IV) 1400 yil boyunca Islâm dünyasi, "Akilci düsünce" 'yi seriat'a karsi diken ve seriat'i elestirip yeren ya da red'eden aydin tipi çikaramiyor:

Bati dünyasi'nin iki bin yillik gelisme tarihi'nin ortaya vurdugu ders sudur ki ister beserî, ister uhrevî olsun hiç bir kurulus akilci düsünce yolu ile elestirilmedikce ve en insafsiz usullerle yerilmedikce gelisemez. Bati'li aydin' in yaptigi sey bu olmustur. Islâm dünyasi'nin ortaya vurdugu gerçek de sudur ki körü körüne övülmeyi gelenek edinen hiç bir kurulus müspet ve yararli sekilde is görebilecek nitelige erisemez. Seriatci "aydin" 'in yaptigi da bu olmustur. Bundan dolayidir ki seriat ülkeleri bugün, yer yüzünün en geri ülkeleriyle sampiyonluk yarismasi içerisindedirler.

Islam'in ortaya çikisindan günümüze gelinceye kadar geçen 1400 yillik süre boyunca islam yazar ve düsünürleri ne islam'i ve ne de Muhammed'i, dogrudan dogruya elestiri konusu edinememislerdir. Bu alanda en ileri gidenlerden sayilan Ibn al-Râvendî gibi düsünürler, ya da al-Ma'arri gibi sairler dahi bu isi üçüncü kisilerin agziyle yapiyor görünmüslerdir. Örnegin Râvendî, (ki bilindigi gibi milâdî 9.yüzyil'in ünlü simalarindandir, ve önceleri mûtezile akîdesi'nin taraftari iken daha sonra bunu yeterli bulmayip serbest düsünce insani olmustur) çesitli yapitlariyle ve özellikle Kitâb al-dâmig ve ayrica Kitâb al-zumurruz adli kitablariyle Kur'an ve Muhammed hakkinda oldukca sert bir çizgide görüsler belirtmistir. Bu görüslere göre Kur'an ne Tanri'dan gelmedir, ne "vakfeldilmis'tir" ve ne de "mükemmel" ve "benzeri olmayan" bir kitaptir. Peygamberler ise sihirbazlardan ya da müneccimlerden farkli kimseler degilerdir. Peygamber diye kendilerini tanitan kimselere atfedilen mûcîzeler yalan ve uydurma seylerdir. Kuskusuzki bu elestiriler ve yermeler son derece sert nitelikte seylerdir ve Râvendî bu yermelerini esas itibareiyle Muhammed'e yöneltmistir. Ancak ne var ki bunlari kendi söylüyormus gibi ortaya vurmaz, bütün bunlari Brahmanlar'in agzindan çikmis seyler gibi göstermistir. Buna ragmen zindiklikla suçlanmaktan kurtulamamistir.

1o.yüzyil sair'lerinden al-Mutanabbi 'nin (M.915-965) müslüman halk'in cehaletiyle alay ettigi ve : "Sizin dininizin bütün amaci sizlere biyik kirptirmak midir? Siz ey müslümanlar, sizin bilgisizliginiz dünya alemi güldürmektedir" dedigi ve vücudundaki bir lekeyi göstererek kendisinin de peygamber sayilmasi gerektigini söyledigi ve bununla Muhammed'i alay'a aldigi söylenir. Bagdat'ta hapiste bulundugu bir sirada yargiç önüne çikarildikta, adi'nin basinda Ahmed bulunmasi nedeniyle yargiç ona "Sen peygamber Ahmed misin? " diye sormus o da belindeki bir ur yerini göstererek: "Evet bu benim peygamberlik nisanimdir" demistir. Sanilir ki bunu söylemekle, Muhammed'in sirtindaki ur'a ima'da bulunmus ve "Eger her kes surasinda burasinda ur vardir diye peygamber geçinecekse benim de belimde ur var, ben de peygamber sayilirim" demek istemistir. Bu sözlerinden dolayi elli degnek vurularak cezalandirilmasina karar verdigi belirtilir. Ancak ne var ki al-Mutanabbi gibi üstün bir irk'in temsilcileri olarak gördügü Arap'lari yabanci etkisinden kurtarmak amaciyle "suubî" aleyhtarligi yapan ve geçimini para ile "medhiyecilik" sayesinde saglayan bir kimse'den akilci düsünce dogrultusunda din elestirisi beklemek abes olur. Gerek siir'lerinden ve gerek Ibn Hallikan 'in Vafayat'indan onun bu yönlerini ögrenmek kolaydir.

