IV) Seriatci "aydin" halk yiginlarini felsefi ve bilimsel gerçeklerden habersiz birakirken, Bati'li aydin, Orta Cag'da bile halk'a dönük olarak ilim yapar:

Seriat dünyasi'nin yazar ve düsünürleri, daha ilk anlardan itibaren halk yiginlarini sadece din hükümleriyle ve pek az miktarda diger verilerle (biraz metamatik, biraz hendese, biraz cografya vs) egitmek ve akil yolu ile erisilebilecek gerçeklerden uzak tutmak istemislerdir. Halki akilci egitimle yetistirmenin hem olanaksiz ve hem de tehlikeli oldugunu düsünmüslerdir. Çünkü bir kere halkin iman gücü'nün cehaletle orantili bulundugunu, ve cehalet ne kadar yogun olursa halkin da o kadar imanli olacagini, ve buna karsilik aydinliga kavusan bir halkin iman gücünden yoksun kalacagini hesap etmislerdir. Aristo 'yu en akilci ölçülerle ele aldigi kabul edilen Ibn Rüst bile bu görüsü benimsemistir. Tipki seriat ülkelerinde oldugu gibi Bati'da da vaktiyle, halki hor gören, halk'a güven beslemeyen, ve çikar düsüncesiyle halki cehalet içinde tutmak , ve din kitaplari araciligiyle bu inanisi köklestirmek istenler çok olmustur. Yeni çag sayilabilecek dönemin ünlü yazarlarindan Machiavelli bile insanlari, fikir yetenegi ve anlayis gücü itibariyle üç kategori'ye ayirmisti: ilk grupta "Gerekleri kendi fikir gücü ve yeterliligi ile" bilenleri, ikinci grup'a "Gerçekleri baskalarinin açiklamasiyle anlama yetenegine sahip olanlari", ve nihayet son grup'a da "Gerçekleri anlama ve ögrenme olanagina sahip bulunmayip fikren yetersiz yaratilmis olanlari"koymustu 773.

