1 ) Hüseyn Ibn Mansur al-Hallac (857-922) Kendini "kutsal" ve "Tanri" 'nin sureti gibi görür ama insan haklarinin kutsalligindan habersizdir :

Islam kaynaklarinin belirttigi gibi al-Hallac, Islam'da Yunan felsefesi'nin ilk "salik'lerindendir" 665. Bu felsefeye hakim olan ilkeleri, ve örnegin Aristo 'nun ve digerlerinin isledikleri "Tanri-Kisi ayniyeti" kuramini Yunan felsefesinden etkilenerek benimsemistir. Ancak ne var ki ana fikri oradan almakla beraber, fikrin gerekçesini farkli temele yerlestirmistir; su bakimdan ki Yunan felsefesi akilci nitelikte bir felsefe oldugu halde al-Hallac akilciliga yabanci verileri, ve daha dogrusu seriat'i kendisine dayanak edinmistir. Bundan dolayidir ki olumlu bir sonuca erisme olanagini bulamamistir.

Gerçekten de Yunan felsefesinde Tanri-Kisi ayniyetini öngören nazariye, evvelce de özetledigimiz gibi, akilci bir düsünce tarzi'nin ortaya vurdugu bir olusumdur; ve bu olusumdan tüm insanligi sevgi denizinde birlestirme amaci yaninda, bir de asil insan varliginin dogustan kutsal haklara sahip bulundugu sonucu dogmustur. Nitekim Bati Orta Çagi, Islam düsünürleri sayesinde eski Yunan felsefesine kavustugu an bu sonuca yönelik asamalar yapmistir. Oysa ki Bati'ya bu firsati yaratan Islam düsünürleri, farkli ve insan haklari bakimindan olumsuz sayilabilecek bir sonuca ulasmislardir, çünkü Yunan felsefesinin akilci tabani yerine seriat kaynagini kendilerine gerekce yapmislardir. Bunun ilk örneklerinden birini iste al-Hallac örneginde bulmaktayiz. Bakiniz nasil:

Tasavvuf'a dair yapitlarindan anlasilacagi gibi al-Hallac, Tanri'yi kendi içinde duyan ve kendini O'nunla birlikte her yerde bulan bir kimsedir; Tanri-Kisi ayniyeti fikri'nin ve "Vahdaniyetciligin" en kararli temsilcilerindendir. Kur'an'in Bakara Suresi'nin 31-33 ayet'lerinde Adem için söylenenleri 666 ele alarak kisi'nin Tanri suretinde yaratildigini, ve kisi ile Tanri'nin ayni seyler oldugunu, ve aynaya bakan kisi'nin, kendi kendisini Tanri'da görmüs olacagini söyler ve: "Ana'l-Hakk" (Yani "Ben Tanri'yim") diyerek kendinden örnek verir. "Sarap nasil su ile karisik ise benim ruhum da onun ruhu ile birlikte karismistir" diye bu söylediklerini su sekilde pekistirir:

"Susuzlugum içerisinde sarap kadehine yüzümü çevirdigimde

Kadehin koyulugunda bir gölge gördüm, SENIN (gölgeni)

Bir baska si'ir'inde, her an ve her yerde Tanri ile "ruhen" iç içe bulundugunu söyle belirtir:

"Ben sevdigim O'yum, ve O sevdigim BEN demektir

Biz ayni vücud'ta yerlesmis iki ruh'uz

Ve sayet beni görüyor isen ONU görüyorsun demektir

ve eger ONU görüyor isen beni görüyorsun demektir..." 667.

Bir baska si'ir'inde kendisini Tanri seklinde gördügünü söyle anlatir:

"Kalbim bir goz oldu ve (Tanrim) gözlerimde parildadi

Kendi kendime fisildadim -'Sen kimsin?'- ve aksi sedam yanitladi:Sen" 668.

Bir baska vesileyle söyle seslenir:

"Ah, O ben mi idim? Yoksa SEN mi?

