3) Mesrutiyet Dönemi Aydinlari'nin "Aydinsizligi" ve Halk'a Karsi Olumsuzlugu hakkinda:

19cu yüzyil sonlarina gelene dek seriat ülkelerinde "Halk" deyimi, ne yöneticiler ve ne de aydin bilinen siniflar için olumlu bir deyim olarak agza alinmaga deger bir anlam tasimamistir. "Halk" konusunda fikir ileri sürenler sadece halk'in cehalet içerisinde itaatkar kilinmasi kurnazliklarini uygulamak amaciyle isbirligi yapmislardir. 19cu yüzyil Osmanli toplumunun en kültürlu sayilan ve örnegin Fransiz ihtilalindan haberdar olan ve akil çagi'nin kurucularinin yapitlarini okuyanlar dahi, halk iradesi ve kamu oyu konularinda Orta Çag zihniyetini asabilmis degillerdi. Yeni Osmanlilar diye bilinen ve Mesrutiyet döneminin olusturuculari olarak kabul edilen ve "Gerçek aydin" diye kendilerine saygi beslenen kimseler, örnegin Namik Kemal' 'ler, Ali Suavi 'ler, ve Sinasi' ler ve Ziya Pasa 'lar vs, eger iyice incelenecek olursa, aydin kisi niteligine sahip degillerdi. Bati' da bulunmus olmalarina ve Montesquieu ya da Voltaire ya da Rouseau ya da Locke vs gibi akil çagi mimarlarini okumus olmalarina ve onlara hayranlik duymalarina ragmen gerçek anlamda ne bilgili, ne halkçi ve ne de karakter sahibi kimselerdi. Kendilerini halk'tan ayri, halk'in disinda ve üstünde ve sanki Tanri tarafindan özel olarak yaratilmis kisiler olarak görürlerdi. Halkin fikren aydinlanmasini, ve hele özellikle din sorunlarini anlayip tartismasini fevkalade tehlikeli bir sey olarak görürlerdi. Bati dünyasindan ve özellikle Fransa'da edindigi görüslerle halk'in güya egitilmesini ilk kez ister görünen Sinasi dahi, gerçek anlamda halk'in layik düsünceye yönelmesi ya da halk egemenligi fikrine erismesi sorunlarina pek yanasmamistir. Örnegin Tercüman-i Ahval adiyle çikardigi gazete'nin 8 Ekim 1860 tarihli sayisinda "Mukaddeme" adiyle yayinladigi bir yazida "Halkin yararina is görmek" ' ten ya da "Halkin temsilciligi" ' nden söz etmekle beraber düsüncelerini seriat verilerinin disina tasiramamistir. "Halk" sözcügünden anladigi sey halk'in tümü degil fakat "Yönetici" ya da "Ulema" siniflari idi, çünkü seriat dogrultusunda olmak üzere Tanri'nin akil gücünü bu siniflara tanidigina inanmisti. Nitekim baska bir vesile ile bir siir'inde aynen söyle demistir: "Tanri yolunu (yani seriati) aramak aklin görevidir; sayet (Tanri) sana önem vermek isterse, sana akli rehber yapar..." 811 .

"Akil rehberligi" konusunu ilk kez ele alan kimse olmakla beraber gerçek anlamda "akilci" ve "ögürlükçü" olmaktan çok uzakti. Bu vesile ile hatirlatalim ki seriat ülkelerinde aklin üstünlügü ve gerçeklere seriat ile degil akil yolu ile gidilebilecegini Atatürk'e gelinceye kadar hiç kimse düsünmemis, ya da düsünmüs olsa bile, açik bir dil ile söylemey cesaret edememistir. Yeni Osmanlilar dahi, güya Bati egitimi görmüs olmalarina ragmen, bunu yapamamislardir. Denilebilir ki Sinasi, yari kapali bir sekilde de olsa, akilciligin yerini ve degerini ilk kez belirtmege kalkisan kimsedir. Fakat yine de gerçek anlamda özgür düsünce insani degildir; zira "akil" denen seyi o, feyz aldigi Bati'li düsünürlerin ( örnegin Voltaire ' in ya da Rousseau ' nun) yaptiklari gibi, din etkisinden kurtarip bagimsizliga kavusturmak fikrine yönelmemistir. Seriat hükümlerini akil kistasina vurmak, tartismak ve akla ters düsenleri ( örnegin Kölelik ya da Hülle ya da Müsrikleri öldürmek gibi ya da bunlara benzer seyleri) atmak (hiç degilse uygulamamak) hususunda bir sey söylememistir; halki bu konularda egitmek ve gelistirmek istememistir . Aksine akli adeta "Tanri yolunu aramaga" memur saymistir 812. Öte yandan "Etik" ve "Ahlak" kurallarini akil alaninin disinda ele almistir; ona göre din verileri disinda ahlak yoktur. Esasen insan yapisi "Kanun" diye de bir sey tanimaz; gerçek kanun Tanri ve Peygamber emirleri olarak konmus seylerdir ve bunlarin disinda ya da bunlara aykiri kanun olamaz 813.