Islam tarihi içerisinde Kur'an'a karsi yapilan ilk elestirinin. sekizinci yuzyil'da Acâride taraftarlarindan geldigi söylenir. Bilindigi gibi bunlar, Abd al-Karim Ibn Acarrad adinda birinin kurdugu mezheb mensubalridir. Orta Çag islam dünyasi'nin en ünlü tarihcisi diye bilinen al-Sahrastani (1076-1153) 'nin Milal va'l-nihal adli yapitindan ögrenmekteyiz ki Acâride taraftarlari, Kur'an'in tüm olarak Tanri sözlerinden olusmadigini, bazi sûre ve ayet'lerinin "ilâhî irade'nin ürünü" sayilamayacagini ve örnegin Yusuf sûresi 'ni Tanri'dan gelmis gibi kabul etme olanagi bulunmadigini ileri sürmüslerdir. Iddia'larina göre bu Sûre, Yusuf 'un ask maceralarini hikâye eden bir bölümdür; oysa ki Tanri bu nitelikteki ask hikayelerini Kur'an'a sokmus olamaz. Kur'an'in ilk inmis seklinde böyle bir sûre yok iken bu bölüm sonradan eklenmistir.

Görülüyor ki Acâride taraftarlari, Tanri'yi basit ask hikayeleriyle mesgul olmayacak nitelikte yüce bir varlik olarak görmek istegi ile bu iddia'lara sarilmislardir. Daha baska bir deyimle yüceltmek istedikleri sey Kisi, ya da kisi sahsiyetinin haysiyeti degildir. Çünkü böyle bir amaç gütmüs olsalardi Kur'an'in köleligi dogal bilen, ya da kadinlari küçülten ya da farkli inançtakilere saldirmayi fazilet bilen hükümlerine saldirirlardi. Oysa ki bu konuda suskundurlar. Onlari rahatsiz eden sey sadece Yusuf 'un ask hikayeleridir. Buna karsilik Kur'an'da yer alan diger ask hikayelerine ve örnegin Ahzab sûresi 'ndeki Zeyneb olayina pek diyecekleri yoktur.

Bu itibarla Acâride taraftarlarini, insan haklarinin ve kisi özgürlüklerinin savuncusu olarak din elestirisine girismis kimseler olarak görmek mümkün degildir. Esasen Azraki' ler ile birlikte müsterek olarak sahip olduklari son derece bagnaz bir tutum vardi ki o da , Haricî 'lere karsi besledikleri düsmanlikti. Su bakimdan ki "haricî" olmayanlarin çocuklarinin Cehennemlik sayilmalari, ve "Gerçek müslüman" olana kadar bunlarin "merdud" ilân edilmeleri ve saf disi kilinmalari geregine inanmislardi.

Baskalarina karsi bu sekilde bagnazlik yaparlarken, kendileri de, Kur'an konusunda ileri sürdükleri yukardaki görüsleri yüzünden, seriat çevreleri tarafindan ( özellik Ibn Hazm tarafindan) islam disi ilan edilmislerdir.

Muhammed'in islamiyeti yerlestirdigi tarihten yirminci yüzyilin ikinci yarisina gelinceye geçen 1400 yillik süre itibariyle bu yukardakiler benzer fakat çok az sayidaki diger bazi örnekleri siralamak mümkündür. Fakat bu örneklerden hiç biri akilci düsünce yolu ile islami elestirme ve yerme ya da red'etme niteliginde seyler degildir. Yani Bati dünyasi aydin'larinin din elestirisi konusunda yaptiklarina benzer seyleri islam tarihinde rastlamiyoruz.

