ÖNSÖZ

"Karanligin Aydinliga Bas Kaldirmasi"

ÖZGÜR düsünceye egilimli aydin kisi'leri "dinsiz" ya da "Tanri düsmani" gibi deyimlerle suçlayip susturmaga çalismak, inanç zorbalarinin fikir ve düsünce yolu ile basa çikamayacaklari kimselere karsi uyguladiklari ilkel bir siyasettir ki, bilindigi gibi tarihimizin kanli sayfalarini dolduran olaylarin baslica nedeni olmustur. Bunun acisini Islâm dünyasi da çok çekmistir. Bin dörtyüz yil boyunca "akilci" düsünceye özlem duyanlara (ve örnegin basta ar-Râzî, al-Farabî, Ibn Sina, Ibn Rüst vs gibi "Islâm uygarligi" diye animsanan kisa dönemin yaraticilarina) karsi basvurulan bagnazliklar hep bu usullerle sürdürülmüstür. Onlar da belli çevreler tarafindan hep "zindik" damgasini yemislerdir. Bundan dolayidir ki nesilleri kisa zamanda tükenmis ve seriât ülkeleri, bir daha hiç çikmamacasina gerilikler batakligina saplanmislardir; bu ülkelerin hiç birinde akilci gelisme ve ilerleme diye bir sey görülmemistir, taa ki sadece Türkiye gibi bir ülke'de bir Atatürk çikana ve bu ülkenin insanlarini akilciliga, uygarliga, insan haklarina ve insanlik haysiyetine kavusturana kadar. Ancak ne var ki Atatürk'ün getirdigi laik zihniyet sayesinde kara taassub (ve bu arada dinsizlik suçlamalari gelenegi) sona ermis iken, irticanin hortlamasi sonucu simdi yine güncellesmis ve cehâletin müspet ilme ve aydinliga karsi vahsice bas kaldirdigi bir kisveye bürünmüstür. Hem de öylesine ki, laik tutumlu gazetelerin hosgörüsüne siginarak yazi yazma mazhariyetine kavusturulan bazi seriât özlemcileri, Abdülhamid döneminin Dervis Vahdetî'sini takliden, kendilerini "Volkan" gazetesinin sahibi sanip "31 Mart Vak'asi" 'ni tekrar sahneye koyma hevesindedirler. Bilindigi gibi 1908 yilinda Mesrûtiyet'in ilânindan sonra Vahdetî adinda bir yobaz "Volkan" adli bir pespaye gazete çikarmaya baslar; dine dâir "hutbe usulü ile nidâli ve feryadli" yazilar yazarak büyük bir halk kitlesini etkiler. Bu yazdiklarinda "Din ve seriât geregi gibi uygulanmiyor ve elden gidiyor, sokaklarda alenen oruç yeniyor, kadinlar baslari açik geziyor" seklinde halki kiskirtici konulara agirlik verdikten gayri bir de aydin kisilere "Tanri düsmani" ya da "zindik" ve benzeri deyimleri yamamaktan geri kalmaz. Bu sayede pesine topladigi yüz bini askin bir kalabalikla o korkunç "31 Mart Vak'asi"ni olusturur.

Olayin ilk kurbanlari arasinda Salahaddin ve Ali Kabuli Bey'ler gibi özgürlüge asik, yurtsever, uygar görüslü subaylar vardir. "Taassubun basi bos bir bosanisi" seklinde tanimlanan bu olayin bir baska benzeri, 1930 yilinda Menemen'de, Seyh Esad adindaki bir baska yobaz tarafindan tertiplenecektir. Sadece cahil yiginlarin degil fakat kültürlü sayilan kisilerin üzerinde de etkisini yerlestiren bu Seyh, "Tanri düsmanlari" diye damgaladigi devrimcilerin (bu arada genç subay Kubilay'in) kafalarini, Menemen sokaklarinda, halkin alkislari arasinda, biçakla kestirtecektir.