Din ve Devlet ayriligi yani "laik'lik" konusuna da cesaretle egilememistir. Tasvir-i Efkar 'da yayinladigi "Roma Meselesi" ya da "Avrupa" baslikli yazilarinda, Papalik ile Italyan hükümeti arasindaki olaylara, halkin pek anlayamayacagi bir tarzda dokunmaga çalismistir 814. Yapabildigi tek sey, Bati ülkelerinde izledigi gelismeleri, ve örnegin halk'in siyasal bazi haklara sahip bulunmasini savunur görünmektir. Onun bu kadarcik yaptigini bile günümüz aydinlari, sanki emsalsiz bir seymis gibi : "Türk siyasal düsününe olagan üstü bir katki" gibi görmüslerdir. Bati'li aydin'in daha Orta Çag döneminde, ölümü dahi göze alircasina giristikleri davranislar yaninda Sinasi' nin "hiç" mesabesinde sayilabilecek fikirlerini, 20ci yüzyil Türkiyesi yazarlarinin "olagan üstü" nitelikte bulmalari sasirticidir . Sinasi'nin getirdigi tek yenilik Padisah'in Tanri'ya karsi sorumlulugunun sadece gelecek dünya itibariyle degil fakat bu dünya ile de ilgili oldugudur. Yani Tanri kanunlarini bu dünyada uygulamaktan dolayi Padisah'in Tanri'ya karsi hesap vermekle mükellef ve O'nun denetimi altinda bulundugunu anlatmak istemistir. Daha baska bir deyimle seriat'in harfiyen uygulanmasi taraftaridir.

Sinasi gibi Ali Süavi 'de seriat'in öz'ünde her kurtarici "iksirin" yattigini sanirdi. Güya halkçi idi ama halki seriat köleliginden kurtarmayi aklindan geçirmezdi. Oysa ki Ali Süavi, tipki diger Yeni Osmanlilar gibi 18ci yüzyil Bati'sinin akilci feylezoflarini ve özellikle Fransiz düsünürlerini okumustu. Ancak ne var ki onlardan ögrendigi her seyin Islam dini'nin özünde zaten var oldugunu söylerdi. Örnegin Montesquieu 'nün "Kuvvetler ayriligi" nazariyesinin Islam'da var oldugunu ve fakat uygulanmadigini Islam hukukununun ":modern çag" 'in ekonomik ve sosyal sorunlarina çözüm getirecegini iddia ederdi 815. Güya "halkçi" idi ama onun halkçiligi, halki özgürlüge ve insanlik haysiyeti duygusuna kavusturmak degil, sadece yöneticilerin kötülüklerine kafa tutmak, egitim'de ve dil'de bazi yenilikler yapmak (örnegin dili sadelestirmek), halk'in siyasal duygusuna iman beslenmesine çalismak yönünde idi. Ancak ne var ki halkcilikla ilgili her seye karsi idi. Örnegin "Halk egemenligi" (ya da "Millet egemenligi") diye bir sey bilmezdi; egemenligin Tanri'dan geldigi ve seriat esaslarina göre uygulanmasi gerektigi faraziyesini bilirdi. Zulme karsi isyan fikrinin seriat'da yattigini söylerdi 816, fakat ne var ki "zulüm" sözcügünden anladigi sey seriat dogrultusunda idi, yani seriat'a aykiri olmayan bir seyi zulüm saymazdi. Örnegin seriat'in öngördügü kölelige karsi sesini yükseltmeyi aklindan geçirmezdi; ya da müsriklerin öldürülmesini emreden seriat hükümlerine karsi direnmeyi düsünmezdi.

