Islâm'dan Gayri Din ve Inanca Yönelenlerin "Kâfir'ler" ve "Munafik"lar Olarak "Düsman" Bilinmeleri



Kur'ân'i okumaya basladiginiz daha ilk satirlardan i'tibaren karsiniza, "Mü'min", "Kâfir" ve "Munafik" deyimleri çikar. Bu deyim'ler, "Tanri'dan gelen hidâyet üzere olanlar" (yâni "Müslüman'lar"), ile "Gazab'a ugramislarin ve sapmislarin" yolunda bulunanlar (yâni "Müslüman olmayan'lar") arasindaki ayirimin ifâdesi olmak üzere Kur'ân boyunca tekrarlanip gider. Ayirim, "Müslüman"lari, "Müslüman olmayan"lara, (ya da Islâm'a inanmadiklari halde inaniyormus görümünde bulunanlara, "münafik"lara) karsi düsman kilacak nitelikte olup insan'in, insan'a sevgisini kökünden kurutacak yeterliktedir.


Gerçekten de Kur'ân insanlari, "Müslüman'lar" ve "Kâfir'ler" diye genelde iki bölüme ayirmistir. "Müslüman'lar", "Tanri"dan baska "tanri" edinmeyen, Kur'ân'i Tanri sözleri, ve Muhammed'i Tanri elçisi olarak benimseyen, ahiret gününe inanan, namaz kilan (Bkz. K. Bakara sûresi, âyet 2-5), ve Tanri'ya: "(Rabbimiz) Ancak sana kulluk ederiz... Bize, kendilerine lütuf ve ikramda bulundugun kimselerin yolunu göster" (K. el-Fâtiha sûresi, âyet 6-7) diyerek yalvaran kimselerdir. Bununla beraber Islâm'a inanmadiklari halde "Allah'a ve ahiret gününe inandik" diyerek inanmis görünenler (K. Bakara 8-20)1, ya da kalpleri zayif ve hastalikli, kararsiz ve mütereddid olanlar, ya da Muhammed'e zorakî olarak ve isteksiz katilanlar da vardir ki "Munafik" diye adlandirilmislardir. Muhammed'in söylemesine göre bunlar Allah'i ve mü'minleri aldattiklarini sanirlar ama, aslinda kendilerini aldatirlar (K. Bakara 9). Tanri onlarin hastaligini çogaltir (K. Bakara 10); hattâ çogaltmakla kalmaz, fakat ayni zamanda onlarla alay eder ve azginliklarinda onlara firsat verir (K. Bakara 15). Çünkü Tanri munafik'lara, tipki kâfirlere yaptigi gibi, azap edecektir (K. Ahzâb 73; Fetih, 6; Hadid, 13). Yine Muhammed'in söylemesine göre bunlar, kendi akillarinca güyâ Allah'i ve mü'minleri aldatirlar (K. Bakara 9), kendilerine fesad çikarmayin denince: "Biz ancak islah edicileriz" derler (K. Bakara 11), bozgunculuk ederler (K. Bakara 12), mü'minlerle karsilastiklari vakit: "(Biz de) iman ettik" derler ve seytanlarla basbasa kaldiklari zaman ise: "Biz sizinle beraberiz, biz (mü'minlerle) sadece alay ediyoruz" derler (K. Bakara 14). Ve iste bu yüzden Allah onlarla "istihza" eder, yâni seref ve haysiyetlerini kirarak onlari maskara eder, budalaligi imâ edip sezdirmeden onlari tahkir eder2. Ve üstelik onlara, bir de "azginliklarinda firsat verir" ve bu yüzden onlar bir süre basibos dolasirlar (K. Bakara 16); tipki kâfirler gibi, sagir, dilsiz ve kör'dürler, bu nedenle geri dönemezler(K. Bakara 18); fakat yildirimlardan gelecek ölüm korkusu içerisindedirler (K. Bakara 19-20). Ve Allah bu munafiklari çepeçevre kusatmistir (K. Bakara 19).


"Kâfir"lere gelince, bunlar genel olarak Islâm'a inanmayanlardir. Daha dogrusu Tanri buyruklarini benimsemeyenler, Tanri'nin verdigi nimetlere karsi nankörlük edenler, ya da Muhammed'i "peygamber" olarak kabul etmeyenler, ona indirilen Kur'ân'i inkâr edenlerdir; daha önce kendilerine gönderilmis peygamber'lere (ki, güyâ hepsi de "müslümanlikla" emrolunmuslardir) kötülük edenlerdir. Ve iste bu "kâfir"ler, "Ehl-i Sirk" ve "Ehl-i Kitab" olmak üzere iki ayri gurup olarak tanimlanirlar:

Birinciler, yâni "Ehl-i Sirk" (müsrik'ler), çesitli putlara ("Ilâh'lara") tapanlar, yâni Tanri'ya es kosanlardir. Bunlar, genellikle Kur'ân'a (ve daha önce gelen kitap'lara) inanmayan, Muhammed'i (ve daha önceki "peygamberleri") "peygamber" olarak tanimayan, ve kurbanlari üzerine "Allah" adini anmayanlardir. Hemen ekleyelim ki "kâfir" deyimini Muhammed, ilk önceleri Mekke'li "müsrikler" için kullanirdi. Örnegin Kâfirûn sûresi'ne koydugu âyet'ler söyle: "(Resûlüm!) De ki: - Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklariniza tapmam. Siz de benim taptigima tapmiyorsunuz.... Sizin dininiz size, benim dinim banadir" (K. 109 el-Kâfirûn 1-6). Fakat daha sonralari bu deyimi, genel olarak Tanri'ya es kosanlarla beraber munafiklari dahi kapsar sekilde kullanir olmustur (Örnegin bkz. K. Sebe, 31-34; En'âm 81, 89; Kâfirûn 1-6, Furkan, 3-6; Neml, 64-69; Zümer, 3; Imrân, 149 vs...).


