9) Abu'l Valid Muhammed b. Ahmed Ibn R`üst (1126-1198) 12ci yüzyil'in ünlülerinden biri digeridir ki eski Yunan bilginlerine ve özellikle Aristo 'ya sadik kaldikca olumlu ve fakat seriat'i izler goründügü oranda olumsuz ve her halü kar'da "akilciligi" yerlestirme cesaretinden yoksun bir düsünür olarak karsimizdadir. Bati dünyasi onu Averroes adiyle çagirir ve "Arap bilgini" olarak tanir; oysa ki Arap degil Acem asillidir. Tipki diger islam bilginleri gibi o da esas egitimini eski Yunan kaynaklarina borçludur. Bunun böyle oldugunu kendi agziyle itiraf eder. Metrodus 'a yazmis oldugu mektuplarinda, gençlik dönemi boyunca "önyargilara" sapli bulundugunu, ve çünkü içinde yasadigi ortam'in geleneksel inanislarina bagli kaldigini ve bütün bunlarin seriat egitiminden dogdugunu ve fakat eski Yunan klasikleriyle iliski kurdugu an yepyeni bir düsünce tarzina kavustugunu anlatir [393]. Tipki Farabi ve tipki Ibn Sina ve tipki Islam düsünürlerin pek çogu gibi, hatta çok daha fazlasiyle o da "Aristocu " 'dur. Aristo 'nun sadece yorumcusu degil ve fakat adeta sözcüsü olmustur. O kadar ki insanligin Aristo 'dan daha büyük bir deha yetistirmedigini, ve Aristo 'dan gayri okunmaga ve incelenmege deger bir baska bilgin ve düsünür çikmadigini söylemekten bikmamistir. Böylesine hayran bulundugu Aristo' nun sözcülügünü yapmayi kendisi için seref bilmistir. Yayimladigi kitaplarin hemen hepsini Aristo felsefesi'nin yorumlariyle süslemistir. Kendisine her hangi bir konu hakkinda soru soruldugunda, genel olarak Aristo 'nun görüslerine siginarak ve onun fikirlerini ve sozlerini tekrarlayarak yanit verirdi [394]. Ibn Rüsd 'de göre "Gerçek" demek "Aristo" demekti ve "Aristo" demek "Gerçek " demekti; gerçeklere ancak akil yolu ile gidilecegine dair ögrendiklerini söylerken düsündügü buydu [395]. Bati dünyasi onu bu yönleriyle ilme hizmette bulunmus sayar [396]. Her ne kadar Eflatun ' un da etkisinde kaldmis ise de "insanligin yetistirdigi en büyük düsünür" olarak tanimladigi Aristo 'yu her seyin üstünde bir deger olarak gordügü ve onun sayesinde akilciliga yöneldigi muhakkaktir [397]. Gerek al-Kasf'an manahic al-adila fik aka'id al-milla adli yapitinda ve gerek Fasl al-makal fima bayn al-hikma ca'l-Saria adli kitabinda, her ne kadar din ile felesefe 'nin uzlasir oldugunu söylemekle beraber [398], genel olarak akilci felsefe'ye dogrulmasi bundandir. Ibn Rüsd 'ün yapitlarini inceledigimizde görürüz ki Aristo 'nun akilciligi dogrultusunda kalabildigi ve böylece kendisini seriat etkisinden siyirabildigi oranda gerçek bir düsünür hüviyetine bürünmüs ve bu sayede seriat'in akla ve mantiga ters düsen esaslarini, kapali bir dil ile de olsa, yerebilmistir. Bir iki örnekle yetinmek üzere o'nun Kur'an ve Kur'an'daki "Tanri anlayisi" hakkinda, ya da "egitim" ya da "kadin" sorunlari konularinda öne sürdügü fikirlerinden bazilarini özetlemek yararli olacaktir. Her seyden önce 1194 (ya da 1195) yilinda geçen su olayi ele alalim: bu tarihlerde müneccimler, pek yakinda büyük bir çöl kasirgasi'nin vuku bulacagini ve bir çok Kent'lerin yerle bir olacagini haber verirler. Halk korkuya kapilir ve göç hazirligina girisir. Bu arada Ibn Rüsd' e bu hususu danisanlar olur. Ibn Rüsd kendilerine telas etmemelerini ve çünkü müneccimlerin sözlerinde bilimsel ve felsefi bir gerçek olmadigini ve bu tür haberlere inanmamak gerektigini söyler. Fakat Abd al-Ays adinda bir seriat uzmani, ki Ibn Rüsd 'e düsmandir, derhal ise karisir ve vaktiyle Ad ve Semud kavimlerinin Tanri tarafindan gönderilen firtina ve kasirga ile cezalandirildiklarini hatirlatir. Ibn Rüsd ona, bütün bunlarin birer masal'dan ibaret seyler oldugunu anlatir. Bu sefer abd al-Ays, Kur'an'dan Ad ve Semud kavimleriyle ilgili ayet'leri okur. Bilindigi gibi Kur'an'in çesitli Sure'lerinde (ve örnegin Hud Suresi 'nin 50-68 ayet'lerinde) Tanri'nin