Dördüncü Kesim

SERIAT DÜNYASI'NIN AKIL ÇAGINA ÇIKAMAYISINDA "AYDIN" 'IN SORUMLULUGU

Bundan önceki bölümde Bati'li aydin'in fikir ve düsünce özgürlügü ugruna ve bilim'in din karsisinda bagimsizligini saglamak için giristigi ibret verici savasin pek kisa bir özetini verdik. Gördük ki bu savasin özelligi akli yücelestirmek, her seyin (hattâ Kutsal sayilan Kitap'larin) üstünde bir deger bilmek, insan varligini her seyin temeli edinmek, ve Tanri sorunlarindan ziyade insan sorunlariyle ilgilenmek ve insan sevgisine yönelmektir. Daha baska bir deyimle Bati dünyasi hem hümanist, hem akilci ve hem de hümaniter aydin tipi yaratabilmistir. Tekrar hatirlatalim ki humaniter olmak mutlaka "hümanist" olmak demek degildir, su bakimdan ki insanliga sevgi ile bakabilen bir kimse aklin kutsalligina ya da insan sorunlarinin ön plana alinmasina, ya da genel olarak hümanizma' ya dahil konulara yabanci kalabilir. Oysa ki insan varliginin her bakimdan gelisebilmesi, humanist ve akilci tip'teki aydinlar sayesinde mümkün olabilmistir. Ne acidir ki Islam dünyasi bu tür aydin tipi pek yetistirmemistir; yetistirdigi tip, günümüze dek, bilimin din karsisinda bagimsiz olamayacagina ve her ilmin kaynaginin Kur'an'da bulunduguna, ve düsün gücü'nün seriat ile sinirlandigina inanmis olan (ya da öyle görünen) bir tip'tir. Insanlar arasi sevgi fikrine yönelik görünen örneklere rastlamak mümkün ise de, "hümanist" ve "akilci" tanimina sokulabilecek örnek pek çikmamistir. Her ne kadar çogu yazarlarimiz Ibn Arabî, ya da Mevlana, ya da Yunus Emre gibi tasavvuf üstadlarini ve benzerlerini "hümanist" deyimi ile tanitirlarsa da yanlistir. Çünkü bu düsünürler insan aklinin egemenligini, ve özgür düsünceyi savunmus degillerdir; "Tanri" yerine "insan" sorunlariyle ugrasmayi ön plana geçirmis degillerdir. Sadece insanliga karsi sevgi besler görünmüslerdir. Onlari olsa olsa "Humaniter" deyimiyle nitelendirmek mümkündur. Fakat bu alanda dahi belli sinirlari asamamislardir: derin bir elestiriden geçirilmis olsalar, tam anlamiyle "hümaniter" olmadiklari anlasilir. Ilerdeki bölümlerde bunun kisa bir özetini deneyecegiz:

Daha önce'de degindigimiz gibi, Islam dünya'sinin, 8ci yüzyildan sonra, ve daha dogrusu Emevi'ler ve Abbasi'ler zamaninda yarattigi bir uygarlik vardir ki çogu kez yanlis olarak "Arap uygarligi" diye anilir. Çok kisa süreli bu uygarligin, yine çok yanlis olarak, "Islam" din'ininden dogma oldugu ve Orta Dogu'dan Kuzey Afrika'ya ve Ispanya'ya kadar genis bir sahayi kapsadigi, ve vaktiyle Bati dünyasina isik tuttugu ve böylece Bati'nin "Karanlik'lardan " kurtulup "aydinliklara" çikmasina, uygarlasmasina yardimci oldugu sanilir. Ancak "Arap uygarligi " ya da "Islam uygarligi " diye bilinen bu uygarligin genellikle bilinmeyen iki yönü vardir ki, bunlardan biri "Arap'lar" tarafindan degil fakat Arap olmayan unsurlar (genellikle "Türk",, "Acem". "Hiristiyan", "Yahudi" vs) tarafindan olusturulmus olmasidir. Denilebilir