Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari Kazanma Siyâseti'nin Özellikleri
(Onlari hosnud etmek, övmek; onlarin yasam tarzini izlemek; dinsel geleneklerini benimsemek; sorularini onlarin telakkileri geregince yanitlamak; onlara "muvafakat" siyaseti uygulamak!)
Medîne'ye hicret ettikten sonra Muhammed, Yahudi'leri (ve bu arada Hristiyan'lari) hosnud ederek kazanabilmek için tam bir ödün (taviz) siyasetine girisir. Her seyden önce Yahudilerin haham'larini elde etmege çalisir; onlari elde edecek olursa Yahudilerin tümünün kendisine îmân edecegini sanir. Bunun böyle oldugunu kendi agziyle söyle ortaya vurur: "Yehûd (hahamlarindan) on kisi bana îmân etmis olsaydi, yehûd'un hepsi bana îmân etmis olurlardi" 1.
Bu arada Yahudileri, Tanri'nin sevgili kullari imis gibi tanimlamaktan tutunuz da, onlarin yasam tarzini taklide, ya da dinsel geleneklerinin bir çogunu benimsemege varincaya kadar her yolu dener. Örnegin Kur'ân'a, Tanri'nin- "Ey Israilogullari...sizi dünyâlara üstün tuttugumu hatirlayin" (K. Bakara 40-50) seklinde konustuguna dair âyet'ler koyar. Zirâ Tevrat'da Tanri'nin, Isrâilogullari'ni bütün diger milletlere üstün olmak üzere seçtigi ve onlarla özel bir andlasma akt'ettigi yazilidir. Örnegin "Tesniye" kitabinda: "Ancak Rab atalarindan hosnud oldu, onlari sevdi ve onlardan sonra zürriyetlerini, sizi, bugün oldugu gibi bütün kavimlerin arasindan seçti " (Tesniye, Bap 10:15) diye yazilidir. Bu tema Ahd-i Atiyk' ta sik sik tekrarlanir. Ve iste Muhammed, her ne kadar okuma yazma bilmez gibi görünmekle beraber, bir çok tanidiklari sayesinde Tevrat'in içeriginden haberdar oldugu için, bu tema'yi islemek sûretiyle Yahudileri kazanacagini düsünür. Tanri'nin, onlara hitaben, kendisine âyet'ler indirdigini, bu âyet'lerle onlara verdigi degeri ve nîmetleri, ve onlari vaktiyle Misir Fir'avun'larinin zulmünden nasil kurtardigini ve onlara baskaca ne iyilikler yaptigini anlattigini söyler. Bakara Sûre'sine koydugu âyet'lerden biri söyle: "Ey Isrâilogullari! Size verdigim nîmeti ve sizi dünyâlara üstün kildigimi hatirlayin... Size iskence eden, kadinlarinizi sag birakip ogullarinizi bogazlayan Fir'avun âilesinden sizi kurtarmistik... Denizi yarip sizi kurtarmis, ve gözlerinizin önünde Fir'avun âilesini batirmistik." (K. 2 Bakara 40-50,122)2
Yine bunun gibi Tanri'nin, vaktiyle Musâ'yi peygamber olarak göndererek Yahudileri dogru yola sokmak istedigîni (K.A'raf 144-5), onun araciligiyle "Hak'ki bâtil'dan ayiran Kitâb'i (Tevrat'i)" indirdigini (K. Bakara: 51) ve fakat buna ragmen Yahudilerin isyankâr davranip puta taptiklarini (A'raf 148), fakat yine de onlari bagisladigini hatirlatir (K.2 Bakara 50-51). Ve hatirlattiktan sonra da kendisinin simdi bu ayni Tanri tarfindan, sadece Arap'lara degil fakat Yahudilere ve Hiristiyanlara bütün insanlara peygâmber olarak gönderildigini, ve bu nedenle kendisini peygamber olarak kabul edip Kur'ân'a inanmalari, namaz kilip zekat