XV) Akilciliga Düsman Zihniyet
Temsilcileri'nin "Bilim" Diye Ugrastiklari Sorunlar!
Biraz yukarda islam dünyasini akil çagi'na yönelmekten alikoyan zihniyet temsilcilerinin saldirilarindan söz ettik. Geliniz simdi de bu kisilerin "bilim" diye ugrastiklari akil almaz seylere ya da kutsallik anlayislarina kisaca bir göz atalim ve islam halklarinin ilkel kalmalarinda oynadiklari rolü tartisalim. Fakat daha önce sunu hatirlatalim ki eski yunan kaynaklarindan yararlananlari dinsizlikle ve bilgisizlikle suçlayan bu kara zihniyet, ayni kaynaklardan hirsizlik yapmayi ma'rifet saymistir. Örnegin Gazali, bir yandan Aristo 'yu ve onun yorumcularini (Farabi, Ibn Sina, Ibn Rüst vs gibi) hakir görürken ve küçültürken, diger yandan da onun çesitli yapitlarindan nice fikirler çalmistir. Tahafut al-Falasafiya adiyle yayinladigi kitabi, Aristo 'nun "Phisics" adli yapitindan alinma görüslerle doludur. Bir yandan Farabi 'ye ve Ibn Sinan' a, eski yunan klasiklerini yorumladilar diye çatarken, diger yandan kendisi, Plotinus 'un Enneads adli kitabindan satirlar asirmistir ; örnegin al-Risalat al-Laduniyya adli kitabinda : "Ruh Tanri'dan geldigi içindir ki vucud'ta yabanci bir madde gibidir, bu nedenle eninde sonunda dönecegi kaynaga gözünü çevirmistir" derken, Plotinus 'un söz konusu kitabindaki :Ruhun davranislari kendi kaynagina göre ayarlanir" seklindeki sözleri hemen hemen aynen tekrarlamaktan baska bir sey yapmamistir. Yine bunun gibi: "Ruh bedene yapisik degildir, ondan kopmus da degildir, fakat vucudla ilgilidir, ona karsi cömert'tir, ona yararlidir" derken de, Plotinus 'un ayni kitabindaki su satirlari kopye etmistir: "Bu safhada...ruh...vucudla ilgili olup onun yaratici ve sekillendirici gücünü vucuda geçirir..." [615]. Devlet ve devlet yönetimiyle ilgili görüslerine gelince, bunlari da , özellikle Nasihat-ül Mülk adli kitabinda, Sokrat 'dan ve Aristo 'dan aktardigi alintilarla sergilemistir [616].
Ancak ne var ki bütün bunlari yaparken Gazali efendimiz, seriat esaslarina dayanarak halki olumsuz ögütlerle yogurmaktan geri kalmamistir. Sayisiz örneklerden bir iksini belirtmek gerekirse, Kimya-i Saadet adli kitabinda müslüman kisileri "Kafirlere" karsi düsmanlik duygularina sürüklemeyi fazilet bilmistir. Öte yandan gerek Nasihat-ül Mülk ve gerek al-Iktisad fi'l-Itikad adli kitabinda halk yiginlarini, kamu düzeni adina, iktidarin her türlü uygulanisina ( velev ki bu iktidar müstebid olsun, kötü olsun, yeter ki islam'a aykiri olmasin) itaat'a çagirmis ve islâm'in hayrina olmak üzere iskence niteligindeki hükümet eylemlerini dahi mesru saymistir[617]. Kadin haklari ve haysiyeti konusunda ise seriat'in akla ve müspet ahlaka sigmaz hükümlerini inanç kaynagi olarak pekistirmekten zevk almistir. al-Ihya ulum ad-Din adli yapitinin ikinci bölümünde kadin-erkek iliskileriyle ilgili ve kadin'in insanlik haysiyetini hiç'e sayar nitelikteki görüslerini, insan zekasi ve