Dervis Vahdetî'nin ya da Seyh Esad'in ve benzerlerinin temsil ettikleri zihniyet ve bu zihniyeti var kilan veriler mâlûmdur [ki nice sayisiz bu veriler arasinda: "Seriât disinda gerçek yoktur; seriât'in özü'ne dönmek sart'tir; baska bir dine yönelen sapiktir; müsrikler nerede görülürse öldürülmelidir; yalniz Allah'in dini ortada kalana kadar kâfirlerle savasilmalidir; kadinlar aklen ve dînen dûn yaratiklardir; oruçlu iken hayvanla ya da ölü insanla cinsî münasebette bulunan kisi kaza orucu tutmalidir; def-i hâcet'ten sonra temizlenmek için tek sayida tas kullanmak, ya da suyu tek sayida yudumlamak gerekir (çünkü Tanri tek'tir); merkep seytân gördügü için anirir, anirinca Tanri'nin adi anilmalidir; Fare'nin önüne deve sütü konursa içmez fakat koyun sütü konursa içer (çünkü kadîm zamanda deve sütü içen bir kavim, kâfirlik yaptigi için Tanri tarafindan fare nesli hâline sokulmustur" seklinde olanlari vardir ki bunlar, lâik Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Diyânet Isleri Baskanligi'nca bugün dahi insanlarimiza Islâmin temel hukümleri arasinda olmak üzere belletilir].

Söylemeye gerek yoktur ki bu zihniyeti ve bu verileri gerçek din anlayisi ile, ya da Tanri'nin yüceligi fikriyle bagdastirmak mümkün degildir. Ne hazindir ki bu ayni kara zihniyet bugün, yine ayni verilere sarilmis olarak, hükmünu sürdürmege ve dinî hislerin en bayagi, en sinsî amaçlarla sömürülmesine ve en hâin cinâyetlerin islenmesine destek olmaktadir. Dervis Vahdetî'ler ve Seyh Esad'lar simdi karsimiza, farkli kiliklarda, hem de Üniversite diplomali, ya da "Profesör" ve "Doçent" unvanli kisiler olarak çikmaktadirlar. Bütün okumusluklarina ve sahip bulunduklari unvan'lara ragmen çagdasliga ve akilciliga bir türlü alisamamis bu kisilerin, kendi köhne inançlarini paylasmayanlara karsi kullandiklari igrenç terör silâhi ve ilkel taktik, yine aynidir. Inanmaniz muhtemelen güç olacaktir ama bunlarin belledikleri ve halka da bellettikleri seyler, yukarda isâret ettigim ve sirf kisaca bir fikir edinilsin için sadece bir kaç örnek olarak sergiledigim verilerin aynidir. Yillar var ki bu hususlari, kaynak vermek suretiyle okuyucularima sunarken aydinlarimiza da, bu konulara artik ciddî sekilde el atmalari geregini hatirlatirim. Söylemek abestir ki din diye halkimiza belletilenleri elestiri konusu yapmanin dinsizlikle ilgisi yoktur; aksine uygarliga yönelmislikle ve Tanri fikrini yüceltmislikle ve halka hizmetle ilgisi vardir. Bunun böyle oldugu bugün artik külturlü her insan anlamistir. Anlamayanlar, bir takim çikarci amaçlarla bizlere "Tanri düsmani" hezeyanlariyle saldirirlarken, Tanri fikrindeki yücelikle bagdasmayan emirleri, yalancilik san'atinin en müptezel usulleriyle, insanlarimizin beynine sokusturmaktadirlar.