ki Arap'in katkisi hemen hemen hiç olmamistir. Arap tarihinin taninmis elestiricilerinden Philip Hitti 'nin dedigi gibi Arap'lar si'ir'den gayri hiç bir alanda yaratici olamamislardir. Bu uygarliga "Arap uygarligi" adinin verilmesi, yapitlarin, genel olarak arapca yazilmis olmasindandir. Bilinmeyen diger hususa gelince, o da Islam uygarliginin islam'in özü'nden (örnegin Kur'an' dan) dogma olmayip esas itibariyle islam'a yabanci kaynaklardan (örnegin eski Yunan'dan) çikma oldugu, ve bu kaynaklarla saglanan verilerin çogu kez islamin özü'ne ters nitelikte oldugu, ve asil önemlisi "hümanizma" ögesinden yoksun bulundugudur. Hemen eklemek gerekir ki Islam uygarligi, gerçek anlamda "orijinal" ya da "yaratici" bir uygarlik olmadiktan gayri, varligini eski Yunan bilimlerinden kaynaklanma sayesinde var kilabilmis ve sürdürebilmis, ve bu kaynakla iliskisini yitirdigi an sönüp gitmistir. Bu sonuç, bir bakima aydin sozcügünün karsiligi seklinde kullanilan ve "Ulema" diye tanimlanan sinifin, bir yandan "dogmaciliga" ve diger yandan "iskolastik'cilige" saplanip bu batakliktan bir türlü çikamamasindan ve bu nedenle toplumu "Akil Çagi" 'na ve "Humanizma"'ya ulastirici caba'lar sarfedememis olmasindan dogmustur. Söyleki:

Islam dünyasi, vaktiyle büyük bilginler ve düsünürler yetistirmis olmakla ve bunlar sayesinde parlak bir uygarlik yaratmakla ve Bati'yi dahi uygarliga kavusturmakla övünür. Bu övünmesini de, islam uygarlariginin Islam ürünü bir sey oldugunu, ve özellikle Kur'an'a dayandigini (ya da baska kaynaklardaki verilerden yararlanilmis olsa bile bu verilerin esasen Kur'an ile öngörülmüs bulundugunu) , ve Islam uygarligina benzer , ya da onunla boy ölçüsebilecek bir baska uygarliga tarih içerisinde rastlanamadigini söylebilecek kadar ileri götürür [285]. Güya Kur'an , bizatihi özü itibariyle "ilm" 'in kendisidir ve her türlü bilim dalini içerir, ve güya Muhammed müslümanlara "ilm'i Çin'de de bulsan onun ardindan git " diye emretmistir ve bu nedenle yine güya, "Hiç bir din ilme bu derece deger vermis degildir!" . Bu iddia'lara sarilanlar "Islam uygarligi" ile "Islam dini " (ve daha dogrusu Kur'an ) arasinda "sebeb-illet" iliskisi kurma hevesindedirler, yani islam uygarliginin islam'in özü'nden, ve daha dogrusu Kur'andan çiktigini söylerler. . Oysa gerçek sudur ki Islam uygarligi'nin islami verilerle ve hele Kur'an hükümleriyle iliskisi olmadigi gibi, bu uygarligi var eden bilgin'ler ve düsünür'ler de bu hükümlere dayali olara is görmüs degillerdir; yani "ilim" denen seyi Kur'an'da (ya da Muhammed'in sözlerinde) aramamislardir, sadece bu kaynaklarda arayormus gibi görünüp ( çünkü aksi taktirded zindik damgasini yeyip yok edilmek tehlikesi vardi) islam disi kaynaklardan, ve örnegin eski Roma, Hint, acem kaynaklarindan ve özellikle eski Yunan'dan yararlanmak suretiyle is görebilmislerdir. "Özellikle Yunan kaynaklarindan" diyoruz, çünkü hemen hepsi, basta Aristo, Eflatun, sokrat, galen, Hippokrat, Batlamyos (Prolemy) ve daha nice akil üstadlarindan feyz almislar, ve ancak bu sayede kendi alanlarinda basari saglamislardir. Daha baska bir deyimle eski Yunan'in ünlü üstad'larini "yanilmaz" birer bilim "otoritesi" olarak benimseyip kendilerine rehber edinmisler, ve onlarin yapitlarini gözü kapali sekilde izlemislerdir. Örnegin Aristo 'yu "Bilim ilahi" kertesinde görenler, onu "Muallim-i Evvel" (Birinci ögretmen) diye çagirmislar, ve Aristo 'yu en iyi yorumladigi kabul edilen al-Farabi 'yi "Muallim-i Sani" (Ikinci ögretmen), unvaniyle anmislardir. Islam uygarliginin, eski Yunan bilim kaynaklarindan yararlanma sonucu dogdugunu, bizzat islam bilgin ve düsünürlerinin kaleminden ögrenmek mümkündür. Islam dünyasi'nin yetistirdigi en taninmis yazarlardan al-Cahiz (MS 766-869) , Kitab al-Hayavan adli ünlü yapitinda, eski Yunan bilim kaynaklarinin Islam uygarliginin olusumunda oynadigi hayati nitelikteki rolü belirtirken su açik i'tirafta bulunur : "Eger eski yunan'in bilim kaynaklari olmamis olsaydi, ve eger bizler bu kaynaklardan yoksun kalmis olarak sadece kendi malzemelerimizle basbasa kalsaydik, uygarlik (bilimsel gelisme) diye hiç bir sey yaratamazdik..." [286]. Dokuzuncu yüzyil'in ünlülerinden Sabit b. Kurra (834-901) , ki riyaziyeci, ve tabib ve feylesof olarak taninir [287], eski Yunan ve Roma uygarliklarini, "putperestlik" döneminin sahane birer ürünü oldugunu belirtirken bu uygarliklara karsi besledigi hayranligi dile getirir: "Bizler, yeryüzüne muhtesem bir sekilde yayilmis olan (eski Yunan ve Roma putperestliginin) varisleri ve bugünkü kusaklariyiz. Kim ki hiç cekinmeden bu kaynaklardan yararlanmak üzere görev yüklenir, o mutlaka mutlu (ve basarili) bir kisidir. Dünya'ya uygarlik getirenler ve Kent'leri insa edenler, hep bu eski putperestligin ünlü mensuplari ve yöneticileri degil midir? Liman'lari yapan, kanal'lari açan onlar degil midir?... Insan ruhunu (ve beynini) gelistirenler , ve insan sagligi için yararli her ilmi (tibb ilmini) var edenler, (ve toplum yasamlarini en iyi sekilde düzenlemek uzere idari ve siyasi kuruluslari getirenler, ve insanlik için yararli ne varsa her seyi düsünenler) hep bu putperestler degil midir? Eger putperestlik olmamis olsaydi, yeryüzü bombos (bir çöl) olur ve (ilkellige ve sefalete) gömülmüs olarak kalirdi..." [288]. al-Kindi [289] , ki daha dokuzuncu yüzyilda, ve Abbasi'ler zamaninda, "Yunani ilimleri" Islam dünyasina tanitanlardandir, Aristo 'ya basvurmadan hiç bir alanda ilim yapilamayacagini söylerdi. Yine ayni sekilde Muhyi-d-dîn Arabî , eski Yunan felsefesine ve özellikle Aristo' ya ve ondan da daha fazla olmak üzere Eflatun' a olan bagliligini ve minnettarligini ifâde edebilmek için kendisini "Eflatun'un oglu" adiyle çagirttirdi: adinin Muhyiddin al-Seyh al-Ekber Ibn Eflatun olarak bilinmesi bundandir. Eski Yunan kaynaklarindan yararlanmanin ne derece hayatî bir deger tasidigini hemen her firsatta ortaya vururdu.

