10) Muhyi-d-Din Arabi (M.S 1165-1240) eski
Yunan düsünürlerinden aldigi feyz'le "sevgi
dini" fikrine özenir,ve fakat akilciliga sarilamadigi
için yetersizdir.
Tasavvuf üstadlarindan biri olan Ibn Arabi [453],
Kitab al-Futuhat [454] ve Fusus al-Kitab
[424] adli ünlü yapitlarin yazaridir.
Eski Yunan kaynaklarindan ve özellikle Aristo
'dan ve Eflatun'dan kaynaklanmistir."Vahdet al-vucud"
fikrini, yani "Tanri-Kisi" ayniyetini benimseyerek
"insanlar arasi sevgi" düsüncesine yönelmis
gibidir. Tipki diger tasavvuf mümessilleri gibi o da hosgörü
insani görünüsündedir. Bir yazisinda : "Benin
kalbim her sekli almaga yeteneklidir. Papazlarin manastiri olabilir,
putperestlerin tapinacaklarina yer olabilir, geyiklerin çayiri,
hacc edenlerin Ka'be'si, Tevrat'in kitabeleri ya da Kur'an'in
durdugu yer olabilir. Sevgi benim dinimdir, inancimdir "
der [425]. Burada "Sevgi" deyimini kullanirken,
esas itibariyle, Tanri'ya olan bagliligini anlatmak istemistir.
Orta Çag döneminde Bati dünyasi onu bu yönleriyle
, ve daha dogrusu "insan sevgisi" ile dolu bilerek etkilenmistir.
"Ilahi Komedya" 'nin ünlü yazari
Dante, eski Yunan düsüncesini Bati'ya
kazandiran Islam bilginlerine karsi sükranlarini ifade ederken
özellikle Ibn Arabi' 'ye çok seyler borçlu
oldugunu söyler [426].
Ancak ne var ki Ibn Arabi 'nin bagli göründügü
Tanri sevgisi, gerçek anlamda insan sevgisini ve bu
yoldan insan sorunlariyle ugrasma hevesini yaratacak nitelikte
degildir. Her ne kadar sapli bulundugu "Vahdet-i vücûd"
inanisinda "insan sevgisi" ögesi yatmakla beraber
o, Tanri sevgisine yönelmislik nedeniyle, insan denilen varligi
âdeta unutmus gibidir; insan sorunlariyle ugrasmayi görev
saymamistir. Insan varliginin kutsalligi ve insan kisiliginin
yok edilemez haklari, ya da insan iradesinin özgürlügü
ve üstünlügü, ya da esitlik, ya da kadin'in
sahsiyet ve haysiyeti ve haklari, ya da kölelik... vs gibi
konularda suskundur. Daha dogrusu bu sorunlar onu pek ilgilendirmemistir,
çünkü seriât verileriyle sartlanmis ve
seriât duvarini asma düsüncesine yabanci kalmistir.
Kitab al-Futuhat adli yapitinda Ibn Arabi,
"sevgi" denen seyin, bizatihi içeriligi i'tibariyle
"ilahi" oldugunu, Tanri'nin insan varligina
karsi sevgi duyup kendi büyüklügünü bu
sevgide buldugunu, ve çünkü kendi kendini yaratirken
evreni ve insanligi da birlikte yarattigini, ve su hale göre
Tanri'nin ve insanlarin sevgi ögesinde birlestiklerini söyler.
Bilindigi gibi bu görüs eski Yunan düsünürlerinden
(ve özellikle Aristo 'dan) gelme bir görüstür,
ve yunan düsünürleri bu görüse, din araciligiyle
degil, fakat akilci yoldan erismislerdir. Oysa ki Ibn Arabî
, akil kaynagindan yararlaniyor görünmek istemez,
çünkü bagnaz çevrelerin saldirisindan
korkar: bu bagnaz çevrelere göre seriât disinda
gerçek aramanin "Kâfirlik" sayilacagini
bilir. Bu nedenle Kur'an'in bazi hükümlerini "insanlar
arasi sevgi" kaynagi imis gibi göstermek ister. Örnegin
al-i Imran suresi'nin 31ci âyetindeki : "Ey
Muhammed de ki- 'Allah'i seviyorsaniz bana uyun, Allah da sizi
sevsin ve günahlarinizi bagislasin..." seklindeki
hükmü yorumlarken yaptigi budur. Oysa ki bu âyet'de,
Kisi'nin Tanri ile ayniyetine ve bu yoldan tüm insanlari
sevmesi gerektigine dair bir sey yoktur. Sadece Tanri ve peygamber
emirlerinin yerine getirilmesi taktirinde Tanri inayetine ulasilacagi
haberi vardir. Öte yandan bu ayni Kur'an, Kisi'yi Tanri'nin
kölesi olarak görmüs ve Islam'dan farkli inançtakileri
"Kardes" degil fakat "Düsman" (kafir
ya da sapik" olarak ilan etmistir. Nitekim yukardaki hükmün
hemen üç âyet gerisinde, yani Al-i Imran
suresi'nin 28ci ayet'inde: "...inananlar kafirleri
dost edinmesinler" denmis, ve biraz ilerisinde , yani
85ci ayet'de de: "Kim Islamiyet'ten baska bir dine yönelirse,
onun ki kabul edilmeyecektir..." diye eklenmis, ve
yine bir baska yerde, örnegin Tevbe suresi'nin 5ci
ve 29 cu ayetlerinde "müsrik'lere" ve "Kitab
ehli'ne" (yani Yahudilerle Hiristiyanlara) karsi savas açilmasi
emredilmistir. Daha baska bir deyimle Muhammed'in tanimladigi
Tanri, dünya'yi "Dar-ül Islam" ve "Dar-ül
Harb" diye ikiye bölmüs müslümanlari
kafirlerre kasi saldirtma planini öngörmüstür
[427]. Ve iste Ibn Arabi, bütün bunlara ragmen
Tanri'yi, sevgi kaynagi seklinde gösterme cabasindadir.