Ad milletine Hud 'u ve sonra da Semud milletine Salih 'i öncü olarak gönderdigi ve fakat bu halk'lara boyun egdirtemedigi ve bu yüzden onlari "yagmur firtinasi" ve "dondurulmus rüzgarlar" gibi afetlere ugratarak cezalandirdigi yazilidir [399]. Fakat Ibn Rüsd bunlari "masal" olarak nitelendirir. Bunun üzerine Abd al-Ays , etrafindakilere dönerek bu davranisin Tanri'ya ve Kur'an'a hakaret teskil ettigini ve çünkü Ibn Rüsd' ' ün bu sözlerinin "Kur'an'dan süphe" anlamina geldigini söyler. Olay Ibn Rüsd' ün halk tarafindan "zindik" gözüyle görülmesi ve hükümdar tarafindan isinde atilip sürgün'e gönderilmesi seklinde, yani bagnaz zihniyetin zaferiyle son bulur. Oysa ki Kur'an'da Ad diye çagirilan ve Nuh döneminde yasadigi iddia olunan kavmin gerçekten yasayip yasamadigi bilinmemektedir; bu "efsanevi" kavmin varligi hakkindaki fikrin bir yanlis anlama'dan dogdugu söylenir Nitekim Beyzevi 'nin ve diger ünlü Islam bilginlerinin yapitlarinda bunun böyle oldugu anlasilmaktadir [400]. Bu bakimdan bunlari birer "masal" olarak adlandirmak yanlis sayilmaz. Aristo 'yu, yani akilciligin bas temsilcisi bir düsünürü kendisine rehber edinmis Ibn Rüsd gibi bir kimse'nin bu tür olaylari "masal" seklinde tanimlamasi kadar dogal ne vardir ki? Hemen belirtelim ki Ibn Rüsd sadece bu vesile ile degil , fakat diger hususlarda da (bütün ihtiyat'liligina ragmen) seriatci'nin düsmanligini kabartici görüsler sergilemistir. Özellikle Tanri anlayisi konusunda oldukca güç ve tehlikeli denebilecek durumlara düsmekten kurtulamamistir. Söyleki: daha önce de degindigimiz gibi Muhammed'in getirdigi islami anlayisa göre "Tanri", korkutucu ve gaddar ve din adina insanlari birbirlerine bogazlatici ya da buna benzer niteliklerle donatilmistir. Bu anlayisa bagli insan'lardan ve toplum'lardan olumlu bir karakter asamasi beklemek abest'r [401] . Aklimizin ve vicdanimizin bize hissettirdigi gerçek sudur ki insanlar arasi sevgi ve baris, ya da insan varligi'na ve haysiyeti'ne saygi, ya da akil ve zeka gelismesi , ancak SEVGI kaynagi seklinde benimsenen bir Tanri anlayisi ile mümkündür. Nitekim basta Aristo ve Eflatun olmak üzere eski Yunan düsünürleri Tanri'yi iste bu sekilde tanitmislardir. Örnegin Eflatun , "Cumhuriyet" adli kitabinda Tanri'nin "iyilik" kaynagi oldugunu, insanlari hiç bir sekilde saptirtmadigini, ve keyfi davranislara basvurmadigini anlatmistir. Oysa ki onun yasadigi dönemde geçerli olan inanislara göre "iyilik" ya da "kötülük" gibi seylerin yaptiricilari vardir ve bunlar çesitli "ilah" 'lar ve "tanriça" 'lardir. Bu tür inançlari degistirmek içindir ki Eflatun, "Tanri" 'yi kader çizici olmaktan uzak kilmak istemistir. Ve iste Ibn Rüsd, onun bu düsüncelerine katilarak ve tercüman olarak söyle der: "Biz de (Eflatun) gibi düsünüyor ve diyoruz ki iyiligin ve kötülügün Tanri'dan gelme olduguna dair içimizde yer eden inanislar Tanri fikri'nin olumsuz tanimlarindan çikmistir. Oysa ki Tanri demek, iyiligin bizatihi kendisi demektir; hiç bir sekilde kötülük yapmaz ve yaptirtmaz, ve kötülüklerin olusmasina sebeb olmaz..." [402]. Söylemeye gerek yoktur ki bu satirlarin hedefi, seriat'in olumsuz yönleridir, çünkü Kur'an'da Tanri'nin diledigi kimseleri "dogru yola" ve dilediklerini "kötü yola" soktugu (örnegin Ra'd: 7 ) , ya da dilediginin kalbini açip müslüman yaptigi ve diledigininkini kapatip "Kafir" kildigi (örnegin En'am: 125) , ve her halü kar'da "dogru yola" soktugu müslüman kullarina "müsrikleri nerede bulursaniz öldürün" (örnegin Tevbe 5) emrini verdigi görülür [403]. Eflatun 'un ya da Aristo 'nun "Iyilik Tanrisi" anlayisina yönelmekle Ibn Rüsd , tipki onlar gibi kisi'yi "insancil" kilma amacini gütmüs olmalidir. Yine ayni sekilde kisi karakterinde olumlu degisiklikler yapmak amaciyle seriat'in diger olumsuz bir yönü'nü kendisine hedef edinmistir ki o