*

Bati'nin uygarlik gelismesi tarihi incelendiginde görülür ki en azindan 2500 yillik bir süre boyunca aydin siniflar, iktidarlarin ve din adamlarinin ya da bagnaz halk yiginlarinin tehdit ve saldirilarina ragmen din emirlerini elestirmek suretiyle insan beynini kölelikten, islemezlikten, kadercilikten ve tüm engel'lerden kurtarip özgürlüge ve yaraticiliga ulastirmayi yasam amaci edinmislerdir. Içlerinde din kitaplarinin tanimladigi "korkutucu" ve "intikamci" ve insanlari inanç farki nedeniyle birbirlerine "saldirtici" Tanri anlayisini yerenler ve bu tür bir anlayisla fikirsel ve ahlâksal gelisme olamayacagini söyleyenler, ya da "peygamber" diye bilinen kimselerin eylemlerini akilci ahlâk kistasina vurup küçümseyenler, yerenler çoktur. Tanri'yi bütün insanlar için sevgi kaynagi seklinde tanimlayanlar, ya da "Tanri" ile "Akil" denen cevheri ayniyet içinde tutanlar da çoktur. Bugün artik Bati'da "Kutsal" sayilan kitaplarin (örnegin "Incil"in) Tanri sözü olmayip insan yapisi oldugunu söylemek, ya da "peygamber" diye çagrilan kisilerin olumsuz davranislarini yermek ve hattâ alay konusu edinmek, "dinsizlik", "Tanri düsmanligi" gibi ithamlara ya da cezaî takibata konu teskil etmez; olsa olsa "köktenci" din saliklerinin öfkesini kabartir. Bundan birkaç yil önce ünlü film yapimcisi Zefirelli 'nin "Jesus of Nazareth" ("Nasirali Isâ") adli filmi ve yine ünlü yazar Kazancakis 'in "The Last Temtation" ("Isâ'nin Son Günahi") adli romanindan alinma film (ki her ikisi de Isâ'yi ve Hiristiyanligi oldukça küçük düsürtücü bir tema'yi konu alir ve fakat her ikisi de son yillarin önemli birer san'at olayi sayilir) , bazi Hiristiyan gruplarin protestosuna maruz kalmakla beraber dava konusu dahi edilmemistir. 1989 yilinda Andres Serrano adindaki bir fotografcinin, Hiristiyanlarca kutsal sayilan Çarmih'i, insan sidigi ile yikanmis sekilde hazirladigi resimler, sirf Devlet bütçesinden beslenen bir Kurulus tarafindan sergilendigi için, tartisma konusu edilmistir, o kadar. Örnekleri çogaltmak kolay. Fakat böylesine olumlu bir tutumun anlattigi sudur ki, din kitaplarini ve özellikle bu kitaplarin ortaya vurdugu Tanri tanimini elestirmedikçe ve daha dogrusu geleneksel din duygularini incitme endisesine son vermedikce, fikirsel ve ahlâksal asama olmaz ve din duygularini rencide etmekle de din sarsilmaz, ortadan kalkmaz. Uygarlik gelismesi denen sey, çogu zaman dinsel inançlari, dinsel duygulari inciten buluslar, deneyimler, salt gözlemeler ve varsayimlar serisi olarak karsimizdadir. Bilindigi gibi dünyanin yuvarlakliginin ve döner oldugunun akilci bilim ve deney yolu ile ortaya konmasi, yüzlerce yili içine alan bir dönemin köklestirdigi dinsel inançlara agir bir darbe olmustur, çünkü bu dönemler boyunca cahil halklarin beyni dünyanin düz oldugu yalanlariyla yikanmisti. Eger din duygularini incitme endisesi üstün gelmis olsaydi, muhtemelen bugün hâlâ dünyanin düzlügüne kanmis olarak Orta Çag karanliklarinda yasiyorduk.

Su bir gerçek ki, akilci bilim denen sey, din ve dogmacilik karsisinda bagimsizlastikca, her alanda ilerleme olmustur: bilim bagimsizlastikça, din kurulusuna karsi akilci saldirilar artmis ve dinsel inançlar depreme ugramistir. Buna ragmen din yok olmamis, fakat sadece kendi alanini ibâdet sorunlariyla sinirlayip akil ve zekâ gücünü kendi ozgürlügü ile basbasa birakmistir. Ve iste dine karsi girisilen elestiriler ve yermeler sonucu olacaktir ki Bati, 18. yüzyilda Akil Çagi'na ve uygarlik rayina oturmustur. Bunu yapamayan ülkeler ise bugün hâlâ ilkellikler ve gerilikler içerisinde yüzmekte ve ellerini Bati ülkelerine açmis dilenmektedirler. Sunu hâlâ idrâk edememislerdir ki müspet akli ve vicdani rahatsiz eden kurallar ya da eylemler karsisinda tepki göstermek bir uygarlik sorunudur, velev ki bu kurallar "Kutsal" bilinen kitaplardan, ya da bu eylemler "peygamber" diye kabul edilen kimselerden sâdir olsun. Milletlerin uygarligi bu tepkiyi gösterebilecek seviyeye erismis insanlarin sayisina ve cesâretine göre belirlenir. Biz aydinlar, yetersiz kisilerin ilkel saldirilarina ugramak, hattâ yok kilinmak pahasina da olsa, bu tepkiyi gösterebilmeli ve akil disiliklari halkin önünde sergilemeli, elestirebilmeliyiz. Bizlerin en asîl görevimiz, halki artik din sorunlarinin elestirisine tahammül edebilir ve hattâ katilabilir kerteye getirmektir. Her ne kadar çikarci çevreler bundan çok rahatsiz olacaklarsa da, böyle bir gelenegin yerlesmesi hâlinde halk, her söylenene inanma safligindan kurtulup çok yönlü düsünme aliskanligina yönelecek ve bu sayede din bezirganlarina karsi savasim vererek uygarlik çagina erisebilecektir.

