XII) "Seriat" Zihniyetinden Siyrilamadigi için "Müspet" Ahlak Anlayisina Yönelemeyenler:

Seriat ülkelerinde oldugu kadar hiç bir yerde halk yiginlari, aydin siniflar elinde ahlak anlayisina aykiriliklar içerisinde yogurulmamistir. Ve hiç bir yerde aydin sinif, seriat ülkelerinde oldugu kadar ahlak ve karakter yoksunlugu içerisinde bocalamamistir. su bakimdan ki hiç bir zaman akilci (yani "müspet") ahlak ilmine yönelememislerdir. Her ne kadar Aristo 'nun ahlak'a dair yazmis oldugu ünlü yapiti, Hunayn b. Ishak tarafindan Kitab al-Ahlak adiyle Arapça'ya çevrilmis ve ve yine Porphyrius 'un Magna Moralia adli ünlü yorumu islam bilginleri tarafindan bilinmis olmakla beraber seriat dünyasinda gerçek anlamda ahlakiyat ilmi diye bir sey olusmamis ve gerçek anlamda ahlakiyatci çikmamistir.

Çünkü "Ahlak" denilen sey kisi'nin manevi seciyesini olusturan ve örnegin "iyi " ' yi "kötü " 'den ayirma yetenegini saglayan bir araçtir. Her ne kadar Muhammed' in : "Ben iyi huylari kemale eristirmek için gönderildim" dedigi söylenir ise de, seriat'in "iyi" ya da "kötü " diye ortaya vurdugu seylerle, akilci bilimin "iyi " ya da "kötü" bildigi seyler ayni degerler ölçüsünden çikmis degildir. Örnegin seriat dini, müsriklerin öldürülmelerini öngörmüs (Tevbe sure'si 5) ve bu isi yapan müslümanlari fazilet örnegi olarak kabul etmistir. Öte yandan farkli inançta olanlara karsi savas ve saldirilara geçilmesi, yagma ve talan yolu ile elde edilen ganimetlerin, esirlerin, kadinlarin pay edilmesi, seriat dini'nin ahlakilige uygun buldugu seylerdir. Yine bunun gibi Muhammed, Tanri'dan vahy geldi diyerek köleligi Tanri kurulusu olarak yerlestirmis (örnegin Nahl Suresi 75) ve köle alim satimini öngörmüs, ve kendisi dahi köleler edinmis, ve böylece köleligin seriat ahlakina aykiri bir yönü olmadigi geleneginin günümüze dek sürüp gelmesine vesil olmustur. Yine ayni sekilde seriat, din adina her seyi caiz görmüs, "hirsizlik ya da zina eden ya da adam öldüren" müslümanlarin dahi, Tanri'ya ve Peygambere magfiret dilemek suretiyle günahlardan kurtulabileceklerini bildirmistir. Buna benzer daha nice örnekleri siralamak kolaydir. Ancak ne var ki bütun bunlar akilci ahlak anlayisina ters düsen seylerdir. Islam dünyasi'nin aydin bilinen siniflari seriat'i her sey'in üstünde tutma aliskanligindan kurtulamadiklari içindir ki gerçek anlamda ahlak ilmi diye bir sey yaratamamislardir.