Islam'in diger ünlü bilgin ve düsünürlerinden al-Razi 'nin, ya da Farabi 'nin, ya da Ibn-i Sina 'nin, ya da Ibn al-Nafis 'in, ya da al-Biruni' nin, ya da Ibn akil 'in ve al-Idrisi'nin ve Ibn Rüst 'ün ve Ibn Haldun 'un ve saymakla pek bitmeyecek digerlerinin hep bir agizdan tekrar ettikleri sey hep bu merkezde olmustur. Ilerdeki sayfalarda bu sima'lardan bazilarini ele aldigimizda bunun böyle oldugu biraz daha iyi anlasilacaktir. Fakat simdilik su husus belirtmekle yetinelim ki islam bilginlerinin en pariltili yapitlarindan hiç bir yoktur ki eski Yunan (ya da Hint ve Acem ve Misir) kaynaklarinin yorumlanmasi ya da taklidi disinda hazirlanmis olsun. Örnegin islam uygarliginin en basarili oldugu alan, "Jeometri" alanidir; ve iste islam bilginlerinin bu alanda ortaya koymus olduklari seyler, eski yunan bilginlerinden ve özellikle Euclides 'ten ögrenmis bulunduklari seylerden ileri geçmemistir. "Cebir" ve "matematik" ile ugrasanlar, bütün bildiklerini eski Yunan'a ve özellikle Diaphantus 'a borçlu olduklarini, bizzat kendi agizlariyle i'tiraf etmislerdir. "Sayilar" sistemini ve bugün hala Bati'da kullanilan "Arabic" sayilari [290], islam bilginleri Hint kaynaklarindan gelme olarak Hint uygulamasindan almislardir. "Matematik" ilmini islam dünyasina ilk sokan kisi Ibn Musa al-Hvari ' dir ki, hem riyaziye ve hem de astronomi alanlarinda salmis oldugu büyük ünü bu kaynaklara borçludur; eski Yunan ve Hint matematiginden fazlasiyle yararlanmistir [291]. Ne ilginçtir ki matematik biliminde önemli bir asama yolunu açan "sifir" ("Zero") rakami hakkindaki bilgilerin Arap'lar tarafindan ortaya atildigi ve Arap'lardan Hint'lilere ve oradan da Bati dünyasina geçtigi sanilir; daha dogrusu böyle bir kani yaratilmistir. Oysa ki tamamen yanlistir. Nitekim bilimsel arastirmalar sonucu kesin olarak anlasilmistir ki bundan ikibin besyüz önce Babilonya'da matematik sistemine "sifir " isareti sokulmus bulunmaktaydi. Yine bilimsel arastirmalardan anlasilmistir ki Sasani 'ler zamaninda Mezapotamya bilimleri Iran araciligiyle Hindistan'a, ve Hint astronomisi'de Yunan'a geçmistir ve islam bilginleri "sifir" rakamini yunanlilardan almistir [292]. Öte yandan islam uygarliginin en basarili oldugu kabul edilen "Astronomi" alaninda her sey, eski yunan kaynaklarina dayali olarak ortaya konmustur. Her ne kadar Hint eskisi de görülmekle beraber asil agirlik Yunan'dan gelmedir. Batlamyos (Ptolemy)'un yapitlari ve özellikle "Almagest" adli kitabi, islam bilginlerinin en fazla i'tibar ettikleri kaynaklarin basinda gelir [293] . Islam bilginleri eski Yunan yapitlarini öylesine kör bir sadaketle izlemislerdir ki bu yapitlardaki hata ve yanlis niteliginde olan verileri dahi aynen bellemislerdir; bilinçsizce saplandiklari kopyacilik yüzünden bu yanlislari kesfetmek ve düzeltmek olasiligina sahip olamamislardir. Örnegin Batlamyos 'un savundugu nazariyeler içerisinde yanlis olanlarin hiç birini cerhetmemisler, ve günes sistemi konusunda hiç bir yeni bulus getirmemislerdir. Kimya ilmi alaninda da ayni sey söz konusudur. Islam dünyasinda kimya ilmi'nin ilk ve en ünlü sima'larindan bir olan Cabir b. Hayyan al-Azdi (ölümü H. 765) , bütün basarilarini eski Yunan ve Hint kaynaklarindan elde ettigi bilgilere borçludur. Kimya alaninda oldugu kadar felsefe alaninda da ün salan Cabir, eski Yunan feylezoflarini, ve özellikle Aristo 'yu ve Sokrat 'i, ve Fisagor 'u ve diger üstadlari yorumlamaktan ileri geçmemistir [294].