da "Kisi sorumlulugu" ile ilgilidir. Gerçekten de seriat'a göre kisi'nin tüm davranislari "ödül" 'lerle (mükafat'larla) düzenlenmistir. Örnegin Tanri ve Peygamber emirlerine boyun egenlerin Cennet'e gidecekleri, ve oradaki "memeleri yeni sertlesmis" güzel "Huri'lerle" vakit geçirecekleri, egmeyenlerin ise Cehennemi boylayacakalri bildirilmistir. Namaz kilmak, oruç tutmak, hacc etmek, kurban kesmek ya da Muhammed'i peygamber bilip "La ilahe illa'llah " demek ya da buna benzer davranislarda bulunmak, kisi'leri her türlü günah'lardan kurtarmaya yeterli seylerdir. Oysa ki eski Yunan'in akilci ahlak sisteminde, ve özellikle Eflatun 'dan gelme ahlakilikte, "iyilik" hiç bir ödül (mükafat) karsiligi olmadan, hiç bir çikar beklemeden ve sadece "iyilik" adina yapilmak gerekir. "Kötülük" ise cezalandirilma tehdidi'ne ma'ruz kalmadan kaçinilmak gereken bir seydir. Iste Ibn Rüsd 'ün en olumlu gorüslerinden biri de, Eflatun 'un bu etkisiyle, "iyilik" ve "kötülük" denen seyleri "mükafat" ve "müzacat" sisteminden ayirmaya çalismak olmustur. Nitekim Eflatun 'un "Cumhuriyet" adli kitabini yorumlarken söyle der: "Kural olarak mutlulugu, ödül karsiligi davranislarda arama gelenegi, hiçte iyi bir gelenek degildir. Günah'lari avf'ettirmek amaciyle oruç tutmayi, ya da benzeri sikintilara katlanmayi, gerçek fazilet'ten kaçinma yolu saymak da yanlistir. Çünkü bu tür davranislar fazilet degil fakat faziletsizlik yaratir. Bu tür davranislara yönelen bir kimse, fani bir varlik olarak, kisisel zevklerden uzak ve yoksun kalmak suretiyle (gelecek dünya'da) daha büyük zevklere ve mutluluga konmaktan baska bir sey düsünmez. Cesaret konusunda da durum budur; (örnegin) ölümü, sirf Cennet'e gitmek...amaciyle göze almak, cesaret örnegi sayilmaz. Baskasinin malini çalmaktan kaçinan kisi, eger hirsizlik yapmamanin bizatihi ahlaki bir zorunluk oldugunu düsündügü için degil de sirf ilerde daha kazançli bir mükafata konacagini hesapladigi için hirsizlik yapmaktan kaçiniyor ise, böyle bir davranisi ahlakilige ve fazilet anlayisina sigdirmak mümkün olmaz..." [404] . Görülüyor ki Ibn Rüsd , eski Yunan felsefesinden kaynaklanarak, kapali bir dil ile de olsa, Kur'an'daki "Cennet" ve "Cehennem" masallarinin yersizligini ortaya vurmaktadir.

"Yalan" ve "Yalancilik" ya da "mu'cize'ye inanmak" konusunda ayni amaci güttügü, yani yalan denen sey'in hiç bir bahane ile mesru sayilamayacagini ya da mu'cize denen sey'in kandirmadan baska bir sey olmadigini savundugu görülür. Su bakimdan ki, yine bilindigi gibi seriat sisteminde "Yalan" söylemek, her ne kadar kötü bir davranis sayilmakla beraber, bazi hallerde (ve özellikle Islam ugruna olmak sartiyle) caiz görülmüstür [405]. Öte yandan seriat, aklin kabul edemeyecegi ve doga kanunlari'nin izah edemeyecegi "mu'cize" gibi seylere de yer vermistir. Iste Ibn Rüsd, yine Eflatun 'dan esinlenmis olarak, söyle konusur: "Eflatun der ki, çocuklarin egitiminde en sakincali sey, onlari daha küçük yaslarda yalanlarla, ya da gerçek olmayan öykülerle (mu'cize'leri anlatan hikayelerle) yetistirmektir. Çünkü yasamlarinin daha en körpe döneminde çocuklar, her seyi ve hele asli esasi olmayan öyküleri, gerçek imis gibi kabule hazirdirlar. Bundan sakinmak gerekir..." [406]. Bati dünyasi, "yalan" denen müsibetin ya da "mu'cize" cinsi gerçek disi inanislarin, egitim sistemlerinde yer almamasi geregini, Eflatun ve Aristo gibi düsünürlerin yarattiklari akilci ahlak felsefesi sayesinde anlar olmustur. Hiristiyanligin ve Klise'nin, halk yiginlarina gerçek disi seyleri ve hele mu'cize'leri belletme siyasetine karsi hemen her yüzyil itibariyle savasan aydin'lar, bu etkilerle yetismislerdir. Akil Çagi'nin baslamasiyle birlikte Bati'daki egitim sistemleri "yalan" in her sekline ve her türlü "gerçek disiliklara" karsi paydos demistir. Islam dünyasinda bu tür egitime