Nitekim yukarda söz konusu âyet vesilesiyle sunlari
ekler: "Eger her hangi bir varligi ya da yaratigi, ondaki
güzellikler için seversen, Tanri'yi sevmis olursun,
çünkü Tanri güzelligin bizatihi kendisidir...Tum
yönü ile Tanri demek sevgi demektir. Bundan dolayidir
ki yeryüzü, Tanri bakimindan, bir ayna demektir ve Tanri
kendi öz suretini bu aynada gorür...(Yine bundan
dolayidir ki) Tanri... sevgiden söz ettigi her def'asinda
sizleri sevmek istedigini anlatmis olur...". Ve iste
bu sevgi felsefesine dayanarak insanlarin birbirlerini sevme zorunlugunda
bulunduklarini belirtir ve söyle der: "Bana bakarken
sen aslinda kendi kendini görmektesin; fakat sen beni kendin
görmüs degilsin. Eger sen kendini ve beni, benim gözlerimle
görüyorsan, kendi gözlerinde beni görmüs
olamazsin. Benim sana sagladigim zevk ve mutluluk, diger tüm
zevklerin ve mutluluklarin üstündedir. Senin için
ben...öncelik tasirim, çünkü ben güzelligin
kendisiyim. Beni sev, sadece beni sev; kendini bende bu ve sev,
kendini bana ver, benden baska hiç bir sey, senin kendi
iç dünyan olamaz...Ey sevgili varlik, gel birleselim,
ve eger bizi ayiran yollar varsa bu ayriligi giderelim, el ele
yürüyelim ve gerçegin ta kendisi yerine geçelim...(hem
de) ebediyeler boyunca..." [428]. Daha baska bir
deyimle Ibn Arabi için "Din" demek "Tanri
sevgisi" , ve bu sevgi yoilu ile "insan sevgisi"
demektir. Böyle bir sevgi'ye yer vermeyen bir kurulus, dinsel
nitelige sahip degildir. Insanlar arasinda düsmanliklar,
kavgalar, bogusmalar yaratan bir kurulusu din kurulusu olarak
tanimak mümkün degildir.
Kusku edilemez ki Ibn Arabi' nin bu tutumunda takdire
sayan bir asâlet yatar. Seriat'in tanimladigi "Korkutucu
Tanri" fikri yerine "Sevgi Tanri'si" fikrine
baglanmasi, ya da insan varligini "Kul" sayan seriat
hükümleri yerine "Tanri-Kisi" ayniyetini
savunmasi, elbetteki asâlet tasiyan davranislardir. Söylemeye
gerek yoktur ki Ibn Arabi 'yi böylesine sevgi'ye
dönük bir düsünür yapan sey seriat felsefesi
degil, fakat eski Yunan felsefesidir. Tipki al-Razi,
ya da Farabi ya da Ibn Sina ve diger benzerleri
gibi o da fikir ve düsün hamulesini eski Yunan klasiklerine
özellikle Eflatun 'a ve Aristo 'ya borçludur.
O kadar ki kendisini Eflatun' un oglu olarak görmüs,
ona izafetle çagirilmak istemistir: adinin Muhyiddin
al-Sayh al-Ekber Ibn Eflatun seklinde bilinmesini bundandir.
Eflatun 'u ve diger Yunan düsünürlerini
okumak, ona yep yeni bir fikir dünyasi, yep yeni bir zihniyet
kazandirmis ve seriat cenderesinden kurtulma olanagi saglamistir.
