3) Katip Çelebi (1609-1658) : Farkli din ve inançtakilere karsi kin ve nefret duygularini kiskirtmayi ahlakilik, ya da memuriyet görevini savsaklayip halkin kesesinden çalmayi fazilet bilen bir "Aydin Acubesi".

Islam kaynaklarinin bildirmesine göre Katib Çelebi , "Türk ilim dünyasi'nin müspet ve hür düsünceyi temsil eden" güçlü bir simasidir. Güya "tarafsiz ve hösgörü sahibi" bir ilim adamidir; güya felsefe ve ilim alaninda büyük bir yazardir ; güya batil itikatlara karsi cephe alandir; güya ahlak ilmini "Hikmet-i ameliye'nin bir kismi" olarak [564] , ya da "faziletli" ya da "faziletsiz" davranislarin[565] incelenmesi olarak tanimlayandir; yine güya bu tanimi yapmakla Aristo felsefesi'nin ahlak konusunda içerdigi anlami yansitmistir.

Ancak ne var ki ve buna benzer tanimlamalarin pek çogu abartmadan ibaret seylerdir. Çünkü bir kere Katip Çelebi 'nin yapitlarinin hiç birisinde yaraticilik, ya da gerçek anlamda özgür düsünce diye bir sey yer almamistir; hemen hepsi derleme ve toplama niteliginde seylerdir. Aristo 'ya ya da Eflatun 'a özenmesi bu üstün zekalari gerçekten anlamis olmasindan degildir, eski islam düsünürlerini taklid merakindandir. Fakat bunu yaparken dahi onlarin, ve örnegin Farabi' nin ya da Ibn Sina 'nin ya da Ibn Rüst' ün yorumlarina benzer seyler yapamamistir. Denilebilir ki hiç kimse, Aristo 'nun ahlak anlayisindan Katip Çelebi kadar uzak kalmamistir. Gerçekten de seriati kiliç'la yayma amacina dayali savaslara katilmasi, ve cihad'a çikmasi, ahlakilige sirt çevirmis oldugunun bir kanitidir ki Aristo 'nun insanlari, inanç farki gözetmeksizin SEVGI kaynaginda birlestirmek isteyen felsefesiyle bagdasmaz. Özgür düsünceye sahip ve insan varligina deger veren hiç bir bilim adaminin, Katip Çelebi 'nin yaptigi gibi , farkli inançtan olanlara karsi savaslara katilmasi mümkün degildir. Oysa ki bizim ünlü "aydinimiz", ömrünün önemli bir kismini, padisah'larin ve pasa'larin emrinde, cesitli seferlere katilarak geçirmistir. Örnegin 1629 yilinda Hüsrev pasa 'nin maiyetinde Hemedan ve Bagdad seferlerine çikmistir; 1630 yilinda bu pasa'nin ordusu ile Bagdad'a inmistir. 1632 yilinda Istanbul'a dönmüs ve fakat iki yil sonra, vezir Mehmed pasa'nin serdarliginda, asker kislamak üzere Haleb'e ve gitmis, oradan da Mekke'yi ziyaret etmistir. Mekke dönüsünden sonra 1635 yilinda Sultan Murad IV ile Revan seferine katilmistir. Bundan sonra on yil boyunca ordu ile birlikte birbiri ardina savaslarda hazir bulunmustur [566].

