XIII) Akilciligi "Müsibet " Olarak Gören ve Medeni Cesaretsizligi "Fazilet " Olarak Benimseyen Zihniyet

Seriat dünyasi'nin "Aydin" diye tanimladigi insan tipinin özelligi , yukardaki bölümlerde kisaca degindigimiz gibi, Kur'an'i "tüm gerçeklerin ve ilmin ve ahlakiligin kaynagi " saymak, ve bu yüzden akilciliga yabanci kalmaktir. Oysa ki Bati'li aydin, akilciliga yönelmekle , din kitap'larini ilmin ve ahlakin temeli sayilmaktan çikarmistir. Bunu da insan varligini deger ölçüsü yapip "sevgi" kaynagi haline getirmekle ve bu sayede medeni cesaret'e sahip olmakla saglamistir. Buna karsilik seriatci aydin "medeni cesaret" 'ten ve "insan sevgisi" 'inden yoksun kalmistir.

"Medeni cesaret" konusunda seriatci fikir adamlarinin zavalliligindan söz etmistik. Gerçek o'dur ki Islam yazar ve düsünürleri sadece akilciliga meydan okumus ve sadece medeni çesaret gelenegine yabanci kalmis degil ve fakat asil aciklisi bu yabanciligi ve bu meydan okumuslugu "fazilet" ve "meziyet" bilmislerdir. Bin dörtyüz yillik islam kültür tarihi : "Ben aklimi hiç kullanmam, (Kur'an ne derse ona uyarim)..." diye övünen Ibn Malik 'lerle, ya da akil verilerine deger verdi diye babasini red'eden al-Muhasibi 'lerle, ya da "Tanri insan'a akil verdi fakat akli özgür sekilde is görsün için vermedi (Kur'an'a göre is görsün için verdi)..." diye bilgiçlik eden al-Maverdi 'ler yaninda, fikir korkkaligini kendilerine "ideal tutum" edinen Abu Hanife' lerle ve bu tür davranislari yücelten Ibn Hallikan 'larla ve benzerleriylke doludur. Teokratik Devlet Anlayisindan Demokratik Devlet Anlayisina adli kitabimizda bu sorunlari örnekleriyle ele aldigimiz için burada fazla durmayacagiz [577]" . Sadece "medeni cesaret" yoksunlugunu gelenek haline getiren zihniyet üzerinde bir iki hususu özetlemekle yetinecegiz. Her seyden önce bundan bin ikiyüz yil kadar önce, Ibn Abu'l Leyla (MS 693-765) ile Hanefi mezhebi'nin kurucusu olan Abu Hanife arasinda geçen ve Ibn Hallikan tarafindan degerlendirilen ve günümüze dek islam dünyasinin okur yazarlari tarafindan izlenen bir davranis örnegini sergilemek yararli olacaktir.

