X) Bati'li Aydin, Din Adina Savaslari ve Genel Olarak Savas Denen Seyi ve Öldürmeleri Ahlakilige Aykiri Sayarken Seriatci Aydiñ Fazilet Bilmistir:

Ahlak anlayisi açisindan Bati'li aydin ile Seriatci aydin arasindaki farklardan biri, savas fikrine karsi tepki konusunda kendisini belli eder. Yüzyillar boyunca Bati'li aydin, savas'in ve öldürme'nin her sekline karsi dikilirken, seriatci aydin aksine, din adina savaslari yüceltmistir. Hatirlatalim ki semavi din'lerin hepsinde Tanri adina "Kafir'lerle" bogusmayi, ve yagma ve talan yapmayi, ganimet almayi öngören emirler vardir. Yahudilerin kutsal saydiklari Ahd-i Atiyk ve özellikle Tevrat bu tür hükümlerle doludur. Baris dini getirdigi söylenen ve "öldürmeyeceksin " emrini verdigi kabul edilen Isa bile : "Benim ugruma canini zayi eden onu bulacaktir " seklinde konusmustur [484]. Isa 'nin buna benzer sözlerini Tanri emridir diye kabullenen Klise, Orta Çag boyunca Hiristiyanligi savas dini haline getirmistir. Haçli seferleri, bunun sayisiz örneklerinden biridir.

Islam dinine gelince, Kur'an yeryüzünü Dar-ül Islam (yani "Müslümanlarin yasadiklari yerler") ve Dar-ül Harb (yani "Kafirlerin yasadiklari yerler") olarak ikiye ayirmis ve Müslümanlari, Kafirlere karsi savasmaya zorlamistir [485].

Yüzyillar içerisinde Bati'li aydin'in baslica amaci, savas fikrini ahlaka ve insanliga aykiri bilip kökünden yok etmege çalismak olmustur. Daha hiristiyanligin ikinci yüzyilindan itibaren bir çok düsünürler, örnegin Origen , ve Tertullian ile birlikte Bati dünyasinin "entellektüel" ortami, savas'i ve kan akitmayi günah sayan zihniyete gebe kalmistir. Daha sonra, 5ci yüzyilda Pelagius , 9cu yüzyilda Erigena ve 12/13cü yüzyillarda Abélard , ve 15/16ci yüzyillarda Erasmus , ve 17ci yüzyilda Kepler , ve 18ci yüzyilda Voltaire , ve 19cu yüzyilda Tolstoy , ve 20ci yüzyilda Russell ve bütün bu dönemler i'tibariyle nice benzerleri, bu konuda aydinlar ordusunun sürükleyecileri olmuslardir. Kimisi dinsel hükümleri bu yönde yorumlayarak [486] , ve fakat pek çogu akil verilerine sarilarak ve müspet ahlak esaslarina dayanarak, savas düsüncesini kökünden kazimaga ugrasmislardir. Bu cabalarinin olumlu sonuçlari, daha örta çag döneminde kendisini göstermege baslamistir. Örnegin 11ci yüzyilin aydinlari arasinda: "Ey Tanrim, eger gerçekten var isen, ve üstün bir güc'e sahip isen (ki böyle oldugunu din kitap'larinda okudum) , bana lütfen... neler yapmaga kadir bulundugunu kanitla...Çünkü artik bu üzüntülere tahammülüm kalmadi" diyerek [487] Tanri'dan hesap soranlar çikmis ve bunlarin sayisi giderek artmistir. Din Kitap'larinin tanimladigi ilahi güc'ün keyfiligine ve kan döktürme hirslarina karsi yöneltilen bu yakinmalar, o tarihlerden bu yana, akilci ahlak anlayisinin temel'lerini pekistirmis, ve savas fikrini ahlakilikle bagdasmaz gören vicdanlari gelistirmistir. Bu gelisme, insan sevgisini vatan ve millet duygularinin üstüne çikaran kisileri, kendi öz toplumlarina karsi düsmanlik besleyebilir kertelere eristirmistir.

