9) Abu'l Valid Muhammed b. Ahmed Ibn R`üst
(1126-1198) 12ci yüzyil'in ünlülerinden biri
digeridir ki eski Yunan bilginlerine ve özellikle Aristo
'ya sadik kaldikca olumlu ve fakat seriat'i izler goründügü
oranda olumsuz ve her halü kar'da "akilciligi"
yerlestirme cesaretinden yoksun bir düsünür olarak
karsimizdadir. Bati dünyasi onu Averroes adiyle
çagirir ve "Arap bilgini" olarak tanir; oysa
ki Arap degil Acem asillidir. Tipki diger islam bilginleri gibi
o da esas egitimini eski Yunan kaynaklarina borçludur.
Bunun böyle oldugunu kendi agziyle itiraf eder. Metrodus
'a yazmis oldugu mektuplarinda, gençlik dönemi boyunca
"önyargilara" sapli bulundugunu, ve çünkü
içinde yasadigi ortam'in geleneksel inanislarina bagli
kaldigini ve bütün bunlarin seriat egitiminden dogdugunu
ve fakat eski Yunan klasikleriyle iliski kurdugu an yepyeni bir
düsünce tarzina kavustugunu anlatir [393]. Tipki Farabi
ve tipki Ibn Sina ve tipki Islam düsünürlerin
pek çogu gibi, hatta çok daha fazlasiyle o da "Aristocu
" 'dur. Aristo 'nun sadece yorumcusu degil ve fakat
adeta sözcüsü olmustur. O kadar ki insanligin
Aristo 'dan daha büyük bir deha yetistirmedigini,
ve Aristo 'dan gayri okunmaga ve incelenmege deger bir
baska bilgin ve düsünür çikmadigini söylemekten
bikmamistir. Böylesine hayran bulundugu Aristo' nun
sözcülügünü yapmayi kendisi için
seref bilmistir. Yayimladigi kitaplarin hemen hepsini Aristo
felsefesi'nin yorumlariyle süslemistir. Kendisine her hangi
bir konu hakkinda soru soruldugunda, genel olarak Aristo
'nun görüslerine siginarak ve onun fikirlerini ve sozlerini
tekrarlayarak yanit verirdi [394]. Ibn Rüsd 'de göre
"Gerçek" demek "Aristo"
demekti ve "Aristo" demek "Gerçek
" demekti; gerçeklere ancak akil yolu ile gidilecegine
dair ögrendiklerini söylerken düsündügü
buydu [395]. Bati dünyasi onu bu yönleriyle ilme hizmette
bulunmus sayar [396]. Her ne kadar Eflatun ' un da etkisinde
kaldmis ise de "insanligin yetistirdigi en büyük
düsünür" olarak tanimladigi Aristo
'yu her seyin üstünde bir deger olarak gordügü
ve onun sayesinde akilciliga yöneldigi muhakkaktir
[397]. Gerek al-Kasf'an manahic al-adila fik aka'id al-milla
adli yapitinda ve gerek Fasl al-makal fima bayn al-hikma
ca'l-Saria adli kitabinda, her ne kadar din ile
felesefe 'nin uzlasir oldugunu söylemekle beraber
[398], genel olarak akilci felsefe'ye dogrulmasi bundandir.
Ibn Rüsd 'ün yapitlarini inceledigimizde görürüz
ki Aristo 'nun akilciligi dogrultusunda kalabildigi ve
böylece kendisini seriat etkisinden siyirabildigi oranda
gerçek bir düsünür hüviyetine bürünmüs
ve bu sayede seriat'in akla ve mantiga ters düsen esaslarini,
kapali bir dil ile de olsa, yerebilmistir. Bir iki örnekle
yetinmek üzere o'nun Kur'an ve Kur'an'daki "Tanri anlayisi"
hakkinda, ya da "egitim" ya da "kadin" sorunlari
konularinda öne sürdügü fikirlerinden bazilarini
özetlemek yararli olacaktir. Her seyden önce 1194 (ya
da 1195) yilinda geçen su olayi ele alalim: bu tarihlerde
müneccimler, pek yakinda büyük bir çöl
kasirgasi'nin vuku bulacagini ve bir çok Kent'lerin yerle
bir olacagini haber verirler. Halk korkuya kapilir ve göç
hazirligina girisir. Bu arada Ibn Rüsd' e bu hususu
danisanlar olur. Ibn Rüsd kendilerine telas etmemelerini
ve çünkü müneccimlerin sözlerinde bilimsel
ve felsefi bir gerçek olmadigini ve bu tür haberlere
inanmamak gerektigini söyler. Fakat Abd al-Ays adinda
bir seriat uzmani, ki Ibn Rüsd 'e düsmandir,
derhal ise karisir ve vaktiyle Ad ve Semud kavimlerinin
Tanri tarafindan gönderilen firtina ve kasirga ile cezalandirildiklarini
hatirlatir. Ibn Rüsd ona, bütün bunlarin
birer masal'dan ibaret seyler oldugunu anlatir. Bu sefer abd
al-Ays, Kur'an'dan Ad ve Semud kavimleriyle ilgili
ayet'leri okur. Bilindigi gibi Kur'an'in çesitli Sure'lerinde
(ve örnegin Hud Suresi 'nin 50-68 ayet'lerinde)
Tanri'nin Ad milletine Hud 'u ve sonra da Semud
milletine Salih 'i öncü olarak gönderdigi
ve fakat bu halk'lara boyun egdirtemedigi ve bu yüzden onlari
"yagmur firtinasi" ve "dondurulmus rüzgarlar"
gibi afetlere ugratarak cezalandirdigi yazilidir [399]. Fakat
Ibn Rüsd bunlari "masal" olarak nitelendirir.