Emevî 'ler ve daha sonra Abbasiî'ler döneminde bilginligiyle ün salan ve 33 yil boyunca Kufa 'da kadilik yapan Ibn Abu'l-Leyla o dönemin en saygin sima'larindan Abu Hanife 'ye karsi küskünlügü ve kindarligiyle taninir. Bu küskünluk ve bu kin sundan dogmustur: Ibn Abu'l Leyla bir gün yolda giderken, kendisine çirkin sözler sarfeden bir kadini, falaka cezasina mahkum eder. Haberi duyan Abu Hanife , cezayi yerinde bulmaz ve Kadi efendinin haksiz davrandigini açiklar. Bunun üzerine Ibn Abu'l-Leyla derhal Vali'nin yanina giderek sikayette bulunur, ve Abu Hanife 'nin seriat hükümlerine karsi çiktigini söyleyerek "haddini bilmez" bu adamin cezalandirilmasi ve bir daha buna benzer "küstahliklara" kalkmamasi için gereginin yhapilmasini ister. Kufa Valisi derhal Abu Hanife 'yi huzuruna çagirtir ve kendisine seriat sorunlari konusunda susmasini, ve görüslerini asla açiklamamasini söyleyerek ikaz ve ihtar'da bulunur. Abu Hanife ' ki güya seriat alaninda bir otoritedir, agzini açip bir sey söylemez ve verilen emre boyun eger. Hem de öylesine haysiyetsizce boyun eger ki, akla ve mantiga ters düsen seriat uygulamalarina dahi aldiris etmez olur. Örnegin bir gün kizi kendisine: "Babacigim, oruç tutuyorum, fakat dislerimden kan geliyor. Tükrügümde ve salyamda kan rengi kalmayincaya kadar tükürdüm. Sanirim ki agzimda artik kan kalmadi. Su durumda salyami yutacak olursam oruc'um bozulmus olur mu? " diye sorar. Sormasinin nedeni oruc'u bozup kaza'yi gerektiren hallerden biri ile karsi karsiya kalmadigini anlamaktir. Çünkü seriat emirleri arasinda : "Agiza alinan boyali bir ip veya benzeri bir seyin agiza çikip ve rengini degistirdigi tükrügü yutmak orucu bozar, yalniz kaza'yi gerektirir..." seklinde (ve daha buna benzer nice) Hadis-i Serif 'ler vardir [578] . Aslinda böyle bir hüküm akla ve mantiga aykiri bir hükümdür ve Abu Hanife gibi bir din bilgini'ninden, biraz olsun medenî cesaret gösterip, böyle bir soruyu :"Kizim din, akla ters bu tür islerle ugrasmaz " seklinde ya da buna benzer bir yanitla karsilamasi ve kizini daha saglam bir din anlayisina yöneltmesi beklenirdi. Fakat Abu hanife bunu yapacak yerde susar ve kizina sadece söyle der:"Bunu kardesin Hammad'a sor, ben sana yanit veremem, çünkü Vali din konularinda susmami emretti..." .

Abu Hanife 'nin bu davranisi, ki medenî cesaretsizlikten baska bir sey degildir, seriat dünyasinin "fazilet" niteliginde gördügü bir örnek sayilmistir. Nitekim Ibn Hallikan gibi ünlü bir yazar Vefayat al-Ayan... adli yapitinda Abu Hanife 'nin bu tutumuna hayran kaldigini ve çünkü bu tutumda seriat'a ve din otoritelerine karsi mutlak bir sayginlik yattigini, ve bundan daha büyük bir fazilet davranisi olamayacagini söyler [579].

Bir baska kitabimda belirttigim gibi, bu ayni Ibn Hallikan , akilciliga düsman olanlari da yüceltmis ve örnegin Ibn Malik gibi : "Ben aklimi hiç kullanmam, hiç bir zaman kullanmadim, bununla iftihar ederim" seklinde konusan ve akilciliga yönelme cesaretini gösteremeyen kimseleri de yüceltmekten geri kalmamistir [580].

