1) Abu Bakr Muhammad b. Zakariya al-Razi
(MS 865-932), Abbasî'ler döneminin en önemli
sima'larindan biri olup [319] al-Mansur (754-775) ve
Harun Resit (ölümü 809) ve al-Ma'mun
813-833) gibi oldukca liberal görüslü halifeler
sayesinde eski Yunan yapitlarinin arapca'ya çevrildigi
ve bu kaynaklarin incelenebildigi bir ortam'in mirasina konanlardandir.
Havi adli yapiti arap dilinde yazilan en büyük
tibb Ansiklopedisi olarak kabul edilir ve tibb ilminin
kapsadigi sorunlar bakimindan eski Yunan tibb bilginlerinin yapitlarindan
alinmis verilerle doludur [320]. Öte yandan "atomism"
kurami'ni eski Yunan bilginlerinden Democritis 'in görüsleri
dogrultusunda yorumlamistir . Örnegin "madde"'nin,
dünya'nin yaratilisindan önce, daginik atomlardan olustuguna
dair savundugu görüs Democritis 'in görüsüdür
ki Kur'an esaslarina ters düser. Tibb ve fizik bilimleri
yaninda kendisini felsefe'nin engin denizlerine salmis ve eski
yunan felsefesini islamî düsünce'ye üstün
saymistir. Özellikle Sokrat ve Eflatun ve
Aristo ve Galen gibi otoriteleri rehber edinmis
ve bu gibi düsünür ve bilginleri, fikren ve ahlaken
"Peygamber" diye bilinen kimselerin bile çok
üstünde kabul etmistir. Örnegin Fi Nakz al-adyan
adli kitabinda, tüm insanlari esit olarak gördügünü,
ve peygamberlerin, fikren ve manen dahi olsa, kisilere üstünlük
iddiasinda bulunamayacaklarini söylemistir. Ona göre
peygamberler "mu'cize" yaratmis gibi görünen
kimselerdir, oysa ki "mu'cize" denen sey dinsel "inanç"
sekline sokulan "hile" ve "yalan" 'dan baska
bir sey degildir. Söyle der: "Peygamberlerin mu'cizeleri
hilelerden ibaret veya dini efsane sahasina aittir. Dinlerin akideleri
yegane olan hakikate ziddir (gerçege
aykiridir). Bunun delili birbirlerini nakzetmeleridir;
insanlari dinî reislere itimada sevkeden sey an'ane ve
tenbel itiyattir. Insanligi tahrib eden savaslarin yegane sebebi
dinlerdir; bunlar felsefeye ve ilmi arastirmaya düsmandir.
Mukaddes sayilan kitap'lar degersiz kitaplardir. Eflatun,
Aristo, Euclid, Hippocrates gibi eski (düsünürlerin)
yazilari insaniyete çok daha yararli olmustur..."
[321] .
Öte yandan ar-Razi , eski Yunan bilginlerinden Timaens
'den psikoloji'nin temel esaslarini almis, Epicure
felsefesine yönelmis, Lucretis 'in görüslerini
benimsemis ve böylece "Dini ilim haline getirme"
gelenegi yerine "ilmi din haline getirme" gelenegini
yerlestirmek istemistir [322]. Bu arada "akliyeci'ligi"
, peygamberlerin "vahiyciligi''ne" ve
yine müspet ahlak anlayisini dinsel ahlak'a üstün
getirmege ugrasmistir.