Bu kitap, "Karanligin" "Aydinliga" baskaldirmasina karsi savasim vererek Akil Çagi'ni yaratan Bati dünyâsi aydinlari ile, böyle bir savasima yabanci kalan Seriât dünyâsi aydinlarinin, pek özet bir karsilastirmasidir.

---

Ikinci Baski'ya Önsöz

Aydin ve "Aydin" adli bu kitabimin birinci baskisinin iki-üç hafta gibi çok kisa bir zamanda tükenmis olmasi gerçekten sevindirici. Okuyucularima tesekkürü borç bilirim. Ne ilginçtir ki ikinci baskinin dagitima sunuldugu su günlerde Seriât ve Kadin adli bir diger kitabimin da onbirinci baskisinin hazirligi yapilmakta.

Her ne kadar gösterilen ilgi'nin, görüslerimin ve fikirlerimin mutlaka paylasilmasi ya da onaylanmasi anlamina gelmedigini ve yazdiklarim vesilesiyle bir çok kimselerin bana karsi dis bilediklerini bilmekle beraber, simdiye kadar "tabu" niteliginde kalmis sorunlar üzerinde düsünme ve tartisma aliskanligina yol açabilecek çabalara katkida bulunmanin büyük bir mutluluk sagladigini inkâr edecek degilim.

Görüslerimin yanlis algilanmasini önlemenin kolay olmadigi muhakkak; fakat sürekli olarak öne sürülen bir yergi'yi, bu ikinci baski vesilesiyle, burada yeniden ele alip kisaca yanitlamakta yarar bulmaktayim ki, o da "Bati'yi idealize eden bir bakis açisina sahip oldugum, Bati'yi yücelttirken Seriât etkisindeki Dogu'yu toptan reddettigim" seklindeki iddiâ'lara dayalidir. Birçok yayimlarimda bu iddialari yanitlamis ve sunu anlatmaya çalismisimdir ki "Bati" sözcügünü ben, "Avrupa" ya da "Hiristiyanlik âlemi" karsiligi olarak degil fakat sadece "Akilcilik" kavraminin simgesi olarak kullanmaktayim. Benim için "Bati" demek "Akilcilik" demektir, aklin sinirsiz egemenliginin kuruldugu yer demektir. Yani "idealize" ettigim sey insan sorunlarinin akil rehberligiyle ele alinmasi, insan hak ve özürlüklerinin akil kanunlarina baglanmasi, esitlikçi bir düzenin saglanabilmesi için "akilci" usüllerin ölçek kilinmasidir. Bu yolun yolcusu olan her insan, her ortam, her çevre ve her toplum, ister Bati Avrupa'sinda, ister Amerika'da, Afrika'da, Avustralya'da ya da Asya'da bulunsun, hiç kuskusuz "Bati'nin kendisi" demektir. Örnegin geçen yüzyilin ortalarindan itibaren dinsel egitim ve düsünceden siyrilarak dünyâ yasamlarini müspet akil ve ilim verilerine dayatan ve uygarlasan Japonya, aslinda Asya'li degil fakat tam manasiyle Bati'lidir. Atatürk sayesinde Türkiye'de ayni siçramayi yapmis ve "akilci" yâni "Bati'li" olmustur; bu sayededir ki seriât'in, yâni akil disiligin sürükledigi ilkelliklerden siyrilip diger bütün islâm ülkelerinin önüne geçmistir.