egilimli ilk düsünür Ibn Rüsd ' tür. Fakat o dahi bu alanda yeterince cesur davranamamistir. Yapabildigi tek sey Eflatun 'un agziyle konusmak olmustur. Cesaretsiz davranmakla kalmamis ve fakat Menahiç ya da Tahafut al-Tahafut adli kitaplarinda yaptigi gibi, zaman zaman akilci verileri din verilerine feda edebilmistir. Bu hususu birazdan ele alacagiz, fakat simdilik Ibn Rüsd 'ün yine Eflatun' u kendisine rehber edinmek suretiyle "Cinsiyet" ("seks") konularinda seriat'in olumsuzluklarina karsi nasil konustugunu görelim. Her seyden önce sunu hatirlatalim ki Arap geleneklerine ve çöl kosullarina uygun olmak üzere ayarlanmis seriat düzeninde "Cinsi münasebet ", özellikle kizlar bakimindan, çok erken yaslarda söz konusu olan bir yasam kosuludur. Bu gelenegin yerlesmesinde Muhammed'in sorumlulugu büyüktür, çünkü kendisi 53 yasinda iken, alti yasina yeni basmis olan Ayse ile nisanlanmis ve üç yil sonra onunla cinsi münasebete baslamistir. Bundan dolayidir ki Islam ülkelerinde, kiz çocuklarin çok küçük yaslarda , çok yasli erkeklerle evlendirilmeleri pek ragbet gören bir gelenek olmustur. Oysa ki küçük kizlar bakimindan erken yaslarda cinsi münasebete baslanin sakincali yönleri pek çoktur ve bu sakincalar eski Yunan'dan gelme bilimsel bir gerçek olarak ortadadir. Iste Ibn Rüsd , bu konuda da üstadi Eflatun 'un görüslerine sarilmis ve söyle yazmistir: "(Bu sakincalar nedeniyledir ki) küçük yastaki kizlarla evlenmek isteyen erkeklere böyle bir olanak taninmamalidir... Eflatun'un dedigi gibi, evlenmelerde yas haddi, kizlar için 20 ila 30 ve erkekler için 30- ila 35 olmalidir..." [407] . Ibn Rüsd' ün bu tavsiyesi seriat'a ve Muhammed örnegine aykiri düstügü için islam bilginlerinin ilgisini çekmemis, ve bu yüzden söz konusu kötu ve sakincali gelenek günümüze dek süregelmistir.

Eflatun ' un etkisiyle Ibn Rüsd 'ün el attigi diger bir konu "Kadin haklari" ile ilgilidir; seriat'in kadini asagilatan, "dinen ve aklen eksik" sayan, hakaret edilmeye ve dövülmeye layik kilan hükümlerine karsi, yan cephe'den de olsa, savasmistir. "Yan cepheden de olsa" diyoruz , çünkü bu tür hükümlere karsi açikca cephe alma cesaretini kendinde bulamamistir. Sadece Eflatun 'un kadin haklariyle ilgili görüslerini yorumlamis ve "Kissa'dan hisse" yaratmaga çalismistir. Hemen belirtelim ki Eflatun , kadinlarin tipki erkekler gibi, yurttaslik hak ve görevleri oldugunu savunurdu. Onun görüslerini naklederken Ibn Rüsd söyle der: "Kadinlarin tabiati erkeklere benzer oldugundan...devlet ve toplum yasamlarinda kadinlar, fiziki bakimdan güçsüz bulunduklari durumlar hariç, erkeklerle ayni isleri görmek (ayni eylemlerde bulunmak) hakkina sahiptirler. Bundan dolayidir ki onlara uygun düsen islerin arastirilmasi ve ayarlanmasi kosuldur. Sunu belirtmek gerekir ki, hüner ve maharet bakimindan çesitli san'at dallarinda kadinlar erkeklere esit'tirler... Hatta bazi dallarda erkeklere üstün olup daha iyi is gördükleri anlasilmistir...Savas san'atinda dahi kadinlarin pek basarili olduklari, iyi askerlik yaptiklari, tarihsel bir gerçektir...Bazi kadinlarin büyük yeteneklere sahip olduklari görülür; bu nedenle aralarindan iyi yönetici ya da bilgin ve düsünür çikmasi dogaldir. Fakat ne var ki onlarin bu yönleri herkesce pek bilinmemektedir. Bu yüzden onlarin bu alanalra yönelmeleri mümkün olamamaktadir. Bir çok ülkelerde kadinlarin bu haklari kanunlarla kisitlandirilmis, örnegin ruhban sinifina dahil olmalari yasaklanmistir. Buna karsilik bazi ülkelerde böyle bir kisitlama yoluna gidilmemis ve kadinlarin yetenekleri taninmistir..." [408]. Islam'a göre kadinlarin ne devlet ve ne de din kurulusunda is görmelerinin mümkün bulunmadigi göz önünde tutulacak olursa, Ibn Rüsd 'ün , baska toplumlarda ve baska din'lerde kadinlara mevki ve paye verildigine deginmek suretiyle, bir bakima seriat sistemini