VIII) Bati'li Aydin, Kisi'yi Ilahi Güçlerin
Oyuncagi Olmaktan Çikarip Kendi Kaderinin Sorumlusu Yaparken,
Seriat Dünyasi'nin "Aydinlari" Kisi'yi Kader Kurbani
Halinde Tutmuslardir.
Semavi dinlerin (Yahudilik, Hiristiyan'lik ve Islamiyet) hepsi
Kisi' 'yi Tanri elinde kader oyuncagi haline getirmislerdir.
Bu dinlere göre tüm yaratiklar gibi insan varliginin
da yasami alin yazisina baglidir . Fakat Bati'li aydin, daha
Orta Çag'larda bile, kisi'nin iradi sorumlulugu konusunda
kader felsefesine karsi dikilmis ve kisi'yi kader oyuncusu olmaktan
çikarip kendi kaderinin yapicisi durumuna sokmak istemistir.
Isteyenler arasinda din adamlari bile yer almistir. Örnegin
12ci yüzyilda fransiz rahip'lerinden Marbod , kisi'nin
kendi kaderine sahip bulundugunu söyler ve halki bu inançla
yetistirirdi. Ayni dönemde Ingiltere'de John Salisbury
adindaki bir din adami, kisi'nin dünyevi yasamlarinin sorumlulugunun
kader isi degil fakat beser isi oldugunu söylerdi. 13cü
yüzyil ilahiyat'cilarindan Thomas d'Aquinas , kisi'nin
kendi varliginin gelismesini saglayan güc'ün gökten
degil kisi'nin kendisinden geldigini belirtirdi [476]. Öte
yandan kaderciligi öngören Calvin gibi din
adamlari bile kader felsefesini olumlu sonuç yaratacak
sekle sokmuslardi .
Oysa ki kader'e körü körüne ve akilsiz bir
mutlaklikla baglanmislik islam ülkeleri insanlarini miskinlikler
ve ilkellikler içerisinde eritmistir. Tanri'ya kulluk etmekten
baska bir düsüncesi olmiyan müslüman kisi,
kendi özgür iradesiyle hiç bir is göremez
yaratik haline gelmistir. Bundan dolayidir ki Islam dünyasi
yüzyillar boyunca yenilgilerden, geriliklerden hiç
bir ders almamis, her felaketi talihsizliklere ya da Tanri gazabi'na
yormus, ve bir türlü köhne geleneklerden kurtulamamistir.
Bu yasam tarzini müslüman halklarin karakterine yerlestiren
güç, "ulema" diye diye bilinen sözüm
ona aydin siniflardan gelmistir. Bu sinif, elinde o etkin din
araci ile : "Tanri diledigini müslüman, diledigini
kafir yapar, diledigine bol diledigine az rizik verir vs"
seklindeki sayisiz din hükümleriyle halk yiginlarinin
beynini yikamistir. Bu emirlerle yetisen müslüman kisi,
daha yataktan adimini atarken "Bismillahrahim...."
sözleriyle tüm davranislarinin sorumlulugunu Tanri'ya
, ve kendisini de kara bir iman gücüne terkederek yasar
gider. Islam ülkeleri içerisinde bu tür yasamlar
itibariyle en fazla kayba ugrayan Türkler olmustur. Ulema
sinifi, kaderciligi her türlü yenilige karsi düsmanlik
araci yapmis, her seyi kader ve talih felsefesine vurmus, ve böylece
toplumu, geriliklerinin nedenini bu felsefe disinda arayamaz
hale sokmustur. Bundan dolayidir ki Türk toplumu, kaba güc'ün
geçerli oldugu bir dönemde elde ettigi zaferlerden,
ya da Bati'nin akilciligi karsisindaki yenilgilerden ders almayi
ögrenememistir. Örnegin Osmanli döneminde Rusya
ile yaptigimiz savas'lardan on ikisini kaybetmis olamamizin nedenlerinin
akilsizliktan dogdugunu düsünen görülmemistir.