vicdani adina utanç duymadan okumak mümkün degildir. Daha baska bir deyimle Gazali efendi'miz, seriat'in "Cihad", "Yagma ve talan/ganimet" ve "Kafirlere saldiri" ve benzeri konularda emrettigi hükümleri yüceltmeyi, ya da Kur'an'da yer almistir diye "köleligi" , ya da "Hülle'yi" kutsal bilmeyi, ya da ve kadini asagilatici emirleri bastaci etmeyi ya da buna benzer daha nice ilkeleri inanç kaynagi edinmeyi, ilim yapmak kabul etmistir [618]. Öte yandan yine bu ayni Gazali efendi'mizin Tanri fikrini güya yüceltir görünürken gerçekten asagilatmasi vardir ki kisaca belirtmege deger. Gerçekten'de Tanri'nin "Tek" olusu konusundaki görüslerini çesitli kitap'larinda ve özellikle Kimya-i Saadet adli yapitinda gelistirirken ve bu vesile ile "Tek" sayilarin önemine deginirken "taretlenme'nin" tek sayida tas kullanmak suretiyle, ya da "abdest alma'nin" tek sayilara uymak yolu ile yapilmasi gereginden söz eder. Ederken de "Necaset'ten taharet" ve "Istinca" gibi kendisince önemli sorunlari inceler ve "Temiz" ve "Temiz olmayan" seyleri siralar: tas , toprak ve cansiz olan seylerin "Temiz" ve fakat sarap'in pis oldugunu, ya da balik, çekirge ve vucudlarinda kan dolasmayan hayvanlarin (örnegin sinek, ari, akrep, veyemege düsen böcek gibi seylerin) pis olmadiklarini, öte yandan ter, göz yasi ve erkek men'i'si gibi "degismeyen" seylerin temiz sayildigini, buna karsili¨k canlilarin iç organlarinda bozulan ve degisen seylerin pis oldugunu, ve pis olan bir seyle namaz kilmanin günah sayildigini belirtir ve fakat zorluk sebebiyle bes sey'in avf'edildigini söyler ve bu bes seyden birinin "Üç def'a tas ile temizlendikten sonra necaset'in kalintisi" oldugunu bildirir ve bu vesileyle necasetin etrafa yayilmamasi gerektigini hatirlatir. Fakat asil önem verdigi husus insan pisliginin tek sayida tas kullanmak suretiyle temizlenmasidir. Okuyalim simdi Gazali 'yi beraberce: "(Müslüman kisi) Üç kerpiç parçasini yahut düzeltilmis üc tasi büyük abdest'ten önce alir. Kaza-yi hacet bitince, sol eliyle alir ve necaset olmayan yerden baslayip, necaset bulan yere sürer ve orada döndürür ve necaseti bulastirmadan kaldirir. Böylece üç tasi kullanir. Eger temizlenmezse, iki tas daha kullanir. Böylece (tas sayisinin) tek olmasina dikkat eder. Sonra düz bir tasi sag eline alir, zekerini sol eliyle tutar, o tas üzerine üç defa sürer. Yahut da duvarda üç ayri yere sürer...Bunun gibi istibrada da elini üç defa zekerin altina koyup, sallar ve üç adim yürür, üç defa öksürür. Budan daha fazla kendine eziyet vermemelidir... Bunlari yapar ve bundan sonra her zaman, istincayi müteakip üzerinde bir yaslik oldugunu zannederse, donuna su serpsin ve yaslik bu sudandir desin. Peygamber efendimiz (Sallahü aleyhi ve sellem) vesvese edenler için böyle buyurmustur... Istincayi bitirince elini duvara yahut topraga sürer...Istinca zamaninda ...(Allahim kalbimi nifaktan temizle, fercimi fuhustan koru) der" [619].