Ancak ne var ki Bati'da, bu zihniyete karsi çikan ve halk yiginlarini akilci bilim verileriyle aydinlatma geregini savunanlar çok olmustur. Bunlar, halkin cehaletine inanmis köhne zihniyet'le her türlü iliskiyi koparip yeni kusaklari egitmisler ve böylece aydin sayisinin çogalmasini ve bu sinifin "Kültür liderligi" görevini yüklenmesini saglamislardir774. Zaman zaman halk dahi, aydin siniflarin bu cabalarina yardimci olmus, ve kendisini fikren gelistirmek isteyenlerin yaninda yer almistir. Hemen belirtelim ki fikirsel gelisme olasiligini, dar bir sinifin tekelinden kurtarip halk yiginlarina kazandirmak ve halk iradesi'ni toplum yasaminin temeli kilmak, Bati dünyasi' nin eski Yunan'dan devir aldigi bir miras'tir. Daha o dönemlerde, örnegin Atina'da, halk kendi özgürr iradesine göre kendi yasamlarini düzenleyici kararlar alir, kanunlar yapardi. Bu kanunlarin üstünde baskaca güç tanimazdi. Her ne kadar çogunluk iradesi'nin "kisi özgürlüklerini" ezen ve "çogunluk diktatoryasi" seklinde beliren yönleri olmakla beraber, akilciligin ve akil rehberligi'nin daha sonraki dönemlere tasan etkileri ortada idi. Sokrat' in , ve Aristo 'nun ya da digerlerinin, akilci egitim ilkeleri, yüzyillar içerisinde süzüle süzüle ve Orta Çag dehlizlerinden ve geçe geçe, Modern Çag düsünürlerinin elinde yepyeni bir kiliga girmis ve halk'larin fikirsel gelismesinde is görmüstür. Her ne kadar Eflatun , halkin tüm olarak egitimi yerine daha ziyade savasci siniflarin (askerlerin) ve yöneticilerin egitilmesi konularina egilmekle beraber, basta Aristo ya da Sokrat olmak üzere eski Yunan düsünürleri için egitim demek akli ve zeka'yi gelistirmek, akilci bilgilere ulastirmak demekti. Gercekleri akil rehberligiyle aramak en büyük amaç idi. Aristo , akilci egitimin halki fikirsel güce ve özgürlüge kavusturacagini söylerdi; en büyük faziletin bilgi edinmek oldugunu ve bilgi'nin de Doga'yi akilci yoldan arastirmakla mümkün olacagini eklerdi. Iste Bati dünyasi eski Yunan'dan bunlari ögrenmistir. her ne kadar Klise' din egitimi yolu ile insan zekasini, gökten inme sanilan verilerle körletmekle beraber, eski Yunan'dan gelme egitim usullerinin bilinmesine engel olamamistir. Islam dünyasi'nda eski Yunan'dan yararlananlar akilciligin nimetlerine sirt çevirirlerken ve Kur'an'i "bilim kaynagi" olarak bilirlerken, Bati'da, hem de o en karanlik dönemlerde, akilciligi deger ölçüsü yapanlar ve halki din etkisinden krutarmaya çalisanlar çikmistir. Bunlar arasinda, eski Yunan "Stoik'lerinin" gelistirdikleri "logos" doktrinine bagli olarak, her insanda gerçekleri kesfedebilecek bir düsünme yeterliligi ve yetenegi bulundugunu, ve akil yolu ile her seyi saglamanin mümkün bulundugunu, ve akil kanunlarinin üstünlügünü savunurlardi. Bilindigi gibi "Stoik" felsefe okulunun bu görüsü, daha sonra Roma'lilar tarafindan benimsenmis ve gelistirilmis ve halk'in fikren egitilerek gerçekleri akil yolu ile kesfedebilir hale getirilmesi siyasetine arac edilmistir. Roma Imparatorlarindan bazilari (örnegin Marcus Aurelius ), halki olusturan kisilere "evrensel yurttaslik" hakki tanimak, dogal haklar ve esitlikler saglamak yollarini aramistir. Her ne kadar kendisi, halkin dogal olarak fikren yeterli oldugunu kabul etmemekle beraber, akilci egitim sayesinde halk yiginlarinin siyasal ve sosyal ve ekonomik her türlü haklari kullanmak bakimdan yeterli kerteye gelebilecegini düsünmüslerdir. Feth'edilen ülkelerin halk'larina dahi, tipki Romali yurttaslar gibi, tüm yurt'taslik hak'lari tanimislardir 775. Her insanda var olduguna inandiklari akil ögesi nedeniyle, insanlar arasinda ayricalik'lar ya da asagilik'lar yaratilamayacagini kabül etmislerdir. Ancak ne var ki Hiristiyanligin yerlesmesinden sonra durum degismistir. Her ne kadar Incil'de insanlarin Tanri'nin evladi oduklari yazili ise de, bu hüküm her kesin esit ve fikren yeterli duruma gelebileceginin kaniti sayilmamistir. Aksine insanlarin kendi kendilerini akil yolu ile degil fakat Tanri ve Peygamber emirleriyle kurtulusa çikarabilecekleri görüsü egemen olmustur. Bu görüs, bilindigi gibi, Orta Çag'in baslica özelligini teskil eder. Ve iste Bati'li aydin, Orta Çag'in bu özelligini, eski Yunan ve Roma'da is görmüs olan Stoik" felsefe'den yararlanmak suretiyle çökertmistir; çökertirken de halk'in akilci egitim yolu ile gelistirilmesi ve üst düzeyde bir fikir kertesine eristirilmesi olanaklarini saglamis ve insan beynini din kitaplarinin tutsakligindan kurtarmistir. Oysa ki Bati'ya eski Yunan düsüncesini ve felsefesini tanitan Islam düsünürleri, halk'in fikren gelisebilir oldugu fikrini yadsimislar, ve kisi ve toplum yasamlarinin, ve dirlik ve düzen'in ancak din egitimiyle ve din verilerinin rehberligiyle saglanabilecegini savunmuslardir. Insan aklina güven beslemek ve insan varligina deger vermek diye bir sey onlar için sorun teskil etmemistir. Böyle bir düsünceye sahip olsalar bile, içinde bulunduklari korkutucu ve gerici ortam onlara, bu sorunlara egilme firsatini vermemistir.