yermekte oldugu asikardir; fakat bu isi kapali sekilde ve çekinerek yaptigi anlasilmaktadir. Nitekim kadini asagilatan ülkelere atifta bulunan su sözleriyle bu çekingenligini belli eder: "(Kadinlarin haklarini kisitlayan) bu toplumlarda kadin'in degeri de yeterliligi anlasilmamistir, çünkü bu toplumlar kadini sadece 'kuluçka' makinasi olarak gorürler. Bundan dolayidir ki bu toplumlarda kadinlar, kocalarinin hizmetini görmege memur kilinmislardir ve sadece çocuk dogurmak, emzirmek , beslemek gibi islerle ugrasir durumua sokulmuslardir. Bu durum onlari, diger alanalrda yararli olma olanagindan yoksun birakmistir. Bu gibi toplumlarda kadin, insanlik haysiyetine layik görülmez ve genellikle bitkisel bir yaratik seklinde kabul edilir... Yine bundan dolayidir ki oralarda kadinlar, erkekler için bir bakima 'basbelasi' bir yük kertesinde sayilirlar...Her ne kadar kadin nufusuna erkek nufusuna oranla ikimkat fazla ise de, bu toplumlarda kadinlar egitilmedikleri için, topluma yararli olabilecek islerde yardimci olamazlar. Bu toplumlarin geri ve ilkel kalmisliktan kurtulamamalarinin nedeni budur..." [409]. Daha baska bir deyimle Ibn Rüsd , seriat'in kadini küçülten, hor gören hükümlerini [410] ele alip elistirme cesaretini gösterememistir; sadece Eflatun 'un agziyle ve onun akilci mantigiyle ve yine onun verdigi örneklerle meramini anlatmaktadir. Kendi toplumunda kadin sinifi'nin, seriat hükümleri yüzünden, haysiyetsizlikler içerisinde bocalamasina ses çikarmamistir. Oysa ki aydin bir insana yarasir sekilde kadin haklari'nin savunuculugunu yapmasi ve kendinden sonraki kusaklara örnek olmasi beklenirdi. ne yazik ki seriatci çevrelerden korktugu için bu alanda da seriat verilerini elestiriyormus gibi görünmekten kaçinmistir. Fakat birazdan görecegimiz gibi, her seye ragmen yine de seriatci'nin melanetinden kurtulamamistir.

Sadece kadin haklari konusunda degil fakat diger hususlarda da bu cesaretsizligini sürdürmüstür. Her ne kadar "kaba güç", ve "zorbalik" ya da "öldürme" vs gibi sorunlar vesilesiyle tiksintisini hissettirmekle beraber, bu konularda dahi gerçek bir bilgin'den ve gerçek bir aydin' dan beklenen savasimi vermemistir. Su bakimdan ki, seriat'in "müsrikleri nerede görürseniz öldürün" (Tevbe 5) seklindeki emirlerine ya da "Kafir'lere" karsi "cihad" 'i öngören hükümlerine (örnegin Tevbe 29, ya da Maide 32 vs...) karsi , her ne kadar rahatsizlik duymus olmakla beraber, ses çikarmamistir. Bu konuda da yapabildigi tek sey, akilci felsefe'nin eski sözcülerini konusturmak ve onlarin yapitlarini yorumlamak olmustur. Örnegin 1150 yilinda Metrodorus a yazdigi bir mektubunda Brahman dini'nde öldürme yasagini öngören insancil nitelikteki hükümleri ele alip hayranligini dile getirirken, ve yine Hint Brahman ' larinin agziyle konusarak vicdan sahibi bir insanin, her ne sebeble olursa olsun, öldürmekten kaçinmasi geregini savurken yaptigi budur. Bu insancil felsefe'nin temelinde yatan "metampsychose" [411] ögesini, ayni dogrultudaki 'Phythagoras" felsefesi ile birlestirirken de ayni seyi yapmistir. Daha baska bir deyimle, ister hayvan ister insan olsun "öldürme'nin" her sekline karsi oldugunu bu yoldan anlatmaya çalismistir. Ancak ne var ki bu güzel görüsleri savunurken çesitli yapitlarinda ve özellikle Tahafut al-Tahafut [412] adli kitabinda Islam dini'ni yaymak amaciyle öngörülen savaslari (yani "çihad" emirlerini) hakli görmekten, ya da seriat hükümlerine karsi çikanlarin "öldürülmelerini, el ve ayaklarinin çapraz kesilmesini.. " [413], zimnen de olsa benimsemekten geri kalmamistir . Ibn Rüsd' ün bu tutumunu sadece cesaretsizlik örnegi olarak degil fakat "ihanet" seklinde tanimlamak yanlis olmaz. Oysa ki Orta Çag Batisi onu, oldugundan çok farkli bir kilikta tanimis ve abartmali sekilde degerlendirmistir. Su bakimdan ki 13cü yüzyildan 19cü yüzyil'a