"Büyük ilim insani!" Gazali 'ye göre , eger istinca sirasinda üç adet tas kullandiktan sonra "necaset" eseri kalir ve kisi bu sekilde namaz kilacak olursa, namaz geçerli sayilir ; fakat eger üç tas yerine iki ya da dört tas kullanacak olursa, yani çift sayida tas ile temizlenecek olursa bu taktirde kildigi namaz geçersiz olacak kendisi de günahkar sayilacaktir. Bunun sebebi de tek sayida tas kullandigi zaman Tanri'nin varligini kabul etmis demektir çünkü Tanri Tek' tir; çift sayida tas kullandigi zaman ise Tanri'yi inkar etmis olacak ve müslüman sayilmayacaktir. Abdest almaya gelince, bunda da tek sayilara (ve özellikle üç adet'ine) dikkat zorunlugu vardir ve bu zorunluk yukardaki ayni "Kutsal" gerege dayanmaktadir. Söyle der Gazali : "(Kisi) abdesti bozuldugu zaman abdestsiz durmamalidir. Çünkü Peygamber efendimiz.... böyle yapardi... Her iki elini üçer defa yikar ve ...(Allahim, senden iyilik, bereket ve ugurlar dilerim) der...Sonra namaz için abdest almaya... niyet eder... üç defa agzina su verir.. sonra üç defa burnuna su verir... sonra üç defa yüzünü yikar ve okur... sonra ayni sekilde üç defa bütün basini böyle mesh eder... sonra her iki kulagini üçer defa mesh eder... sonra üç defa sag ayagini yikar...parmaklarinin arasini hilaller...bitirince okur...(Allahtan baska Tanri yoktur. O tektir, birdir, ortagi yoktur)..." [620]
Görülüyor ki Gazali , her hususta oldugu gibi "Istinca" ya da "Abdet alma" gibi önemli konularda da Muhammed 'in söylediklerine uymak maksadiyle "Tek" sayilara göre hareket zorunlugunu tekrarlamis ve bunun nedeninin Tanri'ya saygi oldugunu ve çünkü Tanri'nin Tek oldugunu hatirlatmistir. Bu hatirlatmayi özellikle söyle yapar: "(Müslüman kisinin) bütün isi Allahu Teala ile ilgili olmalidir. Çünkü O tektir, çift degildir. Bir isin herhangi bir bakimdan (Tanri) ile alakasi yoksa bostur ve faydasizdir. O halde tek, Allahu Teâla ile alakali olmak sebebiyle, çiftten daha iyidir..." [621].
Görülüyor ki Gazali, ve onun zihniyetinde olanlar, "tek" oldugunu kanitlamak maksadiyle Tanri'yi helâ islerine ve pislik temizleme eylemine karistiracak kadar Tanri'nin yüceligi ve kutsalligi fikrinden yoksundurlar. Tek sayilarin "kutsalliginda" tüm günahlari giderme ve kötülükleri önleme ve hatta insan pisligini (kazurati) temizleme sirri bulundugunu, yine Muhammed 'in sözlerine dayanarak açiklamayi ilim yapmak sanmislardir.
Ibn Teymiyye' ye gelince, o da tipki Gazali ve benzerleri gibi, eski Yunan'in akilci bilim kaynaklarina ve bu kaynaklarin yorumcularina ve özellikle Farabi' ye ve Ibn Sina 'ya saldirirken akla ve mantiga ve ahlaka aykiri seylerle ugrasmayi "ilim" yapmak sanmistir. Sayisiz örneklerden biri olmak üzere onun al-Kiyas fi's-sar al-Islami [622] adli kitabini söyle bir karistirmak yeterlidir. Zira bu "ünlü" kitabinda Ibn Teymiyye , deve eti yendikten sonra abdest alma zorunlugu bulunduguna dair olan seriat emrine dayanarak al-Malik ve as-Safi gibi mezheb kurucularina satasir. Fakat akilci usullere degil, aksine, akli zavalli hale iten nedenlere dayanir. Ona göre Muhammed, deve eti yenince abdest alma geregini öngörmüs, ve fakat koyun eti yenince bu zorunluga yer vermemistir; yine bunun gibi deve ahirlarina yakin yerlerde namaz kilmayi ve dua etmeyi yasakladigi halde, koyun ahirlari civarinda böyle bir yasak koymamistir, çünkü deve'lerin hörgücünde seytan' larin, iblis'lerin saklandigini, bu nedenle deve'lerin seytanî bir güce sahip bulunduklarini söylemistir [623]. Ve iste Muhammed' 'in "ilim" olmak üzere yerlestirdigi