Denilebilir ki Atatürk, siyaset adami olma zorunlugu içerisinde bulunmakla beraber, islam hakkinda ilk kez akilci görüsler belirten bir kimsedir. Her ne kadar bazi çevreler, onun seriat lehinde konustugunu ve örnegin "Islam en son, en mükemmel, en akla uygun, en tabii bir din'dir; Kur'an Kitab-i Ekmel'dir (eksizksiz, ve her seyi öngören bir kitab'tir" dedigini , ve güya Türk milletini "seriat'in özü'ne ulastirmak" istedigini ileri sürerlerse de, Atatürk'ün gerçek düsüncelerinden haberdar degillerdir.

Çünkü bir kere Atatürk, insanlik tarihinin din savaslari tarihi oldugunu, ve din'lerin hosgörüsüzlük kaynagi bulundugunu, ve bütün müsibetlerin din ve inanç ayriliklarindan dogdugunu bildigi içindir ki, bütün insanlarin dinlerini terkedip akil ve sevgi kaynaginda birlesecekleri bir dünya dini düsününe yönelmisti. Nitekim "Büyük Nutuk" 'ta, ünlü tarihci Wells 'inm düsüncelerine de yer vererek sunlari söylemistir: "Bütün insanalrin görgü, bilgi ve düsünüste yükselip olgunlasmasi, Hiristiyanlik'tan, Yahudilik'ten, Müslümanlik'tan Budizm'den vazgeçerek yalinlastirilmis ve her kes için anlasilacak bir duruma getirilmis, katkisiz ve lekesiz bir dünya dini'nin kurulmasi, ve insanlarin simdiye degin kavgalar, pislikler, kaba istek ve egilimler arasinda bir bataklikta yasadiklarini kabul ederek bütün gövdeleri ve uslari agilayan kötülük etkenlerini ortadan kaldirmaya karar vermesi gibi kosullarin gerçeklesmesini gerektiren Birlesik Dünya Devleti kurma düsününün tatli oldugunu yadsiyacak degiliz".

Görülüyor ki Atatürk'ün ideal edindigi sey, bütün insanlarin dinlerini birakip insanlik sevgisinde bulusmalaridir. Eger seriatci'larin iddia ettikleri gibi seriat'in "en son, en mükemmel" din olduguna inanmis olsaydi seriat'tan vazgeçmeyi söz konusu yapmaz, ve onu her yönü ile uygular, Kur'an'i devletin temel yasasi yapardi: tipki müslüman ülkelerinin yaptiklari gibi. Oysa ki o, hemen bütün konusmalarinda Türk toplumuna sunu anlatmak istemistir ki bütün geriliklerin ve felaketlerin nedeni seriat'a saplanmisliktan dogmustur: "Kaza, kader, talih, tesadüf deyimleri Arapça'dir, Türkleri ilgilendirmez" derken ya da "Menselerimizi hatirlayiniz. Tarihimizin en mutlu dönemi, hükümdarlarimizin halife olmadiklari zamandir" diye eklerden belirtmeye çalistigi sey hep bu olmustur.

Öte yandan Tanri fikrinin, genellikle halk yiginlarini kandirma amacina dayali olarak, siyasal ve sosyal gelismelerden dogdugunu söyle açiklardi: "Masum ve cahil insanlari, yüzlerce Allah'a taptirmak veya allahlari muayyen gruplarda toplamak ve en nihayet, bir Allah kabul ettirmek, siyasetin dogurdugu neticelerdir". Bunun ilk örneklerinden biri olmak üzere eski Misir dönemine isaret ederken söyle ekler: "Misir papazlari süphesiz saf ve cahil halktan çok bilgili, çok zengin ve poolitikaci idiler. Bu sebeble idi ki firavunalrin mesnedi oluyorlar, müsavirleri olabiliyorlardi. Papazlarin bizzat hükümeti idare ettikleri görülmüstür. Papazlar istedikleri kadar allahlar yaparlar veya onlari bir kaç zümre halinde toplarlard, eger kuvvetli olmalarina ve menfaatlarina yartdim edecekse, bütün dünyayi yalniz bir allah etrafinda, kendilerine hadîm kilmaga çalisirlardi. papazlarin insanalr üzerindeki tesiri, bilhassa mabetlerde ayinler vasitasiyle olurdu...Mabedin ortasini isgal eden, dar ve karanlik bir odada, mahallin Allahi, her gün hediye kabul ederdi; koku, yiyecek, kumas vs...Mabetlere kurbanlar da verilirdi; en makbulu buga idi. Ayinler basma kalip dualarla yapilirdi".