*

Bati dünyasi'nin aydinlari, Orta Çag'da bile halki, halkin kendi anlayacagi dilde, bilim ve düsünce dünyasina sokmaga ve din kitaplari disinda gerçekler bulundugunu anlatmaga çalismislardir. Bütün kötülüklerine ragmen din adamlari sinifi içerisinde dahi, "Renaissance" döneminde, bilim ve sanata karsi büyük ilgi gösterip halki bu yoldan egitmege ugrasanlar olmustur. Bunlarin, daha sonra (örnegin XVI ci yüzyilda), özellikle Italya'da tutum degistirdikleri ve otoriter bir zihniyetle "enkizisyon" sistemini islettikleri dogrudur. Fakat bu degisiklik sonucu Italya'da ilim ve sanatin geriledigi ve halkin soysuzlastigi ve bilim adamlarinin ve san'atkarlarin baska ülkelere göc ettikleri de dogrudur. Çünkü dinsel ve otoriter rejimlerde kisiler için özgur düsünce diye bir seyin söz konusu olamayacagi, ve bilimsel gelismenin "hizmetci ruhluluk" içerisinde olusamayacagi bir gerçektir. Nitekim Italya'da bu yüzden sönen ilmin, Ingiltere'de dogmaga basladigi görülür.

Öte yandan Bati'li bilim adamlari ve düsünürler, yine bu Orta Çag karanliklarinda bile "Dinsel gerçeklere" ve "Tanri sözlerine" aykiridir bahanesiyle yasaklanmis olan konulari, halkin anlayabilecegi bir dil'de ve sekilde ele almaktan geri kalmamislardir. Önceki bölümlerde degindigimiz gibi daha 14cü yüzyilda halkin fikirsel gelismesini saglamak maksadiyle din esaslarini ve kitap'larini halk diline çevirip halk'a düsünme olasiligini saglamak isteyenler olmustur. Örnegin Ingiltere'de Wycklif (MS.1320-1382), ve Bohemya da Huss (Ms. 1396-1415), ve Almanya'da Luther (MS 1483-1546), ve Fransa'da , Isviçre'de Calvin (Ms 1509-1564) gibi isimleri hatirlamak gerekir. Fakat akilci bilim verilerini halk'in anlayacabilecegi sekle sokma gelenegi asil Copernicus, ve Galileo ve Descartes gibi bilim adamlari ve düsünürler sayesinde yerlesir olmustur. Bilimsel gerçeklerin sadece aydin çevrelerin degil fakat asil genis halk yiginlarinin anlayabilecegi tarzda sergilenmesi onlar sayesinde olmustur. Bilim kitaplarinin , "Latince" olarak degil fakat halkin konustugu dilde yazilir olmasi da bu tarihlere rastlar; bilimle ugrasanlar, sadece bilim otoritesi sayilan kimselere degil, fakat okuma-yazma bilen her kese hitab etmeye çalismislardir. Galileo 1625-1629 yillari arasinda hazirladigi ve "Dünya Sistemlerinin Iki Ilkesi" basligini verdigi yapitinda, halkin anlayacagi bir dil kullanmistir. Bilimsel gerçekleri genis halk çevrelerine, hem de dinsel gereklerden siyrilmis olarak, tanitmaya ugrasmistir. Nasil ki Luther, dinsel sorunlarin tartisilmasi gelenegini halk'a mal edebildi ise, Copernicus ya da Galileo gibi kimseler de bilimsel konularda tartisma gelenegini halkin bilgisine erisir sekle sokmuslardir; bunu yaparken dinsel konulara ve sorunlara fazla deger vermez bir tutum dahi takinabilmislerdir. Copernicus , dünya, günes, yildizlar, uzay ve benzeri konulardaki görüslerini (ki bilindigi gibi bunlar din kitaplarindaki verilere ters düsmekteydi) her kesin anlayabilecegi sekilde halkin bilgisine sunmustur; bunu yaparken, bilimsel gerçekleri ortaya vurmanin dinsel Otorite'lerin tekelinde olmadigini anlatmistir. Galileo da bir yandan Klise'nin israrlarina uyar gibi gorünmekle beraber, diger yandan dinsel formül'leri çürütebilmistir.776. Dialoges adli kitabinin "Simplicio" adindaki kahramanini, belli etmeden din hükümleriyle alay eder sekilde konusturmustür 777. Öte yandan Galileo , özgur düsünce'nin nimetleri konusunu da halk önünde ve halk'a ögretir sekilde ele alabilmistir. 1615 yilinda Christina 'ya yazdigi bir mektupta, özgür düsünce'nin önemini belirtirken, bilim adamlari'nin akilci usullerle bulmus olduklari gercekleri, din adamlarina inkar ettirmenin bilimsel sahtekarliktan baska bir sey olmadigini söylemistir 778. Bu görüsünü 1623 yilinda su sekilde açiklamistir: "Neden ben, düsünce özgürlügümü, benim kadar yanilma olasiligina sahip bir baskasinin (yani Klise'nin ve din kitap'larinin) düsüncelerine feda etmege zorlanayim..". Bu açiklamayi yaparken düsündügü sey, dünya'nin yuvarlak ve döner olduguna dair ortaya koymus oldugu fikirlerin din adamlari tarafindan "dinsel gerçeklere aykiridir" diye cerhedilmesi ve bu yüzden kendisinin bilgisiz diye ilan edilmesidir.