Bunun üzerine Abd al-Ays , etrafindakilere dönerek
bu davranisin Tanri'ya ve Kur'an'a hakaret teskil ettigini ve
çünkü Ibn Rüsd' ' ün bu sözlerinin
"Kur'an'dan süphe" anlamina geldigini söyler.
Olay Ibn Rüsd' ün halk tarafindan "zindik"
gözüyle görülmesi ve hükümdar tarafindan
isinde atilip sürgün'e gönderilmesi seklinde,
yani bagnaz zihniyetin zaferiyle son bulur. Oysa ki Kur'an'da
Ad diye çagirilan ve Nuh döneminde
yasadigi iddia olunan kavmin gerçekten yasayip yasamadigi
bilinmemektedir; bu "efsanevi" kavmin varligi hakkindaki
fikrin bir yanlis anlama'dan dogdugu söylenir Nitekim Beyzevi
'nin ve diger ünlü Islam bilginlerinin yapitlarinda
bunun böyle oldugu anlasilmaktadir [400]. Bu bakimdan bunlari
birer "masal" olarak adlandirmak yanlis sayilmaz. Aristo
'yu, yani akilciligin bas temsilcisi bir düsünürü
kendisine rehber edinmis Ibn Rüsd gibi bir kimse'nin
bu tür olaylari "masal" seklinde tanimlamasi
kadar dogal ne vardir ki? Hemen belirtelim ki Ibn Rüsd
sadece bu vesile ile degil , fakat diger hususlarda da (bütün
ihtiyat'liligina ragmen) seriatci'nin düsmanligini kabartici
görüsler sergilemistir. Özellikle Tanri anlayisi
konusunda oldukca güç ve tehlikeli denebilecek durumlara
düsmekten kurtulamamistir. Söyleki: daha önce
de degindigimiz gibi Muhammed'in getirdigi islami anlayisa göre
"Tanri", korkutucu ve gaddar ve din adina insanlari
birbirlerine bogazlatici ya da buna benzer niteliklerle donatilmistir.
Bu anlayisa bagli insan'lardan ve toplum'lardan olumlu bir karakter
asamasi beklemek abest'r [401] . Aklimizin ve vicdanimizin bize
hissettirdigi gerçek sudur ki insanlar arasi sevgi ve
baris, ya da insan varligi'na ve haysiyeti'ne saygi, ya da
akil ve zeka gelismesi , ancak SEVGI kaynagi seklinde benimsenen
bir Tanri anlayisi ile mümkündür. Nitekim
basta Aristo ve Eflatun olmak üzere eski
Yunan düsünürleri Tanri'yi iste bu sekilde tanitmislardir.
Örnegin Eflatun , "Cumhuriyet" adli kitabinda
Tanri'nin "iyilik" kaynagi oldugunu, insanlari hiç
bir sekilde saptirtmadigini, ve keyfi davranislara basvurmadigini
anlatmistir. Oysa ki onun yasadigi dönemde geçerli
olan inanislara göre "iyilik" ya da "kötülük"
gibi seylerin yaptiricilari vardir ve bunlar çesitli "ilah"
'lar ve "tanriça" 'lardir. Bu tür inançlari
degistirmek içindir ki Eflatun, "Tanri"
'yi kader çizici olmaktan uzak kilmak istemistir. Ve iste
Ibn Rüsd, onun bu düsüncelerine katilarak
ve tercüman olarak söyle der: "Biz de (Eflatun)
gibi düsünüyor ve diyoruz ki iyiligin ve kötülügün
Tanri'dan gelme olduguna dair içimizde yer eden inanislar
Tanri fikri'nin olumsuz tanimlarindan çikmistir. Oysa ki
Tanri demek, iyiligin bizatihi kendisi demektir; hiç bir
sekilde kötülük yapmaz ve yaptirtmaz, ve kötülüklerin
olusmasina sebeb olmaz..." [402]. Söylemeye gerek
yoktur ki bu satirlarin hedefi, seriat'in olumsuz yönleridir,
çünkü Kur'an'da Tanri'nin diledigi kimseleri
"dogru yola" ve dilediklerini "kötü yola"
soktugu (örnegin Ra'd: 7 ) , ya da dilediginin kalbini
açip müslüman yaptigi ve diledigininkini kapatip
"Kafir" kildigi (örnegin En'am: 125) , ve
her halü kar'da "dogru yola" soktugu müslüman
kullarina "müsrikleri nerede bulursaniz öldürün"
(örnegin Tevbe 5) emrini verdigi görülür
[403]. Eflatun 'un ya da Aristo 'nun "Iyilik
Tanrisi" anlayisina yönelmekle Ibn Rüsd
, tipki onlar gibi kisi'yi "insancil" kilma amacini
gütmüs olmalidir. Yine ayni sekilde kisi karakterinde
olumlu degisiklikler yapmak amaciyle seriat'in diger olumsuz bir
yönü'nü kendisine hedef edinmistir ki o da "Kisi
sorumlulugu" ile ilgilidir. Gerçekten de seriat'a