ar-Razi 'yi diger islam bilginlerine nazaran üstün
kilan sey kuskusuz ki onlardan hiç birinin göze alamadigi
bir akliyeci'lige yönelebilmis olmasidir. Ona göre
insan denilen varlik için akil 'dan daha büyük
bir nimet, daha yüce bir kazanç yoktur. Tanri bunu
insanlara en büyuk bir hediye olarak vermistir. Fakat aklin
görevi, sadece belli seyleri ezberlemek ya da taklid etmek
degildir; aksine yaratici nitelikte is görmek, kisi'ye rehberlik
etmek, duygusal'ligi denetlemektir. Kisi yasamlarinin güzelligini
ve iyiligini yapan sey akil gücü'dür. Doga'nin
sirlarini ve yeryüzünü ve gökleri ve Tanri'yi
ve her seyi akil sayesinde kesfetmek olanagi vardir. Fakat aklin
en önemli görevi kisi yasamlarini düzenleyip
yönetmektir; bu nedenle aklin özgür olmasi kosuldur,
çünkü özgür olmadigi taktirde "yönetici"
olacak yerde "yönetilen" durumuna düser ve
özelligini yitirmis olur. Faziletli yasamlara ancak akilcilikla
kavusmak mümkündür. Hemen belirtelim ki bu görüsleri
sergilerken ar-Razi 'nin yaptigi sey Galen 'i tekrarlamaktan
ibaretti. Üzerinde israrla durdugu husus faziletli olmanin,din
emirlerine uymakla degil fakat akil verilerine uymakla, ve daha
dogrusu "iman" sahibi olmakla degil fakat "özgür"
akla sahip olmakla mümkün bulundugudur; insanliga yararli
olmanin yolu da budur. Yukarda adi geçen kitabindan gayri
, Masarik al-anbiya adli kitabinda da benzeri görüsleri
savunurken akil yolunu seçen bilgin ve düsünürlerin,
"peygamber" diye bilinen kimselerden çok daha
yararli olduklarini söyler. Her iki kitabinda da, insanlarin
peygamberlere, ya da din adamalarina inanmalarinin ve güven
duymalarinin tek nedeni'nin bir bakima, "akilsizlik"
, ve daha dogrusu kendi akil'larini kullanmak hususundaki tenbellik
oldugunu söyler. Bu tenbellik gelenek halinde yerlesmistir,
ve bu gelenekten kurtulma yolu seçilmemistir. Oysa ki
bilim ve ahlak ilkeleri, "Kutsal" bilinen kitaplarda
degil, akil kaynagindadir ve felsefe denen sey iste bu kaynaktan
çikmadir. Felsefe ile din'in uzlastirilmasina çalismak
bosunadir. Bu fikre bagli olaraktir ki ar-Razi , bilimsel
ve felsefi görüslerini Kur'an'a ya da Muhammed'in sözlerine
dayanarak degil, fakat eski Yunan kaynaklarindan yararlanarak
ortaya koymustur. Seriat'in öngörügü esaslari
degil, fakat genel olarak bu esaslara ters düsen akil verilerini
gerçek saymistir. Örnegin "Saglik" konularinda
seriat'in "temiz" ya da "pis" dedigi seyleri
geçerli bulmamistir; bu sorunlarin bilimsel arastiri yolu
ile ele alinmasini saptamistir. Kur'an sarap'i yasakaldigi halde
ar-Razi, Tanri'nin böyle bir yasak koymus olamayacagini,
ve çünkü böyle bir yasagi akilci yoldan
izah etmenin mümkün olamayacagini, ve nitekim bazi hallerde
(özellikle üzüntu ve sikinti hallerinde) insan
vücudu'nun ve ruhu'nun yiprandigini ve bunu önlemek
için sarap içmenin saglik bakimindan gerekli oldugunu
savunmustur [323]. Öte yandan yine Kur'an'da yer alan : "Tanri
diledigine bol, ve diledigine az rizik verir" seklindeki
emirlerin, ya da benzeri nitelikte "kaderciligi" öngören
hükümlerin geçersizligini belirterek bunlar
yerine "Çalis, kazan ve insan gibi yasa, mutlu
ol ..." seklindeki akil verilerini ön plana geçirmeyi
uygun bulmustur . Kur'an (ve Hadis) hükümleri faiz'i
ve mal birikimi'ni, ve varlikli yasamlari, ve yeryüzü
mutluluklarini yasakladigi ya da küçümsedigi
halde ar-Razi, bütün bunlarin akla ters düstügünü
söylemis ve kazanç saglamanin , varlik edinmenin,
mal biriktirmenin ve mutlu sekilde yasamanin dogal oldugunu anlatmis
ve söyle konusmustur: "Bizi hayvanlardan ayiran akil
(yeryüzünde) mutluluk duyacagimiz iyi bir yasami
öngörür..." [324] .
"Fazilet" anlayisi açisindan da ar-Razi
, Islam'in deger ölçülerine sirt çevirmistir,
çünkü onun anlayisina göre fazilet
denen sey, din ve inanç farki gözetmeksizin tüm
insanlara "sevgi" ile, "adalet ve esitlik"
duygulariyle davranmaktir. Oysa ki Islam'a göre "fazilet"
demek, Kur'an emirlerine ve Muhammed'in sözlerine uymaktir,
ve her seyden önce bu emirler geregince yeryüzünü
"Dar-ül Islam" (yani "Müslümanlarin
yasadiklari yerler") ve "Dar-ül Harb"
(yani "Kafirlerin yasadiklari" yerler) diye ikiye bölünmüs
gibi kabul edip, müslüman olmayanlari düsman bilmek
ve onlara karsi "cihad" 'a girismektir (Kur'an'in Tevbe
suresi'nin 29cu ayet'i bunun nice örneklerinden biridir).
Oysa ki bu, ar-Razi' nin havsalasina sigan bir sey degildir.