"Mesveret" (Danisma) usulu ile yönetim sisteminin Islam'in temel ilkesi oldugunu söyler ve Muhammed ya da Halife Ömer döneminden örnekler verirdi ama bu usul ile halk'in özgürlüge ve dogal haklara ulasamayacagini düsünemezdi; "Mesveret" yolu ile seriat'a aykiri kanunlar yapilmasini dilemezdi. Bununla beraber her seye ragmen Ali Suavi , yöneticilerin sorumlulugu konusuna el atan bir kimse olarak çogu kimselerin takdir duygularina mazhar olmustur 817. *

Biraz önce degindigimiz gibi, Mesrutiyet dönemi "aydin"'larinin , (ki genellikle Yeni Osmanlilar diye bilinirlerdi) baslica özellikleri Bati dünyasinin gelismelerinden haberdar görünmeleridir. Bati'yi "Renaissance" 'a kavusturan nedenleri ve etkileri incelemislerdir; muhtemelen Aristo 'nun , Eflatun 'unun Çiçero 'nun, Bacon 'un, Descartes 'in ve digerlerininin adlarini isitmislerdir. Akil çagi düsünürlerinin fikirlerini ve Fransiz ihtilali ilkelerini ögrenmislerdir. Bunlardan bazilarini benimseyip bazilarini yermislerdir. Fakat ne var ki bu benimsemeleri ya da yermeleri bilgili ve bilinçli degildir. Bati'yi gerçekten "Bati" yapan seyin ne oldugunu anlayabilecek yeterlige erisememislerdir. Çünkü bilgisizdirler ve çogu bu bilgisizligi karakter yoksunlugu içerisinde ortaya vurmustur. Namik Kemal bunlardan biridir. Montesquieu 'ye hayrandir ve onun görüslerini aynen kopye etmek ister: örnegin "Kuvvetler ayriligi" tema'sini aynen isler, Rousseau 'nun "Egemenlik" konusundaki bazi fikirlerini, ya da Volney 'in Devlet'leri çöküsü konusundaki görüslerini aynen benimser. Bazi ülkelerin hükümet sistemine hayrandir, bazilarininkine düsmandir. Fakat degerleme yaparken akilciligi kistas edinmez, sadece seriat'a uygunluk ya da aykirilik açisindan hareket eder. Islam'in her türlü bilimsel gerçegi kapsadigina ve bunun disinda makbul hic bir sey bulunmadigina inanmistir. "Iyi" yada "Kötü" her seyin seriat'tan çikma olduguna kanmistir. Hukuk anlayisi bu degismez deger ölçüsü üzerine oturmustur818. Bati'li düsünürlerin fikirlerine katilirken ya da karsi gelirken dayanagi seriat'tir. Örnegin Rousseau 'nun "Genel irade" görüsünü (yani toplumu olusturan kisilerin iradelerinin toplami olan genel irade'nin sinirsiz üstünlügü fikrini) red ederken ileri sürdügü gerekçe, Seriat'in böyle bir irade üstünlügüne yer vermeyip egemenligin Tanri'dan geldigi ve Tanri iradesinin üstünde baskaca bir irade olamayacagi idi. Hayranlik besledigi 18ci yüzyil düsünürleri , insan varliginin dogustan haklara sahip bulundugu konusunda "Dogal hukuk" anlayisini din'den ayirip akil temeline oturttuklari halde o bundan habersizdi; kisi'yi Kul'luktan daha yukari bir degere layik görmeyen seriat disinda bir sey tanimazdi . "Özgürlük" sözcügünü agzindan düsürmez ve örnegin : "Ne efsunkar imissin Ah! ey didar-i hürriyet" diye büyük laflar ederdi ama gerçek anlamda özgürlügün ne oldugunu bilmezdi 819. Akil Çagi'nin anladigi "Özgürlük", kisi için irade serbestligi ve özellikle din kitap'larinin köleliginden ve etkisinde kurtulmus düsün tarzi oldugu halde Namik Kemal için özgürlük seriat dogrultusunda düsünmekti. Seriat'in öngördügü akil disiliklari, kisitlamalari, yasaklari, ya da kisi davranislarini en ince noktasina varincaya kadar ayarlamalari, ve akla hiç bir özgürlük birakmayan sinirlamalari özgürlüge aykiri seyler olarak saymazdi. J.J.Rousseau 'dan "Halk egemenligi" fikrini almak istemistir ama bu fikrin gerçek anlamda ne oldugunu ve kendisini nerelere sürükleyebilecegini hesap edememistir. Çünkü nasil ki 18ci yüzyil düsünürlerinden bir çogu "akil" denen seyi Tanri niteliginde görmüslerse, Rousseau 'da "Halk iradesi" kavramini o kerteye yükseltmis ve "Halk egemenligi" 'ni esdegerde kilip bu egemenligin ne din kitaplariyle ve ne de baskaca bir güç ile asla sinirlanamaz oldugunu söylemistir. Bu durumda "Egemenlik" anlamina gelen halk iradesi insan yapisi kanunlar seklinde tüm toplumun yasam kurallarini saptar güç sayilmistir. Oysa