gelinceye kadar onu Aristo 'nun "sadik" bir temsicisi sanmistir [414]. Daha dogrusu onu, sanki insan aklini din kurulusu'nun etkisinden ve köleliginden kurtarma amacini güden bir düsünür olarak hayal etmis, ve ondan özellikle bu konuda yararlanmak istemistir. Bati'nin o dönemdeki aydin'lari, hiristiyanligin fikir ve düsün gücü üzerindeki egemenligini yikabilmek için Ibn Rüsd' ü, fikirsel özgürlüge sahip ve bilimsel gerçekleri din kaynaklari disinda (özellikle Aristo akilciliginda ) arayan, ve din kurulusunu hiçe sayan, ve peygamberlere inanmayan [415] ve her sorunu akilci usullerle çözümlemeye çalisan "akliyeci" bir düsünür olarak görmüslerdir [416]. Onu, "kutsal" kitap'lara ve dinsel inanis'lara karsi çikan bir kahraman olarak benimsemislerdir. Onun yapitlarinda Adem ve Havva olayinin inkar edildigini, ya da kisi davranislarinin Tanrisal inayetin disinda birakildigini, ya da Tanri inayeti 'nin insani ölümsüz yapmadigini, ya da buna benzer fikirlerin yattigini sanmislardir. Çogu kez onun düsünmedigi ve yazmadigi seyleri adeta ona atfeder olmuslardir. Daha açik bir deyimle söylemek gerekirse Ibn Rüsd' ün böylesine özgür ve liberal görüslere sahip olmayip aksine felsefe ile din 'i uzlasir seyler olarak tanitmaga çalistigini farketmemislerdir; farketseler dahi belli etmemislerdir. Pek muhtemeldir ki onun seriat ile felsefe'yi "uyusma" halinde gösteren Fasl al-Makal ile Kasf'an manahic al-adilla adli kitaplarinin tam bir çevirisinden yoksun kalmislardir Eger bu kitaplari iyice inceleyebilmis olsalardi Ibn Rüsd 'ün hiçte öyle sandiklari gibi "özgür düsünce" insani olmadigini anlarlardi. Gerçektende bu yapitlarinda Ibn Rüsd , felsefe'nin akilci verileri sergiledigini, din'in ise bu "gerçekleri" halk'tan kisilere, onlarin anlayabilecekleri yoldan, yani "mecazi" usullerle, ögrettigini söyler.

Yine bunun gibi Orta Çag Bati'sinin "aydin" çevreleri , Ibn Rüsd 'ü , peygamber'lere önem ve deger vermez cesarette bir kimse olarak hayallerinde canlandirmislar ve alkislamislardir. Ve hatta onun "Musa" ve "Isa" ve "Muhammed " hakkinda "Yalanci Peygamberler" deyimini kullandigini sanarak hayranliklarini açiklamislardir [417]. Oysa ki Ibn Rüsd , peygamberler konusunda ve hele Muhammed hakkinda böyle bir sey söylemenin ölümü seçmek demek oldugunu bildigi için, bu sekilde konusmak söyle dursun ve fakat aksine Muhammed'i ve Kur'an'in "müslüman" olarak tanimladigi diger peygamberleri (örnegin Ibrahim, Izhak, Musa, Davud, Süleyman , Isa vs gibi) [418] yüceltmistir. Fakat biraz önce dedigimiz gibi Orta Çag Bati'si'nin aydin çevreleri, Ibn Rüsd' ün Aristo ve Eflatun yorumlarini kendi hayallerinde zenginlestirmisler ve kendi emellerine araç edinmislerdir; bu nedenledir ki Averroist adi altinda toplanmislardir. Böylece, din kurulusu'nun ve din adamlari'nin, insan beynini islemez hale getiren etkilerine karsi savasabilmek için Ibn Rüsd 'ten yararlanma yolunu aramislardir. Aslinda yararlandiklari kaynak Ibn Rüsd kiligina bürünmüs Aristo 'dur. Bati kültür uygarligi'nin ana yatagi ve "Renaissance" 'in besigi sayilan Padua üniversitesi (ki akilciliga sarilarak dinsel etkiden siyrilmak suretiyle bilimsel ve ahlaksal gelisme yolunu açan kuruluslardan biridir ) Klise'ye ve "Kutsal" kitap'lara karsi savasim verirken Ibn Rüsd sayesinde kavustugu , eski Yunan'dan, ve özellikle Aristo felsefesinden yararlanmistir [419]. Paris üniversitesi ise Ibn Rüsd 'ün görüslerini "pantheist " kisve altinda egitim sistemine malzeme yapmistir [420]. Sadece bu konularda degil fakat "Incil" ve "Tevrat " gibi kutsal sayilan kitap'lardaki hükümlerin Doga kanunlarina ve akla aykiri bulunduklarini ve bilimsel/ahlaksal gerçeklerin bu kitap'larda yatmadigini savunanlar için Ibn Rüsd basli basina bir ilham kaynagi olmustur. Onun görüslerini kendilerine dayanak yaparlarken ölümü bile goze