Bu satirlari Atatürk 1930 yilinda Devlet Matbaasi'nda basilan Türk Tarihi'nin Ana Hatlari adli kitaba koydurtmustur [306]. Bu ayni kitap'ta, yine Atatürk'ün ve arkadaslarinin bilimsel görüsleri olarak Tanri sözü diye bilinen kitaplarin Tanri'dan filan gelme degil fakat insan yapisi seyler oldugu, ve genellikle masal ve uydurmalardan ve eski devirlerden kalma efsanelerden olustuklari da su sekilde belirtilmistir: "200 sene evvelki telâkkiye göre dünya 5-6 bin sene evvel yaratilmistir ve....Basra'dan tamam iki günlük yolda ve Firat nehri üzerinde bulunan cennette zuhur etmistir. Bu kanaatler, hep dini kitaplarda hikaye olunan vakalarin harfi harfine (yorumundan) doguyordu. Artik bugün, az çok tenevvür etmis (aydinlanmis) bir insanin bu gibi masallari hakikî kanaat seklinde telâkki ve kabul etmesi mümkün degildir".

Dinler tarihinin bu tür tekrarlardan ibaret bulundugunu ve peygamber diye bilinen kimseleri, örnegin Muhammed'i, sadece siyasi bir lider seklinde kabul etmek gerektigini belirtmistir.

Fakat seriat yüzünden geri kalmis bir toplumu reform'lara sokabilmek içindir ki seriat'i övüyormus gibi davranmistir. Tarih boyunca her devirde ve her yerde çogu liderlerin çesitli amaç'larla yaptiklari hep bu olmustur. Eger onun yerlestirmek istedigi bu akilci egitim sistemi sürdürülebilseydi Türk toplumu bugün bes yüzyil ileride olurdu. Ancak ne var ki aydin bilinen kimseler dahi onun bu akilci çizgisine yaklasamamislardir. Yaklasmak söyle dursun fakat onun din konusundaki görüslerini ortaya vurmanin tehlikeli oldugunu ve daha dogrusu onu "dinsiz" tanimina sokacagini ileri sürmüslerdir. Söylemeye gerek yoktur ki Atatürk'ün görüslerinde dinsizlik degil bilimsellik yatar ki bunu aydin diye geçinen çogu insanlarimizin idrak etmesine imkan yoktur.

Evet ne yazik ki Atatürk döneminin din elestirisine yatkin ortami içersinde dahi aydin sinifin, akilci elestiri yolu ile seriat sorunlarina egildigini göremiyoruz. Sadece Neyzen Tevfik gibi bazi sairlerin kaleminden, hilafetin kaldirilmasini alkislayan ya da din adamlarina ve birazda "Kara kapli kitab'a" çatan satirlara tanik olmaktayiz:

"Gece basti kara kapli kitab- oldu hakim,

Anirirken tepisen bunca esek hep âlim!

Hepsi de kendisinin gittigi yol dogru sanir..." [307]

Türk toplumunun Atatürk sayesinde seriat batakligindan çikmis olmasindan duydugu sevinci belirtirken artik bir daha geriye dönülmemesi hususundaki dilegini de seriat'in yalanlar ve kandirmalarla dolu iç yüzünü ortaya vurmak için söyle konusur:

"Gitme maziye çikan izbe o kanli yoldan,

Bil, muhabbetle seni karsilayan seytândir,

Aldatir lafz-i uhuvvetle (kandirici sözlerle), tekin ol, kanma;

Müslümanlikta nifak (iki yüzlülük) an'ane-i imândir (geleneksel imandir) ".