vermeleri, vs... gerektigini bildirir. Sunu da ekler ki Tanri, daha önce göndermis oldugu bütün peygamberleriyle ahitlesmis, onlara Muhammed'in gelecegini haber vermistir; ve istemistir ki onlar, kendi ümmetlerinin Muhammed'e inanmalarini saglasinlar, ve onun peygamberligine sâhidlikte bulunsunlar. Bunu anlatmak üzere Kur'ân'a su âyet'i koyar: "Allah peygâmberlerinden ahid almisti: -And olsun ki size Kitab, hikmet verdim; sizde olani tasdik eden bir peygamber gelecek, ona mutlaka inanacaksiniz ve ona mutlaka yardim edeceksiniz, ikrâr edip bu ahdi kabul ettiniz mi? -'Ikrâr ettik-' demislerdi de -'Sâhid olun, Ben de sizinle berâber sâhidlerdenim-' demisti." (K. 3 Mâide 81). Ibn Ishak'in açiklamasina göre Tanri güyâ Muhammed'e söyle demek istemistir: "Ben, o eski peygamberlere emir verdim ki sana inansinlar ve yardim etsinler diye. Onlar da ikrar ve kabul ettiler" 3
Yâni güyâ Tanri, Muhammed'i "peygamber" olarak gönderecegine dâir, daha önceki peygamberlerle ahitlesmistir, ve onlardan Muhammed'e yardimci olmalarini istemistir.
Ve yine sunu anlatir ki, Isâ'nin gelisinden bu yana çok zaman geçtigi için "peygamberlerin" arasinin kesildigi kanisi dogmustur, ve bu kani'yi gidermek üzere Tanri konusmus, söyle demistir: "Ey Ehl-i Kitap! Peygamberlerin arasi kesildigi bir sirada size elçimiz (Muhammed) geldi. Gerçekleri size açikliyor ki (kiyâmette): -'Bize bir müjdeleyici ve uyarici gelmedi'- demiyesiniz. Iste size müjdeleyici ve uyarici gelmistir..." (K. 5 Mâide 19).
Görülüyor ki Muhammed, daha önceleri, yâni Mekke'de iken, kendisini Arapca Kur'ân ile Arap'lara gönderildigini söylerken, simdi artik Ehl-i Kitab'a (Yahudilere ve Hiristiyanlara) ve bütün insanlara gönderilmis gibi göstermektedir. Bunu yaparken, daha önceki "peygamberlerin" kendi kavimlerine gönderildiklerini, kendisinin ise kavimlerin tümüne gönderildigini bildirir; örnegin söyle der: "(Benden evvel) her Nebî (her peygamber), hâssatan kendi kavmine ba's olunurken (gönderilirken) ben umûm-i nâsa (bütün insanlara) ba's olundum" 4.
Bunu söylerken Tevrat'in ve Incil'in, müslümanligin esaslarini kapsadigini ve Kur'ân'in bu kitaplari onaylayan ("tey'id eden") son kitap oldugunu belirtir (K. 2 Bakara 41,130-140).
Konuya baska bir vesile ile degindigimiz için benzerî örnekleri tekrarlamayacagiz. Fakat söylemek istedigimiz sudur ki Muhammed, Tanri'nin agziyle Yahudilere övgüler yagdirirken ve onlari hosnud etmege çalisirken, sadece bir tek sey düsünmekteydi ki, o da kendisini onlara Peygamber olarak kabul ettirmek, ve Kur'ân'i da onlara son kitap olarak benimsetmekti. Bunda basarili olabilmek için Tevrat'tan pek çok aktarmalar yapmistir; Tevrat'da Yahudilerle ilgili hikayelerin hemen hepsini, degisik sekillerde de olsa almis, ve böylece Kur'ân'i, nerede ise Yahudilerin tarih kitabi haline sokmustur5.
Yahudileri kazanmak amaciyle basvurdugu usûllerden biri de Kible yönünü, Yahudilerin kutsal bildikleri Kudûs'e çevirmek olmustur.