Yukardaki sahifelerde bazi ünlü kisilerin ve örnegin Tabari 'nin din adina savaslari ve yagmalari ve kan akitmalari ya da köle almalari, ya da buna benzer davranislari ahlaka uygun bulan görüslerine degindik. Hemen ekleyelim ki o, tipki kendisinden öncekilerin yaptigi ve kendisinden sonrakilerin yapacaklari gibi, hiç bir zaman dinsel ahlak anlayisindan kurtulup akilci ve müspet ahlak anlayisina yükselemedigi içindir bu ahlak zavalliligi içerisinde bocalamistir. Kitab-ud-Din Va'l-Davla adli yapitinda Davud peygamber'in Suriye'de Filistinlilere saldirmasini, oradaki halki, genç-ihtiyar, kadin- erkek ya da çocuk farki gözetmeksizin kiliçtan geçirmesini, ve fethettigi bu yerlerdeki her seyi (atlari, develeri, esekleri, mal ve mülkü) yagma edip kaçirmasini iftifar verici bir seymis gibi anlatir [544]. Ayni seyi Musa 'nin benzeri davranislari için de yapar. Musa 'nin Israil ogullarini Misir'dan kaçmaga tesvik etmesini, bu hususta Tanri'dan emirler aldigini belirtmesini, bu emirlere uyup yalan ve kandirma siyasetine yönelmesini hep ahlaka yatkin seyler olarak gösterir. Hatirlatalim ki Musa , Tevrat ' ta yazilanlara göre, Israil ogullarina, Misirli komsularindan giyecek ve ziynet gibi her seyi ödünç almalarini, ve alirken de bunu bayram vesilesiyle yapiyormus gibi görünmelerini, yani yalan söylemelerini bildirir. Misirlilar da bu yalanlara kanip her seylerini verirler. Israilogullari bu mallari alip gece karanliginda Misir'dan kaçarlar; Tanri güya onlara yardimci olur ve denizi yarip baska bir ülkeye siginmalarini saglar. Misir halkini soyup sogana çeviren bu israilogullarini Misir firavunu askerleriyle kovalayip yakalamak ister, fakat Tanri bu askerleri suda bogdurtur. Iste akilci ahlak anlayisina sigmayan bu olaylar, Taberi 'ye göre Tanri tarafindan emredilmis seyler olarak, ahlakiligin ta kendisidir . Bunun böyle oldugunu kanitlamak üzere bir yandan Ahd-i Atiyk ' tan ( örnegin Tekvin , Bap XIV:5; Samuel II, Bap XXVII:8) ve Ahd-i Cedid 'ten (örnegin Matta V:35-6; ve X:34; Luka VI:29 ve XIV:23 ve XXII 35-6) ve diger yandan da Kur'an 'dan (örnegin Al-i Imran 26) hükümler sergiler. Anlatmak istedigi sudur ki, madem ki din adina farkli inançtakilere karsi savaslar açmak, ya da yalan ve dolana basvurmak, çapulculuk yapmak , verilmis ahd'leri bozmak vs gibi tutum ve davranislar, daha önceki peygamberler tarafindan izlenmis olan bir siyasettir, o halde islam dini geregince Muhammed 'in ayni seyleri yapmasi kadar ahlaka yatkin bir sey yok demektir.

Taberi 'nin bilimsel sekle sokmaga çalistigi bu ahlak anlayisi, seriat dünyasi aydinlarinin yuzyillar boyunca oldugu gibi bugün dahi sapli bulunduklari bir anlayistir. Bundan dolayidir ki 1400 yil boyunca "Cihad", ya da "Kölelik", ya da "Yalan" ya da ve "Yagma ve talan", ya da "Hülle" vs gibi yasamlar, bu insanlar için dogal ve ahlaki nitelikte seyler sayilmistir. Ilk ünlü düsünürlerden al-Asari, tipki Taberi gibi , Tanri ve peygamber emirleridir diye öne sürülen seyleri, velev ki bunlar akla ve vicdana aykiri olsun, gözü kapali sekilde izlemenin fazilet oldugu inancindaydi. Din adina girisilen saldirilari ya da söylenen yalan'lari geçerli ve gerekli bulurdu. Örnegin al-Cubai 'ye yazdigi bir mektubunda söyle der: "Tanri her diledigi seyi yapmakta özgürdür; her hususta keyfilige basvurmakta serbest'tir. Sözü ile ve yemini ile bagli degildir. Su hale göre kisilerin, Tanri adina hareket ettikleri zaman, yeminlerini bozmalari (ya da yalan söylemeleri) mümkündür...""[545]. Yine ayni sekilde al-Asari, Tanri'ya Arapca dua etmenin, Tanri ve peygamber emirlerine boyun egmenin, ve bu arada namaz kilmanin, oruç tutmanin, hacc etmenin , ve kelime-isahadet getirmenin basli basina fazilet davranislari oldugunu, ve bu yoldan günahlardan kurtulunacagini söylerdi . Kitab al-Luma adli yapitinda Kur'an' dan ayet'ler örnek vererek bu görüslerini islerdi [546]. Bu görüsleri dolayisiyle çogu islam düsünürlerinin hayranligini üzerine çekmistir . Örnegin Ibn Asakir (MS 1106-1176) , Tabyin Kazib al-Muftari adli kitabinda, al-Asari 'yi bu yönleriyle yüceltir [547].