Bagdad sufî'lerinden al-Siblî 'nin, sirf cesaretsizlik nedeniyle fikir ihânetine yöneldigini, ve yazdiklarinin ciddiye alinmamasi için kendisini "meczub", yani deli gibi göstermeye çalistigini, ve vaktiyle hayranlik besledigi al-Hallac' in iskenceye sokulmasi sirasinda onu kötüledigini ilerdeki bölümlerde ayrica görecegiz. Hemen ekleyelim ki seriat tarihi, bu tür fikir korkakligini "fazilet" sayan "aydin"'larla doludur. Durum bugün dahi budur. Kur'an'in "yap" dedigi seyleri yapmak, "gerçek" dedigi seyleri gerçek saymak, fakli görüslere asla sapmamak, ve medeni cesaret denen seye yabanci kalmak, bugün dahi seriat toplumlarinin fazilet bildigi davranislardir. Biz Türk'ler, bu alanda da ne yazik ki hep önde gitmisizdir. Baska bir kitabimda da belirttigim gibi, tarihimiz askeri cesaret ve kahramanlik örnekleriyle, ve fakat ne yazik ki fikir cesaretsizlikleriyle doludur. Savas alanlarinda hiç yilmadan, hiç korkmadan ölümü göze almis, ve fakat ayni cesareti ve fedakarligi, fikir ve düsünce alanlarinda yapabilen insanlar çikarmamisizdir. Ali Kemâl vaktiyle Mesele-i Sarkiye adli kitabinda aydinlarimizin nedenî cesaret yoksunlugundan söz ederken: "Bizim cesaretimiz askerlik alanindadir. Fakat cesaretin baska bir çesiti vardir ki o da medenî cesarettir. Iste bu bakimdan korkak sayiliriz " diyerek Plevne kahramani Gazi Osman Pasa örnegini verir ve söyle ekler: "Plevne'de askeri cesaretiyle cihani sasirtan basbugumuz Gazi Osman Pasa, Sultan Hamid sarayinda mabeyn müsiri olunca renk renk haksizliklara göz yumar, mabeyncilerden...korkar, en pis ögütleri bazan öper basina koyar, hele daima kabul eder. Zalimlere boyun eger, zulum görenlere yüz çevirir. Bu hallerin hiç birine, bunun en küçügüne bile, katlanmamak için o büyük, o kutsal, o parlak kilicini cihana, insanliga, tarihe karsi parça parça etmeyi, o yigitligi bilmez. Bir rütbe, bir nisan, bir yali, bir oyuncak kaybetmekten titrer. Çünkü...siyasi cesaret'ten yoksundur. Siyasi cesaret bir sosyal degerdir ki bizde yoktur..." [581],

Dogrudur, gerçek anlamdaki cesaret'in ne oldugunu biz hiç bir zaman anlayamamisizdir, çünkü hamurumuzu yoguranlar bunun ne oldugunu bize anlatmamislar, kendi davranislariyle bize güzel örnek birakmamislardir. Kara Mustafa Pasa 'larin, ya da Girit fatihi Yusuf Pasa' larin, kendi dönemlerindeki hükümdarlara karsi hafiften ve pek çekinerek direnmelerini "cesaret" seklinde kabul edenlerimiz vardir. Yine ayni sekilde Koçu Bey 'in ya da Katip Çelebi 'nin, ya da Sair Veysi 'nin, ya da Hezarfen Pasa' nin ve Sari Mehmed Pasa 'nin ve benzeri kisilerin, Devlet düzenindeki bozukluga deginen görüslerini cesaret diye nitelendirenler de çoktur [582]. Ancak ne var ki bu davranislarin hiç birinde ne bir fikir, ne bir ideal ve ne de bir insanlik davasi'nin savunmasi amaci yer almistir. Hiç birinde kisi hak ve özgürlüklerinin korunmasi, ve örnegin köleligin kaldirilmasi, ya da insan sahsiyetinin haysiyetinin saglanmasi, ya da kadin haklari'nin ya da buna benzer seylerin ele alinmasi dilegi söz konusu degildir. Biraz yukarda adlarini siraladigimiz örneklere göz atacak olursak hayal kirikligina ugramamiz dogaldir. Nitekim Murad IV 'ten sonra tahta yerlesen Sultan Ibrahim ' in basveziri Kara Mustafa Pasa 'nin bütün cesareti, Kahya Hatun'un besyüz araba odun istegini yerine getirmemek, ve bu yüzden Padisahin huzuruna çagirildiginda: "Padisahim, beni önemli memleket islerini tartistigimiz divan toplantisindan bu odun arabalari sorunu için mi çagiriyorsunuz? Halkimizin durumunu, hazinenin halini, sinirlarimizin durumunu soracak yerde, bu besyüz odun isini mi bana soruyorsunuz?" diye konusmaktir. Fakat ne var ki bu kadarcik cesaret sonucu Cinci hoca tiynetindeki seviyesiz insanlara deger veren bu padisah tarafindan bogdurtulmustur.