göre kisi'nin tüm davranislari "ödül"
'lerle (mükafat'larla) düzenlenmistir. Örnegin
Tanri ve Peygamber emirlerine boyun egenlerin Cennet'e gidecekleri,
ve oradaki "memeleri yeni sertlesmis" güzel
"Huri'lerle" vakit geçirecekleri, egmeyenlerin
ise Cehennemi boylayacakalri bildirilmistir. Namaz kilmak, oruç
tutmak, hacc etmek, kurban kesmek ya da Muhammed'i peygamber
bilip "La ilahe illa'llah " demek ya da buna
benzer davranislarda bulunmak, kisi'leri her türlü günah'lardan
kurtarmaya yeterli seylerdir. Oysa ki eski Yunan'in akilci ahlak
sisteminde, ve özellikle Eflatun 'dan gelme ahlakilikte,
"iyilik" hiç bir ödül (mükafat)
karsiligi olmadan, hiç bir çikar beklemeden ve sadece
"iyilik" adina yapilmak gerekir. "Kötülük"
ise cezalandirilma tehdidi'ne ma'ruz kalmadan kaçinilmak
gereken bir seydir. Iste Ibn Rüsd 'ün en olumlu
gorüslerinden biri de, Eflatun 'un bu etkisiyle,
"iyilik" ve "kötülük" denen
seyleri "mükafat" ve "müzacat" sisteminden
ayirmaya çalismak olmustur. Nitekim Eflatun 'un
"Cumhuriyet" adli kitabini yorumlarken söyle
der: "Kural olarak mutlulugu, ödül karsiligi
davranislarda arama gelenegi, hiçte iyi bir gelenek degildir.
Günah'lari avf'ettirmek amaciyle oruç tutmayi, ya
da benzeri sikintilara katlanmayi, gerçek fazilet'ten kaçinma
yolu saymak da yanlistir. Çünkü bu tür davranislar
fazilet degil fakat faziletsizlik yaratir. Bu tür davranislara
yönelen bir kimse, fani bir varlik olarak, kisisel zevklerden
uzak ve yoksun kalmak suretiyle (gelecek dünya'da)
daha büyük zevklere ve mutluluga konmaktan baska bir
sey düsünmez. Cesaret konusunda da durum budur; (örnegin)
ölümü, sirf Cennet'e gitmek...amaciyle göze
almak, cesaret örnegi sayilmaz. Baskasinin malini çalmaktan
kaçinan kisi, eger hirsizlik yapmamanin bizatihi ahlaki
bir zorunluk oldugunu düsündügü için
degil de sirf ilerde daha kazançli bir mükafata konacagini
hesapladigi için hirsizlik yapmaktan kaçiniyor
ise, böyle bir davranisi ahlakilige ve fazilet anlayisina
sigdirmak mümkün olmaz..." [404] . Görülüyor
ki Ibn Rüsd , eski Yunan felsefesinden kaynaklanarak,
kapali bir dil ile de olsa, Kur'an'daki "Cennet" ve
"Cehennem" masallarinin yersizligini ortaya vurmaktadir.
"Yalan" ve "Yalancilik" ya da "mu'cize'ye
inanmak" konusunda ayni amaci güttügü, yani
yalan denen sey'in hiç bir bahane ile mesru sayilamayacagini
ya da mu'cize denen sey'in kandirmadan baska bir sey olmadigini
savundugu görülür. Su bakimdan ki, yine bilindigi
gibi seriat sisteminde "Yalan" söylemek, her ne
kadar kötü bir davranis sayilmakla beraber, bazi hallerde
(ve özellikle Islam ugruna olmak sartiyle) caiz görülmüstür
[405]. Öte yandan seriat, aklin kabul edemeyecegi ve doga
kanunlari'nin izah edemeyecegi "mu'cize" gibi seylere
de yer vermistir. Iste Ibn Rüsd, yine Eflatun
'dan esinlenmis olarak, söyle konusur: "Eflatun
der ki, çocuklarin egitiminde en sakincali sey, onlari
daha küçük yaslarda yalanlarla, ya da gerçek
olmayan öykülerle (mu'cize'leri anlatan hikayelerle)
yetistirmektir. Çünkü yasamlarinin daha en
körpe döneminde çocuklar, her seyi ve hele asli
esasi olmayan öyküleri, gerçek imis gibi kabule
hazirdirlar. Bundan sakinmak gerekir..." [406]. Bati
dünyasi, "yalan" denen müsibetin ya da "mu'cize"
cinsi gerçek disi inanislarin, egitim sistemlerinde yer
almamasi geregini, Eflatun ve Aristo gibi düsünürlerin
yarattiklari akilci ahlak felsefesi sayesinde anlar olmustur.
Hiristiyanligin ve Klise'nin, halk yiginlarina gerçek disi
seyleri ve hele mu'cize'leri belletme siyasetine karsi hemen
her yüzyil itibariyle savasan aydin'lar, bu etkilerle yetismislerdir.