Cografya alaninda da islam bilginleri, islam kaynaklarina dayali olarak ve örnegin Kur'an'i "bilim kaynagi" sayarak is görmemislerdir; hep eski yunan yapitlarindan ögrendiklerini degerlendirerek, daha dogrusu bunlari taklid ederek eser vermislerdir. Islamî kaynaklara basvurmamalarinin nedeni, bu kaynaklarin bilimsel nitelikten çok uzak olmasindandir. Nitekim Kur'an'da "Arz'in düz ve bir satha malik olup" ve bu sath'in üzerindeki daglarin kazik gibi çakili bulundugundan (79 Nazirat 30-32) , ya da "Ye'cuc ve Me'cuc " 'larin yasadiklari diyar'lardan (Kehf 83-101; Enbiya 96) , ya da Misir gibi yagmur nedir bilmeyen bölgelerin "Bol yagmur" sayesinde "bolluk ve berekete" kavusmuslugundan (Yusuf 43, 47-49 ) ya da bunlara benzer hayali denebilecek seylerden söz edilir ki bunlarin çogu'nun yanlis ve genellikle Tevrat 'tan alindigi muhakkaktir. Hatirlatalim ki cografya ilmi islam'da, Abbasi 'lerin iktidarda bulunduklari 8ci ve 9cu yüzyillar boyunca eski Yunan yapitlarinin Arapca'ya çevrilmesiyle yerlesmistir. Astronomi alaninda oldugu gibi Cografya alaninda da islam bilginleri Batlamyos 'un yapitlarina sarilmislardir. Ilk ünlülerden Hisam el-Kelbi . ve daha sonra onu izleyenler, örnegin Muhammed b. Musa al-Hvarizm ve Ibn Hardazbeh ve al-Kindi ve digerleri, hep Batlamyos 'tan ya da diger Yunan, ve Hint ve Acem bilginlerinden yararlanarak islam cografya'sinin temellerini atabilmisler, ilim yapabilmislerdir [295]. Islam dünyasi'nin sinirsiz sekilde övünür oldugu Idrisî , yeryüzünün yuvarlak oldugu konusundaki görüslerini, kendi arastirmalariyle ortaya koymus degildir; eski Yunan kaynaklarindan ve özellikle Prolemee 'den ögrendiklerini tekrarlamistir.

Tibb alanina gelince, Islam dünyasi'nin bu alanda da ar-Razi gibi, ya da al-Haris Ibn Kaldeah ya da Ibn Sina gibi ve daha nice benzer üstadlar yetistirdigi ve bunlar sayesinde tibb'da basarili adimlar attigi dogrudur. Fakat hemen belirtmek gerekir ki islam tibb'inin olusmasinda rol oynayan bu bilginler, islamî kaynaklardan (ve örnegin Kur'an' dan) yararlanmamislardir; tipki diger alanlarda oldugu gibi, eski yunan'dan feyz almislardir. Kur'an'a ya da Muhammed'in sözlerine uymus olsalardi islam'da tibb ilmi diye bir sey söz konusu olmaz, olsa olsa "tükürüklü ve tükürüksüz üfürükçülük" san'ati olusurdu. Çünkü bu tür islamî kaynaklarin "saglik" ve "hastalik" ve "hastaliklarin tedavisi" ya da "temizlik" gibi konularda kapsadigi esaslar akilci bilimlerin red'ettigi seylerdir. Örnegin hastalik denen seyin "Tanri'dan gelme" olup "Tanri'nin izni" olmadan sirayet etmeyecegi, (ve özellikle "veba/taun" gibi öldürücü hastaliklarin) insanlar arasinda sâri olmayip ancak hayvanlar arasinda sâri oldugu, ya da hastalik atesi'nin yüksek olusunun günah dökmege yaradigi, ya da hastalik yüzünden ölen kimselerin "sehid" sayilacaklari, ya da yiyecek-içecek içine sinek düstügünde sinegin disarda kalan kanadini iyice yiyecegin içine daldirmak gerektigi ve çünkü sinegin bir kanadinda sevap digerinde ise günah yattigi, ve her iki kanadi yiyecege batirmakla sevap'larin günah'lari gidermis olacagi, ya da hastaliklari tükürüklü