Ordu'da yapilmak istenilen reform'larin karsisina her daim Kur'an'i
kalkan gibi kullananlar dikilmislerdir. Örnegin 19cu yüzyilin
baslarinda Fransa'dan uzman olartak getirtilen Juchereau
de Saint Denys , Osmanli ordusu'nun modasi geçmis
usulleri ve silahlari terkedip modern teknige sarilmasi geregini
anlatirken söyle der: "Son savasin yarattigi müsibetler
Osmanli'yi uyandirmaga yetmeliydi. Fakat muzaffer Rus ordulari,
daha henüz Balkan daglarini asip geçmedikleri için
Istanbul ve Anadolu halklari, Yeniçerilinin böbürlenmelerine
ve övünmelerine kanarak, bütün bahtsizliklari
sunun bunun ihanetine yormakta idiler. Felaketlerin gerçek
nedenlerini bilen ilmiye sinifi ise, bu basarisizliklarin Tanri'nin
hiddetinden dogdugu yalanlariyle halki aldatmistir. Fakat sundan
korkulur ki daha kalabalik bir düsman ordusu, siyasi engellere
aldiris etmeyerek Osmanli ordusunu tüm olarak perisan edip
Rumeli'yi ve Istanb ul'u ele geçirsin. Ve iste o zaman
(Türkler) uykudan uyanacaklardir. Ve iste o zaman
büyük hatalarinin ne oldugunu anlayacaklar ve Fransiz
askeri sistemindeki yenilikleri kabul etmedikleri için,
ve asil aciklisi, din adamlarinin kandirmalarina ugradiklari için...
pesimanlik duyacaklardir. " [477]
1836 yilinda Türkiye'de bulunan bir yabanci yazar, Pardoe
, o tarihlerde Istanbul'da halki kirip geciren veba salginina
karsi müslüman ahalinin hiç bir saglik tedbiri
almamasi ve her seyi Tanri'dan beklemesi dolayisiyle sunlari yazar:"...(Türk'ün)
öylesine garip inanislari var ki, ister padisah emriyle
kafasi kesilsin, ya da isterse veba hastaligindan ölüp
gitsin, Cehennem teftisinden geçmeden dogruca Cennet hurilerine
kavusacagini sanir. Veba hastaliginin "gayri müslim"
ahali arasinda fazla telefat vermemesi olayini da suna atfetmektedirler
ki Tanri müslüman olmiyanlari sevmedigi için,
ölmelerini istememektedir. (Gayri müslim) ahali'nin
telefat vermemesi nedenlerinin, saglik tedbirlerinde yattigini
düsünme zahmetine bile katlanamamaktadirlar..."
[478] . Buna benzer diger cehalet örneklerini siraladiktan
sonra yazar söyle devam eder: "Yayginlasan veba hastaligi
konusunda... Türkler ne basiret ve ne de mantik denen seye
sahipler. Her seyi kadere terketmis olmak, onlarin atalet duygularini
köklestirmistir... " [479] .
Hatirlatalim ki din adamlarinin ve ilmiye sinifinin körükledigi
kadercilik yüzünden saglik tedbirlerine gidilmemesi,
ve temizlik kurallarina aldiris edilmemesi, ve pislik içinde
yüzülmesi gibi nedenlerle veba hastaligi, 1836 yilinda
Istanbul'da adeta felaket halini almisti. Susuzluk yüzünden
halk, pislik ve mikrop'tan kiriliyor iken, din adamlari cami'lerde,
her seyin Tanri emri oldugunu, kader ve kismete boyun egmek gerektigini,
müslüman kisilerin nasil olsa çennet'e gideceklerini,
saglik tedbiri diye bir seyin söz edilemeyecegini, evet
buna benzer yalanlari din emirlerinden örnekler vererek
anlatmaktaydilar. Onlar bunu yaparken gayri müslim azinlik,
her türlü saglik tedbirine basvurmnaktaydilar. Bu
sayede veba hastaligi afetinden nispeten uzak kalabilmislerdir.