19cu yüzyilin sonlarina dogru bir çok ülkelerde, yazarlarin ordu'yu (askeri'nden subay'ina varincaya kadar) itaatsizlige ve silahlari terketmeye kiskirttiklari görülmüstür. Rusya'da Tolstoy ' un yaptiklarini, daha sonra Hindistan'da Gandi [488] , ve Ingiltere'de Bertrand Russell ve Amerika'da Martin Luther King gibi kimseler izlemislerdir. Bunlar arasinda Tolstoy (1828-1910), denilebilir ki modern çag'da bu tür egilimlerin babaligini yapmistir ve yaparken de insan'in insan'i hiç bir sebeble öldürmemesi geregini hem dinsel ve hem de rasyonel nedenlere dayatmistir. Bir yandan Isa'nin barisci ideal'lerine ve diger yandan akil verilerine sarilmis, ve insan varligi için sakincali olabilecek her eyleme karsi ayaklanmistir . 1897 yilinda yayinladigi bir bildiride askerligin bir öldürme meslegi oldugunu belirterek Rusya'daki subay ve askerleri ve tüm ordu'yu , askerlik meslegini terketmege çagirmistir. Çagirisinda sunlari söylemistir: "Hiç bir hiristiyanin askerlik görevi diye bir sey kabul etmesi caiz degildir, çünkü içinde bulundugu mahviyet duygulari, ve her kötülügü iyilikle karsilama zorunlugu, ve tüm insanlari sevme görevi, onu buna hazirlamistir...Daha baska bir deyimle (hiç bikr hiristiyan) öldürme isiyle ugrasan bir meslege ya da kurulusa (örnegin ordu'ya) mensup olmamalidir. Bundan dolayidir ki gerçek hiristiyanlar daima askerlik görevini red'etmislerdir ve bugün dahi red'etmektedirler..." Öte yandan askerlerin kisla'da din hükümleri araciligiyle savasci ruha sokulduklarini, "Düsmanlari öldür" emirleriyle yogurulduklarini, ve bütün bunlarin tiksinti verici seyler oldugun hatirlatirken, bu durumlara karsi hiç bir din adami'nin ve hiç bir aydin'in ses çikarmadigini, ve bunun utanç verici bir sey oldugunu belirterek sunlari eklemistir: "Rusya'da askeri baraka'larin ve ordu karargah'larinin duvarlarinda General Dragomiroff'un imzasini tasiyan emirnameler asilmistir. Bu emirnamelerde sunlar yer almistir- 'Düsmani öldüreceksin, dislerinle param parça edeceksin; sayet sapladigin süngü kirilacak olursa, yumrugunla vuracaksin; yumruk yetmez ise dislerinle saldiracaksin; Tanri senin kumandanindir- ' . Insanlarimizin nasil bir cehalet içerisinde tutuldugunu, ve nasil asagi ve bayagi ahlak kurallarina boyun egme durumunda birakildiklarini taniklayan bu emirnameden daha tiksinti verici bir sey olamaz. Kaç zaman var ki bu tür emirnamelere karsi isyan halindeyim.Ve iste simdi, ölmeden önce, askerlere bu konuda seslenmek ve onlara birer insan ve gerçek hiristiyan olarak Tanri' ya karsi öldürme isinden gayri görevlerle sorumlu bulunduklarini hatirlatmak istiyorum..." [489] . Bu hatirlatmayi yaptiktan sonra Tolstoy , ordu mensuplarina sunu söyler: "Askerlik mesleginin cinayet meslegi oldugunu anladiginiz an görevlerinizden derhal ayrilmali, ve daha az karli da olsa baska islerle ugrasmalisiniz. Fakat eger su an bunu yapamayacak durumda iseniz kararinizi, isci'ye ve köylü'ye karsi ates emrini aldiginiz zaman böyle bir emre uyup uymamak hususunda vicdan muhasebesi yapacaginiz ana talik ediniz; ve iste o an, eger ruhunuzda birazcik olsun insanlik duygusu kalmis ise, verilen emre itaat etmekten mutlaka kaçinacak ve askerligi birakacaksinizdir..." [490] . Buna benzer bir çagiriyi Tolstoy , daha sonra 1901 yilinda yenilerken söyle der: "Sizler hepiniz birer askersiniz; silah, süngü, yürüyüs, jimnastik egitimiyle yetistirildiniz. Verilen emre uyarak savaslara katildiniz; muhtemelen Türk'lerle ya da Çinli'lerle bogustunuz. Bunu yaparken emredilen seyin iyi ya da kötü olup olmadigini aklinizin kenarindan geçirmediniz...Oysa ki (Kutsal kitab) sizlere sadece kardeslerinizi degil fakat hiç kimseyi öldürmemeyi emretmis ve hiddetlenmemeyi, ve düsmanlarinizdan nefret etmemeyi istemistir... Musa'nin bildirdigi Tanri emirlerinde açik olarak -'Öldürmeyeceksin-' diye yazilidir... Fakat ne var ki size belletilen askerlik bilgilerinde (Çar'a karsi gelme durumu hariç) üst'ün emrine körü körüne itaat öngörülmüstür...Öte yandan Tanri'nin 6ci emri belletilirken öldürme eyleminin yasak kilindigi ve fakar düsmanlari öldürmenin günah sayilmayacagi söylenmistir...(Ancak unutmamalisiniz ki) askeri emirlerden önce Tanri emirlerine itaat etmekle görevlisiniz. Tanri ise öldürmeyi yasaklamistir. Sunu iyi bilmeniz gerekir ki hic bir davranis, insan öldürmek kadar Tanri iradesine aykiri düsmez . Bundan dolayidir ki her kim size - 'Öldür '- emri verecek olursa ona itaat etmemelisiniz...Kumandanlarinizin emriyle insan öldürmeniz sizi sadece katil durumuna düsürür, tipki zengin bir kimseyi parasina tamaen öldüren hirsiz gibi..." Üst'ün emrine uymanin ve savaslara katilmanin ve düsmani öldürmenin hiç kimseyiu sorumluluktan kurtaramayacagini belirten Tolstoy , bu konuda da Incil hükümlerini akil yordamiyle etkili kilmaga çalisir ve söyle der : "Hic kimse yapmaniz ya da yapmamaniz gereken seyleri sizin adiniza kararlastiramaz. Kisi kendi davranislarinin sorumlusudur. (Unutmayiniz ki) Adem babamiz isledigi günah'in hesabini verirken Havva'nin sözüne kanarak yasak elma'yi isirdigini, Havva ise seytana ayak uydurdugunu söylemisti; fakat Tanri onlari, bu öne sürdükleri özür'lerden dolayi avf etmemis, aksine cezalandirmistir. Eger üst'ün emrine uyup adam öldürecek olursaniz sizleri de cezalandiracaktir..." [491]

