XVII) Bati'li Aydin "Insan Varligi'nin Kutsalligi " Ve "Insan Sevgisi " Inanis'larini Yerlestirmege Çalisirken , Seriatci Aydin Insan'i "Kul " Kertesinde Tutan ve Farkli Din Ve Inançtakilere karsi Düsman Kilan Zihniyet'ten Kurtarmamistir.
Insanlik tarihi birbirini izleyen ve etkileyen uygarliklarla doludur: Babilonya uygarligi, Hint Uygarligi, Misir Uygarligi, Yunan Uygarligi, Roma Uygarligi, Islam Uygarligi, Bati Uygarligi gibi uygarliklar, söyle hemen aklimiza gelenlerdendir. Fakat iddia edilir ki bütün bu uygarliklar içerisinde insan varligini kutsal sayan, insan'in insan'a karsi sevgisini yaratmaya çalisan, Kisi'ye güven ve sayginlik duyan , ve kisi'nin özgürlügünü ve sahsiyet gelismesini ve mutluluga erismesini amaç yapan uygarlik, Bati uygarligidir. Bunu kanitlamak için daha önceki uygarliklarla kiyaslama yapilir : örnegin ehram mu'cizelerini yaratan Misir uygarliginda insan degeri'nin karincalardan farksiz oldugu, ya da bilim tekniginin ve felsefe'nin temellerini atan Hint uygarligi'nda insan'dan ziyade hayvanlarin (özellikle inek'lerin) kutsal sayildigi, ya da her turlü bilimin gelistigi eski Yunan uygarligi'nda kisi'nin çesitli deger ölcülerine feda edildigi, köleligin dahi dogal görüldügü, ya da Islam uygarliginda kisi'ye "Kul" olmaktan ileri bir yer ya da özgürlük verilmedigi, kadin'larin asagilatildigi, köleligin dogal sayildigi vs... ve kisacasi bütün geçmis uygarliklarda benzeri olumsuzluklarin is gordügü, ve fakat buna karsilik Bati uygarliginda insan degeri'nin üstünlügü ve kutsalligi fikrinin temel sayildigi belirtilir.
Kuskusuz ki bu iddia'larin abartma'dan ibaret oldugunu ileri sürecek olanlar çoktur ve gerçekten de bunlar "kölelik", ya da "insan sömürüsü" , ya da "esitsizlik" vs gibi müsibetlerin Bati uygarligi tarihini süsleyen seyler oldugunu hatirlatmaktan usanmazlar. Ancak ne var ki Bati'da, Aydin diye bilinen siniflarin bu müsibetlerle savastiklari, ve kisi'yi kölelik'ten, özgürsüz'lükten, esitsiz'likten kurtarip haysiyetli bir yasam'a kavusturmak için çalistiklari, ve bu ugurda her türlü fedakarligi göze aldiklari da yadsinamaz bir gerçektir. Bu sekilde davranmalarinin nedeni, insan varliginin degerine ve insan'a güven gerektigine inanmalari, ve insan sevgisiyle dolu bulunmalaridir. Bundan dolayidir ki kisi'ye, kendi insanliginin öz degeri bilincini asilamaga ugrasmislardir; onu Tanri'nin elince bir oyuncak, ya da zavalli bir kul degil ve fakat özgürlügüne sahip, ve kendi kaderini çizebilen haysiyetli bir varlik saymislardir. Kisi'nin yeryüzü yasamlari'nin mesruiyetini, Tanri'ya ibadet ve hizmet'le degil fakat bunun disindaki nedenlere baglamayi uygun bulmuslardir. Istemislerdir ki kisi, kendi özgür iradesi'ne, kendi gücü'ne ve emegine, ve kendi insanlik degerine güvenerek bu yeryüzü yasamlarinin yapicisi durumuna yükselsin; ve böylece kendisini bu degerlerden yoksun kilan engelleri görüp bu engelleri yok etsin. Bati'nin geçmis dönemler boyunca, insan hak ve özgürlükleri adina sonu gelmez ihtilal'lere ve reform'lara yönelmis olmasinin nedeni hep budur. Daha önceki sayfalarda gordük ki Bati'yi Orta Çag karanliklarindan "Akil Cag'i" aydinliklarina sokarak sinirsiz bir asama yoluna sokanlar, insan kaderi'nin uhrevi degil dünyevi ellerde oldugunu, ve yeryüzü düzensizliklerinin ilahi degil beseri nedenlerden dogdugunu ve bütün bu bozukluklarin akilci usullerle düzeltibilecegini söylemislerdir; ve iste onlarin belirttikleri bu akilci yoldan gidilmek suretiyledir ki Bati dünyasi ilerleme kaydetmistir.