Ve bu görüslerini biraz daha vurgulamak üzere bir baska si'ir'inde söyle ekler:

"Dinimizde edeb, hayâ, arama,

Sanma dünyadan arlanir gideriz,

Serhâd-i inkilab-i mevte (Dönüsüm sinirlarinin sonuna) kadar,

Cehl içinde yuvarlanir gideriz". [308]

Seriat'tan kurtulmadikca gerilikler uykusundan uyanilip kurtulusa çikilamayacagina, vatan sevgisine ulasamayacagina inanmis olarak söyle der:

"Bakin su âlem-i islam içindeki zillet (asagilik),

Mesihatin (Seyhülislamligin) su likâsi (surati), su levha-i ibret ,

Mezalimi doguran su mefâsid-i ahlak (ahlak bozukluklari),

Senet degil mi elinde ezrâilin bir bak,

Bu ser-i din ile hubb-i vatan (vatan sevgisi) nasil uyanir

Beser, bu zillete resmen hurafe der, dayanir" [309]

Halkin din adamlari elinde medrese egitimiyle birer "zebâni" yetistirildigini ve bu kurulusu kökünden kurutmadikca Türk'ün "adam" olamayacagina inanmis oldugunu söyle anlatir:

"Bütün bu milleti giryan eden (aglar hale getiren) Mesîhat'tir (Seyhülislamlik'tir),

. . . . . .. .

Bunun vücûdu bulundukca, Türk'ü sayma adam,

Ne dogruluk, ne zafer, ne huzûri dil, âram.

. . . . . ..

Lüzumu yok bana artik, na iste eski dinin!

Yeter 'Azâb-i Mukaddes' içindeki telkîn" [310].

Ve medrese egitimine ve din adamlarinin saltanatina son vermesi için Türk'e su ögüt'te bulunur:

"Kalkmadikça bunlar ev, yer, bag, çayir yoktur sana,

Bunlari kaldir, maârifte hayir yoktur sana,

Kendi mülkündür vatan, ortak, gayir yoktur sana,

Yik dedim, yik, kanli küsîden hayir yoktur sana,

Ba'dema meydana birakma bunlari tekrar Türk" [311]

Öte yandan uygar bir kafa yapisina sahip olarak kadin sorunlarina da egilmekten geri kalmaz. Seriat'in kadini alçaltan, köle haline sokan, dinen ve aklen asagi sayan emirlerine, ve nikah-bosanma-hülle gibi konularda sevkettigi hükümlere karsi nefretleri tamdir:

"Esîr olunca kadinlik, nikâha baglanmis,

Müzeyyenâta da bakmis, tel örgüdür sanmis.

Degil mi ya? Ipek, altin saâdetin temeli?

Kadinligin bu kelepçe içinde kalmis eli

Muhakkar (hor görülmüs)oldugunu dinleyen eyliyor ta'lim,

Su âyet'e bakiniz -'Inne keydekünne azîm'-

. . . . . . . .

Peki, bu halde kadin kim olur tefekkür edin:

Benim evimde kadin su esîre bir hâin!

. . . . . . .

Hakaret et, bosa, dög, sög, elindedir dizgin," [312]