Tolstoy , Kutsal bilinen kitaplarda Tanri'yi gaddar ve intikamci ve insanlari birbirlerine bogazlatan olarak tanimlayan hükümleri de akil süzgecinden geçirmis ve bunlarin gerçek din anlayisiyle bagdasmayip bazi kimseler tarafindan olumsuz bir yorumlama sonucu ortaya çiktigini belirtererek söyle eklemistir: "Uyan ey kardes, seni varligindan ve özgürlügünden, ve insanlik haysiyetinden yoksun kilmak için küçücük yaslardan itibaren milliyetcilik kandirmalariyle zehirleyen kimselerin sözlerine aldiris etme. Gaddar ve intikamci ve savas yaptirici Tanri uydurmalariyle savas körükleyici sahtekarlara inanma..."[492]

Görülüyor ki Tolstoy, gerçekler sinirini asarak da olsa, ahlakilik duygusunu hem akilci ve hem de dinsel yollarla yerlestirme cabasindadir ve savas ve öldürme fikrini kökünden kazima kararindadir. Her ne kadar samimi bir dindar olarak hiristiyanliga bagliligini yenilemekle beraber, din anlayisini baris ve sevgi kaynagi sekline sokma hevesindedir. Çünkü insan denilen varliga karsi sevgisi ve saygisi sinirsizdir; hangi din'den, hangi irk'tan, hangi millet'ten olurssa olsun, insanlarin birbirlerini kardes bilmeleri geregine inanmistir. O kadar ki, biraz yukarda görüldügü gibi, Rus'larin ezeli düsmani sayilan Türk'leri bile kardes olarak tanimlamistir. Öte yandan "Vatan", ve "Millet" ya da "Din" edebiyatiyle insanlarin aldatilmalarina, birbirlerine düsman olarak tanitilmalarina, birbirlerine karsi saldirtilmalarina ve nihayet askerlik yükümü altina sokulmalarina karsidir. Dünya kardesligi adina onlari uyandirmak amacindadir.