Akil Çagi'nin baslamasiyle birlikte Bati'daki egitim sistemleri
"yalan" in her sekline ve her türlü "gerçek
disiliklara" karsi paydos demistir. Islam dünyasinda
bu tür egitime egilimli ilk düsünür Ibn
Rüsd ' tür. Fakat o dahi bu alanda yeterince cesur
davranamamistir. Yapabildigi tek sey Eflatun 'un agziyle
konusmak olmustur. Cesaretsiz davranmakla kalmamis ve fakat
Menahiç ya da Tahafut al-Tahafut adli kitaplarinda
yaptigi gibi, zaman zaman akilci verileri din verilerine feda
edebilmistir. Bu hususu birazdan ele alacagiz, fakat simdilik
Ibn Rüsd 'ün yine Eflatun' u kendisine
rehber edinmek suretiyle "Cinsiyet" ("seks")
konularinda seriat'in olumsuzluklarina karsi nasil konustugunu
görelim. Her seyden önce sunu hatirlatalim ki Arap geleneklerine
ve çöl kosullarina uygun olmak üzere ayarlanmis
seriat düzeninde "Cinsi münasebet ",
özellikle kizlar bakimindan, çok erken yaslarda söz
konusu olan bir yasam kosuludur. Bu gelenegin yerlesmesinde Muhammed'in
sorumlulugu büyüktür, çünkü kendisi
53 yasinda iken, alti yasina yeni basmis olan Ayse ile
nisanlanmis ve üç yil sonra onunla cinsi münasebete
baslamistir. Bundan dolayidir ki Islam ülkelerinde, kiz çocuklarin
çok küçük yaslarda , çok yasli
erkeklerle evlendirilmeleri pek ragbet gören bir gelenek
olmustur. Oysa ki küçük kizlar bakimindan erken
yaslarda cinsi münasebete baslanin sakincali yönleri
pek çoktur ve bu sakincalar eski Yunan'dan gelme bilimsel
bir gerçek olarak ortadadir. Iste Ibn Rüsd
, bu konuda da üstadi Eflatun 'un görüslerine
sarilmis ve söyle yazmistir: "(Bu sakincalar nedeniyledir
ki) küçük yastaki kizlarla evlenmek isteyen
erkeklere böyle bir olanak taninmamalidir... Eflatun'un
dedigi gibi, evlenmelerde yas haddi, kizlar için 20 ila
30 ve erkekler için 30- ila 35 olmalidir..."
[407] . Ibn Rüsd' ün bu tavsiyesi seriat'a ve
Muhammed örnegine aykiri düstügü için
islam bilginlerinin ilgisini çekmemis, ve bu yüzden
söz konusu kötu ve sakincali gelenek günümüze
dek süregelmistir.
Eflatun ' un etkisiyle Ibn Rüsd 'ün el
attigi diger bir konu "Kadin haklari" ile ilgilidir;
seriat'in kadini asagilatan, "dinen ve aklen eksik"
sayan, hakaret edilmeye ve dövülmeye layik kilan hükümlerine
karsi, yan cephe'den de olsa, savasmistir. "Yan cepheden
de olsa" diyoruz , çünkü bu tür hükümlere
karsi açikca cephe alma cesaretini kendinde bulamamistir.
Sadece Eflatun 'un kadin haklariyle ilgili görüslerini
yorumlamis ve "Kissa'dan hisse" yaratmaga çalismistir.
Hemen belirtelim ki Eflatun , kadinlarin tipki erkekler
gibi, yurttaslik hak ve görevleri oldugunu savunurdu. Onun
görüslerini naklederken Ibn Rüsd söyle
der: "Kadinlarin tabiati erkeklere benzer oldugundan...devlet
ve toplum yasamlarinda kadinlar, fiziki bakimdan güçsüz
bulunduklari durumlar hariç, erkeklerle ayni isleri görmek
(ayni eylemlerde bulunmak) hakkina sahiptirler. Bundan dolayidir
ki onlara uygun düsen islerin arastirilmasi ve ayarlanmasi
kosuldur. Sunu belirtmek gerekir ki, hüner ve maharet bakimindan
çesitli san'at dallarinda kadinlar erkeklere esit'tirler...
Hatta bazi dallarda erkeklere üstün olup daha iyi is
gördükleri anlasilmistir...Savas san'atinda dahi kadinlarin
pek basarili olduklari, iyi askerlik yaptiklari, tarihsel bir
gerçektir...Bazi kadinlarin büyük yeteneklere
sahip olduklari görülür; bu nedenle aralarindan
iyi yönetici ya da bilgin ve düsünür çikmasi
dogaldir. Fakat ne var ki onlarin bu yönleri herkesce pek
bilinmemektedir. Bu yüzden onlarin bu alanalra yönelmeleri
mümkün olamamaktadir. Bir çok ülkelerde
kadinlarin bu haklari kanunlarla kisitlandirilmis, örnegin
ruhban sinifina dahil olmalari yasaklanmistir. Buna karsilik bazi
ülkelerde böyle bir kisitlama yoluna gidilmemis ve
kadinlarin yetenekleri taninmistir..." [408]. Islam'a
göre kadinlarin ne devlet ve ne de din kurulusunda is görmelerinin
mümkün bulunmadigi göz önünde tutulacak
olursa, Ibn Rüsd 'ün , baska toplumlarda ve
baska din'lerde kadinlara mevki ve paye verildigine deginmek
suretiyle, bir bakima seriat sistemini yermekte oldugu asikardir;
fakat bu isi kapali sekilde ve çekinerek yaptigi anlasilmaktadir.