Her ne kadar kendi kendimize : "Insan degerine iman ve insan'a güven duygularini olusturan sey akilcilik midir, yoksa akilciligi var kilan bu duyugular midir?" seklinde sorular sorup, bu sorulara yanit bulmakta güçlük duymakta isek de, Bati'nin fikirsel gelisme tarihini incelemekle sunu ögrenmemiz kolaylasir ki "Insan varligina saygi ve güven" duygusu ile "Akilcilik" ve akilci bilimlere ilgi olayi arasinda çok yakin bir iliski vardir. Bati dünyasi bu iliskiyi, daha Orta Çag döneminde, özellikle eski Yunan'in bilim kaynaklarina kavusmakla idrak etmise benzer. Gerçekten de insan varligi'nin kutsalligi, ve insan'a saygi ve sevgi gibi hususlar, akilci felsefe'nin olusturdugu seylerdir, ki ilk kez eski Yunan ve Roma düsünürleri tarafindan bilimsel sekilde ele alinmistir. Aklin üstünlügünü ve akil rehberliginin zaferini saglayan akilci felsefe'nin ilk üstad'lari ( örnegin Xenophanes 'ler, Aeschlus' ler, Sokrat 'lar, Aristo lar, Stoik' ler, Cicero' lar, Lucretus 'lar, Galen 'ler, Hippokrat' lar, ve daha niceleri, insan varligi'nin degeri sorunlarina egilmis olup, irk, renk, cins, inanç kavim farki gözetmeksizin insan'a insan gibi davranmak gerektigini savunmuslardir. Içlerinde köle'lerin kötü durumuna, ya da kadin'in asagilatilmasina, ya da esitsiz'lige karsi isyan edenler, savas fikrini yerenler çikmistir. Onlarin bu savasimi sayesindedir ki köleler biraz daha insafli yasam kosullarina, ve kadin'lar biraz daha sayginliga kavusur olmuslardir. Yine bu aydinlarin giderek artan etkisiyledir ki yabanci' lar yerli halk gibi hak ve esitlige sahip olabilmislerdir. Stoik 'lerin "logos " felsefesi (ki akil sahibi her insan'in, dogustan haklara sahip oldugu ve insanlik ailesi'nin birey'i bulundugu ve akil kanunlarina bagli oldugu görüsünü kapsar sayesindedir ki Roma imparatorlarindan bazilari, halka dogal haklar vermis ve hatta fethettikleri yerler ahalisini bu haklardan yararlandirma siyasetine yönelmislerdir
Her ne kadar büyük düsünürlerden bazi'lari, örnegin Aristo ya da Eflatun , kölelik gibi kuruluslara ya da savas zihniyetine açikca direnme göstermemis, ve hatta bu kuruluslari olagan sayar görünmüslerse de, kusku edilemez ki o dönemin akilci zihniyet temsilcilerinin insan varliginin önemi konusunda getirdikleri düsünce sistemi, çok daha sonraki dönemlerin aydin siniflarini insan sorunlari açisindan olgunlastirmis, bilinçli kilmistir. O zamanlar için "devrim" niteliginde sayilabilecek bu düsünce sistemini onlar, ilahi güçlerden ya da din verilerinden degil fakat akil gücünden yararlanarak ortaya koymuslardir. Içinde yasadiklari ortamin insan haysiyetiyle bagdasmaz gördükleri gelenek ve inanislarina karsi çikmislardir. Örnegin Xenephones , kendi toplumunun dinsel diye benimsedigi seyleri "masal" olarak tanimlamistir; halk çogunlugunun "savas ilahi" ya da "ask ilahi" diye taptigi tanrica'lari, bu nitelikleri nedeniyle alay konusu yapmistir. Euripidis ve Aeschlus gibi piyes yazarlari ise, Tanrica'lari, birer korkutucu, ve kindar, ve insanlari birbirlerine düsman kilici olarak tanimlayan din verilerine karsi seslerini yükseltmislerdir; ünlü piyes'lerinde bu tür kötülüklerin Tanri'lardan gelemeyecegi fikrini islemislerdir. Eflatun bile, Homer 'in siir'lerindeki tanrica'larin kötülük yapabilir sekilde canlandirilmalarini yermistir. Öte yandan Stoik 'ler , eski Yunan mitolojisindeki "gaddar, ve kiskanç ve keyfi Tanri" anlayisini, ve bununla ilgili öyküleri elestiri konusu edinmistir. Ayni seyi Çiçero 'nun ya da Lucretius 'un yapitlarinda bulmak mümkündür . Daha baska bir deyimle akla ve vicdana aykiri düsen, ya da insan degerini küçülten, ya da insan zekasini islemez hale getiren ve insanlar arasi sevgiyi yok eden ne varsa her seye karsi Akil silahi ile direnmisler , ve akilciligi egemen kilmak suretiyle insanligin gelismesi yollarini kesfe girismislerdir.
Fakat ne var ki Hiristiyanligin yerlesmesi ve devlet dini haline gelmesiyle birlikte, insan varliginin önemi ve kutsalligi sorunlari bir kenara atilip, bunlar yerine "Tanri", "Iman", ve "Ahiret" sorunlari ele alinmistir; "akilcilik" yerine "imancilik" egemen olmustur. Orta Çag karanliklarina bu zihniyetle girilmistir. Bu çag'in özelligi, daha önce de gördügümüz gibi, insan varligina ve zekasina güvensizliktir; daha dogrusu insan'i, Tanri'nin (ve onun yeryüzündeki temsicilerinin) kulu haline getirmek, ve kisi yasamlariyle ilgili her sorunu, gökten indigi ileri sürülen hükümlerle düzenlemektir.