Iki Tanri

Bu benden çikan söz degil , (çünkü) iki Tanri olduguna dair söz benden çikmis olamaz,

Fakat her seye ragmen Seninle benim aramda -'Bu Ben'im'- seklinde azab verici bir sey durmakta,

Benim -'Aramizdaki bu ben'im'- düsüncesini, Senin -'Bu sen kendinsin'- düsüncesiyle birlikte..."669.

Su durumda kendi disinda bir baska Tanri olabilecegi fikrini red etmis olmaktadir. Bu i'tibarla kendisine, çesitli yollarla, "Tanri" diye belletilen sey'e karsi imansizligini dile getirmekte sakinca görmez:

"Tanri'ya imani red ettim

Bana zorla kabul ettirilmis olani

Iman için gerekli görülen bu sey

Haksizligin taa kendisi idi..." 670

Bundan dolayidir ki Tanri ile kendisi arasinda hiç bir araci kabul etmez; öylesine etmez ki ne "mu'cize" denen sey, ne "Peygamber" ve ne de "Kutsal" kitab onun indinde gerçek anlamda deger ifade etmez. "Tanri sözleri" diye tanimlanan Kitab'i, esine emsaline rastlanmaz bir seymis gibi görmez. Nitekim bir gün Mekke'de bir ahbabi ile dolasirken 671 , ahbabinin kendisine Kur'an'dan ayet'ler okumasi üzerine : "Buna benzer seyleri ben de pek ala yazabilirim" diye konustugu, ve bu sekilde konusmasi üzerine ahbabi'nin küfürler savurarak kendisinden uzaklastigi söylenir. 672

Bütün bu ve buna benzer satirlarinda al-Hallac, Evren'in her zerresinde kendini ve kendinde de Tanri'yi buldugunu belirtir. Söylemeye gerek yoktur ki Tanri-Kisi ayniyetini böylesine benimsemis bir kimse için "din" denilen sey sekilcilikten (örnegin ibadet etmek, dua etmek, namaz kilmak vs) farkli bir seydir. Ona göre din demek kendini Tanri'da, Tanri'yi da kendinde bulmak demektir. Bundan dolayidir ki söyle yazar:

"Ne zaman ki bahs'edilen Sevgi bir tüm ve bir bütün'dür

Ve sevgi'nin haykirislari onun aglamalari arasinda kaybolup gitmistir

Iste o zaman insan arastirir durur

Ihtiraslari'nin neler tanimladigini,

Ve ibadet imansizliktir

Bir kere bunu bildikte..." 673 .