Burada verilebilecek diger bir örnek al-Farabi ' dir. Islam dünyasi'nin Aristo 'dan sonra "En büyük düsünür" olarak benimsedigi ve "Muallim-i sani" unvanini verdigi al-Farabi [548] , "ahlak" ve "fazilet" sorunlari konusunda da kendisinden bekleneni yapmamis ve akilci müspet ahlak anlayisina yanasmamistir; daha baska bir deyimle seriat ahlaki anlayisinin disina pek çikmamistir; çikmak istedigi halde çikamamistir. Tekrar hatirlatalim ki seriatin dayali bulundugu ahlak anlayisi, "rasyonel" bir temele oturmus degildir; "uhrevilige" dayalidir ve Tanri ve peygamber emirleriyle uyumludur. Ahlakiligin ölçegi Kur'an ayet'leri ve Muhammed'in sözleri ve islemleridir. Bu ölçege uygun olan her sey dine uygun ve ahlaki'dir; buna aykiri her sey ise dine aykiri ve ahlaksizliktir. Kisi'nin aklakliligi ya da ahlaksizligi bu kistasa göre belli olur. Yani Kur'an'i ezbere bilen (Hatm'eden), ibadetini yerine getiren, yeryüzünü misafirhane bilen ve gelecek dünya yasamlarini yoksulluk içinde bekleyen, din adina savaslara gidip kafirleri öldüren, ya da seriat'in buna benzer gereklerini yerine getiren kisi ahlakli ve faziletli kisi demektir. Oysa ki Farabi 'nin aslinda benimsemek istedigi ahlakilik bu degil, bundan farkli bir seydir ve daha dogrusu genel olarak eski Yunan bilginlerinin ve özellikle Aristo 'nun düsünceleridir. Aristo 'nun ahlak ilmiyle ilgili yapitlarini, örnegin Magna Moralia 'yi , ya da Eudemus 'u okumus ve bunlari yorumlamistir. Nitekim bu yapitlardan esinlenerek Kitab al-Tanbih 'ala sabil al-sa'ada [549] adli kücük bir risale hazirlamistir. Ayrica Kitab tahsil al-sa'ada adli yapitiyle Aristo ile Eflatun 'un ahlak anlayislarini uzlastirmaga çalismistir. Kitab al-siyasat al-madaniya adli yapiti ile Risala fi ahl al-madina al fazila adli kitaplariyle de Eflatun 'un ve Timaeus 'un görüslerini islemistir. Fakat esas itibariyle Farabi , tipki Aristo gibi, ahlakiligi ve faziletliligi "Etik" ve "Rasyonel" olmak üzere iki kategoriye ayirmak suretiyle incelemek ister ve kisi'deki ahlak ve fazilet duygularini, kisi'nin toplum karsisindaki tutum ve davranislarina göre degerlendirmek fikrindedir. Söylemege gerek yoktur ki hareket noktasi bu olunca, faziletli ve ahlakli insan demek, seriat esaslarina bagli olan degil ve fakat akilci düsünce'ye bagli ve dolayisiyle tüm insanliga yararli olan insan demektir. Böylece Farabi , ahlakli ve faziletli insan tipi'ni, seriat kaliplarindan çok farkli sekilde çizme egilimindedir; ona göre yeryüzünü misafirhane bilip ölümü beklemek degil ve fakat aksine topluma yararli olabilmek için ölümü geciktirecek her seyi yapabilmektir fazilet! Eger kisi, miskin yasamlara gömülmüs ve ölümü yeryüzü çalismalarina tercih edecek olursa, insanliga yararli olamaz, ve insanlik böyle bir halde kendisine yararli bir elemandan yoksun kalmis olur. Bundan dolayidir ki faziletli bir kimse öldügü zaman toplum, bu kisi için matem tutmamalidir; matem, olsa olsa faziletli kisi'yi kaybeden toplum için tutulmalidir[550]. Öte yandan kisi'nin fazilet'liligi, dinsel emirleri izlemesine ya da ibadet etmesine vs göre degil ve fakat akilci verilere uygun sekilde hareket etmesine oranla ölçülmelidir. Görülüyor ki bütün bunlar seriat'a aykiri düsen seylerdir. Ancak ne var ki Farabi , seriat'a aykiri düsen bu fikirleri açik bir dil ile ortaya vurmaktan çekinmistir . Her kesin anlayamayacagi, kapali deyimler ve tümcelerle, düsüncelerini belirtmistir. Bu arada din adina girisilen olumsuz davranislari, örnegin savas ve saldirilari , daha önce gördügümüz gibi, onaylamaktan geri kalmamistir.