bu esaslara hayranligini belirten Ibn Teymiyye üstadimiz, deve eti ile beslenen kimselerin seytanî güçlere sahip olduklarini, seytan'in ise ates'ten gelme oldugunu, ates'in de su ile söndürüldügünü, ve deve ahirlarinin bulundugu alanlarda seytanlarin devamli sekilde dolastiklarini, bu itibarla ahirlarin civarinda namaz kilmanin dogru olmadigini, oysa ki deve'lerin yola koyulmalari halinde seytan'larin onlara refakat etmediklerini, ve bu nedenle deve ile seyahat ederken böyle bir yasaga gerek görülmedigini, bütün bu hususlarin "Peygamber" emirleriyle ortaya kondugunu belirterek, din'in aslinda "ilim" demek oldugunu, din'deki her hükmü ilim olarak kabul etmek gerektigini ileri sürmüs, ve böylece "Deve'ler ilmini" hiç kimsenin basaramadigi sekilde üstün kertelere ulastirmistir. Yine ayni "bilimsel" titizlikle Ibn Teymiyye üstadimiz, su'yun ne gibi hallerde kirlenmis sayilacagi konusunu ele almis, ve seriat hükümlerine sarilarak, su'yun asla pislenmez bir nesne oldugunu ve aslinda pislikleri temizlemek için kullanildiginda "pislenmez" nitelige girdigini söylemistir. Onun bu tür gorüslerine hayran kalmak isteyenler yukarda sözü edilen kitabi iyice karistirmalidirlar [624]. Ayni kitap'ta onun "Ibadet" 'le ilgili görüsleri de yer almistir ve bu görüsleri inceleyenler, ve hele onun Hanbali ile ya da Abu Hanife ile olan fikir ayriliklarini kesfedenler, dinsel inanç açisindan kendilerini "güçlenmis" hissedeceklerdir. Zira namaz sirasinda kahkaha ile gülen bir kimsenin abdest alma durumunda oldugunu söyleyen ve fakat bunun bir "zorunluk" olmadigini belirten Hanbali 'den, ya da Abu Hanife 'den farkli olarak Ibn Teymiyye üstadimiz , bu durumlarda namaz'in geçersiz sayilip abdest alma zorunlugunun bulunmadigini söylemek gibi üstün bir bilimsellikte bulunmustur[625].
Akilci veriler yerine seriat hükümlerine dayanmis olarak ilim yapiyor olduklari için islam dünyasi'nin "Büyük bilgin" diye yücelttigi insanlarin ne gibi akil almaz islerle mesgul olduklarini, ve halk yiginlarini nelerle uyuttuklarini anlamak için verilecek sayisiz örneklerden biri de 15ci yüzyil ünlülerinden ad-Damiri dir [626]. Hayat al-Hayavan adli yapitin [627] yazari olup , fikih ve tibb konulari yaninda insanlar arasi sevgi konusuna merak sarmis ve bu sevgiyi yaratmanin yollarini aramistir. Ancak bunu, Kur'an'daki "Kafirlere karsi savasin" ya da Müsrikleri nerede görürseniz öldürün" seklinde hükümlere karsi çikarak yapmayi göze alamadigi için, akil ve mantik disi yollari denemek istemis ve örnegin "insan pisligi" ya da "tirnak kirintisi" yemek gerektigini söylemistir. Gerçekten de kitabi'nin bir yerinde söyle der: "Eger el ve ayak kirlerinizi çikarmak için kullandiginiz su'yu bir insana içirtecek olursaniz, bu insanin sizi sevmesi olasiligini yaratmis olursunuz; bu su'yu içtikten sonra o kisi öylesine size baglanacaktir ki artik ömrü boyunca sizden ayrilmayi düsünmeyecektir...Eger gömleginizin yakasindaki kirleri çikarmak için kullandiginiz su';yu, birisine içirecek olursaniz, o kisi'nin size asik olmasini saglamis olursunuz..."[628] . Bundan gayri bir de "tirnak kirintisi" yedirmenin, ya da "tirnak su'yu" içirmenin de ayni isi görecegini belirterek söyle der: "Eger bir kimsenin tirnak kirintilari yakilarak su içine konur ve birisine içirilirse, bu kimse o kisiyi büyük bir sevgi ile sever..." [629] . Öte yandan, yine bu "büyük bilim adamina" göre, eger erkek men'i' si çiçek kurusu ile karistirilip bir kadina içirtilecek olursa, bu kadinin o erkege asik olmasi saglanir [630].