Bu tür ahlakî düsünceleriyle Tolstoy , 19cu ve 20ci yüzyillarin aydinlarini etkilemistir. Gandi ' den Martin Luther King' e varincaya kadar baris asigi kimselere ilham kaynagi olmustur. Onun sayesindedir ki 20ci yüzyilin AYDIN'i, daha önceki hiç bir dönemde görülmedigi kadariyle savas fikrine karsi tepki gösterir kerteye erismis ve kendi öz devletinin savas siyasetine karsi isyan eder olgunluga yükselmistir. Tolstoy 'un düsünceleriyle yetisen Gandi , ömrü boyunca kendisini baris'a adamis, ve bu ugurda kendi ülkesi Hindistan'i bile feda etmege hazir bir idealist olmustur. Bütün kalbiyle sevdigi Hindistan'in, hiç bir vesile ve bahane ile silaha sarilmasina razi olmamistir. Söyle konusmustur: "Eger Hindistan silaha sarilacak olursa, belki geçici bazi basarilar saglayabilir. Fakat böyle bir Hindistan, benim kalbimin iftiharla anacagi bir ülke olmaktan çikar. Ben Hindistan ile birlesigim, çünkü her seyimi ona borçluyum. Kesin olarak suna inaniyorum ki Hindistan'in yer yüzünde kutsal bir görevi vardir... Fakat ebedi olan bazi ilke'ler söz konusudur ki uzlasma (ödün) kabul etmez ve bu ilke'ler adina hayatimizi vermege hazir bulunmamiz kosuldur..."

Ici dünya savasi sirasinda kendi öz devletini ve milletini protesto için büyük caba'lar sarfeden Bertrand Russell, bu güzel örneklerden bir baskasidir. Daha sonraki yillarda bu tür idealistlerin sayisi giderek artmis ve Bati'nin çesitli ülkelerinde aydin çevereleri halini almistir. 1960 yillarinda Vietnam'da haksiz bir savasa girisen Amerika'yi, on bes yillik bir bogusmadan yenik çikartan sey, karsi tarafin silah gücü degil ve fakat bu savasin insanliga ve ahlaka aykiri olduguna inanan aydinlar yigini olmustur. Sirf bu aydin baskisi yüzündendir ki ABD , yeryüzünün tümünü kolaylikla toz haline getirebilecek silahlara sahip oldugu halde, Vietnam savasina son vermek ve isgal ettigi yerlerden çekilmek zorunda kalmistir.

Ilginç olan sudur ki 20ci yüzyilin Bati'li aydin'lari, sadece savas denen seyi ahlakilige aykiri olarak ilan etmekle kalmamis, ve fakat ayni zamanda savas cinayetleri karsisinda susan zihniyete karsi da sahlanmislardir. Özellikle Klise'nin ve din adamlarinin bu konudaki vurdumduymazliklar, vicdan sahibi aydinlar için daima tiksinti vesilesi yaratmistir. Örnegin 2ci dünya savasi sirasinda islenen insanlik disi savas olaylarina karsi Papa'ligin duygusuz kalmasi, Batili aydinlari isyana sürüklemistir. Malachi Martin adindaki bir yazar, 1969 yilinda yayinladigi The Encounter adli kitabinda [493] , Napolyon 'dan Hitler' e kadar (yani 1915'den 1929'a kadar) büyüklü küçüklü 252 savas yapildigini, bu savaslar yüzünden hiristiyan ülkelerin sefalet çektigini ve fakat buna ragmen halklarin savas ruhu ile yetistirildigini ve saldirganlik ruhu'nun Dogu milletlerine dahi asilandigini ve fakat insanliga karsi girisilen bu cinayetler karsisinda Klise'nin hic bir tepki göstermediginive çogu kez bu savaslara ön ayak oldugunu hatirlatmis, ve Hitler 'in yaptiklari karsisinda susup oturan Papa Pius XII'nin durumunu siddetle yermis ve söyle demistir: "Hitler'in isledigi cinayetler döneminde bu yer yüzünün manevi zayilan tek otoritesini Papa temsil etmekteydi. Ortada insanliga karsi vicdansizca islenmekte olan bir cinayet vardi, Pius 1939 yilinda papaliga getirildiginde jeopolitik bir kafa yapisina sahipti ve korktugu tek bir sey vardi ki o da Marksizm (ve dolayisiyle Komünizm ve Rusya) idi. Hayal ettigi sey de Avrupa ülkelerinin siyaseti ve kaderi üzerinde papaligin geçmis dönemler boyunca sahip bulundugu ve fakat daha sonra yitirdigi etki ve denetim yetkisini yeniden canlandirmakti...Suna inanmisti ki Avrupa'da hiristiyan dini'nin hegemonyasini, totaliter bir düzen sayesinde yeniden kurmak mümkündür. Sirf bu düsünce iledir ki ödün yoluna basvurdu ve imzaladigi anlasmalarla Hitler'in cinayetlerine göz yumdu. Sunu umud etti ki eninde sonunda hayal ettigi sey gerçeklesecek, yani Avrupa Bolsevik tethdidinden kurtulacaktir. Hesapladigi sey Mihver devletlerinin (Almanya ve Italya'nin) zafere ulasmalariyle Avrupalilik ruhu yeniden ve eski sekliyle canlanacaktir...(Ne ilginçtir ki) savas bittikten sonra dahi papa'nin agzindan Hitler'i suçlayici nitelikte bir söz çikmamistir. Sadece genel deyimlerle iskence ve vahset usullerini yerici beyanlarda bulunmustur... Denecektir ki Papa'lik sesini yükseltmis olsaydi da hiç bir sey degismezdi! Dogrudur, fakat önemli olan bu degil, vicdani bir görevi yerine getirme sorunudur. Manevi protestolar mutlaka olumlu bir sonuç almis olmak için yapilmaz...Insanlik disi davranislara karsi vicdan sesini duyurtmak amaciyle yapilir... Manevi görevlerin mükafat ve mücazati, bu görevlerin bizatihi kendilerinde mündemiçtir..." [494] . Yazar bu vesileyle sadece Papa'nin degil fakat tüm hiristyanlarin duygusuzlugunu da suçluluk konusu yapmistir : "Dinler tarihinin tiksinti yaratan bir görünümü vardir ki o da bu dinlerin Tanri adina insanlara iztirab, cefa ve ceza'lari kutsal saymalaridir. Tarihin kanitladigi sudur ki hiristiyanlar, hiristiyanligin yasayabilmesi ugruna prensipsizligi dogal bulmaktadirlar..."