Ancak kaç zaman var ki Bati sözcügü, toplumumuzun çesitli bölümlerini, hattâ "aydin" diye tanimladigimiz çogu kisileri fazlasiyle rahatsiz eder olmus, Bati düsmanligi duyguklarini tahrik için kullanilmistir. Bu konuda Biz Profesörler adli kitabimda yer alan su satirlari tekrarlamam yararli olacaktir: " Eskiden kalma bir miras olarak 'Bati' sözcügü, seriâtçinin anladigi kavram dogrultusunda , 'gâvur dünyasi' karsiligi olarak kullanilir. Osmanli yazarlarinin kaleminde 'gâvur' sözcügü Bati'yi hâkir görmek için is görürdü. Asik Pasa Zâde ya da Naima gibi .. tarihçilerin kitaplari hep bu sözcüklerle doludur. Sairler siirlerini hep bunlarla donatmislardir (...) Çünkü Kur'ân'a göre yeryüzü, müslümanlarin yasadiklari yerler (yâni 'Dar-ül Islâm') ile, müslüman olmayanlarin (Hîristiyanlarin, Yahudilerin, vs yâni 'gâvur'larin') yasadiklari yerler (yâni Dar-ül harb') olarak iki bölümden ibaret sayilmistir. Ve yine Kur'ân'a göre müslümanlarin (Dar-ül Islâm'in), müslüman olmayanlari (Dar-ül Harb'i) düsman bilip 'din islâm oluncaya degin' onlara karsi (cihâd) halinde bulunmasi kosuldur (Tevbe Sûresi 29) (...) Yine Kur'ân'in Maide Sûresi'nin 51.âyetinde : 'Ey inananlar yahudilerle Nasranîleri dost edinmeyin (...) Sizden kim onlari dost edinirse süphe yok ki o da onlardandir' diye yazilidir. (Bunlara benzer daha nice âyet'ler i siralamak kolay). Bütün bu hükümler ve bunlardan daha önemli olarak Muhammed'in bizzat örnek oldugu davranislar, müslüman kisi'nin beynine ve ruhuna, tüm yasami boyunca kurtulmayacagi. (...) bir 'gâvur düsmanligi' duygusu yerlestirmistir. Müslüman kisinin hamuru, 1400 yil boyunca bu düsmanlik duygusu ile yogurulmustur... Hiç kuskusuz Bati dünyasinin da... özellikle Kilise'nin kiskirtmasiyle Islâm dünyâsina karsi olumsuz tutumu olmamis degildir. Fakat hiç olmazsa bu düsmanligi kökünden kaziyip sevgi ve anlayis ögesine dönüstürmek (ve kutsal bilinen Kitap'lari bertaraf ederek din farki gözetmeksizin...) insanlar arasi kardeslik fikrini yerlestirmek isteyen (nice aydinlar) görülmüstür. Seriât dünyasinda bunu yapan çikmamistir. Aksine 'gâvur' düsmanligini canli tutmak hususunda birbirleriyle yarisanlar her dönem itibariyle yeni kusaklara 'kin', 'adâvet', örnegi olmuslardir (...) Osmanli Devleti'nin besyüz yil boyunca Bati'ya karsi giristigi sayisiz savaslarin gerçek nedeni 'gâvur' düsmanligidir. Osmanli toplumunun Bati ile ilgili her seye yabanci kalmasinin, her yeniligi yadirgamasinin, fikir ve kültür gelismesinden yoksun kalmasinin nedeni bundandir. Biz ilk kez Atatürk sayesinde Bati'yi 'düsman' olarak degil fakat insanlik âleminin bir parçasi olarak kabul eder olmusuzdur. Onun ölümünden sonradir ki Bati'yi yine eski aliskanliklarimizla görür olmaya baslamisizdir. Din adami'nin (...) 'gâvur' düsmanligi duygulariyle besledigi halk ile 1950'den bu yana mantar gibi çogalan din okullarinin ayni duygularla yetistirdigi yeni kusaklar yaninda, bir de Bati sözcügünü Kapitalist/Emperyalist dünya olarak kullananlarimizin egittigi kusaklar yer almistir.