Görülüyor ki insanlari birbirlerine sevdirmek için bu büyük bilginimizin aklina, insan pisligini ya da tirnak kirintisini yedirmekten gayri bir çare gelmemistir. Hatirlatalim ki insanlar arasi sevgiye böylesine önem veren bu bilginimiz, ayni zamanda bir tibb üstadi ve bir veteriner'dir. Insan pisligiyle insanlar arasi sevgi yaratma usullerini o, hayvanlardaki hastaliklari gidermek bakimindan da yararli bulmustur. Kitabindan aldigimiz su satirlar bunu kanitlamaktadir: "Eger insan kazuratini (pisligini) sicagi sicagina alip durmus sarap ile karistirdiktan sonra hasta bir hayvana (yürümekte oldugu bir sirada) yedirecek olursaniz, o hayvanin hastaligini tedavi etmis olursunuz...".
Insanlardaki hastaliklari tedaviye gelince, bu alanda da ad-Damiri , "büyük buluslar" ortaya vurmustur. Ona göre zehirli hayvanlarin sokmasina karsi kullanilacak en etkili ilaç, insan idrari'dir; bu idrari içen kisi için zehirlenme diye artik bir sey söz konusu olmaz. Öte yandan genel olarak yaralari iyilestirmenin yolu, erkek men'i'sini kurutup tozla karistirmak ve yaraya sürmektir. Eger bu sekilde kurutulmus olan erkek men'i'si bal ile karistirilip boyun ile bogaz arasina (distan) sürülecek olursa bogmaca hastaligi önlenmis olur. Eger nohut tanesi büyüklügündeki insan kazurati (pisligi), sirke ya da sarap içerisinde eritilip mide hastaligindan muztarib olan ya da sara hastaligina yakalanan bir kimseye içirilecek olunursa, fevkalade iyi sonuçlar alinir. Yine bunun gibi, kadinlarin hamile kalmalarini önlemek için yapilacak sey, hamile kalmis olan kadini, hamilelikten sonra ilk âdet kanindan bir miktar alip üzerine sürmektir. Hamilelige son vermenin ve gebeligi önlemenin bir baska yolu daha vardir ki, o da küçük bir çocugun agzindan düsen dis'i, yere degmeden önce yakalayip bir yüzük tasi üzerine koymak ve sonra bu yüzügü, gebe kalmasi önlenmek istenen kadinin parmagina geçirmektir.[631] Yine bunun gibi, kisir kadinin gebe kalmasini saglamak, ya da kiz memesini dik tutmak, ya da kadina sir çikartmak gibi çesitli konularda da ad-Damiri, bulunmaz görüsler serdetmistir. Örnegin kiz memesini dik tutmak için su tavsiyede bulunur: "Eger bir kizin memelerinin dik durmasini, yani sarkmamasini istiyorsaniz, onun ilk âdet kanindan bir miktar alarak memelerinin üstüne sürünüz... Eger atmaca kusu'nun pisligi su ile karistirilip kadina içirilecek olursa kadin, kisir bile olsa, gebe kalir... Eger Baykus'un kalbi çikarilip uykudaki bir kadinin sol elinin içine konacak olursa, o kadin o gün yapmis oldugu seylerin tümünü açiklar (itiraf eder).." [632].
Yukariya aldigimiz bu örnekler, ünlü bilgin ad-Damiri
'nin "deha'sinin" sadece bir kismini açikliga
kavusturacak nitelikte seylerdir. Bunlara eklenebilecek daha niceleri
vardir ki insan aklini durdurmaga yeter . Ne ilginçtir
ki bütün bu söylediklerinin bilimsel'ligini kanitlamak
amaciyle ad-Damiri, bir yandan seriat hükümlerine
sarilirken, diger yandan da büyük tibb üstadlari
diye tanimladigi Ibn Zuhur ya da al-Kazvini ya
da Ibn Batiyus gibi kimselerin adlarini siralardi.