Nitekim kadini asagilatan ülkelere atifta bulunan su sözleriyle
bu çekingenligini belli eder: "(Kadinlarin haklarini
kisitlayan) bu toplumlarda kadin'in degeri de yeterliligi
anlasilmamistir, çünkü bu toplumlar kadini sadece
'kuluçka' makinasi olarak gorürler. Bundan dolayidir
ki bu toplumlarda kadinlar, kocalarinin hizmetini görmege
memur kilinmislardir ve sadece çocuk dogurmak, emzirmek
, beslemek gibi islerle ugrasir durumua sokulmuslardir. Bu durum
onlari, diger alanalrda yararli olma olanagindan yoksun birakmistir.
Bu gibi toplumlarda kadin, insanlik haysiyetine layik görülmez
ve genellikle bitkisel bir yaratik seklinde kabul edilir... Yine
bundan dolayidir ki oralarda kadinlar, erkekler için bir
bakima 'basbelasi' bir yük kertesinde sayilirlar...Her ne
kadar kadin nufusuna erkek nufusuna oranla ikimkat fazla ise de,
bu toplumlarda kadinlar egitilmedikleri için, topluma yararli
olabilecek islerde yardimci olamazlar. Bu toplumlarin geri ve
ilkel kalmisliktan kurtulamamalarinin nedeni budur..."
[409]. Daha baska bir deyimle Ibn Rüsd , seriat'in
kadini küçülten, hor gören hükümlerini
[410] ele alip elistirme cesaretini gösterememistir; sadece
Eflatun 'un agziyle ve onun akilci mantigiyle ve yine
onun verdigi örneklerle meramini anlatmaktadir. Kendi toplumunda
kadin sinifi'nin, seriat hükümleri yüzünden,
haysiyetsizlikler içerisinde bocalamasina ses çikarmamistir.
Oysa ki aydin bir insana yarasir sekilde kadin haklari'nin
savunuculugunu yapmasi ve kendinden sonraki kusaklara örnek
olmasi beklenirdi. ne yazik ki seriatci çevrelerden korktugu
için bu alanda da seriat verilerini elestiriyormus gibi
görünmekten kaçinmistir. Fakat birazdan görecegimiz
gibi, her seye ragmen yine de seriatci'nin melanetinden kurtulamamistir.
Sadece kadin haklari konusunda degil fakat diger hususlarda da
bu cesaretsizligini sürdürmüstür. Her ne kadar
"kaba güç", ve "zorbalik" ya da
"öldürme" vs gibi sorunlar vesilesiyle tiksintisini
hissettirmekle beraber, bu konularda dahi gerçek bir bilgin'den
ve gerçek bir aydin' dan beklenen savasimi vermemistir.
Su bakimdan ki, seriat'in "müsrikleri nerede görürseniz
öldürün" (Tevbe 5) seklindeki emirlerine
ya da "Kafir'lere" karsi "cihad" 'i öngören
hükümlerine (örnegin Tevbe 29, ya da Maide
32 vs...) karsi , her ne kadar rahatsizlik duymus olmakla
beraber, ses çikarmamistir. Bu konuda da yapabildigi
tek sey, akilci felsefe'nin eski sözcülerini konusturmak
ve onlarin yapitlarini yorumlamak olmustur. Örnegin 1150
yilinda Metrodorus a yazdigi bir mektubunda Brahman
dini'nde öldürme yasagini öngören insancil
nitelikteki hükümleri ele alip hayranligini dile getirirken,
ve yine Hint Brahman ' larinin agziyle konusarak vicdan
sahibi bir insanin, her ne sebeble olursa olsun, öldürmekten
kaçinmasi geregini savurken yaptigi budur. Bu insancil
felsefe'nin temelinde yatan "metampsychose" [411]
ögesini, ayni dogrultudaki 'Phythagoras" felsefesi
ile birlestirirken de ayni seyi yapmistir. Daha baska bir deyimle,
ister hayvan ister insan olsun "öldürme'nin"
her sekline karsi oldugunu bu yoldan anlatmaya çalismistir.
Ancak ne var ki bu güzel görüsleri savunurken
çesitli yapitlarinda ve özellikle Tahafut al-Tahafut
[412] adli kitabinda Islam dini'ni yaymak amaciyle öngörülen
savaslari (yani "çihad" emirlerini) hakli görmekten,
ya da seriat hükümlerine karsi çikanlarin "öldürülmelerini,
el ve ayaklarinin çapraz kesilmesini.. " [413],
zimnen de olsa benimsemekten geri kalmamistir . Ibn Rüsd'
ün bu tutumunu sadece cesaretsizlik örnegi olarak
degil fakat "ihanet" seklinde tanimlamak yanlis olmaz.