Yukardaki bir kaç örnekle belirtmege çalistigimiz sudur ki Bati'da aydin, hemen her dönem itibariyle savas fikrinin karsisina dikilmis, ve özellikle din adina yapilan saldirganliklari ahlakilige aykiri bularak yermistir. Oysa ki islam ülkelerinin aydinlari için "Cihad" fikri, bütün devirler boyunca sonsuz bir yücelik tasimis, ve savas duygularini canli tutmak, dinsel bir görev sayilmistir. Kur'an'daki "Cihad" emirlerini ve örnegin "Müsrikleri öldürün" ya da "Ehl-i kitab'a (Yahudilere, Hiristiyanlara vs) karsi, kendi elleriyle cizye verene kadar savasin" seklindeki hükümleri yeren olmamistir. Din adina girisilen saldirganliklari, yagma ve talanlari, yakip yikmalari, insanliga aykiri bulan çikmamistir. Aksine en büyük bilgin ve düsünür diye bilinen kimseler, örnegin Farabi ' ler, ya da Ibn Sina 'lar, ya da Ibn Haldun 'lar, ve Ibn Rüst 'ler ve daha niceleri, koro halinde "Cihad" 'i ve Tanri yolunda kan akitmayi hep fazilet bilmisler ve yüceltmislerdir. Her ne kadar aralarinda, eski Yunan düsünürlerinin etkisiyle savas fikri aleyhinde genel olarak görüs belirtenler olmamis degilse de, Tanri "buyruklarini" savas yolu ile gerçeklestirmenin kosul oldugu konusunda onlar dahi savas taraftarligi yapmaktan geri kalmamislardir. Örnegin Farabi, özellikle Fusus al-Madani adli kitabinda, bir yandan Eflatun 'un ve Stoik 'lerin görüslerinden esinlenerek [495] , kisisel amaç'lara hizmet niteligindeki savaslari ya da sirf öldürmek ve kin duygularini gidermek, ve zaferler edinmek hevesiyle girisilen saldirganliklari olumsuz ve kanunsuz bulurken, diger yandan Kur'an hükümleri geregince kafirlerle dögüsmeyi ve "müsrikleri öldürmeyi" ve ganimet edinmeyi ve buna benzer eylemleri mesru görmüstür [496].