ki Namik Kemal için en üstün ve asla sinirlanamayacak olan sey , halk iradesi ve bu irade'nin ürünü demek olan insan yapisi kanunlare degil, fakat gökten indigi kabul edilen Tanri ve peygamber sözleridir, ve daha dogrusu Kur'an emirleridir, velev ki bu sözler ve bu emirler akil verilerine aykiri olsun ya da kisi'yi özgürlüklerden yoksun kilsin. Tipki digerleri gibi Namik Kemal 'de Kur'an hükümlerinin insan yapisi kanunlarla degistirilemeyecegine inanmistir Örnegin Kur'an'da dogal bir kurulus olarak görünen "köleligin" , ya da "Cihad" emirlerinin halk iradesiyle, ve insan yapisi kanunlarla yok edilebilecegini düsünmez.. Ama yine de Rousseau 'nun yukardaki görüsünü seriat'a uygunmus gibi gösterme canbazliklarindan geri kalmamistir. Yine ayni sekilde insan varligi'nin degerine inanmis bir tutum içerisindedir fakat ne var ki böylesine deger verir göründügü varligin seriat hükümleriyle "Kul" , "Köle" seklinde ele alinmasina ve haysiyetsiz kiliklara sokulmasina aldiris etmez. Mesveret usulü'nün demokrasi demek oldugunu söyler ve bu usulü destekler820, ama bu usul ile seriat'in kisi özgürlüklerini yok eden, insan aklini islemez hale getiren, köleligi kutsal bilen vs yönlerini giderme yolunu seçmez. Seriat'in bu tür olumsuzluklarina karsi sesini yükseltmez. Hemen hemen bütün yazilarini, bütün konusmalarini: "Anayasa", ya da "Temsili sistem" , ya da "Hukuk-u sahsiye" , ya da "Hukuk-u siyasiye " vs gibi deyimlerle süsler 821 fakat bu deyimlerin seriat esaslariyle uyusum halinde bulunmasini (yani onlara aykiri olmamasini) ister 822: bilmez ki bu iki sey asla bagdasmayan seylerdir. "Adalet" ve "Esitlik" deyimlerini haykirirken adeta cigerleri görünür ama bu kavramlarin seriat disinda uygulanmasina yanasmaz. Örnegin seriat'in "müslümanlar" ile "kafirler" arasinda ayirim yaratan, ve biricileri ikincilere üstün tutan ya da "Cihad" 'a zorlayan hükümleri ona adaletsiz görünmez; seriat'in müslümanlar arasinda dahi esitsizligi öngören, ve örnegin bazi kisilerin Tanri tarafindan bol rizik ile, ya da dogru yola yöneltilmislikle nimetlendirildigini bazilarinin ise yoksulluk'la denendigini belirten, ya da kadin sinifini asagi ve hakir gören hükümleri ona olumsuz gelmez. Çünkü o, tipki digerleri gibi, Kur'an'da öngörülen her emre uymak gerektigi zihniyetine saplanmistir. Onun indinde "Anayasa" demek , seriat demektir, ve daha dogrusu Kur'an demektir 823. Voltaire' i, ve Montesquieu ' yü ve Volney ' i ve benzerlerini okumustur ama, akilci düsüncenin bu temsilcileriyle, seriat batakligindan kurtaramadigi kendi kafasi arasinda uçurumlar bulundugunu fark'edememistir. Hem de öylesine ki Voltaire' in ahlak konusunda :"Eger Tanri olmamis olsaydi onu yaratmak gerekirdi" seklindeki sözlerinde yatan inceligi, ya da akli Tanri kertesinde tutan düsüncesindeki derinligi sezemedigi halde (çünkü fikren bu yeterlikte degildi), kendisini Voltaire 'den de üstün görür ve "Voltaire de benim gibi düsünüyor, din olmadan ahlak olmaz (diyor)" diye safca övünürdü. Bilemezdi ki 17ci ve 18ci yüzyil Akil Çag'i düsünürleri, basta Voltaire olmak üzere, Tanri'yi din adamlarinin çikardiklari taht'tan indirip yerine Akil denen seyi yerlestirmisler ve ahlakiyati din alaninin disinda, sadece akil verileri üzerine binaetmislerdir 824. Bütün bunlar bir yana fakat özgürlük asigi diye bildigimiz Namik Kemal 'in , özgürlük düsmani diye bilinen Abdülhamid gibi müstebid padisah'a karsi gösterdigi görülmemis bir hayranligi vardir ki gerçekten utanç yaraticidir. Bati ülkelerinden aldigi paralarla saraylar yaptirtan, safahata dalan, borç ödemek için yeniden borç alan ve "Hürriyet" deyimini sözlüklerden çikaracak kadar özgürlüge düsman kesilen bir padisah için Namik Kemal : ""Bugüne kadar millet için yapilmasi gerekli hiç bir seyi yapmaktan kaçinmamistir" diye konusabilmistir 825. Ne hazindir ki bu karakterde ve bu kafa yapisindaki insanlari basimiza "Aydin" diye taç etmisizdir.