Akilciliga düsman bu seriatci "bilim üstadlari" için yüz yillar boyunca ilim yapmak demek, yukardaki örneklere benzer akil disi sorunlarla ugrasmak demek olmustur. Bu gelenegin günümüze dek süregeldigini unutmamak gerekir. Nasil ki al-Hidri 'ler, ve as-Sabbui' ler be al-Izli 'ler ya da Ibn Hallikan 'lar ve daha nice üstad'lar arasinda, incir çekirdegini doldurmaz sorunlar tartisma konusu yapildi ise (örnegin bir kadin'in kendi akrabasi olmayan bir erkek önünde el ve ayak tirnaklarini kesip kesemeyecegi [633] , ya da Kible yönü'nü çocuklardan ögrenmenin dogru olup olmadigi [634] gibi sorunlar), ve nasil ki daha sonraki dönemlerde Ebussu'ud gibi "bilgin'ler" seriat'in en önemli kuruluslarindan bir sayilan "Hülle" vesilesiyle "Pir'e" ya da "Buluga erismemis oglan çocuguna" kadini hülle ettirmenin caiz bulunup bulunmadigini fetva konusu yapmislarsa [635], günümüzün "aydin" 'lari ve "büyük profesörleri" için dahi bu ilkellikteki seyler (örnegin ölü ile ya da hayvanla cinsi münasebette bulunan kisi'nin kaza orucu tutup tutmayacagi, ya da tükürüklü ve tükürüksüz üfleme usulleriyle hastaliklari tedavi sorunlari, vs) bilim konusu sayilmistir [636]. Düsunünüz ki bu ilkelliklerle ugrasanlar, ar-Razi ya da al-Farabî ya da Ibn Sina ya da Ibn Rüst vs gibi kimseleri "Cahil" , "Zindik" diye çagirabilmislerdir.
Söylemeye gerek yoktur ki Bati'da da yukardaki seviyesizliklere
benzer seyler çok olmustur. Örnegin Abélard
ya da Roger Bacon ya da Kepler gibi ve daha nice
gerçek bilginleri, eski Yunan kaynaklarindan yararlandilar
diye dinsizlikle ve bilgisizlikle suçlayanlar çok
çikmistir. Fakat ne var ki bu seviyesiz kisilerin ve çevrelerin
seviyesizlikleriyle savasanlar da çok olmustur. Seriat
ülkelerinde ise aksine, bu tür bir savasima yönelmek
söyle dursun, fakat ilkel zihniyeti alkislayanlar bas taci
yapilmistir. Örnegin "sinegin kanadinin birinde günah,
digerinde sevap bulundugunu ve bu nedenle yemek çanagina
sinek düsecek olursa disarda kalan kanadi iyice batirdiktan
sonra atip yemege devam etmek gerektigi ve çünkü
sinek gibi hasaratin idrak sahibi olup yemegin içine önce
günah kanadini sokacagini" öngören seriat
hükümlerini savunanlar, ya da "ölü hayvanla
cinsi münasebette buluan kisi'nin kaza orucu tutmakla yetinmesi
gerektigine dair" hükümleri geçerli sayanlar,
ya da "deve ahirlari civarinda seytanlarin dolastigini, bu
nedenle oralarda namaz kilmanin yasaklandigina dair" emirlere
uyanlar, ya da "cinlerin cinsiyet sahibi olduklarina"
dair hükümleri açikliga kavusturanlar ve buna
benzer saçmaliklara basvuranlar ve bunu "Seriât
yolu ile gerçeklere gitmek" sananlar, yani Gazali'
ler, Ibn Teymiyye 'ler, ad-Damiri 'ler, ve saymakla
bitmez nice "büyük allame'ler", sadece halk
yiginlarinin degil, fakat aydin siniflarin da günümüze
dek hayranlik duydugu kimseler olmuslardir. Akilciligi yok etmege
ugrasan bu kisilere karsi savasacak yerde, onlari yücelten
ve yüz yillar boyunca bu kertede tutan, ve örnegin Gazali
gibi birini Hüccet-ül Islam namiyle
"Peygamber'den sonra en yüce kisi" olarak tanimlayan
"aydinlar" sadece seriat ülkelerinde yetisir olmustur
[637]. Müslüman toplumlarin tümü'nün,
yeryüzünün her bakimdan en geri ve ilkel toplumlari
seklinde kalmalari, ve bu kerteden kurtulamamalari nedenlerini,
aydin siniflarin seviyesizliginde aramak yanlis olmayacaktir.