al-Tabari , daha da büyük bir ustalikla din adina öldürmeleri ahlaka yatkin bulmustur. Halife Mu'tevekkil döneminin (MS 847-861) bu ünlü islâm tarihcisine göre savas denen sey, eger islami yaymak ve islâm adina ganimetler almak için yapilacak olursa mubah ve kutsal, yok eger böyle bir amaca yönelik degilse haramdir, çünkü güya Tanri'nin açik emri böyledir. Bu görüsünü kanitlamak üzere Tabari , her seyden önce Ibrahim peygamber'den bu yana bütün peygamberlerin, Tanri emri geregince savastiklarini belirtir. Güyâ Tanri "indirmis oldugu emirlerle, din'in kiliç gücü ile yasayabilecegini öngörmüstür; hiç bir din bu güç olmadan, yani savassiz olarak varligini koruyamaz. Bundan dolayidir ki Ibrahim peygamber kiliçla is görmüstür; bundan dolayidir ki Musa, ve Yesua, ve Samuel, ve digerleri ve Isa hep böyle yapmislardir; Tanri onlara savas yapmalarini emrettigi gibi Muhammed'e de ayni seyleri emretmis, cihad'a girismesini, ve islami yaymasini istemistir. Ve iste Muhammed, Tanri'nin bu verdigi cihad emirlerine diger peygamberlerden çok daha büyük bir sadakatle uydugu içindir ki peygamberlerin en büyügü ve en ulu'su olmustur. Bundan dolayidir ki onu, girismis oldugu savaslar vesilesiyle yermek degil fakat yüceltmek gerekir " [497]. Yine Taberi 'ye göre diger peygamberler, sirf savunma amaciyle ya da saldiri hevesiyle savas yaptiklari halde Muhammed sirf dini yaymak ve din adina ganimet almak, haraç toplamak düsüncesiyle savasmistir, çünkü Tanri ona bunu emretmistir [498]. Tabari' nin bu ibret verici ve muhakkak ki üzücü görüslerini onun ünlü yapiti olan Kitab-ud Din va'l-Davla da izlemek mümkündür [499].

Islâm dünyasinin diger büyüklerinden biri sayilan Ibn Haldun , tipki Farabi ve Tabari gibi dini yaymak maksadiyle girisilen savaslari makbul ve fakat sadece husumet ve talan düsüncesiyle girisilenleri ise kanunsuz bulurdu. Mukaddima [500] adli kitabinda savas türlerini dörde ayirmis ve Tanri adina ya da hanedan üstünlügünü saglamak maksadiyla yapilan savaslari iki ayri kategori halinde gerekli ve fakat sadece yagma ve talan hevesiyle ya da kabileler arasi rekabet nedeniyle girisilen savaslari ise (ki bunlari da iki ayri kola ayirmistir) gereksiz ve kanunsuz bulmustur [501]. Ibn Haldun'a göre sirf yagma ve talan hevesiyle savasanlarin basinda Türk'ler gelmektedir. "Yari vahsi" niteliklerle tanimladigi Türklerin giristikleri savaslari haksiz ve kanunsuz bulur [502]. Fakat buna karsilik Arap ordularinin yagma ve talanlarini ve kiyamlarini alkislar, çünkü güya bunlar hep Kur'an'in "Cihad" emirleri geregince yapilmistir [503].

Görülüyor ki Ibn Haldun gibi bir bilgin, kendisinden hiç beklenemeyecek bir mantiga siginarak, "yagma ve talan" maksadiyle girisilen savaslari kanunsuz bulmakla beraber, Kur'an emirleri geregince farkli inançtaki insanlara karsi saldirmalari, ganimet alip paylasmalari, kafirleri haraca baglamayi kutsal sayabilmektedir. Akla ve vicdana ve insanlik anlayisina böylesine ters düsen bir görüse sarilabilmektedir!

Islam düsünürlerinin dinsel savaslari yüceltici bu tür görüslerini burada sergilemek kolay fakat gereksizdir. Bu zihniyetin Osmanli dönemindeki izleyicilerinden bir ikisine deginmekle yetinelim. Aydin bildigimiz bu kisilerin yüzyillar içerisinde müspet ahlak ilkeleriyle taban tabana zit ve fakat kendi seriatci kafalariyle dogal saydiklari öyle inanislar ve davranislari olmustur ki utanc yaraticidir. Bu kimseleri toplumumuzun, eskiden oldugu gibi bugun dahi "fazilet" örnegi olarak benimsemesi düsündürücüdür. Katib çelebi ve Naima gibi ad'lar bu örneklerden sadece ikisi olarak karsimizdadir.