Ve iste bu tür karanlik vadilerde yüründügü sirada, eski Yunan ve Roma kaynaklarina yeniden kavusan Bati'li aydin, akil ögesini eski tahtina oturtmanin ve akilci verilerin üstünlügünü saglamanin gerekli oldugunu anlamis ve insan varliginin degerini yok edici ne varsa her seyi yikmaga , ve bu degeri gelistirici ne varsa her seyi alip bunlara yenilerini katmaga çalismis ve böylece Hümanizma yolunu açmistir. Tekrarlayalim ki bütün bunlari, bir yandan Hiristiyanligi akil terazisine vurmakla, ve diger yandan din verileri yerine akil verilerini üstün saymakla basarabilmistir661. Ne ilginçtir ki daha 5ci yüzyilda Pelagius, o sinirsiz sekilde dolu bulundugu insan sevgisiyle, ve insan'a güven duygulariyle Kisi'yi, Incil 'in öngördügü "Ebedi günah" 'lardan uzak, ve kendi akil ve zeka gücüyle kurtulusa ulasabilir saymistir. Daha sonraki dönemlerin aydin'lari, ve özellikle 17ci ve 18ci yüzyil düsünürleri, "akil" ve "zeka" 'yi Tanri yerine geçirip Incil' i ve Klise 'yi kisi'nin dünyevi yasamlarindan tamamen uzaklastiracaklardir. Ilahiyat'cilar ya da koyu dindar sayilanlar arasindan dahi kisi'yi özgürlüge yöneltme egiliminde olanlar çikacaktir. Örnegin St. Augustin bile egitim usullerinde Aristo 'dan yararlanmak geregini savunmustur. On altinci yüzyilda Suarez, her insanin dogal ve kutsal haklara sahip bulundugunu söylemistir. On yedinci yüzyildan itibaren laik düsünce sahipleri, kisi'nin gelisebilmesi için dinsel etki ve egitimin sonra erdirilmesi fikrine sarilmislardir. Daha önce de degindigimiz gibi Akil Çagi'ni hazirlayanlar insan varligini adeta "tanrilastirmislardir" . Voltaire "Akil" ile "Tanri" ' ya yer degisttirmistir. Contrat Social adli yapitinda J.J. Rousseau, halk/millet egemenligi'ni, kisi irade'lerinin toplami olarak tanimlamis ve bu irade'nin (sanki Tanri iradesi imis gibi) asla "yanilmaz", ve "karsi gelinmez", ve "degistirilemez" ve nihayet "kutsal" nitelikte oldugunu hatirlatmistir. On dokuzuncu yüz yilda Tolstoy , insan varliginin üstün degeri ve insana sevgi duygulariyle dolu olarak savas fikrine karsi cephe almis ve ordu'yu savas aleyhtari yapmaga va ayaklanmaga çagirmistir. Dostoyevski, Karamazof Kardesler adli romani'nin kahramani Ivan 'a insan sevgisi adina adalet kavramini ilahiyatin üstüne çikartmis, ve ahlaksal degerler adina Tanri fikrini terk'ettirmistir. Alfred de Vigny, insan varligini Tanri'nin üstünde bir deger olarak gördügünü söylemekten çekinmemistir. Stirnerm , bu dönemin en ilginç yazarlarindan biri olarak, L'Unique et Sa Propriete adli kitabinda, kisi'nin beynine din kitaplariyle siringalanmis oldugunu söyledigi Tanri fikrini bütünüyle yok etmek istemistir. Nietzsche , biraz daha ileri giderek : "Biz Tanri'yi inkar ederiz ; Tanri'nin sorumlulugunu kabul etmeyiz.. Ancak bu yoldandir ki yeryüzünün insanlik için yararli bir hale getirilebilir ve kurtarilabilir oldugunu düsünürüz" diye konusmustur. Emanuel Kant ise her insan'in "araç" degil fakat "amaç" olarak deger tasidigini ve çünkü akil ile ibram edilmis bulundugunu anlatmistir. Yirminci yüzyil'in büyük bilginlerinden Alfred Adler, insan sevgisi' nin, kisi'deki her türlü bunalimi ve ruhsal hastaligi gidermege yeterli bir ilaç oldugunu belirtirken söyle demistir: "Eger her gün, sabah uyandiginiz zaman, her hangi bir insani mutlu kilmak için ne yapmak gerektigini düsünecek olursaniz, mutlaka iyilesirsiniz. Eger bu isi iki hafta boyunca tekrarlayabilirseniz, artik tedavi görmeye ihtiyacaniz kalmadi demektir...." 662. Yirminci yüzyil'in en büyük müzisyenlerinden ve ayni zamanda düsünürlerinden biri olan Pablo Casal , ki 91 yasina kadar durmadan dinlenmeden insan sevgisi adina savasmistir, hemen her sabah uyandiginda Sebastian Bach ' in "prelüd'lerini" piyano'da çalmayi ibadet haline getirmistir: "Benim sabah ibadetim budur, çünkü ben Bach'ta Tanri'yi bulurum" deerken :"Ben önce bir insan ve sonra da bir müzisyen'im; insanlik haysiyetine indirilen her darbe, bana indirilmis demektir" diye eklemistir . Insan varligina karsi besledigi sevgi ve saygi duygularini ve bu ugurda savasim amacini, ne Tanri , ne din ve ne de hiç bir sey ugruna feda etmemistir. Böylesine asil ruhlu bir aydin idi.
Bu yukariya aldigimiz örnekler, yüzlerceden sadece bir kaçidir. Bati dünyasi, hemen her dönem itibariyle bu tür örnekler çikarabilmis ve insan sevgisine dayali akim'lar yaratabilmistir. Bu sonuç, akilci felsefe'nin sihirli kaynagindan yararlanmasini bilen aydin'larin caba'larindan dogmustur.