Ününü hala korumakta olan Mukaddima adli kitabin yazari Ibn Haldun (MS 1332-1406), Islam dünyasinin övündügü bir bilgin olmakla beraber [551] tüm yasamlariyle müspet ahlak ve fazilet anlayisina meydan okuyan, ve karaktersizlik ve cesaretsizlik timsali örneklerden biri sayilmak gereken bir kimsedir. Onun bu yönlerini, olumlu görünen düsünce yasamlari içerisinde ortaya vurmanin kolay olmadigi muhakkaktir. Daha önceki sayfalarda da belirttigimiz gibi, her ne kadar felsefenin din bakimindan tehlikeli oldugunu düsünmekle beraber, akla yatkin düsmeyen inanislari, örnegin sihirbazligi küçumsemistir. Yine ayni sekilde beser olaylarina kader ögesinden ziyade "Nedensellik" (illiyet) ögesinin rol oynadigini, ve degismez nitelikte doga kanunlari bulundugunu söylemistir. Sert ve hasin bir egitim sisteminin ve toplumlari korkutarak, istibdat altinda ve adaletsizlikler içerisinde tutarak yönetmenin kötülüklerini belirtmis, ve böyle bir ortamda kisilerin kötü karakterli, yalanci, miskin vs olacaklarini söylemistir [552]. Fakat ne var ki bu ayni Ibn Haldun, sanki bu güzel sözleri hiç söylememis gibi, Kur'an disinda ilim ve ahlak olmadigini savunmus, ve örnegin farkli din ve inançta olanlara karsi "Cihad" açilmasi ve "Kafirlerin öldürülmesi" gibi hususlari emreden hükümleri "fazilet ve ahlak" kistasi yapmistir. Öte yandan toplumu olusturan her sinif'in, bir asagi sinif üzerinde hak ve imtiyazlara sahip bulundugunu, insanlardan bazilarinin, Tanri tarafindan derece bakimindan, diger bazilarina nazaran üstün yaratildiklarini, riziklarinin Tanri tarafindan buna göre ayarlandigini, köleligin dogal bir kurulus oldugunu savunmus, ve savunurken de hep Kur'an ayet'lerine dayanmistir. Örnegin rizik esitsizliginden söz ederken Kur'an'in Zuhruf suresi'ndeki: "Biziz geçimlerini aralarinda paylastiran dünya yasayisinda , ve bir kismi bir kismina hizmet etsin diye bazilarini bazilarina derece bakimindan üstün halkettik..." [43 Zuhruf 32] ayet'ini kendisine gerekçe yapmistir. Daha baska bir deyimle akil verilerini dinsel verilerin karsisina dikmekten çekinmis ve bilimsel dürüstlüge sirt cevirmistir. Fevkalade zayif bir karakter sahibi olusu ve medeni cesaretten yoksun bulunusu nedeniyle, kendisinden sonraki kusaklara utanç verici daha pek çok davranis örnekleri hediye etmistir. Gerçekten de tabasbus, sarlatanlik, çikarcilik ve ihanet gibi tiksinti verici seyler, onun yasamlarinin birer simgesi olmustur. Nitekim bunun böyle oldugunu onun al-Rihla adli kendi kaleminden çikmis kitabindan oldugu kadar , basta Ibn Arabsah (MS 1389-1450) olmak üzere çesitli arap kaynaklarindan ögrenmek mümkündür. Özellikle Ibn Arabsah 'in 'Aca'ib al-makdur fi nava'ib Timur adli yapitinda bu konuda en saglam ve en genis bilgiler edinilebilir. Anlasilan o'dur ki Ibn Haldun, devamli sekilde "efendi" degistiren, ve her degistiriste yenisini öven ve eskisini yerin dibine geciren, rahatlikla el-ayak öpen, yalan söylemeyi fazilet bilen, kisisel çikarlari ugruna kolaylikla küçülebilen , fikirlerini özgür sekilde açiklama cesaretini gösteremeyen, yani kisacasi "ahlakilik" nedir bilmeyen bir kimsedir. Örnegin Timurlenk gibi bir müstebid'e karsi önceleri düsmanlik beslerken sonradan hayranlik duyar görünüp yaltaklanmasi ibret vericidir. Gerçekten de daha henüz Misir sultanlarindan al-Melik en Nasr Ferec 'in yaninda iken ve ona minnet duygulariyle bagli görünürken, uzak diyarlarin korkutucu hükümdari diye ün salmis olan Timurlenk 'e küfürler savurur ve efendisini ona karsi saldiriya tesvik ederdi. Bu cabalari sonucundadir ki al-Melik Timurlenk 'e karsi sefere çikmis ve Ibn Haldun 'da onunla birlikte orduya katilmistir. Ancak ne var ki Timurlenk 'in Sam'i isgal edip halki kiliçtan geçirmesi ve bu zafer karsisinda al-Melik 'in kaçmasi üzerine Ibn Haldun , kendisini Sam sur'larindan iple salmis ve gizlice Timurlenk 'e siginmis, ve onu kendisine efendi yapmis, ona övgüler yagdirmis, onu yüceltmistir [553]. Ne ilginçtir ki Timur ile karsi karsiya geldigi an, kendisini yillar boyu barindirip korumus ve doyurmus olan Misir sultani'na ihanet etmeyi ma'rifet bilmistir. Nitekim Timur kendisine : "Misir'a dönmek ister misin?" diye sordugu zaman Ibn Haldun su yaniti vermistir: "(Ey büyük Timurlenk) seni izlemek, seninle beraber olmak benim en büyük dilegimdir. Ey ulu hükümdar, Misir senden baska egemen kudret tanimak istemiyor, senin otoritenden baskasina boyun egmeyi düsünmüyor. Bana gelince, sana sunu söylemekle seref duyarim ki sen benim için yüceliklerin ...ta kendisisin. Sen benim her seyimsin, benim anamsin, babamsin, dostumsun,. Senin ugruna her seyi fedaya, yeryüzünün bütün hükümdarlarini, kudretli insanlarini, ve degerli bildigim her insani ve tüm insanligi kenara atmaga, unutmaga hazirim. Çünkü sende bu saydigim seylerin hepsi var, hepsinin faziletleri yatmaktadir. Esef ettigim tek sey sudur ki, yasamimin tümünü senin hizmetinde geçiremedim, ve seni çok daha fazla ve daha sik göremedim...Senin emrinde ve hizmetinde bulunmakla benim artik yep yeni bir yasamim olacaktir. Senden uzak yasamis oldugum yillari, ve beni senden uzak tutmus olan kaderi lanetlemekten geri kalmayacagim ve bundan böyle yasamlarimi sana kul'luk ederek tamamlayacagim..." .

Hemen belirtelim ki bu satirlar, Ibn Haldun 'un al-Rihla adli kitabindan alinmistir ve onun kendi agzindan çikmadir [554]. Ve bu satirlar onun kendisini nasil böylesine asagilatabilen bir insan oldugunu, ve haysiyet duygusundan ne kerte yoksun bulundugunu ortaya vurmaktadir. Yine onun kendi kaleminden çikma satirlardan anlamaktayiz ki tam manasiyle Makyavel ruhlu bir kimsedir. Dünya nimetlerinden pay çikarabilmek için her türlü küçülmeleri göze alan, çikarlari ugruna fikir degistiren, ve çikarlariyle bagli bulundugu kimselere (velev ki bu kimseler ahlaksiz ve degersiz kimseler olsun) övgüler yagdiran, iktidar sahiplerine yaltaklanan, gayri mesru sekilde varlik edinenlere hayranligini açiklayan, rüsvet almaktan ya da vermekten kaçinmayan, prensipsiz, idealsiz bir insandir. Örnegin Ibn al-Katib gibi para karsiligi olarak ona buna mevkiler saglayan, ve payeler dagitan bir kimseyi, hiç sikilmadan kendisine bas taci edinebilmistir[555] .