Bizlere kizmak degil fakat Atatürk'ün 'Bati'ciligini' tekrar ve tekrar anlatmak (gerek). Fakat anlatirken bizleri, ayni zamanda, Bati'nin fikirsel, sosyal ve siya sal gelisme tarihi konusunda özel bir seminere sokmak gerekir. Bati'nin Hiristiyanlik ile birlikte karanlik çaga gömülüsünü, akilciligi unutup dinsel düsün yörüngesine girisini, bilim ve ahlâk ne varsa her seyi din kitaplarinda arayisini, dogmatizma ve iskolastik düsün vadilerine yönelisini, fakat bu karanlik çag'da bile akilci çevrelere yer verisini, nihâyet yavas yavas akil ve zekâ'yi din tutsakligindan kurtarip 'Renaissance/Hümanizma' yolu ile akil çagina varisini, (insan kisiliginin yüceligi ve esitlikçi insan haklari fikrine sarilisini) oysa ki Atatürk 'e degin hiçbir dönem itibariyle, hiçbir Islâm ülkesinde ve hiç kuskusuz bizde akil çagi ufuklarina dogrulmak diye bir sey olmadigini, seriât (özellikle Kur'ân) disinda hiçbir deger, hiçbir gerçek arama geregi duyulmadigini, eski Yunan bilimlerinden ve bilginlerinden yararlanmak ve onlarin yapitlarini yorumlamak sayesinde erisilen ve Islâm uygarligi diye bilinen dönemde dahi akilci usüllere göre davranmaktan kaçinildigini ve sanki tüm bu bilimler Kur'ân'da varmis kurnazliklarina sarilindigini; (seriâtci'nin melâneti yüzünden) akli rehber kilmak ve kutsallastirmak olanagi bulunamadigi ve Yunan kaynaklarini da birakmak gerektigi için yeniden fikir yoksulluguna dalindigini; (eski) Yunan kaynaklarina islâm bilginleri sayesinde kavusan Bati dünyasi akilci usüllerin nîmetlerinden yararlanirken Islâm dünyasinin akilsizligi (akil dislamayi) fazilet sandigini, (evet buna benzer hususlari) uzun uzun anlatmak kosuldur. Bunu yaptiktan sonra Atatürk'ün 'Bati'ciligini ve Atatürk gibi Bati'cilarin amaçlarini anlatmak kolaylasir (...) Atatürk'e gelinceye dek bizler için akil denen nesne, gerçekleri arama araci olarak hiçbir zaman anlam ve deger tasimamistir. Islâm'a girdigimiz tarihten itibaren biz, gerçekleri akil yolu ile arama gelenegini birakmis, bin yil boyunca bu geregi duymamisizdir. Çünkü gerçeklerin akil yolu ile degil seriât yolu ile bulunabilecegine, gerçek diye ne varsa herseyin Tanri emirleri olarak Kur'ân ile ve Peygamber (...) hükümleriyle yerlestiridildigine (...) inandirilmisizdir. Bu inanç bizi bir ilkellikten bir digerine, bir felâketten bir diger felâkete sürükleyegelmistir..." .

Ne yazik ki felâket'den ders almasini bir türlü ögrenememis olarak bugün yine kurtulus yolunun seriât 'ta oldugunu, her çözüm'ün islâm'da yattigini söyleyen çigirtkanlarin eline düsmüs, yolumuzu iyice sapitmisizdir. Bu sapitma o kerteye ulasmistir ki, müspet ilim ocagi sayilmak gereken Üniversitelerimizin Profesör ve Doçent unvanli kisileri bile, günlük yasantilarimizin ve dünyâ sorunlarimizin her yönünü , akilci usüllerle degil fakat basta Kur'ân olmak üzere, seriât verilerine göre ayarlama hevesine kapilmislardir. Ne hazindir ki, kendimizi 'aydin' bilen bizler ve zinde güçler, yillar boyu memleketi "kara kuvvet" azginliklarina , seriât kabadayilarinin taskinliklarina terketmisizdir. Din hocalarinin laik'lige ve çagdas deger ölçülerine meydan okumalarina ve giderek artan baskilarina, hayret edilecek bir atâlet içerisinde boyun egmisizdir. Bu atâletimiz ülkeyi, iste bugün Cumhuriyet öncesi seriât ortamina sürüklemistir.

Atâletimizin nedeni, siyasî partilerin destegine sahip olan ve hükûmetlerin aczinden yararlanan örgütlerin yarattiklari terör havasi oldugu kadar seriât'in içyüzü'nün ne oldugundan habersizligimizdir. Gerçegi söylemek gerekirse toplumumuza egemen her olumsuzluk bu habersizligimizden kaynaklanmistir. Eger birazcik gayret gösterip seriât'in özü'nün ne oldugunu incelemis olsak anlariz ki, insanlarimizi akil ve zekâ gelismesinden ve düsünme gücünden yoksun kilan, baska din ve inanctakilere karsi düsman yapan, bagnazlastiran, insanlik sevgisinden uzaklastiran, insan hak ve özgürlükleri fikrine, demokratik ve laik devlet anlayisina, çagdas deger ölçülerine yabanci tutan ne varsa her sey seriât zihniyetinden ve kökeninden kaynaklanmaktadir. Eger bu incelemeyi yapabilsek ve halkimizi da seriâtçinin yalanlariyle basa çikabilecek dogrultuda aydinlatabilsek, hiç kusku edilmemelidir ki bu ülkede seriât azginligi ya da seriât adina cinayet islemek diye bir sey olmayacak, seriât özlemcileri kaçacak delik arayacaklardir. Iste o zaman ülkemiz için çagdas uygarlik yoluna çikmak kolaylasacaktir.

----