AYDIN
VE
"AYDIN!"
Dünya haritasina söyle bir göz
atiniz: Islam ülkelerinin hemen hepsinin Asya ile
Afrika Kita'larina yigilmis oldugunu görürsünüz.
Fas, Sahara, Moritanya, Senegal, , Gine, Volta, Mali, Nijerya,
Niger, Cezair, Tunus, Libya, Misir, Somali gibi müslüman
ülkeler, Afrika'nin Kuzey yarisini kaplar. Bu bölge'nin
hemen yani sirasinda Arabistan yarim adasi yer almistir ki Suudi
Arabistan , Güney Yemen, Dogu Yemen, Umman, Ürdün,
Suriye, ve Irak ve Türkiye yolu ile
Afrika ve Asya birlesimini saglar. Bu bölge'nin hemen dogusunda
Iran, Afganistan, Pakistan ve bunlarin uzantisi olan Mogolistan
ve Rusya'nin Güney'indeki Türk müslüman
toplumlari gelir. 1991 yili istatistik'lerine göre, bes milyar'i
askin dünya nüfusu'nun yüzde 17.8, yani dokuz
yüz küsur milyonu (daha dogrusu 924,611,500) müslümandir
[1], ve bu müslümanlarin yüzde doksan dokuzu,
Asya ve Afrika' da, yani "akilci" uygarligin
genellikle olusamadigi bölgelerde yasar. Gerçekten
de yer yüzü müslümanlari'nin üçte
ikisi (ki altiyüz kirk milyon'a yaklasiktir) Asya'
da , ve üçte biri'de (ki ikiyüz altmis küsur
milyon'u bulur) Afrika 'da'dir [2]. Geriye kalanlardan,
bir milyon müslüman Güney Amerika ' da,
bes küsur milyon Kuzey Amerika 'da (yani Amerika
Birlesik Devletleri ve Kanada'da) ve on iki küsur milyon
da Avrupa' da bulunmaktadir [3]. Bu sayilarin ortaya
vurdugu ilginç olgu sudur ki, dünya müslümanlarinin
%99 gibi çok büyük bir çogunlugu, akilciligin
gelismedigi Asya ve Afrika'da, ve %1 gibi son derece az
bir kismi ise, Avrupa'da ve Kuzey Amerika'da (yani
kültür ve zihniyet bakimindan Avrupa'nin bir devami
olan ABD ve Kanada'da) yasamaktadir [4] (ki bunlar da genellikle
Bati'ya göç etmis olan isci ve isci aile'leridir).
Afrika ve Asya 'ya ve diger bölgelere yayilmis
bütün müslüman toplumlarin ortak özelligi,
seriat disinda "gerçek" bulunmadigi
inanisi'na saplanmislik, akilci'liga ve çagdas
düsünce 'ye yabancilik, farkli inançlara
ve özellikle Bati dünyasi'na ve Bati uygarligina düsmanlik,
geçmisten kalma geleneklere körü körüne
baglilik, yaratici zeka'dan ve özgür düsünme
gücünden yoksunluk, her alanda geri kalmislik, ve
yoksulluk, ve "pejmürde ve müptezel" [5]
yasamlara alismislik, ve asil aciklisi insan varligina, insan
sorunlarina ve insan haklarina saygisizliktir [6].
Kuskusuz ki dinsel geleneklere baglilik ve sayginlik, her toplumun mutlulugunu yapan bir seydir; fakat müslüman halklar için bu, mutlulugun da ötesinde, "ruhsal ve dogal " bir olusumdur. Bati dünyasi'nin toplumlari, her ne kadar dinsel inançlari ve gelenekleri sürdürmekle beraber, akilciligi bütün bu degerlerin üstüne çikarabilmislerken ve insan sorunlari'ni akil rehberligiyle çözümlerlerken Islâm toplumlari böyle bir asama'ya yönelememislerdir. Bu ülkelere hâkim olan zihniyet geregince insan sorunlari önplanda tutulmaz; ön planda tutulan sey "Tanri ve Peygamber" sorunlaridir. Kutsal ve önemli olan tek sey "Tanri" 'dir, "Peygamber" dir. Insan yasamlariyle ilgili hiç bir sey akil