Oysa ki Orta Çag Batisi onu, oldugundan çok farkli
bir kilikta tanimis ve abartmali sekilde degerlendirmistir. Su
bakimdan ki 13cü yüzyildan 19cü yüzyil'a
gelinceye kadar onu Aristo 'nun "sadik" bir temsicisi
sanmistir [414]. Daha dogrusu onu, sanki insan aklini din kurulusu'nun
etkisinden ve köleliginden kurtarma amacini güden bir
düsünür olarak hayal etmis, ve ondan özellikle
bu konuda yararlanmak istemistir. Bati'nin o dönemdeki aydin'lari,
hiristiyanligin fikir ve düsün gücü üzerindeki
egemenligini yikabilmek için Ibn Rüsd' ü,
fikirsel özgürlüge sahip ve bilimsel gerçekleri
din kaynaklari disinda (özellikle Aristo akilciliginda
) arayan, ve din kurulusunu hiçe sayan, ve peygamberlere
inanmayan [415] ve her sorunu akilci usullerle çözümlemeye
çalisan "akliyeci" bir düsünür
olarak görmüslerdir [416]. Onu, "kutsal"
kitap'lara ve dinsel inanis'lara karsi çikan bir kahraman
olarak benimsemislerdir. Onun yapitlarinda Adem ve Havva
olayinin inkar edildigini, ya da kisi davranislarinin Tanrisal
inayetin disinda birakildigini, ya da Tanri inayeti
'nin insani ölümsüz yapmadigini, ya da buna benzer
fikirlerin yattigini sanmislardir. Çogu kez onun düsünmedigi
ve yazmadigi seyleri adeta ona atfeder olmuslardir. Daha açik
bir deyimle söylemek gerekirse Ibn Rüsd' ün
böylesine özgür ve liberal görüslere
sahip olmayip aksine felsefe ile din 'i uzlasir
seyler olarak tanitmaga çalistigini farketmemislerdir;
farketseler dahi belli etmemislerdir. Pek muhtemeldir ki onun
seriat ile felsefe'yi "uyusma" halinde gösteren
Fasl al-Makal ile Kasf'an manahic al-adilla adli
kitaplarinin tam bir çevirisinden yoksun kalmislardir
Eger bu kitaplari iyice inceleyebilmis olsalardi Ibn Rüsd
'ün hiçte öyle sandiklari gibi "özgür
düsünce" insani olmadigini anlarlardi. Gerçektende
bu yapitlarinda Ibn Rüsd , felsefe'nin akilci verileri
sergiledigini, din'in ise bu "gerçekleri" halk'tan
kisilere, onlarin anlayabilecekleri yoldan, yani "mecazi"
usullerle, ögrettigini söyler.
Yine bunun gibi Orta Çag Bati'sinin "aydin"
çevreleri , Ibn Rüsd 'ü , peygamber'lere
önem ve deger vermez cesarette bir kimse olarak hayallerinde
canlandirmislar ve alkislamislardir. Ve hatta onun "Musa"
ve "Isa" ve "Muhammed "
hakkinda "Yalanci Peygamberler" deyimini kullandigini
sanarak hayranliklarini açiklamislardir [417]. Oysa ki
Ibn Rüsd , peygamberler konusunda ve hele Muhammed
hakkinda böyle bir sey söylemenin ölümü
seçmek demek oldugunu bildigi için, bu sekilde konusmak
söyle dursun ve fakat aksine Muhammed'i ve Kur'an'in "müslüman"
olarak tanimladigi diger peygamberleri (örnegin Ibrahim,
Izhak, Musa, Davud, Süleyman , Isa vs gibi)
[418] yüceltmistir. Fakat biraz önce dedigimiz gibi
Orta Çag Bati'si'nin aydin çevreleri, Ibn Rüsd'
ün Aristo ve Eflatun yorumlarini kendi hayallerinde
zenginlestirmisler ve kendi emellerine araç edinmislerdir;
bu nedenledir ki Averroist adi altinda toplanmislardir.
Böylece, din kurulusu'nun ve din adamlari'nin, insan beynini
islemez hale getiren etkilerine karsi savasabilmek için
Ibn Rüsd 'ten yararlanma yolunu aramislardir. Aslinda
yararlandiklari kaynak Ibn Rüsd kiligina bürünmüs
Aristo 'dur. Bati kültür uygarligi'nin ana yatagi
ve "Renaissance" 'in besigi sayilan Padua
üniversitesi (ki akilciliga sarilarak dinsel etkiden siyrilmak
suretiyle bilimsel ve ahlaksal gelisme yolunu açan kuruluslardan
biridir ) Klise'ye ve "Kutsal" kitap'lara karsi savasim
verirken Ibn Rüsd sayesinde kavustugu , eski Yunan'dan,
ve özellikle Aristo felsefesinden yararlanmistir
[419]. Paris üniversitesi ise Ibn Rüsd
'ün görüslerini "pantheist "
kisve altinda egitim sistemine malzeme yapmistir [420]. Sadece
bu konularda degil fakat "Incil" ve "Tevrat
" gibi kutsal sayilan kitap'lardaki hükümlerin
Doga kanunlarina ve akla aykiri bulunduklarini ve bilimsel/ahlaksal
gerçeklerin bu kitap'larda yatmadigini savunanlar için
Ibn Rüsd basli basina bir ilham kaynagi olmustur.