Katib Celebi , 17ci yüzyil Türk ilim dünyasinin "özgür düsünceli", ve "güzel ahlakli", en büyük bir simasi olarak tanitilir [504] . Aydin geçinenlerimiz onu "liberal" ve "fazilet sahibi" bir kimse olarak göklere çikarmislardir [505]. Oysa ki Katib Celebi 'yi akilci ahlak verilerine bagli olarak degerlendirmek gerekirse iç yüzü hemen rengini verir. Bunu yapabilenler, Katib Çelebi basit ruhlu ve görgüsüz ve ahlak anlayisi zayif bir kimse oldugunu anlamakta güçlük çekmezler[506]. Gerçekten de Katib Celebi 'nin yapitlarina söyle bir göz atmak, bu kaniya varabilmek için yeterlidir. Mizan al-Hakk fi'htiyar al-Akakka adiyle 1656 yilinda yayinladigi kitabinda bu "büyük!" bilginimiz, Kur'an'daki "Cihad" ve "Öldür" emirlerini Padisah'lar bakimindan fazilet ve ahlak sayilmak gereken seyler olarak ele alir ve söyle der: "Padisahlarimiz (Tanri'nin bu tür emirlerini) uygulamakta hiç bir zaman kusur etmemeli ve kafirlere cihad açilmasi geregini yerine getirmeldirler..." [507].

Evliya Çelebi , yukardaki zihniyetin bir baska ünlu temsilcisidir. Farkli inançta olanlara ve özellikle hiristiyanlara ve yahudilere "Gavur" gözüyle bakmayi, kin ve husumet beslemeyi ve "kafirlere" karsi cihad'a girismeyi, "fazilet" bilir. Seyahatname adli yapitinda hep bu görüsleri isler[508]. Çok dolasmis ve çok yazmis olmasina ragmen fikren ve ahlaken gelisememistir. Çünkü beyni ve ruhu, çocuklugundan itibaren seriat verileriyle yikanmistir. Tanri ve peygamber sözleridir diye belledigi bu emirler ona, Dar-ül Harb 'de yasayanlara karsi düsmanlik beslemek gerektigi inancini asilamistir. Bu emirler arasinda "Yanliz Allah'in dini ortada kalana kadar (kafirlerle) savasin" seklinde olanlari, ya da "Kitab verilenlerden (yani Yahudi'lerden ve Hiristiyanlar'dan) hak dinini din edinmeyelnerle, boyunlarini bükup kendi elleriyle cizye verene kadar savasin" diye emrolunanlari, ya da "Ey inananlar!babalarinizi, kardeslerinizi - kufru iman'a tercih ediyorlarsa- dost edinmeyin" gibileri ve daha nice benzerleri vardir. Bunlari benimsedigi içindir ki, müslüman olmayanlara, "kafirlere" karsi kiliçla savas edilmesi geregine inanmistir. Kendi aklinin ve vicdaninin sesini dinleyip kendisini bu inançtan kurtaramamistir. Tanri'nin insanlara bu tür emirler vermeyecegini düsünmemistir. Daha dogrusu düsünmek istememistir. çünkü rahatini ve yasamlarini seriat'in emirlerine, yani kafirlere karsi kin besleme felsefesine borçlu bilmistir. Nasil ki seriat yayicilari için cihad'a çikmak, ganimetler alip paylasmak geçim ve varlik saglamanin en bereketli yolu sayilmis idiyse[509] , ve nasil ki daha ilk anlardan itibaren müslüman kisi'nin "rizk edinme" anlayisi bu inanisa dayatildi ise, Evliya Çelebi ve benzerleri için de durum ayni olmustur. Vicdan sahibi ve kültürlü bir aydin kisi için tenkid konusu edilmek gereken bu tür bir yasam Evliya Çelebi' yi asla rahatsiz etmemistir. Bu vesile ile ekleyelim ki Evliya Çelebi 'nin bagnazliginin sinirlari sadece "Gavur" düsmanligi ile çizilmis degildir. Seyahatname adli kitabinin hemen her satirinda hiristiyanlara ve yahudilere karsi belirttigi düsmanliklar yaninda, bir de Si'i düsmanligi duygulari siritir. Hatta Si'i'lere karsi besledigi kin ve husumet, "gavur" 'lara karsi beslediklerinden daha da yogundur. Öte yandan kendi bagnazligini göremeyecek kadar da kördür. Örnegin Acem'ler zerde pilavi yemiyorlar diye onlarla alay eder; zerde pilavi yemeyislerini okuyucularina hikaye ederken, Ali'' nin büyük düsmani olan Muaviye' nin zerde pilavina karsi za'af'i oldugunu, ve sirf bu nedenle Ali taraftari olan Acem'lerin zerde yemediklerini nakleder. Böyle bir gelenege saplanmislardir diye de onlari bagnazlikla suçlar, ama kendisi, seriat haram demistir diye, domuz eti yemedigini söyler ve bununla iftiahr eder. Bagnaz oldugu kadar hak ve adalet duygusundan da yoksundur; bunun böyle oldugunu anlamak için onun kitab'ini biraz daha karistirmak yeterlidir. Örnegin Iran'da suçlulara çok agir cezalar verildigini söyler ve bunu tenkid konusu eder. Ancak ne var ki bu ayni Evliya Çelebi , 1635 yilinda kendi döneminin hunhar ve gaddar hükümdari Murad IV' in özel hizmetinde bulunmus ve onun insanlik disi cezalarini görmezlikten gelmis ya da hatta yüceltmistir.