almislardir. Örnegin Uriel de Costa adindaki bir yazar, ki koyu Katolik bir aile'den gelmedir, "Kutsal" kitaplar'daki hükümler ile akil ürünü olan hükümlerin bagdasamayacagini belirtirken Musa 'nin "Tanri'dan gelmedir" diye ortaya koydugu emirleri "cerh ve red" etmis, ve din adamlarina karsi savasilmak gerektigini söylemistir. Bu yüzden akibetinin ne oldugu herkesce bilinir [421]. Ayni fikirleri savunup ayni akibete ugrayanlar çoktur. Hepsi de Ibn Rüsd' ün fikirlerini, biraz önce isaret ettigimiz gibi, kendi ideal'lerine yatkin kaliplara uydurmuslardir; bunu yaparlarken çogu zaman eski Yunan düsünürleri'nin (ve özellikle Aristo 'nun ya da Eflatun 'un ya da Epicurus 'un) fikirlerini ona yamamislardir. Amaç'lari, her ne sekilde olursa olsun "aklin egemenligi'ni" ve "düsünce özgürlügü 'nü" yerlestirmek olmustur [422]. Cesaret örnegi sayilmak gereken bu davranislar yüzünden zindanlari boylamislar ya da ateste yakilmislardir. Hermann Van Riswik adindaki Hollanda'li bir rahip, bu vesile ile verilebilecek ilginç bir örnektir. Ibn Rüsd ' ün felsefesini savundu diye 1502 yilinda suçlandirilmis, sonra yargilanmis ve fakat afv'edilmis iken, ayni görüsleri savunmakta israr etti diye 1512 yilinda La Haye 'de tekrar yargilanmis, ve bu kez odun atesinde diri diri yakilma cezasina çarptirilmistir. Can verirken agzindan son olarak su sözler çikmistir: "En büyük bilgin ve düsünür (olarak kabul edilmek gereken kimseler) Aristo ile Ibn Rüsd' tür: bunlar (bilimsel gerçeklere) en yakin insanlardir. (Ben) onlar sayesinde hidayete kavustum, ve evvelce kör iken (onlarin faziletlerine tanik olduktan sonra) nur'u görür oldum..." [423] Oysa ki, eger canini ugrunda böylesine feda ettigi akilci felsefe'nin Ibn Rüsd tarafindan seriat ile uzlastirilmaga çalisildigindan haberdar bulunsa idi, ve örnegin onun Fasl al-makal , ya da Kasf'an manahic al-adila ya da Tahafut al-Tahafut adli kitap'larinin Arapca asillarini bizzat okumus olsaydi, yukardaki sözleri söylerken "Ibn Rüsd" adini muhtemelen hazf'ederdi. Çünkü yine tekrar edelim ki Ibn Rüsd, özellikle bu yapitlarinda "felsefe" ile "din'i" ayni terazi'nin iki kefesine koyarken, seriat'in akla ve müspet ahlak'a ters düsen emirlerini (örnegin "müsrikleri öldür" emrini, ya da "Köleligin dogal kurulus olduguna" dair hükümleri, ya da "Hülle" sistemini ve daha nice benzerleri) hiç hesaba katmamistir. "Felsefe" 'yi ve "din ' i" , güya ayni degerdeki gerçeklerin farkli bir usul ve dil ile, yani biri akilci yoldan ve digeri sembolik ve duygusal yoldan, açiklanmis seyler olarak tanimlamistir; tanimlarken de Kur'an'in Imran Suresi'ndeki su ayet'e dayanmistir: "...Kitab'in temeli olan kesin anlamli ayet'ler vardir; digerleri de çesitli anlamlidirlar...Oysa onlarin yorumunu ancak Allah bilir..." (3 Al-i Imran 7). Oysa ki bu ayet, her seyden önce Kur'an'daki çeliskileri örtbas etmek için düsünülmüstür ve bizatihi bu sekliyle dahi çeliski yaratir niteliktedir; çünkü Kur'an'da, Kur'an 'in, sirf "anlasilsin" için "Arapça" olarak ve "apaçik" bir dil ile indirildigi yani "anlasilmasi'nin" amaç oldugu bildirilmistir. Örnegin Yusuf Suresi'nde "Biz (Kur'an'i) anlayasiniz diye arapca okunmak üzere gönderdik " diye yazilidir. Kur'an'in anlasilir olmasini isteyen bir Tanri'nin kalkipta bazi ayet'leri "çesitli anlamli " niteliklerle ve anlasilmaz sekilde indirmesi düsünülemez. Ibn Rüsd çapindaki bir düsünürün, Kur'an'daki çeliskileri bilmezlikten gelmesi ve yukardaki ayet'i , bilimsel dürüslükle bagdasmaz bir yoruma sokmasi esef vericidir. Yine ayni sekilde Ibn Rüsd, Fasl al-Makal adli kitabinda "felsefe" ile "din'in" ortak yönleri oldugunu söylerken Kur'an'in Yusuf Suresi ile A'raf Suresi'ndeki bazi ayet'lerine gönderme yaparak "Yaradilis" 'in güya akilci açiklamasina girisir; fakat girisirken "iman" kavrami'nin ortaya vurdugu güçlüklerle