Onun görüslerini kendilerine dayanak yaparlarken ölümü
bile goze almislardir. Örnegin Uriel de Costa
adindaki bir yazar, ki koyu Katolik bir aile'den gelmedir, "Kutsal"
kitaplar'daki hükümler ile akil ürünü
olan hükümlerin bagdasamayacagini belirtirken Musa
'nin "Tanri'dan gelmedir" diye ortaya koydugu emirleri
"cerh ve red" etmis, ve din adamlarina karsi savasilmak
gerektigini söylemistir. Bu yüzden akibetinin ne oldugu
herkesce bilinir [421]. Ayni fikirleri savunup ayni akibete ugrayanlar
çoktur. Hepsi de Ibn Rüsd' ün fikirlerini,
biraz önce isaret ettigimiz gibi, kendi ideal'lerine yatkin
kaliplara uydurmuslardir; bunu yaparlarken çogu zaman
eski Yunan düsünürleri'nin (ve özellikle Aristo
'nun ya da Eflatun 'un ya da Epicurus 'un) fikirlerini
ona yamamislardir. Amaç'lari, her ne sekilde olursa olsun
"aklin egemenligi'ni" ve "düsünce özgürlügü
'nü" yerlestirmek olmustur [422]. Cesaret örnegi
sayilmak gereken bu davranislar yüzünden zindanlari
boylamislar ya da ateste yakilmislardir. Hermann Van Riswik
adindaki Hollanda'li bir rahip, bu vesile ile verilebilecek
ilginç bir örnektir. Ibn Rüsd ' ün
felsefesini savundu diye 1502 yilinda suçlandirilmis, sonra
yargilanmis ve fakat afv'edilmis iken, ayni görüsleri
savunmakta israr etti diye 1512 yilinda La Haye 'de tekrar
yargilanmis, ve bu kez odun atesinde diri diri yakilma cezasina
çarptirilmistir. Can verirken agzindan son olarak su sözler
çikmistir: "En büyük bilgin ve düsünür
(olarak kabul edilmek gereken kimseler) Aristo ile Ibn
Rüsd' tür: bunlar (bilimsel gerçeklere)
en yakin insanlardir. (Ben) onlar sayesinde hidayete kavustum,
ve evvelce kör iken (onlarin faziletlerine tanik olduktan
sonra) nur'u görür oldum..." [423] Oysa
ki, eger canini ugrunda böylesine feda ettigi akilci felsefe'nin
Ibn Rüsd tarafindan seriat ile uzlastirilmaga
çalisildigindan haberdar bulunsa idi, ve örnegin onun
Fasl al-makal , ya da Kasf'an manahic al-adila
ya da Tahafut al-Tahafut adli kitap'larinin Arapca asillarini
bizzat okumus olsaydi, yukardaki sözleri söylerken "Ibn
Rüsd" adini muhtemelen hazf'ederdi. Çünkü
yine tekrar edelim ki Ibn Rüsd, özellikle bu
yapitlarinda "felsefe" ile "din'i" ayni terazi'nin
iki kefesine koyarken, seriat'in akla ve müspet ahlak'a ters
düsen emirlerini (örnegin "müsrikleri öldür"
emrini, ya da "Köleligin dogal kurulus olduguna"
dair hükümleri, ya da "Hülle"
sistemini ve daha nice benzerleri) hiç hesaba katmamistir.
"Felsefe" 'yi ve "din ' i" ,
güya ayni degerdeki gerçeklerin farkli bir usul ve
dil ile, yani biri akilci yoldan ve digeri sembolik
ve duygusal yoldan, açiklanmis seyler olarak tanimlamistir;
tanimlarken de Kur'an'in Imran Suresi'ndeki su ayet'e
dayanmistir: "...Kitab'in temeli olan kesin anlamli ayet'ler
vardir; digerleri de çesitli anlamlidirlar...Oysa onlarin
yorumunu ancak Allah bilir..." (3 Al-i Imran 7).
Oysa ki bu ayet, her seyden önce Kur'an'daki çeliskileri
örtbas etmek için düsünülmüstür
ve bizatihi bu sekliyle dahi çeliski yaratir niteliktedir;
çünkü Kur'an'da, Kur'an 'in, sirf "anlasilsin"
için "Arapça" olarak ve "apaçik"
bir dil ile indirildigi yani "anlasilmasi'nin" amaç
oldugu bildirilmistir. Örnegin Yusuf Suresi'nde "Biz
(Kur'an'i) anlayasiniz diye arapca okunmak üzere
gönderdik " diye yazilidir. Kur'an'in anlasilir
olmasini isteyen bir Tanri'nin kalkipta bazi ayet'leri "çesitli
anlamli " niteliklerle ve anlasilmaz sekilde indirmesi
düsünülemez. Ibn Rüsd çapindaki
bir düsünürün, Kur'an'daki çeliskileri
bilmezlikten gelmesi ve yukardaki ayet'i , bilimsel dürüslükle
bagdasmaz bir yoruma sokmasi esef vericidir. Yine ayni sekilde
Ibn Rüsd, Fasl al-Makal adli kitabinda "felsefe"
ile "din'in" ortak yönleri oldugunu söylerken
Kur'an'in Yusuf Suresi ile A'raf Suresi'ndeki
bazi ayet'lerine gönderme yaparak "Yaradilis"
'in güya akilci açiklamasina girisir; fakat girisirken
"iman" kavrami'nin ortaya vurdugu güçlüklerle
karsilasir. Su bakimdan ki bu ayet'lerde, ve örnegin Yusuf
Suresi'nin 2ci ayet'inde biraz önce belirttigimiz gibi
Kur'an'in anlasilmasi gerektigi anlatilmistir. Al-i Imran
Suresi'nde de, yine yukarda degindigimiz gibi, ayet'lerden
bazilarinin çesitli anlamlara geldigi açiklanmistir.