Yusuf Pasa 'ya gelince, o'da bir savas hazirligi sirasinda Sultan Ibrahim 'e karsi, yetersiz ve hazirliksiz bir filo ile sefere çikilmasi emrini yerercesine : "Padisahim kürek çekiciler olmadan denize açilamayiz" seklinde konusabilmis ve ayni akibete ugramistir.

Ancak ne var ki ne Kara Mustafa Pasa, ve ne de Yusuf Pasa , bu ayni soysuz Padisah'a [583] , ömürleri boyunca, dalkavukluk etmekten, onun zulmü'ne ve kötülüklerine, ve insan haklarini çigneyen emirlerine boyun egmekten geri kalmamislardir.

Yine ayni sekilde Sadrazam Kamil Pasa 'nin 1893 yilinda Abdülhamid''e, Ermeni'lerin öldürülmeleri vesilesiyle: "Bir süredenberi Osmanli Devleti'nde izlenen yol Kamu'nun hosnutsuzluguna yol açmistir" seklinde konusabilmesi "cesaret" davranisi olarak gösterilmistir [584]. Oysa ki bu ayni Kamil Pasa , kendisini zaman zaman azarlayan, hatta tokatlayan, ve hatta bir def'asinda üzerine hançerle yürüyen, ve bütün bunlar bir yana, tarihimize insan haklari düsmanligiyle geçen Abdülhamid gibi bir müstebid hükümdara : "(Ey büyük Padisahim) yüce Tanri önünde yemin ederim ki size sevgim vardir, ve sizi herkesten fazla severim" diyebilecek kadar küçülebilmis bir kimsedir . Bu olayi Iki Hatirat, Üç Sahsiyet adli kitabinda nakleden Ahmed Rasim, devlet adamlarimizin karaktersizliklerine, bilgisizliklerine ve cesaretsizliklerine deginerek söyle der:

"Tarihimiz iyice okunup incelenecek olursa anlasilir ki, öteden beri vekil-i mutlak diye hükümet unvani pek parlak görünen sadrazamlarin hemen hepsi, Padisah ile halk arasinda bir bakima dellal gibiydiler. Onlar ulus'un ve ülke'nin degil, padisah'in sadrazamlari idiler. Yani Padisah'i halk'tan ve halk'i padisah'tan ayiracak birer çizgi niteliginde bulunurlardi. Padisah ne derse onu yaparlar, halk ne derse onunla zidlasmaktan ve savasmaktan uzak durmazlardi. Bu egitim, yüzyillar içerisinde sadrazamligin mayasi olup kaldi. Bir kaçi disinda ülke'nin ve ulus'un yararlari adina ayak diremek, padisah'i akla yatkin ve iyi bir uygulama yoluna yöneltmek gibi vatanseverce bir yüreklilik gösterenleri hatirlamayoruz. Özellikle bu memleketin unuttugu, bilmedigi bir sey varsa o da -'Görevden çikabilme-' olduguna göre, içlerinde bu fikre uyabilenleri azdir..." [585]