karsilasir. Su bakimdan ki bu ayet'lerde, ve örnegin Yusuf Suresi'nin 2ci ayet'inde biraz önce belirttigimiz gibi Kur'an'in anlasilmasi gerektigi anlatilmistir. Al-i Imran Suresi'nde de, yine yukarda degindigimiz gibi, ayet'lerden bazilarinin çesitli anlamlara geldigi açiklanmistir. Yani Tanri güya insanlara, çesitli yollardan hitap etmis ve örnegin akli az olanlara, onlarin anlayabilecekleri "mecazi" sekil'lerde, ve akli tam olanlara ise farkli ifade'lerle konusmustur. Fakat her ne sekilde konusursa konussun, Kul'larindan mutlak bir itaat bekler oldugunu anlatmistir. O halde Tanri'nin ve Muhammed'in emirlerine (velev ki bu emirler akla aykiri, ya da kapali ve anlasilmaz, ya da birbirleriyle tutarsiz görünüste olsun) gözü kapali sekilde boyun egmek gerekir. Ve iste Ibn Rüsd, "felsefe" ile "din" arasinda "muadelet" kurarken bu sonuca yönelmistir. Oysa ki onun gibi bir kimse'den, Kur'an'daki çeliskileri, ve "muglaklik'lari" ortaya koymak, ve bunlarin Tanri'dan gelme olmayip , basta Muhammed olmak üzere Kur'an ayet'lerini hazirlayanlarin çesitli nedenlerle ve çesitli durumlari karsilamak amaciyle davranmis olmalarindan dogdugunu açiklamak gibi dürüst davranislar beklenirdi. Bunu yapacak yerde, kendi söyledikleriyle bile çeliskiye düsmekten kurtulamamistir. Nitekim, bir yandan Tanri'nin halk'tan kisilere "mecazi" bir dil ile hitap ettigini ve O'nun her söyledigine gözü kapali olarak inanmak gerektigini belirtirken, diger yandan Kur'an'daki bazi olaylari (örnegin yukarda gördügümüz gibi Ad Kavmi ile ilgili olaylari) : "Bunlar birer masal'dan ibaret seylerdi, bu masal'lara göre hareket etmek dogru degildir" seklinde konusmasi, onun bu tutumunu kanitlamaga yeterlidir.

Öte yandan Ibn Rüsd , "insan sevgisi" adina, ve "özgür düsünce" ugruna en ufak bir tehlikeyi, en ufak bir fedakarligi göze alamamistir. Sözcülügünü yaptigi Aristo 'nun akilci düsün sistemini tam bir dürüstlükle, yani taviz yollarina sapmadan, yerlestirmege ve bu yoldan insan zekasini din etkisinden ve özellikle seriat köleliginden kurtarmaya çalismamistir. Bilimsel dürüslüge ve haysiyet'e sahip insanlardan beklenen cesareti gösterememistir. Göstermek söyle dursun, ve fakat çesitli yapitlarinda ve özellikle Tahafut al-Tahafut' ta yaptigi gibi Kur'an' i "mu'cize " niteliginde bir kitap bilmis, ve kendi aristoculugu' na ters düser nitelikte olmak üzere bu kitap'da yer alan hükümleri [örnegin "müsrikleri nerede görürseniz öldürün" (Tevbe 5), ya da "Allah...baskasi'nin mali olan bir köle ile kendisine (güzel ve bol nimetler verdigimiz) kimseyi misal gösterir: -hiç bunlar esit olur mu?..." (Nahl 75) ve daha nice benzerlerini] "Tanrisal" ve "Kutsal" saymis ve seriat'a taviz veriyor görünmek için biraz önce özetledigimiz fikir canbazliklarinda bulunmustur. Fakat her seye ragmen yine de seriatci'nin hismina ve saldirilarina ugramaktan kurtulamamistir. Sultan Mansur ' un seriatci'lari memnun etmek maksadiyle, eski Yunan felsefesiyle ugrasanlara ve özellikle "aristoculara" karsi giristigi amansiz ve gaddar siyasetinin kurbanlarindan olmustur: isinden çikarilmis, cami'de namaz kildigi sirada halk tarafindan zorla cami'den disari atilmistir. Dostlari bile kendisine selam vermez olmuslar ve adini anmaktan kaçinmislardir. En sonunda da yerinden , yurdundan atilmis, sürgüne yollanmistir.

Ibn Abi Usaybi 'nin Tabakat al-atibba' sindan ögrenmekteyiz ki 12ci yüzyil'in sonlarina rastlayan bu dönemde artik felsefe düsmanligi iyice artmis, ve bu düsmanlik yönetici'lerden "aydin" diye bilinen çevrelere kadar, etrafi iyice sarmistir. ,Sultan Mansur 'un emriyle felsefe kitaplarinin toplattirildigi, ve Kitap'liklarda bulunan ve akilcilikla ilgili olan bütün kitap'larin yaktirildigi anlasilmaktadir. Farkli din ve inançta olanlar tutuklanmis ve farkli din ve mezhepler (örnegin Yahudi dini) yasaklanmistir.