Öte yandan seriat egitiminden geçmis kafasi fikir derbederligiyle ve metodsuzluklarla dolmustur. Bundan dolayidir ki Seyahatname'sinin her satirinda tutarsizliklar, çelismeler yer etmistir. Gerçek anlamda "bilim" denemeyecek verilerle hazirladigi bu kitabinin, bilimsel nitelikte oldugunu sanir. Oradan buradan duyduklarini abartarak ve bilim dürüstlügüne sigmaz sisirmelerle siralamistir. Gördügü rüya'lari ona buna tabir ettirerek açiklarken ilim yaptigi kanisindadir.

*

- Seriat dini adina saldiri savaslari yapmanin kutsalligina inanmislik:

Islam'in yerlestigi tarihten bu yana, bilgin ve düsünür diye bilinen kimselerin, hemen hemen oy birligiyle dinsel savaslari, ve cihad'i kutsal saymalarinin baslica nedeni, bütün bunlarin Tanri ve peygamber tarafindan emredilmis oldugunu sanmalarindandir. Tanri sözleri olarak kabul ettikleri ve "gerçekliginden" kusku etmedikleri ve bu nedenle akil ve vicdan elestirisinden geçirmedikleri Kur'an ve hadis hükümlerine göre cihad kutsal bir is olarak tanimlandigi için farkli bir görüse yönelememislerdir [510]. Bu hükümlere gore Dar-ül Harb 'a , yani "Kafir'lerin" yasadiklari diyarlara savas açmak sart' tir; Islam'i yaymak için "Ehl-i Küfür" 'e karsi saldirilara kalkmak, bogusmak ve "Muhammed'in Resulullah oldugunu sahadet, salati ikame zekat edene kadar nas ile muharebe etmek" dinsel bir görevdir [511]. Esasen Tanri, müslümanlari savasa kiskirtmak için Muhammed'i yollamistir [512]. Sadece savunma amaciyle degil fakat saldirmak, fetihler yapmak, "merhametsizce vurmak" [513] kervanlar yakalamak ve ganimetler almak ve paylasmak amaciyle cihad'a çikmasini ona emretmistir [514]. Müsriklere ve "Ehl-i Küfr'e" karsi saldirmayi sadece görev olarak degil fakat ayni zamanda fazilet olarak ve "mükafatlara" ulasmak üzere gerekli kilmistir [515]. Ve iste seriatci kafa akilci yola ,e akilci ahlak anlayisina giremedigi içindir ki savas fikrini dasima yüceltmis, fazilet ögesi haliune getirmistir. Denilebilir ki seriatci aydinlarin (!) kendi toplumlarina ve insanliga karsi en büyük suçlari, seriat'in savsci ve talanci hükümlerini ses çikarmayip bunlari desteklemis olmalaridir. Gazali gibi insan degeri bilmeyen ve üstelik akilciliga karsi düsman kesilen kimseler için bunu dögal bilelim; fakat Aristo' hayran ve Aristo felsefesinin yorumcusu olan Farabi ya da Ibn Sina ya da Ibn Haldun gibi bilginlerin ya da benzerlerinin ayni safta yer almalari üzücüdür.

*