"Halk'a iman ve güven" ya da "kisi'nin dogal haklari" gibi fikirlere özlem duyar görünen ve fakat bu fikirlerin geregini yerine getirmek istemeyen "aydin'lardan" biri de Ziya Pasa 'dir. J.J. Rouesau 'nun Emil adli çocuk egitimiyle ilgili kitabini ve insanlar arasi esitsizligin kökenlerini elestiren Discours Sur l'Origine de l'Inegalite Parmi les Hommes adli yapitlarini Osmanlica'ya çevirmis ve onun "Halk egemenligi" fikirlerini incelemis oldugu halde yine de "Seriat disinda gerçek yoktur" düsüncesinden kendisini kurtaramamistir. Kurtarmak söyle dursun fakat seriat'in "insan" anlayisindaki kötümserligi olumlu gibi görmüstür 826. Halk'in ve halk'i olusturan kisilerin ancak seriat uygulamasiyle gelisebilecegini söylemistir. Osmanli Devleti'nin geri kalmisligi nedenlerini Osmanli hanedaninin "dejenere" olmasinda bulmustur. Asil gerçek nedenlerin seriat'in yarattigi akilsizliklarda ve daha dogrusu seriat batakligina saplanilmislikta oldugunu kavrayamamistir.

Yeni Osmanli 'lar arasinda devlet düzenindeki bozukluklugun nedenlerinin sadece seriat'i ihmalden dogmadigini söyleyen ve nispeten "liberal" denebilecek bir görüse yönelen sima olarak Mustafa Fazil Pasa 'yi görmekteyiz. Osmanli devleti'nin anayasalci bir dayanaga ihtiyaci bulundugu konusunda 1867 yilinda Abzülaziz 'e yazmis oldugu mektubunda 827 ülkenin ve toplumun gerilemesi nedenlerini sadece din duygularinin zayiflamasinda bulmadigini söyler. Toplumdaki manevi ve ahlaksal çöküntüye "adaletsiz ve kötü" yönetimlerin sebeb oldugunu ekler. Türk'lerin eski güzel niteliklerinin, örnegin bagimsizlik duygularindan yoksun kilinmalarinin, bir baska sebeb oldugunu bildirir. Halki' devletin vasiyeti altina sokan bir sistemden ve kisi'nin tüm davranislarina karisan bir düzenden yarar gelmeyecegini ve ancak özgürlüge kavusan halklarin gelisme sansina sahip olduklarini anlatir. Dinin siyasete arac edilmemesini ve Islamiyet'in Türk'lük karakterine uygun düsecek sekilde ele alinmasini salik verir ve liberal ölçüde bir milliyetcilik taraftari görünür 828. Fakat her seye ragmen akilci düsüncenin insani degildir Pasa'miz. Seriat'in olumsuz yönlerini yerici ve halki ilkel din uygulamasindan kurtarilip akil yoluna sokulmasini isteyici görüsler ileri sürmemistir829

*