Ibn Haldun 'un igrenç denebilecek bir diger yönü de sudur ki, bütün bu prensipsizliklere ve ahlak disiliklara ragmen kendisini ahlakli ve faziletli gibi göstermeye çalismis ve çalisirken de seriat esaslarini ve Muhammed' in davranislarini kendisine dayanak edindigini söylemistir. Pek çok örneklerden biri olmak üzere onun, Misir sultani al-Melik an-Nasr Ferec 'e karsi ihanetiyle ilgili yukardaki olaya dönelim. Dedigimiz gibi Timur 'un Sam üzerine yürümek niyetinde oldugunun anlasilmasi üzerine al-Melik 'in danismani olan Ibn Haldun, derhal ordu'nun sefere hazirlanmasini tavsiye eder. Savasa katilmak üzere kendisi de ordu'da görev alir. Ancak kisisel çikarlarinin Timurlenk ile birlikte olmak oldugunu anladigi için gizlice kaçar ve ona siginir. Aslinda mert ve dürüst bir insana yarasmayan böyle bir davranisi o, utanç verici degil, fakat aksine fazilet örnegi bir seymis gibi gösterme kurnazligini bulur ve : "Muhammed peygamber Mekke'den Medine'ye nasil gizlice kaçti ve orada Islam'in düsmanlari olan yahudilerle dostluklar kurar göründü ise, ben de öyle yaptim" diyerek övünür [556]. Bilindigi gibi Muhammed, Abu Talib 'in ölümünden sonra kendisini Mekke'lilere karsi zayif durumda bulup Medine'ye hicret ettiginde, oradaki Hazrac ve Avs adli kabileleri ve yahudilerle dostluk andlasmalari yapmisti. Bunu yaparken, kendisine muhalif bu kabilelerle dostluk kurmanin siyasal çikarlar sagladigini söylemistir. Her ne kadar böyle bir davranis, kendisini Tanri elçisi olarak tanitan bir kimseden sadir olmamak gerekirse de, islam yazarlari, onun ayni zamanda siyasi bir "lider" sayilmak gerektigini ileri sürerek bu taktigi özürlü göstermenin mümkün oldugunu söylerler. Ancak ne var ki siyasetle ilgisi bulunmamak gereken ve bilimsel ve ahlaksal dürüstlügü her seyin üstünde tutmasi beklenen Ibn Haldun gibi bir kimsenin yukardaki tutuma özenmesi gerçekten esef vericidir.

Bütün bu olumsuzluklardan gayri Ibn Haldun, bir de küstahliga ulasan bir kibirli'lige, kendini sinirsiz sekilde begenmislige, seceresiyle övünmüslüge, "asil" ve "köklü" bir aileden geldigi kanisini yaratmak için yalanlara hevesliydi. Kuskusuz ki içinde bulundugu ortam, fazilet ortami degil fakat ahlaksizlik, dalkavukluk ve sarlatanlik ortami idi; ve böyle bir ortam'da ve bu kosullar altinda, dürüst ve karakterli ve faziletli bir insan olmanin güçlügünü yadsimak mümkün degildir. Fakat insanlarin Tanri tarafindan "bilgili" ya da "bilgisiz", "yeterli" ya da "yetersiz" yaratildigina inanan, ve kendisini seçkin yaratilmislar arasinda sayan Ibn Haldun gibi bir kimsed'den, böyle olumsuz bir ortamda dahi, biraz olsun ölçülü ve olgun bir davranis beklenirdi. Nitekim ayni ortam'in insani oldugu halde bu kücüklüklere tenezzül etmeyen, ve örnegin degersiz hükümdarlara ya da vezirlere yaranmamak ve övgüler yagdirmamak amaciyle dünya ile iliskisini kesen ve Suriye'deki köyüne çekilen Abu'l Ala al-Maari 'yi onunla kiyaslayacak olursak, Mukaddima yazarinin karaktersizligini biraz daha iyi anlamamiz, ve onu gerçek aydin tipi olarak kabul etmemekte hakli bulundugumuzu bir kez daha ortaya vurmamiz kolaylasir.