Ancak ne var ki bütün bu cabalarina ragmen, diledigi ve düsündügü gibi sonuç alamaz. Yahudiler ve Hiristiyanlar onu "Peygamber" olarak kabul etmezler; kabul etme egiliminde olanlar dahi vazgeçerler. Buna fevkalade üzülen Muhammed, muhtemelen teselli bulmak üzere, Tanri'nin kendisine, üzülmemesi için tavsiyede bulundugunu, ve onlarin fitneye düstüklerini, ve fitneye düsmelerinin Tanri'dan gelme oldugunu anlatmak üzere Kur'ân'a âyet'ler koyar: "Ey Peygamber!...baska bir milletin sözünü dinleyenlerden inkâra kosanlar seni üzmesin... Allah'in fitneye düsmesini diledigi kimse için Allah'a karsi senin elinden bir sey gelmez. Iste onlar Allah'in kalblerini aritmak istemedigi kimselerdir. Dünyâda rezillik onlaradir. Onlara âhirette de büyük azâb vardir". (Bkz. 5 Maide 41; ayrica Bkz. A'raf 156)6. Simdi geliniz bu âyet'de yer alan su satirlara parmak basalim: "Allah'in fitneye düsmesini diledigi kimse(ler)...Iste onlar (Yahudiler) Allah'in kalblerini aritmak istemedigi kimselerdir". Dikkat edilecek olursa Muhammed, Yahudileri kendisine boyun egdiremeyince, onlarin Islâm olmamalari sorumlulugunu Tanri'nin sirtina yükleyivermistir. Çünkü bu satirlara göre Tanri, güyâ Yahudileri fitne'ye sürüklemis, onlarin kalblerini Islâm'a açmak istememistir. Fakat müslüman yapamadigi bu kimseleri, müslüman degillerdir diye, cehennem'e atacaktir. Su durumda Muhammed için yapacak bir sey yoktur; üzülmege de mahal yoktur. Daha baska bir deyimle Muhammed, sirf kendisini temize çikarabilmek ve taraftarlarina karsi: "Tanri Yahudilerin ve Hiristiyanlarin kalblerini müslümanliga açmadi; benim yapacak bir seyim yok!" diyebilmek için Tanri'yi yukardaki sekilde konusur göstermistir.
I) Yahudileri ve Hiristiyanlari kazanmak için basvurdugu diger usûller arasinda onlarin yasam tarzini ve dinsel geleneklerini benimser görünmek vardir.
Yahudileri kendisine baglayabilmek için Muhammed, bir de onlarin dinsel geleneklerinden bir çogunu benimsemis, yasam tarzlarini taklide heveslenmistir. Bu davranislarindan tipik bir iki örnek vermek üzere oruç tutma geleneginden baslayalim ve hemen belirtelim ki "peygamber"ligini ilân ettigi tarihten Medîne'ye hicret ettigi tarihe gelinceye kadar, yani onüç yil boyunca Muhammed'in aklindan, oruc'u Islâm'in "buyrugu" olarak koyma fikri geçmemistir. Her ne kadar Islâm öncesi dönemde Arap'lardan bazilari, pek muhtemelen Yahudileri takliden, oruç tutuyor bulunmakla beraber Muhammed, ne kendisi oruç tutmustur, ve ne de bu gelenegi, Mekke'de bulundugu süre boyunca Islâmî kural haline getirmeyi tasarlamistir7. Aslinda Yahudiler ve Hiristiyanlar tarafindan uygulanan oruç geleneginin iç yüzünün ne oldugundan ve uygulama seklinin teferruatindan bile habersizdi8. Gerçek sudur ki bu dinsel gelenegi Medîne'ye geçipte oradaki Yahudilerin yasamlarina tanik olduktan sonra, ve onlari taklid ederek yerlestirmistir.
Gerçekten de Yahudiler, eskiden beri "Tisrin" diye adlandirdiklari yahudi yilinin ilk ay'inin 10cu günü (ki "Asûrâ" diye bilinir) oruç tutarlardi; daha dogrusu gece'den geceye olmak sûretiyle yemek yemezler, içmezler ve cinsî münasebette bulunmazlar, hiç bir is yapmazlardi. Çünkü güyâ Tanri onlara, Tevrat'da, böyle davranacak olurlarsa günahlardan, suçlardan siyrilmis olacaklarini anlatmisti9.