Yani Tanri güya insanlara, çesitli yollardan hitap
etmis ve örnegin akli az olanlara, onlarin anlayabilecekleri
"mecazi" sekil'lerde, ve akli tam olanlara ise
farkli ifade'lerle konusmustur. Fakat her ne sekilde konusursa
konussun, Kul'larindan mutlak bir itaat bekler oldugunu anlatmistir.
O halde Tanri'nin ve Muhammed'in emirlerine (velev ki bu emirler
akla aykiri, ya da kapali ve anlasilmaz, ya da birbirleriyle tutarsiz
görünüste olsun) gözü kapali sekilde
boyun egmek gerekir. Ve iste Ibn Rüsd, "felsefe"
ile "din" arasinda "muadelet" kurarken bu
sonuca yönelmistir. Oysa ki onun gibi bir kimse'den, Kur'an'daki
çeliskileri, ve "muglaklik'lari" ortaya koymak,
ve bunlarin Tanri'dan gelme olmayip , basta Muhammed olmak üzere
Kur'an ayet'lerini hazirlayanlarin çesitli nedenlerle ve
çesitli durumlari karsilamak amaciyle davranmis olmalarindan
dogdugunu açiklamak gibi dürüst davranislar
beklenirdi. Bunu yapacak yerde, kendi söyledikleriyle bile
çeliskiye düsmekten kurtulamamistir. Nitekim, bir
yandan Tanri'nin halk'tan kisilere "mecazi" bir dil
ile hitap ettigini ve O'nun her söyledigine gözü
kapali olarak inanmak gerektigini belirtirken, diger yandan Kur'an'daki
bazi olaylari (örnegin yukarda gördügümüz
gibi Ad Kavmi ile ilgili olaylari) : "Bunlar birer
masal'dan ibaret seylerdi, bu masal'lara göre hareket etmek
dogru degildir" seklinde konusmasi, onun bu tutumunu
kanitlamaga yeterlidir.
Öte yandan Ibn Rüsd , "insan sevgisi"
adina, ve "özgür düsünce" ugruna
en ufak bir tehlikeyi, en ufak bir fedakarligi göze alamamistir.
Sözcülügünü yaptigi Aristo 'nun
akilci düsün sistemini tam bir dürüstlükle,
yani taviz yollarina sapmadan, yerlestirmege ve bu yoldan insan
zekasini din etkisinden ve özellikle seriat köleliginden
kurtarmaya çalismamistir. Bilimsel dürüslüge
ve haysiyet'e sahip insanlardan beklenen cesareti gösterememistir.
Göstermek söyle dursun, ve fakat çesitli yapitlarinda
ve özellikle Tahafut al-Tahafut' ta yaptigi gibi Kur'an'
i "mu'cize " niteliginde bir kitap bilmis,
ve kendi aristoculugu' na ters düser nitelikte olmak
üzere bu kitap'da yer alan hükümleri [örnegin
"müsrikleri nerede görürseniz öldürün"
(Tevbe 5), ya da "Allah...baskasi'nin mali
olan bir köle ile kendisine (güzel ve bol nimetler
verdigimiz) kimseyi misal gösterir: -hiç bunlar
esit olur mu?..." (Nahl 75) ve daha nice benzerlerini]
"Tanrisal" ve "Kutsal" saymis ve seriat'a
taviz veriyor görünmek için biraz önce özetledigimiz
fikir canbazliklarinda bulunmustur. Fakat her seye ragmen yine
de seriatci'nin hismina ve saldirilarina ugramaktan kurtulamamistir.
Sultan Mansur ' un seriatci'lari memnun etmek maksadiyle,
eski Yunan felsefesiyle ugrasanlara ve özellikle "aristoculara"
karsi giristigi amansiz ve gaddar siyasetinin kurbanlarindan
olmustur: isinden çikarilmis, cami'de namaz kildigi sirada
halk tarafindan zorla cami'den disari atilmistir. Dostlari bile
kendisine selam vermez olmuslar ve adini anmaktan kaçinmislardir.
En sonunda da yerinden , yurdundan atilmis, sürgüne
yollanmistir.
Ibn Abi Usaybi 'nin Tabakat al-atibba'
sindan ögrenmekteyiz ki 12ci yüzyil'in sonlarina rastlayan
bu dönemde artik felsefe düsmanligi iyice artmis, ve
bu düsmanlik yönetici'lerden "aydin" diye
bilinen çevrelere kadar, etrafi iyice sarmistir. ,Sultan
Mansur 'un emriyle felsefe kitaplarinin toplattirildigi, ve
Kitap'liklarda bulunan ve akilcilikla ilgili olan bütün
kitap'larin yaktirildigi anlasilmaktadir. Farkli din ve inançta
olanlar tutuklanmis ve farkli din ve mezhepler (örnegin Yahudi
dini) yasaklanmistir.