Oysa ki Islam dünyasi, insan varliginin kutsalligina ve insan aklinin sinirsiz yaraticiligina inanan, ve kisi'yi özgür ve sorumlu ve haysiyetli duruma yükseltmeye çalisan, ve bu ugurda fikir savasimi yapan aydin tipi çikarmamistir. Insan'i din ortami disinda ele alan, ve insan sorunlarina bu açidan bakan, ve örnegin kisi'nin "Dogal haklari" ile ugrasan, ya da din ve inanç farki gözetmeksizin insan'in insan'a sevgisi fikrine yönelen bilgin ve düsünür yaratmamistir. Bilgin ve düsünür ve yazarlar arasinda asil ruhlu ve Tanri ile kaynasma özleminde olanlar çikmamis degildir; ancak ne var ki bunlar dahi kisi'nin insanlik degeri sorunlarina egilmemislerdir. Tanri askiyle "Ana'l-Hakk" diyerek "Vahdet-i vucud" düsüncesine sarilan al-Mansur al-Hallac gibi Sufi'ler, ya da "Putperest dahi olsan gel " diyerek güya farkli inançtakilere sevgi besler görünen Mevlana gibi düsünürler , ya da din'lerle alay eder görülen al-Ma'arri gibi sairler dahi insan varligini : "Tanri'nin çomaginin büklümü içinde yuvarlanan bir topuz, bir kul" olarak, ya da Tanri'yi mutlak bir keyfilikle diledigini müslüman ve diledigini de kafir yapan, ya da diledigini dogru yola sokan ve diledigini de saptiran ve sonra da bunlari birbirlerine saldirtan bir Yaratan olarak tanimlamaktan geri kalmamislardir. Seriat'in kisi'yi "eziklikler" ve "mahviyet'ler" içinde tutan bu nitelikteki hükümlerine karsi ayaklanmamislardir. Daha baska bir deyimle seriatci aydin'lar, genel olarak eski Yunan kaynaklarindan ve ozellikle Aristo'dan ve Stoik felsefe kurucucularindan yararlanirlarken, insancil duygulari gelistirme yoluna sapmamislardir. Farabi gibi dev düsünürler, ya da Ibn Sina gibi emsalsiz bilginler, ya da Ibn Haldun gibi çag üstü sosyologlar, ya da Ibn Rüst gibi olagan üstü zeka'lar ve daha niceleri, bütün okumusluklarina ve eski Yunan'dan yararlanmis olmalarina ragmen, insanliga asik davranislarin temsilciligini yapamamislardir; yapmak söyle dursun ve fakat seriat'in insanliga ters düsen hükümlerini (örnegin "Kafirler'e" karsi savasmayi -Cihad'i- öngoren emirlerini, ya da köleligi dogal bilen ya da kadin'i küçülten ya da kisi'yi kul kertesine indiren ya da buna benzer hükümlerini) geçerli saymislardir. Bu hükümlere karsi isyan eden, direnen, sesini yükselten olmamistir. Kisi sahsiyetinin haysiyeti sorunlarina egilen çikmamistir. Aralarinda hayvanlara aciyabilecek kadar hassas ruhlu olanlari görülmüs ve fakat seriat'in kisi'yi zavalli bir hayvan kertesine indiren hükümlerine karsi "Hayir!" diye haykirabileni bulunmamistir . Eski Yunan'in bilim hazinesinden yararlanmis olmalarina ragmen, kisi'nin irade özgürlügüne sahip olmasi geregine el atamamislardir. Pek çogu, seriat'in kisi'yi gerçekten asagilatan emirlerini , bu eski kaynaklari araç edinerek ve örnegin Aristo 'nun fikirlerini ters yüz ederek, mesrulastirmaya çalismislardir.
Bati dünyasi'nin aydinlariyle, Islam dünyasi'nin aydinlari arasindaki baslica fark, asil bu alanda, yani Insan anlayisi konusunda kendisini belli etmistir. Bati'li aydin, Yunan felsefesinden ve Yunan akilciligindan yararlanarak insan degeri fikrini ve insan sevgisi ögesini gelistirirken, Bati'ya bu kaynaklari tanitan Islam düsünürleri , bu tür sorunlara karsi ilgisiz ve duygusuz kalmislardir. Pek çok örneklerden biri olmak üzere hemen suracikta Ibn Sina ile Abelard 'in eski yunandan gelme bilim kaynaklarini ve özellikle Aristo 'yu ele alis tarzina deginmek yeterlidir:
Hemen belirtelim ki Aristo 'nun "Kavramcilik" ("Conceptualism") görüsüne merak saran Ibn Sina, insan varligi'nin gelismesi bakimindan bu görüslerden yararlanmayi düsünmemistir; oysa ki ayni konuyu Ibn Sina araciligiyle ögrenen Abelard , bu görüsleri insancil amaç'lara uydurmaga çalismistir. Hatirlatalim ki "Kavramcilik" denen fikir yapimi'nin amaci, bir heykeltrasin kendi kafasindan yarattigi yapit'a oranla açiklanabilir. Ibn Sina , Tanri ile yeryüzü varliklari arasindaki iliskileri, heykeltrasin hayal ettigi sey'lere göre tanimlamis, ve fakat tanimlarken sadece Aristo felsefesini tekrarlamakla kalmistir. Daha baska bir deyimle bunu yaparken, seriat'in tüm insanlar arasi sevgi'yi , sirf din ve inanc farki nedeniyle, yok eden emirleriyle (örnegin "Cihad" emirleriyle) , ya da köleligi dogal bilen, ya da kadini küçülten ya da bunlara benzer hükümleriyle ugrasmayi, ve bunlara karsi savasmayi düsünmemistir. Aksine köleligi savunmus, ve Kur'an'daki cihad emirlerini ve benzerlerini Tanri emridir diye kutsal saymistir . Nitekim al-Sifa adli yapiti bu görüslerle doludur Oysa ki Aristo 'yu Ibn Sina sayesinde taniyan ve böylece akilci felsefe'nin sirlarini kesfeden Abelard , tüm yasamini insan sevgisine adamis, ve insan varligini küçültücü her seye karsi savasmis, ve bu yüzden ömrünün büyük bir kismini zindanlarda haracamistir. "Kavramcilik " mefhumunu o, Ibn Sina 'dan farkli olmak üzere "Tanri'nin insanlar arasi sevgi kaynagi oldugu ve su hale göre insanlar arasinda savas (cihad) ya da kölelik gibi olumsuzluklarin kaynagi olamayacagi" düsüncesi haline sokmustur: sokarken de kendi mensup bulundugu din'in, yani hiristiyanligin, bu düsünce'ye ters düsen uygulamalarina (örnegin Klise'nin insan varligini ezici ve insanlar arasi sevgiyi önleyici emirlerine) karsi ayaklanmistir. Daha dogrusu akilci felsefe'nin tüm gereklerini gerçeklestirmeye çalismistir .