Fakat denilebilir ki islam'a karsi ilk ve belkide tek sayilabilecek "meydan okuma", 1967 yilinda Ibrahim Gilas adindaki Suriyeli bir subay yazardan gelmistir. Suriye ordusunda hizmet gören bu subay, basyazarligini yaptigi "Halk Ordusu" adli haftalik bir dergi'nin 25 Nisan 1967 tarihli nüshasindaki makalesiyle, islam tarihinde ilk kez olmak üzere islam dinini en sert ve en kesin bir dil ile elestirip yadsimis (red etmis), ve bu dinin saliklerini de islam dinini terketmege ve açikca "tanrisizliga" ("ateizm'e" ) çagirmistir. Bu makalesinde yazar müslüman Arap'in kendi kendisiyle çatisma ve çelisme içerisinde bunalimlar geçirdigini, ve ilkel geleneklerin ve bâtil inanislarin kölesi durumunda kaldigini belirttikten sonra söyle der: "Arap ulusu kendi kendisine bir çok sorular sormaktadir. Bu sorulardan birisi, kendisini uygarlik kervanina katabilecek olan usulleri kesfetmenin ne sekilde ve ne suretle olabilecegidir. Bugüne gelinceye kadar Arap ulusu, kendisini Tanri'ya dönük görmüs ve eski degerleri Islam'da ve Hiristiyanlik'ta bulmaga çalismis, ve (yasam) dayanaklarini feodalism'de ya da kapitalizm'de ya da diger sistemlerde aramistir. Ancak ne var ki bütün bu arayislar beyhude olmustur, zira bu degerlerin hepsi de Arap'i sefil, yoksul zavalli, mütevekkil, kaderci ve her seye ve baskalarina boyun egen, akilci düsünce'den ve fikir özgürlügünden yoksun, ve bütün bunlardan gayri bir de asil: -Tanri'dan baska güç ve yardimci yoktur, Tanri'nin dedigi olur- seklindeki sözleri mihaniki olarak tekrarlayarak kaderine boyun egen bir yaratik yapmistir".

Çagdas uygarlik dönemi insani'nin bu tip bir insan olamayacagini ve olmamasi gerektigini belirttikten sonra yazar, kendi idealindeki Arap'in yeni simasini çizmeye çalisir. Ona göre bu yeni ve modern Arap tipi "Tanri'larin, din'lerin, feodalism'in, kapitalizm'in, epmeryalizm'in ve köhne toplumu olusturan bütün degerlerin artik tarih müzesine konulmasi gerektigine inanmistir… bütün bunlarin, mumyalasmis oyuncak bebeklerden baska bir sey olmadigini artik anlamistir. (Bu yeni Arap insani için) ortada vakia (eylem) olarak is gören bir tek (kutsal) deger vardir ki o da bundan böyle güvenilmek ve iman beslenilmek gereken yeni insan'in bizatihi kendisidir". Yazar'in düsündügü sudur ki önemli olan sey Arap'in kendi kendisinin insanlik degerine bilinç kazanmasi, ve basta islam olmak üzere, kendisine insanligini unutturan her seyi inkar ve terketmesidir. Yazisina söyle devam eder yazar: "Bu yeni Arap insani, sadece kendi insanlik degerine, ve sadece kendi gayret ve emegine, ve sadece insanlik için yapacagi hizmetlere bel baglayan ve bunun disinda hiç bir seyden medet ummayan ve ölüm denilen olaya, kendisinin gerçek sonu olarak (yani Cennet ve Cehennemi olmayan bir son) bakmasini bilen bir varliktir"

Bunu böylece belirttikten sonra yazar, bu yeni Arap insani'nin haysiyetli bir yasam'a yönelmesi konusunda da sunu ekler: "Bizim artik yalvaran, ve secde ederek yerleri öpen, insanlik haysiyetine yarasmaz sekilde Tanri'ya boyun kiran, ya da Tanri'dan avf dileyen, kendisini Tanri'ya acindirmak isteyen insan tipine ihtiyacimiz yoktur. Bizim yeni insanimiz bir sosyalist'tir, bir devrimci'dir, bir ihtilalci'dir. Evet bizim ihtiyacini duydugumuz insan, HAYIR demesini bilen insandir, zira HAYIR, tipki Albert Camus'nün dedigi gibi, kisi'yi EVET'e götüren yolun ta kendisidir...". [313]

Yukardaki yazi'nin, seriatçi çevreler ve özellikle din adamlari tarafindan dinsizlik yaygaralariyle karsilandigini ve yazar'in hapis'lere atildigini söylemek gerekir mi bilmem?