Öte yandan din verileriyle ilim yapilamayacagindan da habersizdir. Cihannüma adli kitabinda yaptigi gibi, Kur'an'daki ifadelere dayanarak göklerin yedi tabaka oldugu inanisina saplanmakla din ile ilmin sahalarini birbirleriyle karistirmaktan geri kalmamistir. Hacc ziyareti sirasinda seytanlarin nasil taslanacaklarini incelemenin ve bu konuda yayinlanmis Seyh-ül Islam fetvalarini bellemenin "Ilim yapmak" oldugunu sanmistir. Cin ve perilerin sihir yolu ile itaat altina alinacagina inanmasi da müspet ilim anlayisina ne kerte yabanci kaldiginin bir baska örnegidir. Bundan dolayidir ki Kur'an'daki "rizik dagitimi" ile ilgili ayet'lere sirtini dayamis olarak Tanri'nin bazi kisileri bol rizikla, ve bazilarini da rizik yoksunlugu ile denemekte olduguna inanirdi. Oldukca büyük bir mirasa kondugunu ve bu sayede refah içerisinde bulundugunu övünerek söyler, ve bu imtiyazli durumu, Kur'an'in rizk dagitimi konusundaki hükümleriyle izaha çalisirdi. Fakat varlikli olmasina ragmen fakir halkin sirtindan geçinmeyi ve millet kesesinden çalmayi da fazilet vesilesi yapmisti. Devlet dairelerinden birindeki memuriyet görevini "fazla çalismadan ve zahmete katlanmadan para kazanmanin" yolu haline sokmustu. Nitekim çogu zaman ise gitmez, sadece maas almak için daire'ye ügrar ve bu tür davranisiyle övünürdü. Mizan al-hakk adli kitabinda söyle der: "Bir süre var ki dairedeki isime haftada bir ya da nadiren iki kez gitmekteyim, o da sirf maasimi almak için. Geri kalan zamanimi okumak, yazmak ve konusmakla geçirmekteyim. Umud ederim ki yasamimin geri kalan günleri hep bu sekilde rahatlik içerisinde geçecektir..." .

Devlet'in fakir halktan vergi olarak toplayip ödedigi maasi, hiç çalismadan cebine indirmeyi iftihar vesilesi sayan insanlarimizin sayisi bugün de az degildir; ve iste bu soysuz gelenegi hazirlayanlar Katip Çelebi tiynetindeki aydinlarimiz ' dir! Sadece bu konuda degil ve fakat ahlak ve fazilet disi her hususta onlarin yarattiklari olumsuz gelenek ve aliskanliklar yüzündendir ki bizim gibi toplumlar bir türlü gerilik bakatligindan kurtulamamislardir.

Bütün bunlar bir yana, fakat seriat'a son derece bagli olan Katib Çelebi 'nin "Iyi bir müslüman'a özgü" anlayisi o idi ki farkli din ve inançtaki kimselerle iliski kurmak, onlarla konusmak ve mesgul olmak caiz degildir; aksine bu gibi kimselera karsi düsmanlik beslemek gerektir. Çünkü seriat: "Ey müslümanlar! Yahudileri ve Hiristiyanlari dost olarak benimsemeyin; onlar birbirlerinin dostudur. Sizden kim onlarla dost olursa, o da onlardandir" (Bkz. Kur'an, 5 Maide 51) , ya da "Allah onlari yok etsin..." (9 Tevbe 30) seklinde emirler vermistir.

Bundan dolayidir ki "Kafirlerle" (örnegin yahudilerle ve hiristiyanlarla) ilgili konularda dünya cografyasi hakkinda bilgi edinilmesine izin verilmemesini savunurdu. Yabanci ülkeleri gezip dolastigi halde, yayinladigi kitaplarinda bunlardan söz etmeyi dinsizlik sayardi. O kadar ki Mizan al-hakk fi ihtiyar al-ahakk adli yapitinda söyle demistir: "Gavur ülkelerinin müslüman kitaplarinda ele alinmamasi gerektiginden, Frenk haritasini Küçük Atlas'tan çikartip çevirttim" . Bu çeviriyi de hiristiyanliktan ihtida edip müslüman olan Seyh Mehmet Ihlasi efendi'ye yaptirtmistir.

Bir yazarimizin dedigi gibi Katip Çelebi, kendi döneminin, yani 17ci yüzyilin Avrupa'sindaki fikir adamlarina ve aydinlara nazaran "basit bir okur-yazar" sayilabilecek bir kimse olmaktan ileri gidememistir [567].