verilerine göre ele alinmaz ; Tanri ve peygamber'den geldigi kabul edilen emirlere göre ele alinir. Çünkü Islâm dünyasi henüz akil çagi'na girmis degildir; hümanizma'ya yönelmis degildir. Bundan dolayi gerilikler içerisindedir. Yabanci'nin islettigi toprak alti petrol serveti sayesinde zenginlesen Suudi Arabistan ve diger Arap seyh'liklerinin hepsi de fikirsel, ve sosyal gerilikler bakimindan tipki diger müslüman ülkeler gibi, Bati'nin en geri sayilan ülkeleriyle dahi kiyaslanmayacak derece düsük seviyededirler. Dogu Avrupa ülkeleri'nin özgürlük ve insan haklari ugruna su son bir kaç yil boyunca verdikleri savasima benzer bir girisime, tümü itibariyle teokratik ve totaliter rejimlere gömülü seriat ülkelerinin hiç birinde rastlanmamistir. Asya ülkeleri içerisinde dahi gerilikler uykusundan uyanamayan, ve bir türlü kalkinamayan ülkeler hep seriat ülkeleridir; buna karsilik Japonya, Kore, Tayvan ve hatta Hindistan gibi müslümanlikla ilgisi olmayan Asya toplumlari, gerek uygarlasma ve gerek demokratiklesme açisindan birbirleriyle basari yarismasina girmislerdir. Ne ilginçtir ki Seriat ülkeleri arasinda çagdas zihniyet'ten ve akilciliktan ve uygarliktan en uzak bulunanlar, seriat sistemini en koyu sekliyle uygulamaga çalisanlardir: örnegin Iran , Kuveyt , Suudi Arabistan vs...gibi. Seriat'tan birazcik olsun uzaklasabilen Misir , ya da Cezair gibi ülkeler, daha uygar yasamlara sahiptir. Buna karsilik Atatürk sayesinde laik'lige yönelip seriat'i sadece ibadet alaninda tutan, ve akilciligi yasam amaci yapan , ve akilci egitim sayesinde (sayilari az da olsa) gerçek aydin çikaran Türkiye ise, her bakimdan müslüman ülkelerin önünde yer almistir.
Sadece günümüz itibariyle degil fakat geçmis
yüzyillar boyunca da müslüman halklar nüfusu'nun
yeryüzüne yayilmisligi hep yukarda degindigimiz oranti'da
kalmistir. Muhammed'ten bu yana Islâmiyet, Asya ve Afrika
ülkelerine tasmis, bir yandan Iran yolu ile Orta Asya'ya,
diger yandan Cezayir ve Fas yolu ile Ispanya'ya ve nihayet Osmanli
Türkleri 'nin saldirilariyle Orta Avrupa'ya uzanmis ve
fakat Avrupa Kit'asi i'tibariyle Poitier [7] ve Viyana
sinirlarinda durmus, ve bütün bu 1400 yil'lik dönemler
boyunca bir türlü Bati topraklarinda tutunamamis,
ve varligini Bati dünyasi'na isindiramamistir. Avrupa
Kit'asi'ni akilci'ligin besigi ve akilci uygarligin
gelistigi yer olarak kabul etmek gerekirse, bu yukardaki
verilerden çikarilacak sonuç su olmaktadir ki seriat
dini Bati dünyasi gibi akilci'ligin egemen
bulundugu bölgelere nufuz edememis, ve fakat buna karsilik
Asya ve Afrika gibi dogmaci'ligin
ve imanci'ligin egemen oldugu yerlerde
köklesmis, ve yesermistir.
Bati toplumlari da vaktiyle "akilci"
yasamlardan uzak ve karanliklar içinde bocalarken, "insan
sevgisi" duygulariyle dolu aydin'lar sayesinde bu
karanliklardan kurtulup hümanizma 'ya ve akil
Çagi' na ulasmis ve uygarlasmislardir. Bilindigi
gibi "hümanizma", Bati'da, 14cü yuzyilda
"Renaissance" kiligi altinda ortaya çikmistir.