ve tükürüksüz üfürükle , ya da kizgin demir tutmak suretiyle, ya da bal yutmak gibi koca kari usulleriyle tedavi etmek gerektigi, ya da buna benzer daha nice seyler, hep Muhammed'in yerlestirdigi Kur'an ve Hadis hükümleri olarak (ve bizzat kendi uygulamari seklinde) ortadadir [296] . Bu tür verilerin "tibb" (tip) ilmine temel yapilamayacagini söylemek abestir. Nitekim Ibn Haldun bile, bütün cesaretsizligine ve her seyi seriat'a uygunmus gibi gösterme hevesine ragmen, kapali bir dil kullanmak suretiyle ile Muhammed'in biraktigi esaslarin tibb ilmine ters düstügünü ve daha dogrusu onun getirdigi bu esaslarla ilim yapilamayacagini anlatmistir [297].

Sunu tekrar hatirlatalim ki Islam'da "tip" ilmi diye ne varsa her seyin kökeni eski Yunan'a iner. Bu alanda Galen ve Hippokrat gibi üstadlarin etkileri sinirsiz olmustur. Ilk "arap" hekimi diye bilinen al-Haris Ibn Kaldeah, tip ögrenimini Cündisapur 'da eski yunan tip bilginlerinin arapca'ya çevrilmis yapitlarini okuyarak sagladigini kendi agziyle bildirir [298] . Tip ilmi alaninda yayinladigi yapitlarin bollugu ile taninan Ali Ibn Ridvan, mesleki yasamlarini anlatmak üzere kaleme aldigi Kitab al-Nafi adli yapitinda, tip ögrenimine basladigi yillarda Hunayn Ibn Ishak 'in "Tibb'a Giris" adli kitabini ezberledigini ve bu vesileyle Galen ' i inceleme merakini edindigini, ve bu incelemeleri sirasinda Hippokrat 'in ve Eflatun 'un nazariyelerine daldigini, ve ancak bu çalismalar sayesinde tibb ilmine nufuz edebildigini söyler. Tibb ögrenimine baslayacak olanlara tavsiyesi, her seyden önce matematik, ve jeometri ve mantik bilimlerina asina olmak ve bu alanlarda eski yunan üstadlarindan yararlanmaktir [299]. Hemen belirtelim ki eski Yunan'da tibb ilmi, Milad'tan önce 3cü yüzyilda Hippokrat ile baslamistir. Hippokraty 'in "Aphorism" adli yapiti Hunayn Ibn Ishak tarafindan arapca'ya çevrilmis olup bu yapit o dönem itibariyle islam dünyasinda tip ögreniminin temelini teskil etmistir. Denilebilir ki islam dünyasi için tibb ögrenimi bakimindan Hippokrat kadar önemli diger bir otorite Galen 'dir. Bu ünlü bilgin'in, yine Hunayn Ibn Ishak tarafindan arapça'ya çevrilen yapitlari islam tibb okullarinda temel kitap olarak is görmüstür. Biraz ilerde inceleyecegimiz gibi ar-Razi, ya da Ibn Sina gibi büyük tibb bilginleri, Hippokrat 'a ve özellikle Galen 'e atif yapmadan görüs belirtemezlerdi. Bu vesile ile sunu da kisaca ekleyelim ki bu islam bilginlerinin, özellikle tibb alaninda "bilgin" olabilmelerini saglayan eski yunan kaynaklarinin arapça'ya çevrilmesinde baslica rolü oynayan kisi Hunayn Ibn Ishak (809-873) adindaki bir hiristiyan arap'tir [300]. Son derece bilgili ve genis görüslü ve yüksek seciyeli bir kimse olarak bilinir [301]. Yunanca ögrenmis ve eski yunan metinlerini arapça'ya cevirmistir [302]. Bu çalismalari sayesinde Halife al-Mutevekkil 'in tabibi olmus ve yine bu halife tarafindan kurulan "Tercüme" okulunun basinda bulunmustur. Islam dünyasina eski yunan kaynaklarini kazandiranlar hep bu okul mensuplaridir ve bunlarin büyük çogunlugunu da hiristiyan ve yahudi asil'li unsurlar teskil eder.