Tüm seriat ülkelerinde oldugu gibi bizde de, özellikle Osmanli döneminde, "Aydin" diye bilinen siniflar için yasam kurali su olmustur: "Kisi ve toplum bakimindan sosyal, siyasal ve ekonomik ve askeri alanlarda her sorun Tanri ve peygamber emirlerine göre çözümlenmelidir!". Hiç bir seyi akil rehberligiyle yapmayip her seyi mutlaka ilahi hükümlere dayatma geregine inanan ve halki da buna inandiran bu "aydin" siniflar tüm geriliklerimizin baslica sorumlusu olmuslardir. Yüzyillar boyunca basimiza gelen felaketler, bize ders olacak ve bizi akil yoluna sokacak yerde, "aydin" siniflarin "aydinsizligi" ve "cesaretsizligi" yüzünden bizi biraz daha akilsizliga, biraz daha akilcilik düsmanligina ve biraz daha seriat emirlerine sarilmaga sürüklemistir. Yenilgi üzerine yenilgiye ugradigimiz ve savaslardan perisan çiktigimiz durumlarda Ulema'nin yaptigi tek sey, Kur'an sayfalarina gömülüp kurtulus çarelerini aramak olmustur. Bati dünyasi'nin bilimsel ve teknik üstünlüge sahip olarak Osmanli devleti'ni dize getirmege baslamasi üzerine ordu'da reform yapmayi öngörenler bile, bu islere girisebilmek için akil verilerini degil fakat Kur'an hükümlerini destek edinmislerdir. Bati teknigini almanin ve reform yapmanin dinsizlik olduguna inananlar ayni yolu seçmisler, ve iman'a baglanmakla dünya'ya egemen olmanin kolay oldugunu sanmislardir. Askeri reformlar konusunda Tatarcik Abdullah ile Keçeci Izzettin Pasa 'larin girisimlerini yine sayisiz örneklerden biri olmak üzere hatirlatmak mümkündür: Devleti uçurumlara götüren askeri yenilgiler karsisinda ordu'da reform geregini öne süren bu pasa'lar, çözüm yolu olarak Kur'an'in : "Toplu olarak sizinle savasan putperestlerle siz de toplu olarak savasin, Allah'in sakinanlarla beraber oldugunu bilin" (al-Tevbe 36) seklindeki hükümlerine, ya da cihad emirlerine sarilmislar, kafirlere karsi savasmanin Tanri dilegi oldugunu, bu dinsel görevi yerine getirmek için ordu'yu güçlendirmek ve yenilemek gerektigini ve bunun için Bati teknigini almanin kosul bulundugunu iler sürmüslerdir. Cevdet Pasa gibi aydin görüslü oldugu kabul edilen kimseler dahi reform yolunu akilci bir sonuç olarak degil fakat islâmî bir gerek olarak desteklemislerdir. Ancak ne var ki basvurduklari usulün, reform düsmanlarina yarayacagini düsünmemislerdir. Nitekim Ulema'dan çogu kisiler, Kur'an ve hadis hükümlerine sarilarak, reform'a gerek bulunmadigini ve çünkü "bir müslüman'in bin kafire bedel oldugunu" , ve "iman gücüne sahib olmakla her basarinin saglanacagini, ve esasen Tanri'nin müslümanlara yardimci olacagini, ve Bati teknigini almanin dinsizlik sayilacagini " söylemislerdir [638] . Ikinci Mahmud döneminde, veba ve taun gibi hastaliklar halki kirip geçirirken ve örnegin 1812 yilinda Istanbul ve civarinda yetmis bine yakin insanin veba'dan öldügü bilinirken, Ulema denilen 'aydinlar' sinifi, seriat hükümlerini