"Renaissance" demek "Yeniden dogus" demektir
ve genel olarak insan varliginin "uhrevî" yönden
degil fakat "beserî" yönden degerler ölçüsüne
oturtulmasi, ve insan sorunlarinin ön plana alinip beserî
verilere göre çözümlenmesi demektir. Bu
egilimlerin, ilk olarak 14 cü yüzyilda Italyan sairi
Francesco Petrarca (Petrarch ) (1304-1374) '
tarafindan ortaya kondugu kabul edilir; bundan dolayidir ki Petrarca
ilk "humanist" diye bilinir. Her ne kadar din
ve Tanri inanislarina bagli kalmakla beraber [8], bütün
yapitlarinda, insan varligini yüceltici görüslere
yer vermis ve "akil" ve "umut" ve "zevk"
ve "korku" ve "üzüntü" sorunlarini
hep bu açidan tartismistir [9]. Yine ayni dönemin
ünlülerinden biri olan Lorenza Valla, 1431
yilinda yayinladigi De Voluptate adli yapitiyle özgür
düsünce ve zevk ve sehvet sorunlarina hep insan degerini
göz önünde bulundurarak yönelmistir. Italyan
humanist'lerin çogu, insan sahsiyetinin haysiyeti ve kisi
özgürlügü gibi konulara egilmeyi kendilerine
amaç edinmislerdir ve bunlar arasinda din adamlari dahio
yer almistir. Hümanist gelisme daha sonralari, 178ci ve
18ci yüzyillarda, aklin üstünlügü fikrinin
egemen olmasi ve Akil Çagi ' nin yerlesmesi sekline
dönüsecektir. Bati'li Aydin' in bu zaferi,
Orta Çag döneminde eski Yunan'in "hümanistik"
ve akilci bilim kaynaklarina kavusmak sayesinde mümkün
olabilmistir. Bu kaynaklara kavusabilmeleri ise, Islam yazar
ve düsünürlerini sayesindedir. Ancak ne var
ki Bati'li aydin, bu kaynaklardan yararlanmak
suretiyle kendi toplumunu dogmaciliktan ve imanciliktan
uzaklastirip hümanizma' ya ve akilciliga
sokarken, Islam dünyasi'nin "aydin"
'lari aksini yapmislardir. Bati dünyasi'nin gelismisligi
hümanist ve akilci ve hümaniter
tipteki aydin'lar sayesinde olabildigi halde Islâm
dünyasi pek bu tip aydin yetistirmemistir.; her ne kadar
"hümaniter" egilimde görünen yazar
ve düsünürler çikmis ise de, ilerdeki bölümlerde
belirtecegimiz gibi, onlar dahi ne "hümanist",
ne "akilci" ve hattâ ne de gerçek anlamda
"hümaniter" aydin niteliginde kimseler olamamislardir.
Bu vesile ile hemen ekleyelim ki hümanist
sözcügü ile hümaniter
sözcügü arasinda büyük farklar vardir,
o kadar ki her hümanist gerçek anlamda hümaniter
olamadigi gibi her hümaniter de mutlaka
hümanist degilldir. "Hümanist" deyimi,
biraz önce belirttigimiz ve ilerdeki bölümlerde
ayrica belirtecegimiz gibi insan varligini her seyin ölçüsü
olarak kabul ederken "hümaniter" deyimi, tüm
insanlar arasi sevgiye yönelmek ve bu açidan insan
yararina is görmek anlamina gelir. Örnegin çogu
yazarlarimiz Mevlana ' nin ya da Yunus Emre '
nin hümanizmasi'ndan söz ederler; oysa ki ne Mevlana
' yi ve ne de Yunus Emre ' yi hümanist ya da
akilci olarak tanimlamak mümkün degildir çünkü
insan sorunlarini aki.l rehberligiyle çözümlemeyi
düsünmemislerdir. Her seyin ölçüsü
olarak seriat'i seçmislerdir. Her ne kadar hümaniter
yönde görüslere sahip olmakla beraber, bu alanda
dahi yetersiz kalmislardir, çünkü her ikisi
de (tipki digerleri gibi) seriât duvarini tam olarak asamamislardir:
köleligi dogal ve siyahîlerin asagilik durumunu olagan
bulan, ve kadin sinifinin kötülük kaynagi olduguna
inanan bir Mevlana ' yi, ya da "Seriât
tarikat yoldur varana, Hakikat meyvasi ondan içeru, Dinin
terk edenin. küfürdür isi " diyen bir
Yunus Emre ' yi "hümanist" ya da "hümaniter"
kategorisine sokmanin ne derece mümkün olabilecegini
ilerdeki bölümlerde tekrar ele alacagiz. Ve görecegiz
ki çogu Islâm düsünürleri hümanizma'
ya yönelmek istemisler ( örnegin ar-Razi , al-Farabî
, Ibn Sina, Ibn Rüst vs... gibi) ya da hümaniteryan
olmaga heveslenmisler (örnegin al-Siblî ,
ve Ibn al-Arabî vs... gibi) , ve fakat çevrili
bulunduklari bagnaz zihniyet 'ten yildiklari ve korktuklari için
olamamislardir.
Bati dünyasi halklari'nin gelismisligi ile Seriat dünyasi halklarinin geriligi arasindaki fark, iste birbirinden "deger" ve "derece" itibariyle farkli bu iki aydin tipi'nin, yarattigi bir sonuçtur. Bu tip'lerden ilkini Gerçek aydin diye adlandirmak gerekir ise, hangi tanima sokulmak gerektigi pek kestirilemeyen ikinci tip için "Yari aydin" , ya da "Yetersiz aydin" , ya da "Aydin acubesi", ya da "Sorumsuz aydin" ya da buna benzer deyimler kullanmak, ve daha dogrusu hepsini de kapsar olmak üzere bu sözcügü tirnak içerisine alip nida isaretiyle simgelemek ve örnegin "Aydin ! " sözcügüne yer vermek daha uygun olacaktir. Bundan dolayidir ki elinizdeki bu kitab'a "Aydin ve Aydin! " basligini verme geregi dogmustur.