Yine tekrarlayalim ki akilci felsefe'nin gerekli kildigi ilk sey, akil disi verilerin, yani vahy ile indigi söylenen hükümlerin akil temeline oturtulmasi, akil süzgecinden geçirilmesi, ve akla aykiri olan seylerin elenmesidir. Söylemeye gerek yoktur ki bu usul, insan varligini küçülten ve gerileten uygulamalarin yok edilmesi ve insanlar arasi düsmanliklarin giderilmesi yolunu açar. Örnegin din kitap'larinda Tanri adina farkli inançtakileri öldürmeyi öngören emirler, akil ürünü olan ve sevgi kaynagi seklinde beliren "iyilik Tanrisi" fikriyle bagdasamayacagindan, akilci usullerle insanlar arasi sevgi ve kardesligi yerlestirmek kolaylasir. Iste Abelard 'in yapmak istedigi sey bu olmustur. Özellikle Sic et Non adli yapitinda, Hiristiyanlarin kutsal kitap'larinda akla ve mantiga aykiri gördügü seyleri elestirmis ve tartisma konusu haline getirmistir. Onun açtigi bu yol, daha sonraki yüzyillar boyunca aydin kusaklara isik kaynagi olmustur. Bati dünyasi Abelard örnegi aydin kafali düsünürlerle doludur .
Gelisi güzel bir iki örnek daha eklemek gerekirse 13cü yüzyil'in ünlü bilginlerinden Roger Bacon' dan söz etmek yerinde olur. Daha önce de gördügümüz gibi Ibn Sina sayesinde kavustugu Aristo felsefesi 'ne sarilan Roger Bacon , insanliga hizmet ugruna ömrünün 24 yilini zindanlarda geçirmistir. Fakat ona Aristo 'yu tanitan Ibn Sina , insan degeri ve insana sevgi adina pek bir sey yapmamistir. Ayni sekilde Aristo 'nun yorumcularindan Ibn Rüst , seriat'in insan varligini kul niteliginde tutan, ya da köleligi dogal sayan, ya da benzeri esaslari karsisinda susmakla kalmamis, fakat bir de Aristo felsefesi'ni, kisi' ve toplum özgürlügünü ve sahsiyet haklarini engellemege yararli bir araç haline sokmaga çalismistir. Halk yiginlarinin fikren cahil tutulmasi görüsünü islerken Aristo 'yu ya da Eflatun 'u, farkli kiliklara sokup kendisine destek yapmistir.
Her ne kadar al-Farabi ya da Ibn al- Arabi gibi, Tanri anlayisini Aristo felsefesine göre sekillendirmek ve böylece Tanri/Kisi iliskilerinde bu felsefenin insancil sonuçlarini ortaya vurmak, ve daha dogrusu insan sorunlarina yönelmek isteyenler çikmamis degilse de, hiç birinin cesareti ve insan sevgisi, bu alanlarda önemli adimlar atmaga yetmemistir.
*
Semavi dinlerin hemen hepsi insan denilen varligin "toprak" 'tan , "balçik" 'tan , "su" 'dan , "kan pihtisi" 'ndan ya da buna benzer seylerden yaratilmis gibi göstermege çalisir. Yahudi'lerin Mihna 'sinda : "Nereden geldin? Batan bir damla su'dan...Ve nereye gidiyorsun? Topraga ve yer kurdu olmaga..." diye yazilidir . Kur'an hep ayni seyleri tekrarlayan ayet'lerle doludur; örnegin " And olsun ki, insani süzme çamur'dan yarattik..." (23 Mü'minun 12) ; "...-'Seni topraktan yaratani ...mi inkar ediyorsun?-'..." (18 Kehf 37-41); "...Allah ...onu meni'den yaratip ...sekil vermis..." (80 Abese 19) gibi hükümler bunlardan bir kaçidir.
Bati'li aydin'in en büyük cabasi, insan'in yaratilis öyküsünü bu tanimlamalardan çikarip insan'in kutsalligi fikriyle bagdasir nitelige sokmak olmustur. Bu konuda Incil 'deki hükümleri akilci verilere oturtup yorumlayarak ve bu sayede insan varligini yüceltici bir formüle baglayarak, insanliga hizmette bulunanlar olmustur . Bu caba'lar sonucu Kisi, kendi kendisini Tanri'nin kulu gibi degil fakat "evladi" ya da "sureti" gibi görür olmus, ya da "gelisme" ("tekamül", "Evolution") kuram'i geregince sinirsiz bir zeka gücüne sahip bilmis, ve her üç hal itibariyle asagilik duygularindan uzaklasmis, haysiyet duygusuna kavusmus, uygarlasma düzeyine çikabilmistir.