Ayni sekilde Sair Veysi 'nin ya da Koçu Bey' in , ya da Katip Çelebi 'nin ve elestirici sanilan digerlerin, Osmanli Devleti'nin 16ci ve 17ci yüzyillardaki durumunu ele alip yönetimdeki bozukluklari, rüsvet ve hirsizliklari ve adaletsizlikleri önlemek maksadiyle çözüm aramalarini da, cesaret örnegi davranislar ya da bilimsel caba'lar kategorisine sokmak mümkün degildir. Hiç birisi akilci verilere dayanarak is görmemis, hepsi de her seyi dinsel açidan ele alip Kur'an hükümlerine sarilarak sonuç aramislardir. Devleti uçurumlara sürükleyen ve toplumu zulm içerisinde inleten nedenler hep seriat'tan dogdugu halde, hiç biri bunu sezememis, sezse bile düsündügünü söylemeye cesaret edememistir. Seriat'in öngördügü hükümlere göre "aydin" siniflar kendilerini dogal haklardan yoksun birer "Kul " sayarlarken "Gayr-i müslim" 'leri "Kafir" bilip tüm insanliga dis bilemisler, ya da seriat'in buna benzer olumsuzluklariyle yogurulmus olarak insan sevgisinden yoksun kalmislar , bu arada kadini asagi bir yaratik seklinde sömürürken, iktidardakilerle ve din adamlariyle bir olup halk yiginlarini da sömürmekten geri kalmamislardir. Devlet'teki her türlü olumsuzlugun sebebi'nin seriat'dan uzaklasmak ve din'den kopmak oldugunu ve huzura kavusabilmek için islam'in özü'ne dönmekten baska yol olmadigini söylemislerdir.

Bu vesile ile hatirlatmak gerekir ki bu siniflarin akilciliktan yoksunluklari, medenî cesaret'ten yoksunluklarina denk olmustur. Çünkü kötülükleri ortaya vururlarken hiç birisi bu isi kendi dönemi itibariyle yapmamis, sadece geçmis dönemi hedef edinerek yapmislardir. Kendi dönemlerinin yetkililerinden yakinanlar ise, sirtlarini padisah'a dayayip kabadayiliklarini bu güvenceli tutum içerisinde sürdürebilmislerdir. Örnegin Asafname adli kitabinda Lütfü Pasa , vezirlere düsen görevleri siralarken, bu görevlerden birinin Padisah'a : "Ey ulu Padisahim, vezirlerin davranislarindan dolayi Tanri'ya kiyamet günü hesap verecek olan sensin" diyerek is basina getirecegi kimseleri kendi çikarlarina uygun kisiler arasindan seçmesini hatirlatmak oldugunu söyler. Söylemeye gerek yoktur bunu söylemenin cesaretle ilgisi pek yoktur.

Öte yandan bütün bu davranislar, kötülüklerin islami ihmal yüzünden çiktigi islami emirlere uymayan yetkililerin cezalandirilmalari gerektigi belirtilerek ve "Din ihmal edilmesin, dinin özüne donülsün" hatirlatmalariyle yapilmistir. Örnegin 1608 yilinda yazdigi bir siir'inde Sair Veysi, kadi'larin ve kazaskerlerin hirsizliklarindan, ve istibdadindan, ve diger yetkililerin para hirsindan, rüsvet almalarindan, iltimaslarindan, Yeniçeri ocagindaki soysuzluklardan, ve nihayet kadin'larin "küstahliklarindan" yakinirlarken, ve devlet'in çökmekte oldugunu söylerlerken, tüm bu bozukluklarin nedenlerinin "Islam'dan uzaklasma " egilimlerinden dogdugunu bildirmistir [586]. Yine buna benzer bir örnegi Koçu Bey 'in 1630 yilinda yayinladigi Risale 'si vesilesiyle izlemekteyiz. Bu yazisinda Koçu Bey , devlet'in kötüye gittigini ve çünkü devlet islerine Saray mensuplarinin ( yani "Enderun halki'nin") ve özellikle kadinlarin karistigini, Padisah'in devlet yönetiminden uzak birakildigini, vezirlerin yetkilerin ve etkilerinin kalmadigini. Yeniçeri örgütünün eskiden oldugu gibi devsirme usulüne göre degil fakat "çingene, laz, yahudi ,deveci, esekci, kapici ve Türk gibi asagilik tabakadan alinanlarla dolduruldugunu ve bu nedenle bozuldugunu"[587], köylünün ve halkin ezilmekte oldugunu, ve bütün bunlarin seriat esaslarindan uzaklasmak oldugunu açiklamistir