Din adina savaslara çikmak, esirler ve ganimetler almak
, farkli din ve inançtandir diye insanlari bogazlamak
, onun tiksintiyle karsiladigi bir davranistir. Nitekim söyle
konusmustur: "Silah tasir olarak hiç bir hükümdar'a
refakat etmedim...Benim hizmetlerim sadece hekimlik görevimi
yerine getirmek ve ... hükümdarin sagligini korumak
seklinde olmustur..." [325] . Bu insancil satirlari
okurken ar-Razi 'ya hayran kalmamak ne mümkün.
Bu satirlar sanki sanki eski Yunan'in stoik düsünce
sistemini, bin yillik bir unutulma döneminden sonra, yeniden
canlandirmaktadir; sanki karsimizda bundan bin ikiyüz yil
öncelerinin bir düsünürü degil, fakat
çagimizin idealist ve insansever bir düsünür
vardir; sanki Wells ya da Toynbee
ya da Gandhi ya da Bertrand Russel
gibi bir düsünür konusmaktadir.
ar-Razi ' nin "Tanri" anlayisi da seriat'in
yerlestirdigi anlayis'dan çok farkli bir Tanri anlayisidir,
çünkü akilciliga dayalidir. Bilindigi gibi seriat'in
getirdigi anlayisa göre "Tanri", tipki yahudilikte
oldugu gibi, "korkutucu", ve "gaddar", ve
"intikamci", ve "insanlar arasinda savaslar yaptirtici,
esitsizlikle yaratici" vs, nitelikte bir "Yaratan"'dir.
Oysa ki ar-Razi 'nin kafasinda böyle bir Tanri degil
fakat "rasyonel" bir Tanri anlayisi yer almistir.
Ona göre Tanri, akla aykiri isler yapmaz ve yaptirmaz, intikam
aramaz, iyilikten baska bir ise kalkismaz, çünkü
akil denen sey bundan farkli bir Tanri anlayisina yanasmaz
[326].
Görülüyor ki ar-Razi , her yönü
ile akilcidir, aklin yüceligine, asaletine, üstünlügüne
ve rehberligine inanmistir. Bundan dolayidir ki aklî melekeleri
dumura ugratabilecek her seye, ve örnegin en basta din kurulusu'na
düsmandir. Din aleyhindeki görüslerini özellikle
Masarik al-anbiya [327] ile Fik nakz al-adyan
adli kitaplarinda belirtmistir. Yine bu yapitlariyledir ki,
müslüman düsünürlerden "Aristocu"
geçinen bazilarinin, felsefe ile islam'i uzlastirmaya kalkismalarina
karsi çikmistir. Hemen ekleyelim ki ar-Razi Orta
Çag Bati'sini en ziyade etkileyen düsünürlerden
biridir, ve onun özellikle Masarik al-anbiya adli
kitabi'nin Bati'li akliyeci' ler için çok
yararli is gördügü kabul edilir.
Akilciliga böylesine bagli ve akli seriat cenderesinden ve
köleliginden kurtarmaya böylesine kararli bir baska
örnege Islam tarihi içerisinde pek rastalamiyoruz.
Ne yazik ki onun bu cabalarini desteleyecek bir ortam olusamamistir:
"dinsiz" ve "imansiz" olarak ilan edilmek
ve öldürülmek korkusu ile ne o zamanlar ve ne de
daha sonra, hiç kimse onun destekcisi olamamis, yaninda
yer alamamistir. Ibn Bacca (ölümü
1138) ya da Ibn Tufayl (ölümü 1168)
gibi, aklin yetersizligi iddia'larina karsi cephe almis olanlar
dahi, onunla boy ölçüsebilecek kerteye ulasamamislardir.
Her ikisi de "tasavvuf" havasina bürünerek,
akilci egilimlerin yerlesmesi cabalarina yabanci kalmislardir.
Gerçekten de Orta Çag Bati dünyasinda Avempace
diye bilinen Ibn Bacca [328] insan varligi'nin
akil melekeleri sayesinde "kemal" ' e erisebilecegini
düsünerek aklin yeterliligini ve üstünlügünü
savunurdu. Bundan dolayidir ki akilciligin baslica düsmanlarindan
olan Gazali gibi kimselere karsi savasima girismisti
[329]. Ancak ne var ki savundugu fikirler "istidlal"
'den [330] ziyade "tasavvufi" nitelikte
[331] bir anlam tasidigi içindir ki akilci gelisimde güçlü
sayilabilecek bir ortam olusturamamistir. Bununla beraber sunu
da ekleyelim ki Ibn Bacca, eski Yunan kaynaklariyle ve
özellikle Aristo felsefesiyle ve bu felsefenin yorumcusu
olan Farabi 'nin yapitlariyle egitim görmüs ve
mantik-metafizik alanlarinda onun yolunda yürümüstür.