Oysa ki seriat dünyasi böyle bir gelismeye yabanci kalmistir, çünkü seriat'in insan varligini kul olmaktan ileri görmeyen hükümlerine karsi savasan çikmamistir. Bununla beraber seriatci yazarlar Kur'an'da insan varligini yücelten hükümler bnulundugunu öne sürürler ve Kur'an'daki : "Kudretli ellerimle yarattigim (insan)...", ya da "...ruhumdan üfürünce...", ya da "Ey ogulcagizim..." seklindeki ayet'lere deginirler ve Muhammed 'in : "Kendini taniyan Tanri'yi tanimis olur" dedigini belirtirler. Mutasavvif'lar arasinda bu tür hükümlere sarilarak insan varligini kutsallastirir görünenler ya da Tanri/Kisi ayniyeti fikrine yönelenler olmustur: al-Hallac ya da al-Ma'arri gibi sair'ler bu listenin basinda gelir. Yabanci yazarlar arasinda da bu tür iddia'lari paylasanlar vardir .
Hemen söyleyelim ki, her ne kadar seriat hükümleri arasinda insan varligini hayvan'dan farkli kilan, ve kisi sorumluluguna yer verir gibi olanlari var ise de, bunlar gerçek anlamda kisi sahsiyetinin haysiyeti, ya da kisi'nin dogal haklari dogrultusunda seyler degildir. Iyice incelenecek olursa gorülür ki seriat'ta insanin kul olmaktan yukari bir degeri yoktur. Insan denilen "yaratik" zayif olmak üzere yaratilmistir, aklen yetersiz'dir, ve bu nedenle tüm yasamlarini, Tanri ve Peygamber emirleriyle ayarlamak zorunlugundadir . Fakat bütün bunlar disinda , bir de yaratilis itibariyle asagi görülmüstür. Biraz önce isaret ettigimiz gibi Kur'an'da insan'in balçiktan yaratildigi, su haline sokuldugu , kan pihtisina dönüstürüldügü , sonra et haline getirildigi, kemiklere sarildigi; ya da bir katre su'dan olusturulup "hal'den hale çevrildigi", öldürülüp kabre indirildigi, sonra yeniden diriltildigi, ve her seye ragmen yine de Tanri'nin emirlerine tam olarak boyun egmedigi için lanetlendigi yazilidir. Böylece kisi, Tanri' nin kulu olmak yaninda, bir de O'nun agziyle kendi kökenini çamur ve balçik'ta bulmakla, kendi kisiliginin yüceligi konusunda olumlu bir bilince sahip degildir . Fakat daha da hazin olan sey sudur ki, kendisini böylesine sayginliktan uzak bulan kisi, bütün bunlar yetmiyormus gibi, bir de Tanri'nin kendisi hakkinda hakaretler savurduguna taniktir. Gerçekten de Kur'an'in Abese Suresi'nde söyle yazilidir: "Cani çiksin o insanin, o ne nankördür..." (80 Abese 17) 663. Öte yandan yine Kur'an'da Bedevi'leri ve Kentli'leri küçülten hükümler vardir ki bazilari söyledir: "Bedevi'ler, kafirlik ve munafiklik bakimindan sehirlilerden beterdir ve Allah'in Peygamberine indirdigi hükümlerin sinirlarini daha ziyade bilmezler: buna daha fazla layiktirler..." (9 al-Tevbe 97). Bedevi'lerin iki yüzlü olduklarini dile getiren hükümlere örnek olarak da sunlar vardir: "Bedevi'lerden geri kalanlar diyeceklerdir ki sana -'Bizi mallarimiz, çolugumuz çocugumuzla oyaladi, artik sen yargilama dile bize, gönüllerinde olmayanlari dilleriyle söylerler..." (al-Fath 11). Ve bu Bedevi'ler öylesine kötüdürler ki Tanri onlara lanet yagdirmaktan kendini alamaz: "Bedevi'lerden öyleleri vardir ki...size belalar gelip çatmasini gözetir dururlar; bekledikleri kötü belalar kendi baslarina gelsin..." (9 al-Tevbe 98).
Bu hükümlerden anlasilmaktadir ki Tanri, Bedevi'lerin ve Sehirli'lerin munafik'liklarina ve murailik'lerine taniktir ve bu nedenle kendi yarattigi bu insanlara asla güven duymamaktadir. Aslinda bütün bunlar Muhammed' 'in sözleridir. Çünkü o, kendisine boyun egmedikleri için, Bedevi'yi ve Kent'liyi genel olarak "Arap" 'ta bularak, insan'i Tanri agziyle böyle tanimlamistir. Her ne kadar Arap'lari diger ümmet'lere nazaran daha üstün bir kavim seklinde gösteriyor görünmekle beraber, bu üstünlügü o sadece kendi mensup bulundugu Kureys kabilesi için öngörmüstür 664. Tanri'nin Kureys Kabilesi'ne Arap'lar arasinda özel bir yer ayirdigini söylemistir .