Ikinciler, yâni "Ehl-i Kitab" ise, Tanri'nin kendilerine "Kitap" verdigi kimseler olup Yahudi'leri, Hiristiyan'lari ve Sabiî'leri3 kapsar. Ilerdeki sayfalarda ayrica belirtecegimiz gibi, güyâ bunlar, Tanri tarafindan kendilerine verilen ve Islâmî esaslari içeren kitap'lari (Tevrat'i, Incil'i) tahrif, ve kendilerine gönderilen "peygamber"leri inkâr etmislerdir (K. Mâide, 64, 77-78; Tevbe, 30-31;, vs...).

"Ehl-i Kitab"dan olupta Islâm dini'ni kendileri için "dîn" olarak kabul etmeyen ve Islâm'in haram etigini haram bilmeyenler ile, "Ehl-i Sirk"ten olanlar (yâni putperestler), Muhammed'in düsman olarak kabul ettigi toplumlardir. Ve iste Müslümanlar, yeryüzünde Islâm'dan gayri din kalmayincaya kadar bu baska din ve inançta olanlarla savasmalidirlar4, çünkü, güyâ Tanri: "Ey Peygamber! Kâfirlerle ve munafiklarla savas, ve onlara sert davran. yerleri cehennemdir onlarin" (K. Tevbe 73; Tahrîm 9, vs...) , ya da: "... (ortada) Yalnizca Allah'in dini (Islâmiyet) kalana kadar onlarla savasin..." (K. Bakara 193) seklinde âyet'ler indirmistir!

Muhammed'in degerlemesine göre "Ehl-i Kitâb"in (Kitap'lilarin), "Ehl-i Sirk"e (putperestlere) nazaran biraz daha farkli durumlari vardir ki o da sudur: putperestlere karsi savas, kayitsiz ve sartsizdir: onlar nerede görülürlerse derhal öldürülmelidirler (K. Tevbe 5), meger ki Islâm'i kabûl etmis olsunlar (K. Bakara 193). Daha baska bir deyimle "müsrikler" için "yâ Islâm", "ya da ölüm" gibi iki durum söz konusudur; bunun ikisinin ortasi, ya da disi, baskaca bir sey yoktur.

Buna karsilik "Ehl-i Kitap" olanlar, yani Yahudi'ler ve Hiristiyan'lar için, ya Islâm'i kabul etmek, ya da etmeyip "cizye" (yani kafa parasi) vermek, ve bu suretle ölümden kurtulmak gibi bir durum vardir. Islâmî esaslara ve emirlere aykiri hareket etmedikleri ve "cizye" verdikleri süre boyunca güvenlikleri saglanmistir; onlara eziyet edilmez. Bununla beraber müslümanlara nazaran ikinci sinif insan durumundadirlar, ve o sekilde muamele görürler. Fakat eger Islâm'i kabul etmeyecek ve "cizye" (kafa parasi) da vermeyecek olurlarsa, bu taktirde öldürülmeleri gerekir (K. 9, Tevbe 29).


Ancak hemen ekleyelim ki, Tanri'nin, farkli din ve inançtadirlar diye kendilerine karsi savas açilmasini emrettigi kâfir'ler ile munafik'lar, ilerdeki bölümlerde ayrica görecegimiz gibi, yine bu ayni Tanri tarafindan kalpleri ve kulaklari mühürlenmis, gözleri perdelenmis, ve karanliklara terkedilmis kimselerdir (Örnegin bzk. K. Bakara 7, 17; En'âm 125, vs...)! Daha baska bir deyimle Tanri onlari hem "kâfir' ya da "munafik" yapmistir, ve hem de böyle olduklari için cezalandirma yolunu tutmustur!

1 Bunlar güyâ, müminlerle karsilastiklari vakit "Allah'a ve ahiret gününe inandik" (K. Bakara, 8, 14) derler, seytanlarla basbasa kaldiklarinda ise: "Biz sizinle beraberiz, biz müminlerle sadece alay etmekteyiz" (K. Bakara 14) diyenlerdir.

2 Elmalili Hamdi Yazir'in , Kur'ân'in 15-16 âyetlerinin yorumundan.

3 Sabiî'ligin ne oldugu pek bilinmemekle beraber, aralarinda Hanefî Mezhebi'nin Imami Ebû Hanife olmak üzere bir kisim fikihçi, Sâbiîler'i "Ehl-i kitap" saymaktadirlar. Bu konuda bkz. Turan Dursun, Kur'ân Ansiklopedisi, (Kaynak yayinlari, Istanbul 1994, Cilt VII, sh. 132).

4 Bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt, XII, sh. 25)