Ve iste Muhammed, sirf Yahudileri kendisine baglayabilmek için, önceleri bunu onlardan aynen almis ve bu sekilde uygulamistir. Yani Tanri'nin buyrugu olarak müslümanlara oruc tutmalarini, ve Yahudilerin yaptiklari gibi, orucu "asûrâ" gününde tutmalarini emretmistir. Böylece basta kendisi olmak üzere Müslümanlar, günesin batmasindan ertesi aksam günes batincaya (yâni bir geceden diger geceye) kadar, tipki Yahudiler gibi, "asûrâ orucu" tutmaya baslamislardir. Al-Hasan Ibn-i al-Faraç söyle diyor: "Oruç bir geceden diger geceye kadar olmak üzere farz kilinmistir. Bu süre boyunca ne yemek, ne içmek ve ne de cinsî münasebette bulunmak câizdir"10
Ancak ne var ki Muhammed, Yahudileri kazanamayacagini anlayipta onlara düsman kesildigi an, yani Hicret'in 2.ci yilindan i'tibaren, oruç tutma usulünü degistirmis ve Tanri'dan yeni vahy geldi diyerek oruc'u ramazan ayina almis, "asûrâ orucu" yerine "ramazan orucu"'nu koymustur. Yâni önceleri Müslümanlara, tipki Yahudiler gibi, "Tisrin" ayi'nin onuncu günü, günesin batisindan ertesi aksam günes batincaya kadar oruç tutmalarini farz kilmis iken, simdi biraz degisiklik yapip, Islâm'in ilk ayinin (Ramazan ayi'nin) tamami boyunca ve sadece gündüzleri (her gün günesin dogusundan batisina kadar olan zaman içerisinde) oruç tutma zorunlugunu yüklemistir. Bu vesile ile Kur'ân'a koydugu ve degisiklige soktugu âyet'ler söyledir: "Ey inananlar! Oruç, sizden öncekilere farz kilindigi gibi... size sayili günlerde farz kilindi... Ramazan ayi ki onda Kur'ân... indirildi, sizden bu ayi idrak eden, onda oruç tutsun..." (K. 2 bakara 183-185)
Oruç için "Ramazan" ayini seçmesine sebeb, Islâmiyet'ten önceki devirlerden beri "Ramazan" ayinin Araplar tarafindan kudsal sayilmasidir. Bu inanislardan yararlanarak Kur'ân'in da bu ay esnasinda indigini söylemis, Ramazan orucu'nu da buna göre ayarlamistir.
Dikkat edilecegi gibi oruç konusunda ilk yerlestirdigi hüküm, daha sonra yerlestirdigi hükümden bir hayli farklidir. Arap'lari bu degisiklige kolaylikla inandirabilmek için, oruc'un, Tanri tarafindan, esasen bu sekilde Yahudilere ve Hiristiyanlara emredildigini ve fakat onlarin bu emre aykiri davranip oruç zamanini degistirdiklerini söylemistir. Daha baska bir deyimle simdi yaptigi degisiklikle (yâni "asûra orucu" yerine "ramazan orucu"'nu yerlestirmekle) oruc'un dogru seklinin yeniden "te'sis" edildigini anlatmak istemistir. Hiç kimse de kalkip Muhammed'e: "Peki ama, mademki Tanri bu oruç denen seyi daha önce Ramazan ayi i'tibariyle indirmisti, o halde neden sen, bugüne gelinceye kadar bize Yahudileri takliden asûrâ orucunu tutturdun? Orucun dogru seklini degil de bozuk seklini farz kildin?" diye sormamistir.