Sosyal bilimler alaninda da durum böyledir; bu alanda da Kur'an emirlerini ya da Muhammed'in sözlerini kaynak edinme geregi görülmemistir. Hemen ekleyelim ki Felsefe, islam dünyasina Muhammed ile girmedigi gibi Muhammed sayesinde de devam etmis degildir. Çünkü felsefi düsünce islam'a, Muhammed'ten çok sonra , yine eski yunan yapitlarinin arapca'ya çevrilmesiyle girmis sayilir. Islam dünyasinda felsefe ile ugrasan bir tek düsünür gösterilemez ki bu yapitlara, ve özellikle Aristo 'ya ve Eflatun 'a basvurmadan is görebilmis olsun. Ünlü'lerden ar-Razi, ve al-Kindi, ve Farabi ve Ibn Sina ve Ibn Rüst ve Ibn Haldun ve Ibn Akil ve digerleri ve mu'tezile sinifi hep bu kaynaklar sayesinde felsefe'ye yönelebilmislerdir. Biraz'dan görecegimiz gibi içlerinde Aristo 'yu "otuz kez", ya da hatta "iki yüz kez" okudugunu söyleyerek övünenler vardir (örnegin Ibn Sina ve al-Farabi gibi). Yine bunun gibi Eflatun 'un "Cumhuriyet" ("Respublic") adli kitabini temel bilip islamin devlet yapisini ya da yöneticilerin fikirsel egitimini bu kitab'daki esaslara göre ayarlamaya çalisanlar çikmistir (örnegin Farabi gibi). Eski yunan kaynaklarina basvurmayi "kafirlik" sayip bu kaynaklari "degersiz" imis gibi göstermeye çalisanlar dahi, bu yapitlara dayanmadan kalem oynamatamaz olmuslardir (örnegin al-Gazali gibi). Sasmamak gerekir ki islam'da felsefi ugrasilar, tipki diger alanlarda oldugu gibi, eski yunan'dan kaynaklandigi sürece gelismis ve bu kaynaklari terkettigi an sönüp gitmistir. Bunun en belirli kaniti sudur ki 8ci yüzyil'in ortalarindan 9cu yüzyil'in ortalarina kadar iktidarda bulunan Abbasi halifeleri ( ve özellikle Harun Resit ve al-Mansur ve al-Me'mun gibi) tarafindan sürdürülen "liberal" siyasetin, seriatci bagnaz çevrelerce baltalanmasiyle birlikte Islam'da bilim ve uygarlik sönmüstür.