Fakat ne olursa olsun su bir gerçektir ki müslüman kisi, seriat hükümleriyle yogurulurken, kendisine daha ana karninda iken sekil veren ve yasam kaderi çizen ve fakat söz geçiremeyen ve bu nedenle "Geberesice insan" diye hitap eden bir Tanri ile karsi karsiya kalmis olarak kendi sahsiyetinin haysiyeti fikriyle bocalama halindedir. Bu bocalama içerisinde her seye küsmesi, her seyi kötülemesi, ve fikren ve ahlaken tam bir bosluk içerisinde hissetmesi dogaldir. Aydin diye bilinen siniflarin insan sevgisine yönelmemeleri, ve insan haklari adina savasmamalari nedenlerini de bunda aramak yanlis olmaz. Insancil egilimlerde görünen ve Tanri'yi insan kalbinin derinliklerinde arar görünen mutasavvif'larin dahi insan kisiliginin haysiyeti sorunlarina el atmamalari ve insan haklari konusuna yanasmamalari, gerçekten üzücüdür. "Ana'l- Hakk" diyebilecek kadar cosabilen al-Hallac ya da benzeri görüsler serd'eden al-Ma'arri gibi düsünürlerin, kendilerini Tanri'da bulma özlemleri, insan sevgisi ya da insan haklari adina degil fakat Tanri ile özdes halde bulunma hevesiyle , yani kendi öz çikarlari ugruna girisilmis örneklerdir, ve bu nedenle fazla övünülecek bir nitelik tasimaz. Ve ciddi bir inceleme yapilacak olursa görülür ki mutasavvif 'lar, insan varligi'nin degerini degil ve fakat hiç'ligini savunmuslardir. En genis görüslü ve en insancil bir düsünür olarak bilinen ve "Yetmis iki din'den olsan da gel..." diyebilen Celaleddin al-Rumi bile, biraz ilerde belirtecegimiz gibi, seriat'a dayanarak Kisi'nin Tanri karsisindaki "hiçligini" ve "kul'lugunu" dile getirmis ve bununla da yetinmeyip insan sevgisiyle ve insan sahsiyetinin haysiyetiyle bagdasmaz nice fikirlerin savunucu kesilmistir.
Islam düsünürlerinin seriat verilerine dayanarak ne ilim yapmalari ve ne de insan'a sevgi ve güven beslemeleri ve insan sasiyetinin haysiyeti ugruna savasim vermeleri elbette ki mümkün degildi, ve nitekim 1400 yillik seriat tarihi boyunca da mümkün olamamistir. Bundan dolayidir ki pek çogu Kur'an'a bagli imis gibi görünerek eski Yunan kaynaklarina yönelmislerdir. Ve aslinda onlarin fikirsel caba'lara yönelebilmeleri bu kaynaklardan yararlanmak suretiyle olabilmistir: hemen hepsi Aristo'dan , Eflatun 'dan, Hippokrat 'tan, Galen' den ve digerlerinden ilim isigi alarak is görebilmislerdir. Daha önceki bolümlerde de gördügümüz gibi, bunun böyle oldugunu bizzat kendileri söylemislerdir; al-Cahiz 'in Kitab al-Hayavan adli yapitinda söylediklerini hatirlatalim: "Eger ebedi hikmetlerle dolu eski Yunan kaynaklarina sahip olmasaydik, ve eger bu kaynaklarin ... geçmisi önümüze koyan ve baska sekilde bilmemize imkan olmayan bilim dünyasindan habersiz kalsaydik, simdi erismis bulundugumuz her seyden yoksun olurduk..." . Yine daha önce belirttigimiz gibi Farabi , kendi agziyle, Aristo 'yu ikiyüz def'a okudugunu, ve Ibn Sina , yine kendi kalemiyle, Aristo 'yu ancak Farabi 'nin yorumlariyle ve bu yorumlari en azindan kirk def'a okumak suretiyle anlayabildigini söylemekle övünmüslerdir. Digerleri hep bu dogrultuda olmak üzere konusmuslardir.
Ancak ne var ki hemen hiç biri, eski Yunan düsünürlerinin insan aklini sinirsiz gelismelere sürükleyebilecek olan görüslerine el atamamislar ve örnegin akilci felsefe alanina fazla yanasamamislardir. Aristo 'nun en sadik yorumcusu olan ve bu nedenle "Muallim-i Sani" diye çagirilan Farabi., felsefe ile din arasindaki uyusmazlik konusuna egilenlerin basinda gelir. Ancak ne var ki seriat'in insan varligina güven ve sevgi duygularini yok eden emirleri karsisinda din ile felsefe arasindaki uçurumlari kapamaga , ve daha dogrusu seriat'i akil kistasina vurmaga yanasamamistir. Her ne kadar din verilerini, "Saf akil" yolu ile kazanilan bilgilerin altinda tutmaga egilimli bulundugu kabul edilirse de dine öncelik verir görünmekten geri kalmamistir. Seriat ile müspet ilim yapilamayacagini, ce gerçeklere ancak akil yolu ile gidilebilecegini bildigi halde, bir takim fikir canbazliklarina basvurmasi, ve örnegin Aristo felsefesini Islam ile uzalastirmak için "Sudur" nazariyesini" (ki kendi deyimiyle al-fayz nazariyesi 'dir) islemesi bunun en bariz örneklerinden biridir. Bilindigi gibi Aristo için "ilk madde" 'nin baslangici olmadigi gibi "haliki" de(yaratani da) yoktur. Daha baska bir deyimle, geleneksel anlamda bir Tanri diye bir "Yaratan" yoktur; olmadigi içindir ki insan denilen varligi "Kul" niteliginde kabul durumu söz konusu olamaz. Bundan dolayidir ki Aristo felsefesinden, insan'in "özgür" oldugu, "üstün" oldugu ve "fikren bagimsiz" ve "kendi davranis'larinin sorumlusu" oldugu gibi sonuçlar dogar. Bati'li düsünürler arasinda insan aklinin üstünlügüne inanan ve insan'i "Kul/köle" degil fakat "kutsal" sayan ve "Tanrisal" bulan düsünürler hep Aristo felsefesine (ya da diger benzeri Yunan kaynaklarina) siginmis olan kimselerdir. Bunu yaparlarken "Kutsal" diye bilinen kitap'larin Tanri tarafindan degil fakat insanlar tarafindan ve bir takim çikarlar ugruna yazildigini, ve bunlarin dünya yasamlari bakimindan rehber alinmayip, bunlar yerine insan yapisi kanunlarin temel kilinmasi geregini savunmuslardir: hep insan'a güven duygusu içerisinde bulunduklarindan dolayi...