Galileo ' nun açtigi bu yolda yürüyen ve onun "halk'ci" yöntemini izleyenler çok olmustur ki bunlar arasinda Isaac Beeckman 'lar, Giles de Robercal 'lar, Marin Mersenn 'ler, Pierre Gassendi 'ler, Rene Descartes 'lar ve daha niceleri vardir. Bütün bu düsünürler ve bilginler , akilci egitim yolu ile aydinlanmaga baslayan halk siniflarini, bilimsel gerçeklerin ve buluslarin hakemi yapmak istemislerdir. Böylece bilim tekeli, dar bir çevre'nin ve genellikle din adamlarinin elinden, akilci usullere göre yetismekte olan genis siniflara geçer olmustur 779.

Hatirlatalim ki seriat dünyasinin hem de uygarlik noktasina ulastigi kabul edilen dönemlerinde dahi halk, akil yolu ile ortaya vurulan bilimsel verilerdan habersiz tutulur, ya da bu veriler halkin anlayamayacagi sekilde ele alinir ve her halü kar'da Kur'an'a uygunmus gibi bir kiliga sokulurdu. Islam düsünürleri, herne alanda olursa olsun "süpheciligi" dinsizlik gibi gösterirlerdi. Oysa ki Bati'li bilim adamlari, bunun aksini yapmislar, ve her seyde "süpheciligi" halk'tan siniflara asilama geregine inanmislardir. Örnegin Descartes, her seyi akil süzgecinden geçirmek, hiç bir seyi "mutlak gerçek" seklinde benimsememek, ve "süpheciligi" temel davranis olarak kabul etmek geregini halkin inançlari arasina sokar olmustur 780. Bu sekilde fikirsel gelisme yoluna giren Bati halk'lari, din kitap'larinin "Gerçek" diye ortaya vurdugu seyleri "süphe" terazisine vurur olmus lar ve akla ve mantiga uymaz emirleri uygulamaz olmuslardir. Galileo 'nun ve Descartes 'in halki aydinlatma cabalari, özellikle Fransa'da 17ci yüzyilin ortalarina dogru Bernard de Bouvier de Fontenelle tarafindan daha da etkili bir uygulamaya sokulmustur. Bilim Akademesi'nin ("Academie des Sciences ) genel sekreteri olan Fontenelle (MS 1657-1757), Entretiens Sur la Pluralite des Mondes adli yapitiyle, akilci bilim verilerinin halk'a yayilmasini ve böylece halk'in din kitaplarindaki verileri , akil verileriyle kiyaslayarak olumlu sonuçlara varmasini saglayici yollari göstermistir. Oysa ki seriat dünyasi'nin aydinlari, bilimsel gerçekleri halk'a sunmak söyle dursun ve fakat halki bilimsellige ve akilciliga düsman yapmislardir.