Ancak ne var ki bu satirlarin yazari olan al-Hallac, sanki bunlari yazan kendisi degilmis gibi, çogu zaman yazdiklarinin tam aksini yapmistir. Örnegin ibadet'in gereksiz oldugunu söylerken üç def'a Mekke'ye hacca gitmek suretiyle her kesten ziyade o ibadette bulunmustur. Kendisini Tanri seklinde görürken ve "Sevgi" 'den söz ederken asker kiyafetine girerek Kesmir'deki putperest hindu'lari ve Ma Sin mevkiinde bulunan türk'leri müslüman etmek için gönüllü bir "mücahid" olarak gitmistir. Yine ayni sekilde, Tanri ile ayniyet içinde bulundugunu belirterek Tanri ile kendisi arasinda araci kabul etmedigini söylerken Peygamberin risaleti hakkinda Ta sin al-sirac adli kitabini, ya da Iblis' in görevi hakkinda Ta sin al-azal adli yapitini hazirlamistir. Öte yandan kendisini Tanri ile ayniyet içerisinde bulup "Tanrisal" görmekle beraber, kisi'deki kutsal ve dogal haklar konusuna yabanci kalmistir. Kisi'nin kutsalligi fikrini, kisi haklari açisindan ele almamistir. Seriat'in kisi hak ve özgürlüklerini yok eden, köleligi dogal bilen, kadin'i küçülten hükümlerine karsi sesini çikarmamistir. Islam'i zorla ve kiliç yolu ile kabul ettirmek için savasma'nin (Cihad'a çikmanin) Tanri'nin yüceligi fikriyle ya da hosgörü zihniyetiyle bagdasmayacagini anlamamis ve baskalarina da anlatmamistir; aksine bizzat kendisi , gözü dönmüs bir asker gibi savaslara katilmis ve insanlari (örnegin türk'leri) zorla müslüman yapmak için savasmistir. Akilci yönde bir davranista bulunmamistir; düsünce özgürlügüne yer verir nitelikte bir egilimde bulunmamistir. Kisi varliginin yer yüzü yasamlarini mutluluga, refaha, kalkinmaya sürükleyici yönde fikir sunmamistir. Sunmak söyle dursun fakat bu alanda da kendisinden beklenmeyen ve son derece olumsuz bir yol tutmustur, su bakimdan ki akilci gelismelere egilik görünen mu'tezile sinifina karsi insafsiz saldirilarda bulunmustur; onlari dinsizlikle, zindiklikla suçlamistir, öldürülmelerinin caiz oldugunu açiklamistir. Ibn Hanbal gibi akilciliga düsman kisilere karsi sevgi ve hayranlik beslemesi, bu kimselerin mu'tezile sinifina dis bilemis olmalarindandir 674. Ancak ne var ki mu'tezile mensuplarini, sirf bu nedenle ölüme müstahak gören ve böylece hosgörüsüzlügünü sergileyen al-Hallac, kendisinden biraz daha hosgörüsüz olan din adamlari'nin azizligine kurban gitmekten kurtulamamistir: hem de o sayginlik besledigi Kur'an'in Maide Suresi'ndeki hükümleri geregince. Gerçekten de halife al-Muktadir zamaninda maliki kadisi Abu Omar Hammadi , Kur'an'in Maide suresi'nin 33cü ayet'ine geregince 675 al-Hallac 'i, "Tanri'ya ve peygambere savas açanlardan" sayarak "Katli'nin caiz" olduguna dair fetva vermis ve halife'de bunu onaylamis, ve bunun üzerine al-Hallac en vahsi bir sekilde öldürülmüstür. Ibn Hallikan olayi söyle anlatir: "(Halife) al-Muktedir'in veziri Hamid Ibn al-Abbas huzurunda toplanan Kurul' a, Kadi Ibn Ömer katlin caiz olduguna dair kendi eliyle yazmis oldugu fetvayi sundu... Bunun üzerine al-Hallac söz alarak söyle konustu - 'Beni ne falakaya yatirabilir ve ne de kanimi akitabilirsiniz; beni öldürmek için kanuni bir dayanaginiz yoktur. Benim bagli bulundugum inanç islami bir inançtir ve sünnet üzerine bina olunmustur. Dört büyük Imam'in emirlerini kabul etmekteyim; Islam'a uygun olarak is görmüs olan halifeleri ve Peygamber'in Ahsabini (arkadaslarini) tanimaktayim...Sünnet konusunda yazilar yazdim...Tanri hakkinda da yazdim. Tanrim beni koruyacaktir...". Bunun üzerine vezir Hamid halife al-Muktedir' e durumu ve Kadi efendi'nin ölüm fetvasini bildirir. Halife fetva hükmünün yerine getirilmesini ve al-Hallac' in bin kez kirbaçlanmasini ve eger ölmeyecek olursa bin kez daha kirbaçlanarak kafasinin uçurulmasini ister. Bu emir üzerine vezir Hamid cellad'i çagirtir ve al-Hallac' i teslim ederek Kur'an'in söz konusu ayet'ini (yani Maide 33) okuyarak söyle emreder: "Sayet al-Hallac falaka altinda son nefesini vermeyecek olursa, ellerinden birini kes, sonra bir ayagini kes, ve eger seni aldatmaya kalkar ve Dicle ile Firat nehirlerinden altin ve gümüs akitacagini söyleyecek olursa, ne ona aci ve ne de cezayi infazdan geri kal...". Fakat emrini biraz daha etkili kilmak için sunlari ekler: "Idam hükmünü, geregine uygun sekilde yerine getir, çünkü Islam'in huzuru ve gelecegi bu adamin öldürülmesine baglidir! ". Bu emir geregince cellad al-Hallac' i teslim alir ve o gece hapseder. Ertesi sabah kalabalik bir halk kitlesinin seyretmek için toplandigi Bab-at-Tak denilen yere getirir. Infazcilar al-Hallac' i kirbaçlamaya baslarlar; fakat al-Hallac hiç bagirmaz, sesini bile çikarmaz. Sadece alti yüzüncü kirbaç vurulurken cellad'a hitaben : "Birakta yanina geleyim, çünkü sana verecegim bir ögüt var ki Istanbul'u fethetmeye deger" diye konusur. Fakat celladbasi ona söyle yanit verir: "Bana buna benzer seyler söyleyecegini bildirmislerdi, fakat cezani kaldirmak benim yetkim dahilinde bir sey degildir". Dayak fasli al-Hallac' in kemikleri üzerinde et parçasi kalmayincaya kadar devam eder; bu is bittikten sonra dört uzvu kesilir, parçalanir ve sonra kafasi koparilir, sonra vücudu yakilir ve külleri Dicle nehrine atilir. Kesik bas uzunca bir sopa'nin ucuna takilir ve Bagdat'ta bir köprü'ye asilir: gelen geçen görsün de dehsete düssün diye. her ne kadar halk yiginlari gerçekten dehsete düsmekle beraber, al-Hallac' in mürid'leri, onun basi'nin kirk gün sonra geri gelecegini söyleyerek övünürler. Güya o yil dicle nehri tasar ve mürid'ler de bu tasmanin al-Hallac' in külleri yüzünden oldugunu söylerler 676.