Oysa ki Aristo 'ya en fazla bagli olan ve onu en sadik sekilde yorumlamaga çalisan Farabi bile, bu olasiligi kendisinde bulamamistir. Örnegin Aristo, biraz önce deigimiz gibi, "made'nin" baslangici olmadigini söyledigi halde Farabi, Kur'an'da "alem'in Tanri tarafindan yaratildigi" yazilidir diye, aksi fikri savunmus ve "baslangiç" fikrine agirlik tanimistir. Aristo madde'nin "haliki" (yaratani) olmayip "ezeli ve ebedi" oldugunu söyledigi halde Farabi, her ne kadar madde'nin ezeliyeti fikrine katilmakla beraber, bu ezeliyet'in Tanri'dan "sudur" ettigini öne sürerek Tanri'yi madde'nin "Halik'i" olarak kabul etmistir. Böylece "sentez" yolu ile Kur'an'daki sonuca eriserek Tanri'yi "Efendi" ve kisi'yi de "Kul" durumunda tutar olmustur. Getirdigi "Sudur " nazariyesinin asli budur. Daha baska bir deyimle Farabi , aklin yüceliklere ulasmasini ve gerçek anlamda yaratici olmasini saglayici caba'larda bulunmamistir. Bütün olumluluguna ragmen , mensup bulundugu topluma sinirsiz bir gelisme yolunu açamamasi kuskusuz ki bundandir.
Ibn Sina bu vesile ile verilebilecek diger bir örnektir. Daha önce de belirttigimiz gibi Ibn Sina , saglik ve hastalik konularindaki ünlü kitabini, yani al-Sifa'yi, Kur'an'dan ya da Muhammed'in söylediklerinden yararlanarak hazirlamamistir; eski Yunan kaynaklarini ve özellikle Galen'i ve Hippokrat'i izleyerek hazirlamistir. Örnegin Seriat'in "Ta'un hastaligi sirayet etmez, Tanri isterse eder" seklindeki ya da benzeri nitelikteki hükümlerini benimsememis, aksine bunlari inkar edercesine, yani tipki Galen ve Hippokrat gibi, hastaliklarin Tanri'dan gelmeyip mikroplardan, pislikten vs geldigini belirterek ilim yapmistir. Ancak ne var ki bunu yaparken insan beynini seriat verilerinin tasalludundan kurtarmayi ve akli üstün kilmayi denememistir. Dinsiz görünmemek için Kur'an'i sanki bilim kaynagi imis gibi göstermeyi, kur'an'a bagli olarak ilim yapiyormus gibi görünmeyi ma'rifet bilmistir. O kadar ki Kur'an sure'lerinin basinda yer alan ve aslinda hiç bir anlami olmayan fakat sirf "muamma" yaratmak amaciyle konmus olan harfleri ( örnegin Elif, Lam, Mim seklindeki isaret'leri) dahi (muhtemelen bunlara hiç inanmadigi halde) bilimsel yollardan açiklamaga çalismistir. al-Risala al-Nuru'ziya (Istanbul 1298) adli kitabinda yaptigi sey, müspet bir bilim adamina ve bir aydin'a degil fakat olsa olsa din adamina yakisan bu tür bir davranistir
Ayni sey'i, farkli bir konuda olmak üzere Ibn Arabi vesilesiyle de tekrarlamak mümkündür. Bilindigi gibi Ibn Arabi , tasavvuf felsefesini insancil bir dogrultuya sokmaga çalisan düsünürlerden biridir. Onu böylesine olumlu bir düsünür yapan sey, Kuran'dan yararlanmak degil, fakat aksine Kur'an verilerine ters düsercesine Eflatun 'a baglanmak olmustur. Tanri'yi , Kur'an'daki tanimlamaya göre degil fakat, fazla belli etmeden, Eflatun 'un tanimina uygun olarak ele almistir. Bundan dolayidir ki Kur'an'a ters düsen görüslerini (örnegin farkli din ve inançtan olanlar dahil tüm insanlar arasi kardeslik ve sevgi fikrini), hep Eflatun kaynagindan aldigi ilhamlarla sergileyebilmistir. Öylesine Eflatun hayranidir ki , kendi kendisini "Ibn Eflatun" ("Eflatun'un oglu) diye çagirmaktan adeta gurur duymustur. Fakat o da tipki digerleri gibi, insan aklini seriat'tan kurtarma savasimi verememistir.
Ibn Rüst , tipki digerleri gibi, Aristo 'nun ve Eflatun 'un görüslerine uygun olarak Tanri'yi , sevgi kaynagi seklinde benimseyenlerdendir. Fakat buna ragmen seriat'in "korkutucu ve gaddar" ve "insan iradesi'ndeki özgürlügü" yok edici Tanri fikrine agirlik vermekten geri kalmamistir.
Bu örnekleri günümüze dek getirmek mümkündür. Bu aci gerçegin ortaya vurdugu sey sudur ki Bati'li aydin için insan varligi ve insan akli sinirsiz gelismelere müstait bir nitelik ve kutsallik tasidigi halde, seriat dünyasinin "aydin'lari" için tasimamistir; insan denilen yaratik "kul" kertesinde sayilmistir. Insan sevgisiyle dolu oldugu sanilanlar dahi gerçek anlamda insanliga yararli olma yolunu bulamamislardir. Asagidaki bir kaç örnek , bunun böyle oldugunu kanitlamaga yeterlidir.
*