Öte yandan Muhammed, Yahudileri kazanmak bakimindan, onlarin günlük yasantilarini da taklid etmeyi ihmal etmemistir. Özellikle giyim-kusam, süslenmek, yemek-içmek gibi hususlarda, genellikle onlar gibi olmaga çalismistir. Örnegin Yahudi'ler sakal birakirlardi. Oysa Arap'lar sakallarini yolar, fakat buna karsilik biyik birakirlardi. Araplarin bu gelenegini terkedip Yahudilere benzemek için Muhammed, kendi taraftarlarini bunun tersini yapmalarini emretmis söyle demistir:"(Her hâl ve hareketinizle) müsriklere (putperest araplara) muhalefet ediniz (benzemekten kaçininiz)"11
Ve öte yandan putperest Araplara inad olsun için sakal birakilmasini, ya da biyik kesilmesi gerektigini söylerdi. Yine putperest Araplara benzememek için saçinin perçemini alninin üstüne birakirdi; çünkü putperest Arap'lar saçlarini, ortadan (cephe'den) ikiye ayirmis olarak birakirlardi. Buna karsilik Yahudiler ve Hiristiyanlar saçlarinin perçemini alinlarina salarlardi. Böylece Muhammed, müsrik Araplara "muhalefet", buna karsilik Yahudi'lere ve Hiristiyan'lara "muvafakat" etmis olurdu12
Fakat biraz ilerde görecegimiz gibi, Yahudi'leri ve Hristiyan'lari kazanamayacagini anladigi an, bu yukardaki tutumunu ters yüz edecek ve bu kez, evvelce muhalefet ettigi putperest Arap'larin geleneklerine dönecektir; böylece Yahudi'lere, ve genellikle "Ehl-i Kitab'a" karsi, tutum takinmis olacaktir. Örnegin: "Yahudiler ve Hiristiyanlar sakallarini boyamazlar, siz onlara muhalefet ediniz (kina ile boyayiniz)" diyecek, ve bizzat kendisi, tipki putperest Arap'larin evvelce yaptiklari gibi, saçlarini iki bukle halinde iki tarafa birakmaga baslayacaktir. Çünkü artik güçlenmistir, ve "müsrik" Arap'lardan bir çogu müslümanligi kabul etmistir. Putperestlik yikildigi için, artik onlara benzemekte sakinca kalmamistir13. Oysa ki putperestligin yikilmasi nedeniyle degil ve fakat Yahudilerin kendisini peygamber olarak kabûl etmemeleri yüzünden onlari taklid etmekten vazgeçmistir.
Kitab Ehli'ni, ve özellikle Yahudileri, hosnud etmenin bir baska kurnaz yolu, onlarin helâl bildikleri seyleri haram saymakti. Onlarin helâl bildikleri seyler arasinda "avci hayvanlari" ve "kadinlar" da vardir. Bundan dolayidir ki Ehl-i Kitabin yedigi bir çok seylere cevaz vermis, onlarin yedikleri kablarda (baskaca kab bulunmadigi zamanlar ve bu kaplari yikamak kaydiyle) yemek pisirip yemenin helâl oldugunu bildirmistir14. Bu vesile ile Kur'ân'a koydugu âyet'lerden biri söyledir: "Bugün, size...Kitab verilenlerin yemegi size helal, sizin yemeginiz de onlara helal'dir" (K. Mâide 5). Kadin konusuna gelince, o da söyle:
II) Yahudi'lerle ve Hiristiyan'larla âile kurmak hususunda iyi iliskiler saglama siyâseti:
Yahudileri ve Hiristiyanlari hosnud edip kazanmak maksadiyle Muhammed'in basvurdugu bir diger usûl, onlarin kadinlarini "helâl" saymak olmustur. Bu maksatla Kur'ân'a su âyet'i koymustur: "...sizden önce Kitab verilenlerin hür ve iffetli kadinlari...size helâldir" (K. 5 Mâide 5). Böylece müslüman erkeklere Yahudi'lerden ve Hiristiyan'lardan kadin alip âile kurma olasiligini saglamistir. Bunu yaparken bu kadinlarin "müslüman" olup olmamalari hususuna yer vermemistir: sadece "hür" ve "iffetli" olmalari sartini aramistir.