Bundan dolayidir ki Kur'an'in bir çok hükümlerini,
eski Yunan bilimleri sayesinde kavustugu bu yeni zihniyete uydurmanin
yollarini aramistir. Al-i Imran suresi'nin yukarda sözünü
ettigimiz 31ci ayet'ine vermek istedigi insancil anlam, bunu
kanitlayan örneklerden biridir. Fakat ne var ki seriatci
çevreler için onun bu görüslerini anlayisla
karsilamak mümkün degildi. Nitekim din adamlarinin kiskirttigi
cahil halkin saldirisina ugradi. Ne hüzün vericidir
ki Ibn Haldun , ve Ibn Teymiyye [429] gibi Islam
dünyasi'nin sayginlik besledigi ünlüler bile, onun
insancil görüslerine tahammül gösteremeyip
Ibn Arabi 'yi dinsizilikle ve islam düsmanligiyle
suçladilar; bazilari onu "Mahiddin" (yani "dini
yok eden kimse"), ya da "Matimud'din" (yani dinin
köküne kibrit suyu döken kimse") diye çagirir
oldu ise de o bunlara aldiris etmedi. Etmeyisinin sebebi, kendisini
koruyacak bir iktidar'a sirtini dayayabilmesidir. Nitekim 1207
yilinda Kahire'yi terketmis, üç yil kadar orada burada
dolasmis ve nihayet 1210 yilinda Anadolu'ya geçerek Konya'da
Türk hükümdari Keykavus' a siginmistir.
Eger Konya'da kendisine büyük paye'ler veren ve itibar
eden bu hükümdar tarafindan korunmamis olsaydi pek agzini
açamazdi [430] ; çünkü aslinda fikir
ugruna savasimi göze alacak karakterde degildi. Bütün
büyüklügüne ve insancil yönlerine ragmen
Ibn Arabi 'nin, akilci felsefe'ye tam manasiyle sarilamadigini,
ve kendisinden beklenen fikir savasimini yapamadigini belirtmek
gerekir. Her ne kadar yukarda degindigimiz fikirleri vesilesiyle
onu takdir etmek gerekirse de Bati'li aydin tipi ile kiyaslamak
güçtür. Örnegin kendisinden bin küsur
yil önceleri Tanri'yi sevgi kaynagi seklinde tanimlayan Marcion
'un Ahd-i Atiyk' i hedef edinerek : "Gaddar ve korkutucu
Tanri fikrine yer veren din kitap'larini red etmemiz gerekir"
seklinde bir seyler söylemeyi aklindan geçirmemistir.
Kendisinden dokuz yüz küsur yil önce yasamis olan
Pelagius 'un gösterdigi cesaretle din adina savaslar
yapmanin, cana kiymanin ahlaksizlik oldugunu söyleyememistir.
Kendisinden iki yüz yil önce Abélard
'in insan sevgisi adina yaptigi gibi "Korkutucu, ve gaddar
ve kindar ve insanlari birbirlerine bogazlatici Tanri"
fikrine karsi isyan etmemis, böyle bir Tanri anlayisina dayali
seriat emirlerini yermemistir. Yermek söyle dursun fakat
deger ölçüleri bakimindan kendisinden beklenmeyecek
davranislarda bulunmustur. Örnegin, bir yandan Aristo
' ya benzemek ve onu taklid etmekle övünürken (
örnegin Kitab il-tadbirat al-ilahiya fi islah al-mamlakat
al-insaniya adli yapitini, Aristo 'nun Büyük
Iskender için yazdigi Sin al-asrar adli yapiti tarzinda
yazdigini övünme vesilesi yaparken [431]) , diger yandan
zaman zaman akilciliga karsi dikilmis ve özellikle Kitab
tac al-taracim fi isarat al-ilm ve lataif al-fahm kitabinda
yazdigi gibi, yüksek bilgilerin akil ile saglanamayacagini
savunmus, ve yine Futuhat adli yapitinda da insan aklinin
çok sinirli oldugunu ve pek sinirli olan seyleri idrak
edebilecegini açiklamistir. Öte yandan Kur'an'i
yorumlarken "rü'ya" tabirlerine yer vermesi, ya
da : "Seriat olmamis olsaydi kimse Allah'i bilemezdi"
seklinde bilgiçlik etmesi [432] , ya da gerçek
bilimlerin sadece Kur'an'da yattigini belirtmesi [433] hayal
kiricidir. Yine ayni sekilde Ka'be' yi "Gizli alem
ile görünen alem arasinda dügüm noktasi"
saymasi, Ka'be etrafinda sik sik tavaf etmesi, Mekke' deki serif'lerin
halka karsi kötü davranislarindan yakinirken bu ayni
davranislari, rü'ya'sinda gördügünü söyledigi
Fatima 'nin (Muhammed'in kizi'nin) tavsiyesi üzerine
özürlü bulmasi [434] , insanlar arasinda esitlik
ilkesini degil fakat "seçkinlik" ilkesini (özellikle
"Avamm" ile "Havass" arasindaki esitsizligi)
benimsemesi, ya da köleligi dogal bilmesi, Ibn Arabi
gibi bir insandan asla beklenmeyecek seylerdir. Her ne kadar
Bati dünyasi onun yapitlarindan (ve daha dogrusu Aristo
'yu ve Eflatun 'nu yansitan görüslerinden)
etkilenmis ise, onun bu seriatci yönlerinden habersiz
kalmistir. Bu yönlerini bilmis olsaydi muhtemelen sasirirdi