öne sürerek, bu tür hastaliklarin sâri olmadigini, ve esasen bu yüzden ölenlerin "sehit" sayilip dogruca Cennet'e alinacaklarini, bu itibarla veba'ya karsi tedbir almanin ve körunmaga çalismanin islam dinine aykiri olacagini, ve dinsizlik sayilacagini açiklamakta ve bununla ilgili "Hadis-i serif" 'leri yayinlamakta , ve bu konuda Padisah'a fetvalar yagdirmakta idi. Kisaca hatirlatalim ki o tarihlerde Misir'da Mehmet Ali Pasa, veba salginina karsi yabanci uzmanlarin tavsiyesi üzerine, "garantina" uygulamasina basvurmustü. Istanbul Ulema'si ise, böyle bir saglik tedbirinin islâmî emirlere aykiri oldugunu kanitlayarak Sultan Mahmud' u buna benzer girisimlerde bulunmaktan, ve saglik tedbirleri almaktan alikoymuslardir [639].
Diger bir kitabimizda da belirttigimiz gibi Osmanli tarihi aydin
diye bilinen siniflarin buna benzer akilsizlik örnekleriyle
doludur. Bu örnekleri günümüze degin sergilemek
kolaydir. Yirmi birinci yüzyila girmek üzere bulundugumuz
su dönemde dahi aydinlarimizin büyük bir çogunlugu,
tipki diger seriat ülkelerinin "aydin acubeleri"
gibi, kisi ve toplum yasamlarina seriat hükümlerini
uygulamakla mesguldurlar: örnegin hala yoksullugun Tanri'dan
gelme oldugunu, ya da rizk'in Tanri tarafindan ayarlandigini,
ya da yoksullarin zenginlerden önce Cennet'e ulasacaklarini,
ya da tenasül aletini sag el ile tutmanin dine aykiri oldugunu,
ya da "Talak-i salase" ile bos edilen kadin'in eski
kocasina dönebilmesi için baska bir erkekle evlenip
onunla cisnsî münasebette bulunduktan sonra bosanip
eski kocasiyla yeniden evlenmesi (yani "Hülle"
denen usullere uyma) zorunlugunda bulundugunu, ya da ölü
bir insanla cinsî münasebette bulunan kisi'nin kaza
orucu tutmak durumunda oldugunu, ya da ana-baba-kardes ve diger
yakinlarla, eger bunlar farkli inancta iseler, dostluk kurmanin
Islam'a aykiri oldugunu ve bunlar için hayir dua etmenin
günah sayilacagini, ya da "müsrikleri" öldürmek
gerektigini, ve daha buna benzer nice hükümleri belletmekten
baska bir sey yapmamaktadirlar. Devlet okullarinda ve güya
çagdas egitim yapan kuruluslarda dahi seriat emirleri
disinda gerçek bulunmadigi ve ilim yapilamayacagi inanci
olusturulmaktadir. Islâm ülkeleri Üniversiteleri
(bizdekiler de dahil olmak üzere) bu kafa yapisindaki ögretim
üyeleriyle doludur [640]. Ve ne yazik ki bu Orta Çag
zihniyetine karsi dikilen yoktur. Aydin zihniyetin temsicisi gibi
görünenler dahi "Seriat ile gerçeklere
ulasilamaz, ilim yapilamaz, bilimsel ve ahlaksal asama saglanamaz"
diyebilecek kerteye henüz ulasamamislardir, çünkü
seriat'in ne oldugundan habersiz kalmislardir. Semavî dinlerin
hiç birinin öz'ünde özgür ve insancil
düsünceye olanak taninmadigini, din anlayisinin ancak
akilcilikla saglanacagini anlayamamislardir. Anlayanlar varsa
da seriatci çevrelerin saldirisindan yilmis ve korkuya
kapilmis olarak susmak zorunlugunda kalmislardir.