Ancak ne var ki daha sonra, onlari kazanma ümidini yitirince, bu usûl'den vazgeçmis ve "Kitab ehl-i" olan kadinlari da (eger müslümanligi kabul etmemis iseler) "gayri müslim" sayarak "haram'lar" listesine geçirmistir. Daha dogrusu yukardaki âyet'i yok saymis ve yerine Bakara sûresi'nin 221.ci âyeti'ni koymustur. Bu âyet'e göre "müsrik" (putatapan) kadinlarla "gayri müslim" kadinlarin "haram" kilindigini ve ancak "iman etmeleri" halinde onlarla evlenmenin câiz sayilacagini bildirmistir. Bunun gibi müslüman kadinlarin da "gayr-i müslim" erkeklerle evlenmelerini yasaklamistir. Bakara Sûresi'nin 221. âyet'i söyle: "Ey müminler, müsrik (ve gayr-i müslim) kadinlari da îmân etmedikçe nikâh etmeyiniz! Gayr-i müslim (hür) bir kadin (iyi davranisi ve haliyle) sizi hayrette biraksa bile îmân etmis bir câriye her halde ondan hayirlidir. (Ey mü'minler) müsrik (ve gayr-i müslim) erkeklere de onlar îmân etmedikçe (sizden hiç bir kiz veyâ kadin) nikâhlamayiniz! Gayr-i müslim bir erkek (her haliyle) sizi hayrette biraksa bile îmân etmis bir köle o kâfirden muhakkak hayirlidir. Çünkü o îmansizlar sizi Cehennem'e dâ'vet ederler, Allah ise izniyle (emriyle) Cennet'e ve magfirete dâ'vet ediyor ve âyetlerini nâsa beyân buyuruyor. Umulur ki, onlar bu âyetleri hatirda tutarlar"..." (K. 2 Bakara 221) 15
Her ne kadar bazi yorumcular, müslüman erkeklerin, dinini degistirmemis olan "ehl-i kitap" kadinlar'la (yâni Yahudi ya da Hiristiyan kadinlarla) evlenebileceklerini, ve çünkü bu sekildeki evlenmeleri yasaklayan Bakara sûresi'nin 221.âyeti'nin, Mâide sûresi'nin 5.ci âyeti ile degistirildigini söylerlerse de yanlistir. Çünkü bir kere Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari (sirf Islâm'a inanmadiklari ve kendisini peygamber saymadiklari için) "kâfir" ve "lânetlenmis" olarak Cehennemlik bilen, Tanri tarafindan asla bagislanmayacaklarini söyleyen, Islâm'i kabul etmemis olmanin cezâsi olarak "cizye" vermege mahkum eden, ya da müslüman olmalarina kadar onlarla savasi öngören, ve her ne olursa olsun onlarla her türlü dostlugu yasak eden Muhammed'in, kalkipta dinini degistirmemis olsa da Yahudi ya da Hiristiyan bir kadinla müslüman erkeklerin evlenebileceklerine izin vermesi düsünülemez (Ehl-i Kitab'dan olanlar aleyhine Kur'ân'da yer alan hükümlerden bazilari için bkz. Bakara 105, 108-9, ; Saff 14; Mâide: 41, 59-61, 72-74, 77-78; Tevbe 29, 30, 31, 73; 80; Imrân 72, 118, 166-7; Hicr 2; Mümtehine 1-2; Tahrim 9)
Öte yandan müslüman erkeklere "Ehl-i kitab" kadinlarla evlenme olasiligini veren Mâide sûresi'nin 5.ci âyeti, bu olasiliga yer vermeyen Bakara sûresi'nin 221ci âyeti'nden sonra degil, fakat aksine daha önce konmustur. Çünkü dedigimiz gibi Muhammed, Yahudileri kazanmak amaciyle onlara tavizler verirken, bu arada evlenme konusunu da Mâide 5. âyeti ile hükme baglamis, fakat daha sonra Yahudilere düsman kesilince "kâfir" kadinlarla evlenmeleri yasaklamistir. Gerçekten de Bakara sûresi'nin yukardaki âyet'inde yer alan "müsrik" sözcügü, Buharî gibi kaynaklarin bildirmesine göre, sadece "putatapan'lari" degil fakat ayni zamanda "ehl-i kitab" olanlari da kapsamaktadir. Nitekim Diyânet'in Bakara sûresi'nin 221. âyeti ile ilgili yorumu aynen söyle: "Bu âyet-i kerîmedeki -<müsrik>- kelimelerini hep -<gayr-i müslim>- diye tefsîr ederek kavis içinde isâret ettik. Çünkü -<müsrik>- kelimeleri -<mü'min>- mukâbilinde zikrolunmus bulundugundan bütün ehl-i kitab da müsrik tâbirinde dâhil bulunuyorlar" (Bkz. Sahih-i..., Cilt XI. sh. 281-2).