Fakat biraz ilerde görecegimiz gibi Farabi, çevresi
tarafindan dinsizlikle suçlandirilma korkusuna kapilarak
"akilciligi" , Kur'an'in dehlizleri arasinda eritmeye
çalisirken Ibn Bacca , biraz daha cesaret göstererek
bu dehlizlerden kurtulma yolunu aramistir. Örnegin Tadbir
al-Mutavahhid adli kitabinda, insanlarin "aklin
mutlak ölçülerine uygun sekilde yasadiklari"
bir siyasal toplum halini düsünür ve Medine
Kent'ini böyle bir toplum'un yurdu olarak hayal etmege çalisir.
Fakat ona göre iki çesit akil vardir: biri
"akl-i maddi" 'dir ki bazi idrak'leri kapsayan
"Nazari akil" demektir . Digeri ise tek basina
"küllî" olana erisme gücüne sahip
"faal akil" ' dir. Ve iste Farabi 'den
ve onun araciligiyle Eflatun ve Aristo 'dan etkilenerek
gelistirmek istedigi "akil" bu "faal akil"
'dir. Böyle bir görüse sarilarak Medine'yi
hayalinde süsler ve orada yasayanlarin dünya ile, ve
maddî zevklerle ilgilerini kesip birbirlerine sevgiyle baglandiklarini
ve bu sayede "Muhabbat Allah" 'a varacaklarini
düsünür. Düsünürken de, biraz önce
degindigimiz gibi, "akilciligi" tasavvufî
bir kiliga bürümüs olur. Daha baska bir deyimle,
bilimsel ve ahlaksal gerceklere sadece akil ögesiyle erisilebilecegini
kabul etmemistir; seriat'in akla ve mantiga ve vicdana aykiri
düsen hükümlerine karsi dikilmemesinin nedeni budur.
Aklin yetersizligi iddialarini ileri sürenlere, örnegin
Gazali 'ye karsi tipki Ibn Bacca gibi dikilenlerden
biri de Ibn Tufayl 'dir. Ünlü kitabi
Hayy b. Yakzan 'da Gazali 'nin düstügü
çeliskileri ortaya koyarken, insanlarin akil yolu ile gelisebileceklerini
kanitlamaya çalismistir. Fakat ne var ki o da, yine tipki
Ibn Bacca 'nin yaptigi gibi, akilciliga tasavvufî
yoldan yanasmistir. Akil ve zeka'yi Kur'an'in tutsakligindan kurtarmayi,
ya da Tanri ve peygamber emirleri diye uygulanan seyleri akil
süzgecinden geçirmeyi göze alamamistir. Ilerde
ayrica görecegimiz gibi seriatci çevrelerin ve özellikle
Gazali' nin akli yetersiz bulan görüslerine
karsi tasavvufî yoldan degil fakat felsefî
yoldan karsi koymaya çalisan düsünürlerin
basinda Ibn Rüst gelir. Tahafut al-tahafut
adli yapitinda bu görüslerini enine boyuna islemistir.
Fakat o dahi, al-Razi ile bu konuda rekabet edebilecek
cesarete sahip olamamistir. Bütün bu durumlar nedeniyledir
ki akilciligin gerçek ve temsilcisi olarak karsimizda
sadece ar-Razi 'yi bulmaktayiz. Digerleri, ya kendilerini
bilinçsiz bir imancilik'tan kurtaramamis olmak nedeniyle,
ya da kurtarabilmis olsalar bile, dinsiz ilan edilmek korkusu
ile akilcilik savasimina katilamamislardir. Içlerinde
tibb ilmi'nin "Büyük üstadi" unvanini
alipta bagnazliktan uzaklasamayanlar, ya da medeni cesaret yoksunlugu
yüzünden susanlar, ya da biraz olsun cesaret gösterecek
olanlara saldirmayi ma'rifet sananlar çoktur. Farabi
ya da al-Biruni ya da Ibn Hazm gibi nice taninmis
ve "özgür görüslü" sanilan
düsünürler bile ar-Razi 'ya satasmaktan
geri kalmamislardir. al-Biruni gibi ünlü
bir bilgin, Risala fi fihrist kutub Muhammad b.Zakariya al-Razi
adli yapitinda, ona karsi en insafsiz saldirilarda bulunmus
ve onu "zindik" olarak tanitmistir. Daha sonraki bir
tarih itibariyle Gazali ve Ibn Teymiyye gibi azililar
da bu kafileye çanak tutacaklardir. Bütün bu
gerici ve bagnaz çevrelerin ortaklasa yipratmaya ve yok
kilmaga çalistiklari ar-Razi, yüzyillar
boyunca cahil halk yiginlarinin ve din adamlarinin elinde ayni
suçlamalara hedef olacaktir.