
isyan etmeleri mesru bir davranistir. Yoksul siniflarin ve sömürülen
Kizil derililerin böyle bir yola basvurma caresizligi, onlari
bu yola iten (çikarci) siniflarin sorumlulugundan
dogmustur. Bu ayaklanma mesru bir savunmadan baska bir sey degildir..."
[279] . Kizil derililere yukardaki ögütü veren
Rahip'lerin dünya anlayisi sudur: "Hakkini aramayan
ve bu ugurda savasmayan kisiler ve toplumlar hak sahibi olamazlar...Eger
devlet ve oligarsik siniflar, maddi güçlere sahip
olarak kisileri ve halki sefalet içinde tutma siyasetinde
iseler, ezilen siniflarin silaha sarilarak Tanri'nin kendilerine
tanidigi yasam hakkini elde etmeleri dinsel bir görevdir..."
Söylemeye gerek yoktur ki bu düsünce'nin temelinde
"Kötü yönetime karsi halkin ayaklanma hakkina
sahip oldugunu" savunan akilci felsefe yatmaktadir. Fakat
Rahip'ler, bu felsefeyi "Marxist" ya da "Leninist"
ideolojilere dayanarak degil fakat Incil 'e mal ederek
Kizil derilileri hak savunmasina çagirmislardir; kendileri
de onlarin yaninda ayaklanma olayina katilmislardir.
Yukardakine benzer diger bir örnegi 1969 yilinda
Camara adindaki bir Brezilyali Rahip vermistir.
Din ve irk ve cins farki gözetmeden her insanin iztirabini
ve sefaletini kendisine dert edinen bu din adami, kendi ülkesinin
ezilen siniflarinin acikli durumu karsisinda susmanin haysiyetsizlik
oldugunu düsünür, ve haksizliklara karsi "siddet
yolu ile dahi olsa" direnmenin dinsel bir görev oldugunu
söyler. 1969 yilinda dünya kamu oyu'na hitaben söyle
konusur: "Benim en kutsal görevim, imtiyazli siniflari
uyarmaktir... Bu siniflar sömürücü olan siniflardir,
efendi durumunda olan siniflardir, köle sahibi olan siniflardir.
(Bu siniflar her yerde ve her ülkede) hak ve özgürlük
ugruna ayaklanmak isteyen halk yiginlarini susturmak durumundadirlar".
[280] Her ne kadar kaba güc'e ve siddet usulerine
taraftar olmadigini belirtmekle beraber "çaresizlik
karsisinda (halk yiginlari bakimindan) siddet'e basvurmanin
saygiya deger bir yönü oldugunu" bildirmekten
geri kalmamistir: tipki kendisinden üç yüz yil
önce ayni fikirlerin ilk yayicilarindan Lock
'un ve diger aydin'larin yaptiklari gibi.
Yine Bati'li aydin'larin verdikleri savasim sonucundadir
ki Klise ve din adamlari, yüzyillarca sapli bulunduklari
kötü ruhlu'luktan ve ahlak disilik'lardan kendilerini
kurtarmak için suçlulugu üstlenme yolunu seçmislerdir.
Bunun en yeni örneklerinden biri Almanya'da Protestan Klise'sinin,
1945 yilinda yayimladigi bir bildiriyle, 2ci dünya savasi'nin
tüm sorumlulugunu Alman halki ile paylastigini açiklamasidir.
Bildire söyle deniyor: "Sonsuz bir üzüntüye
sapli olarak sunu belirtmek isteriz ki pek çok milletler
ve ülkeler, (esas itibariyle) biz (din adamlari)
yüzünden büyük elem ve acilara sürüklenmislerdir..."
Bu açiklamadan en fazla hosnud olanlar aydin siniflardir;
çünkü aydinlarin düsündügü
sudur ki eger Alman Klise'si, basiretle davranip yaklasmakta olan
felaketi zamaninda sezebilse ve daha büyük bir dayanisma
içerisinde is görebilseydi, ikinci dünya savasi
çikmazdi [281] .
Batili aydin'in "insan sevgisi"
ve "insan'a güven" duygularina sarilmis
olarak akli ve zeka'yi özgürlüge eristirmek
ve bu arada din Kurulusunu ve özellikle din adamlarini
hizaya getirmek için giristigi örnekleri çogaltmak
kolay, fakat söylemek istedigimiz sudur ki akil ve zeka'nin
henüz islerlik kazanmadigi dönemlerde insanlara her
türlü haysiyetsiz yasamlari "dinsel inanç"
seklinde kabul ettirmek zor sayilmamistir. Bugün dahi insanligin
büyük bir kismi akil denen nimet'ten yararlanma olanagina
sahip olamamistir. Bu yüzden hala insanlik sahsiyetinin
haysiyeti duygusundan yoksun ve hala sömürülme
durumundadir. Bu durum daha ne kadar zaman sürüp gidecektir
bilinmez, fakat su muhakkak ki akilci gelisme er geç kör
inanislari çürütecek, yok edecek, ve ettigi oranda
da insanlik ilerleyecektir. Bu ilerlemeyi saglayacak olanlar,
bundan önceki yüzyillarda oldugu gibi, yine aydin'lar
olacaktir. Bilimsel ve ahlaksal gerçekleri her seyin üstünde
bir deger bilerek, ve bu gerçekleri, çogu zaman
kendi mensup bulunduklari toplumu ya da dini hiç kale almayarak
, büyük bir fedakarlik ve medeni cesaretle ortaya koyacaklardir.
Geçmisten gelen nice ideal örnekler onlara güc
kaynagi isini görecektir.