"Tarih" bilimi alaninda da söylenecekler aynidir; Islam'da gerçek ve bilimsel anlamda bir "tarih bilimi" olusmamistir. Her ne kadar seriatcilar Kur'an'in tarihsel bilgileri içeridigini söyleyerek bunu bir tarih kitabi olarak tanimlarlarsa da , iddialarini ciddiye almak mümkün degildir, çünkü Kur'an'i ne bilimsel nitelikte bir tarih kitabi olarak degerlendirmek ve ne de tarih bilimine kaynak edinmek dogru olur. Kur'an'da yer alan olaylarin ve "bilgilerin" hikaye ya da efsane olmaktan ileri geçen bir yönü yoktur. Örnegin Adem ile Havva' nin seytana kanmalari, ve sonra Cennet'ten atilmalari, ya da Ibrahim 'in Tanri'ya oglunu kurban edecek iken Tanri'nin gönderdigi koyunu kesmesi, ya da Süleyman 'in karincalardan bir ordu ile savasa çikmasi, ya da daha nice benzeri seyler, ciddi olarak tarih bilgisi diye ele alinamaz. Bütün bunlar bir yana, fakat tarih bilimi'nin amaci, tarihsel olaylarin sosyolojik, psikolojik, ekonomik vs bakimdan "illet" ve "nedenleri" 'ni arastirmak ve bunlardan sonuç çikarmaktir. Oysa ki Kur'an'da her sey Tanri'nin keyfi iradesiyle ayarlanmis bulundugundan, ve Tanri iradesi'nin ve Tanri'nin yarattigi düzenin nedenlerini arastirmak Tanri'ya karsi gelmek, ve daha dögrusu Tanri isine karismak sayildigindan, tarih bilimi alaninda olumlu bir çalisma olanagi dogmamistir. Islam'da tarih ile ugrasanlar, sadece Kur'an'da geçen ya da çesitli kaynaklarda rastlanan olaylari oldugu gibi nakletmekle yetinmislerdir. Daha baska bir deyimle Islam'da "tarihçi" degil fakat "vakanuvis" dedigimiz elemanlar yetismistir, ve bu kisiler bu isle ugrasirlarlarken Kur'an'daki yanlislari dahi farkedememis, aksine sürdüregelmislerdir. Örnegin Kasas ve Ankebut ve Mü'minun Sure'lerinde Haman adi geçer ki eski bir Misir Firavun'unun "Vezir'lerinden" birinin adi olarak belirtilmistir. Oysa ki yanlistir, çünkü Haman, aslinda Acem hükümdarlarindan Ahassuerus 'un veziridir. Yine bunun gibi Kur'an'da Imran kizi Meryem ("Miriam") ile (ki Musa ile Harun' un kizkardesi olarak bilinir) , Isa' nin anasi Meryem , birbirleriyle karistirilmistir (Bkz. 19 Meryem 27-28) . Öte yandan yine Kur'an'da, Misir topraklarinin bereketli olduguna dair Yusuf 'un rü'ya tabirlerine dayali olarak : "Sonra halkin yagmur görecegi bir yil gelir, o zaman sikip saglarlar" (12 Yusuf 49) seklinde ayet'ler vardir ki yine yanlis bir bilgiye dayalidir, çünkü Misir'da hemen hemen hiç yagmur yagmadigi, ve bir kisim Misir topraklarinin bereketliliginin, yagmur bollugundan degil fakat Nil nehri'nin zaman zaman tasmasi olayindan dogdugu bilimsel arastirmalarla ortaya vurulmus olan bir gerçektir. [303].

"Kamu hukuku" dedigimiz ve "Devlet ve hükümet sistemleriyle " ilgili alana gelince, bu alanda islam dünyasi "ileri" denebilecek hic bir adim atmamistir. Bütün islam ülkelerinde 1400 yil boyunca "istibdat" , "mutlakiyet" rejimlerinden gayri bir rejim yer almamis, demokrasi'ye yönelik bir davranis olusmamistir. Çünkü seriat, bu tür gelismeleri mümkün kilacak her türlü akilci caba'yi önlemistir. Öysa ki bu alanlarda eski yunan kaynaklari pek zengin malzeme ile dolu idi. Fakat ne var ki bu malzemeye el atmak, islami temellerinden sarsabilirdi. Çünkü islam'in temeli, devlet ve hükümet sistemi'nin, ve Kisi-Devlet iliskilerinin ve nihayet insan yasamiyle ilgili her seyin, Tanri'dan gelme emirlerle düzenlenmesi gerektigi ilkesine dayatilmistir. Bu ilkelerin elestirilmesi , akil süzgecinden geçirilmesi ya da insan iradesiyle ve insan yapisi kanunlarla degistirilmesi mümkün degildir. Öysa ki eski Yunan uygulamasinda bütün bunlar insan aklinin ürünü olan seylerdi. Biraz ilerde görecegiz ki bazi islam düsünürleri, örnegin Farabi, bu alana çekinerek de olsa el atmaga çalismis, fakat seriatçi çevre'den gelme tehditlerle fazla ileri gidememistir.

*