Bu vesile ile su noktayi tekrar belirtmeden geçmek olmayacaktir ki al-Hallac, insanlik ugruna, ya da hak ve özgürlük adina hayatini feda etmis degildir. Özlem duydugu sey insanligin fikren gelismesi ve akilci zirvelere erismesi degildir; farkli inançlar arasinda hosgörünün yerlestirilmesi de degildir. Biraz önce degindigimiz gibi, aslinda bu kavramlardan tamamiyle habersizdir. Bütün istedigi sey kendini Tanri'da bulmak, O'na kavusmaktir, hem de sehid edilmis olarak. Nitekim 3cü kez Ka'be'yi ziyaretle hacci sirasinda halk'a hitaben : "Allah benim kanimi sizlere helal etti, beni katlediniz; beni öldürmek müslümanlara farz olmustur; imdi hakiki bir din mücahidi gibi hareket edin, beni katlederek Allah yolunun hakiki mücahidleri olun ki ben de sehid olarak öleyim" diye konustugu söylenir. "Sehid" olarak ölmenin, Islam'a göre, büyük mükafatlara ve hele Cennet'lerdeki hürilere erismek demek oldugu göz önünde tutulacak olursa, "Ana'l-Hakk" seklindeki haykirislarda tüm insanliga degil fakat daha ziyade bencillige yönelik bir amaç yattigini düsünmek yanlis olmayacaktir. Orta Çag Bati'sinda insan haysiyeti ve hak ve özgürlükleri adina savasan ve her türlü fedakarliga katlanan örnekleri hatirladikca, seriat dünyasindaki "bencilligin", "digerkamliga" ("altruism'e") üstün gelmesine hayiflanmamak ne mümkün!

Fakat her ne olursa olsun su muhakkak ki al-Hallac olayi, fikir özgürlügünü yok etmek amaciyle islenen cinayetler bakimindan, seriat tarihinin en üzüntülü ve en kanli sayfalarindan birini doldurur. Onun ölümü, daha sonraki kusaklar için, dehset yaratan örneklerden biri olmustur. Nitekim al-Hallac' in görüslerini paylasan düsünürler, daha o andan itibaren görüslerini terk'etmisler ve bagnaz kesilmislerdir. al-Sibli, ibret verici bir örneklerden biridir.

*