Yukardaki yazi'nin yayimindan az sonra, 1968 yilinda Türkiye'de "Türk Si'irinde Tanri'ya Kafa Tutanlar" adiyle Ismet Zeki Eyüboglu' tarafindan yayinlanan bir kitapta, islâm'in insan varligini "Buyruklari yerine getirme makinesi" haline soktugu belirtilerek söyle denmektedir: "(Islam'da) insan belirlenmis, tutumlari kara yazilarla açiklanmis bir buyruklari yerine getirme makinesidir. Onun yasama yörüngesi üzerinde gidis-gelis hizi , adimlarinin sayisi, araliklari bellidir. Insan bu belli olanlarin disina çikamaz, çikinca suç bütün korkunçlugu ile dikiliverir karsisina...Insan'in kimligi, kisiligi yoktur. Bütün nitelikler onun disinda, onun üstünde duran varligindir. Ne türlü yorumlanirsa yorumlansin insan bir yoksunluklar tasiyicisidir" [314] . Yasam kanunlarinin insan'i degisiklige zorladigini ve fakat islâm'in her türlü degisiklige karsi çiktigina deginerek yazar söyle yakinir: "Öyleki, çagdan çaga, yildan yila bile bir takim köklü degismelerle karsi karsiya gelir insan. Sevgileri, begen duygulari, yasam anlayislari, olaylarin akisi içinde degisir. Insan, canli olmasi yüzünden bu degismenin disinda kalamaz. kalamadigi sürece de kendiliginden degisir. Seriat bu degismeye katlanamaz. Onun için önemli olan, oldugu yerde durmak, donup kalmaktir. Seriat anlayisina göre insan, davranan degil duran, donmus kalmis olan bir varliktir. Daha baska bir deyimle insan, ipi baskasinin elinde ozgürlükten, davranis bagimsizligindan yoksun bir araçtir". [315]

Bu düsünce yazara sunu söylettirir ki seriatçi inançlar insani "insan" olmaktan çikaran, ve çagin disinda kalmaya iten birer bagliliktir Seirat sisteminde insan ædüsünen bir varlik" olarak deger tasimaz. Öte yandan insan sahsiyetinin haysiyeti konusunda da seriat'tan sikayetcidir yazar. Özellikle kadini küçülten hükümler karsisinda adeta isyan ederek sunlari söyler: "Bir din insan sever olmaktan, insan özü ile yogurulmaktan uzak kaldigi ölçüde onda katiliklar, donmusluklar, degismezlikler kendini gösterir. Toplum, uygarliktan, bilgiden, san'at'tan uzak kaldigi sürece insanseverlik duygularindan da yoksun olur. Insani kuran, ayakta tutan özden uzaklasir. 'Karini döv', 'Hayvanlari kesip yeyin', onlar sizin aziklarinizdir' diyen bir dinde yumusaklik aramak epey güçtür". [316]

Seriat'in tanimladigi korkutucu ve gaddar ve keyfî Tanri anlayisi ile insanliga yararli insan tipi çikamayacagini da yazar su satirlariyle anlatmaktadir: "Bir din düsünün ki korkunç cehennemleri, insanin düsünemeyecegi ölçüde aci çektirme araçlari, cezalandirma yollari, sikintiya sokma kurallari olsun, bunlarin varligini övünerek söylesin, ortaya koydugu Tanri ... bir yirtici olsun da onun inanicilari arasindan uygarliga yardim edici, gelistirici bir bas çiksin. Iste bu olacak bir is degildir..." [317].

Yazar, seriat disina çikilmadan hiç bir gelisme olamayacagini da söyle haykirmakta: "Böyle bir inanç ortaminda yasayan toplumlarin tarih boyunca en küçük basari gösterdigi görülmemistir. Insan düsünce gücünün yarattigi bütün yenilikler, gelismeler, ilerlemeler seriat'in disina çikmakla olmustur". [318]

Özgür düsünce'nin bu tür sahlanmalarina son yirmi yil içerisinde giderek artan bir ilgi görülmüstür. Turan Dursun gibi bir din adaminin sinirsiz bir idealizm'le bu caba'lara katilmasina tanik olmak gerçekten umud verici olmustur. Her ne kadar bu idealist'lerden bir çogu seriatci'nin kurbani olmuslarsa da açtiklari yolun artik kapanamayacagi asikârdir.