Yine ayni sekilde Katib Çelebi , 1653 yilinda yayinladigi Destur al-amel li-islah al-Halel adli risale'sinde , lüks ve safahatin ve dolayisiyle kötülüklerin artmis olmasindan, hirsizliklardan, devlet hazinesinin bosaldigindan söz ederken, bunun nedenlerinin seriat dinine sirt çevirmek oldugunu söyler, ve zor ve siddet usullerine basvurulmak gerektigini, ve devlet'in ancak "Sahbi-i seyf" (güçlü bir diktatör) sayesinde kurtulabilecegini belirtir [588]

1669 yilinda Hezerfan Pasa ve daha sonra 1703 yilinda Sari Mehmet Pasa, hep ayni taktik ve dil ile, devlet düzenindeki bozukluklardan yakinmislar, ve bunun seriat'i ihmal'den dogdugunu hatirlatmislar , ve seriat'a dönülmekle her seyin düzelecegini savunmuslardir. Fakat bunu yaparlarken, yine digerleri gibi, asil felaketin seriat batakligina saplanmaktan dogdugunu anlayamamislardir; anlasalar dahi bunu haykiracak cesareti kendilerinde bulamamislardir. Üstelik de samimiyet'den ve idealizm'den tamamen yoksun olarak iki yüzlü insanlara yarasir sekilde davranmislardir. Örnegin Katib Çelebi , yukarda söz konusu Risale 'lesinde , devlet memuriyeti sirasinda dairesine bile gitmedigini , sadece maas almak için ayda bir ugrar oldugunu ve bu tür yasamindan fevkalade mutluluk duydugunu söylemekten sikilmamistir. Bu küçüklüklere tenezzül eden bu "aydinimizin" , devlet çarkindaki bozukluklarin sorumlulugunu kendinde arayacak yerde seriat' tan uzaklasmada aramasi kadar dogal ne olabilir ki?

Daha sonralari ve örnegin "Tanzimat " döneminde "Hürriyet kahramani" olarak alkisladigimiz aydinlara gelince (örnegin Namik Kemal ' ler , Ali Suavi ' ler, Mustafa Fazil 'lar, Ziya Pasa 'lar ve daha niceleri), onlar da gerçek anlamda ne bilim adami ve ne de cesaret insani idiler. Bati'nin akilci düsünce ve özgürlük gelismesinden haberdar olmalarina ve akilciligin 17/18ci yüzyil temsicileri olan Rousseau, Voltaire, Volney , Montesquieu ve benzeri düsünürlerin adlarini agizlarina dolamalarina ragmen, kendilerini bir türlü kurtaramadiklari seriat zihniyetiyle Orta Çag insani olmaktan ileri gidememislerdir. Bir yandan Akil Çagi'nin temel ilkelerini savunur görünürlerken , diger yandan insani kul niteliginde gören ve insanlari inanç farkina göre birbirlerine düsman eden, ve "Kafir'lere" karsi savasi kutsal bilen, ve köleligi dogal kurulus olarak sürdüren, ve akil yolu ile gerçeklere erisilemeyecegini söyleyen ve buna benzer akla ve mantiga ve ahlaka aykiri ne varsa her seyi "seriat geregidir" diye yücelten, ve bu arada istibdadindan yakinir gibi göründükleri Padisah'tan kese kese altin kabul eden bu kisiler, "aydin" olarak iftiharla anabilecegimiz bir davranis örnegi yaratamamislardir [589].

O tarihlerden bu yana degismis pek bir sey yoktur. Atatürk'ün getirdigi akilci ortam içerisinde yetisen insanlarimiza ragmen seriatci zihniyet kara bir bela gibi yeniden hortlayabilmis, ve ülkemizi yeniden ilkellikler vadisine sürükleyebilmistir. Seriatciliga "Hayir" diyebilecek, ve akil rehberligini üstün kilabilecek cesarete ve insan sevgisine sahip aydinlar yetismedikce "son'un" gelmesi önlenemeyecektir.