Yine Buharî kaynagina dayali olarak Diyânet'in bildirmesine göre bu âyet, müslüman erkeklerin "gayr-i müslim" kadinlarla, ve "gayr-i müslim" erkeklerin müslüman kadinlarla evlenmeleri olasiligini ortadan kaldirmistir. Diyânet'in söyleyisi söyle: "Yine bu âyet-i kerîme (yâni Bakara Sûresi'nin 221.ci âyet'i) iki nehyi ihtivâ etmektedir: 1- Mü'min erkeklerin gayr-i müslim kadinlarla evlenmeleri; 2) Gayr-i müslim erkeklerle muslüman kadinlarinin evlenmeleri..." (Bkz. Sahih-i..., Cilt XI. sh. 282)
Ancak ne var ki bu yasaklama, Diyânet'in iddiâ ettigi gibi, önce konup sonra Mâide sûresi'nin 5. âyet'i ile kaldirilmis degildir. Aksine, yukarda degindigimiz nedenlerle, Kitab ehli olanlarla evlenme olasiliginin verilmesinden sonra konmustur.
III) Kendisini "sehvet asiriligi" ile suçlayan Yahudi'leri susturmak üzere, önceki "peygamberler"in de "cinsel güç" bollugu ile donatildiklarini söyler.
Yahudi'ler, her ne kadar kendi peygamberlerinin çok karili evlilikler yaptikalrini ve çogunun cinsel yasamlarinin "ahlâkî"lik örnegi sayilamayacagini bildikleri halde, ikide bir Muhammed'e çatarlar, onun "sehvet" insani oldugunu, çok sayida kadinla evlenmis olmasinin, ya da da cariyelerle yatip kalkmasinin, peygamberlikle bagdasamayacagini anlatirlardi. Hiristiyanlar ise Isa'nin kadinsiz yasadigini örnek göstererek Muhammed'e "peygamber"lik unvanini uygun bulmazlardi.
Onlarin bu suçlamalarini geçersiz kilmak maksadiyle Muhammed, cinsel gücü'nün çoklugunun Tanri'dan gelme oldugunu anlatmak üzere: "Cebrâil bana bir çömlek getirdi de ben ondan içtim ve bunun üzerine bana cinsî münasebette kirk erkek gücü verildi" der, ve "Tanri'nin izni olmadan ben hiç bir kadina dokunmadim" diye ekler, ve daha önceki "peygamberlerin" de bol sehvetli olarak gönderildiklerini söylerdi. Bu maksatla Kur'ân'a su sekilde âyet'ler koymaktan geri kalmazdi: "And olsun ki senden önce de peygamberler gönderdik, onlara esler ve soy sop verdik" (K. 13 Ra'd 38)16
Öte yandan kendi ogullugu Zeyd'in karisi Zeyneb'e asik olup onunla evlenmesi olayini da Yahudiler, sehvet asiriligina verip uygunsuz bulmuslar, aleyhinde konusur olmuslardi. Bu tür konusmalara karsi Muhammed, Yahudilerin pek kutsal bildikleri Davud "Peygamber"in Betsabe ile olan iliskisini örnek verirdi. Bilindigi gibi Davud en yakin bir arkadasinin karisi olan Betsabe'ye asik olmus ve onunla evlenmistir. Iste bu olayi hatirlatmak üzere Muhammed, Kur'ân'a koydugu su âyet'le aradaki benzerligi açiklamaga çalismistir: "...Davud, kendisini denedigimizi sanmisti da... tevbe etmis Allah'a yönelmisti. Böylece onu bagislamistik..." (38 Sâd 24-26)17.
Bu örnekleri verirken, bir de kendisinin Zeynep'le evlenmesinin Tanri emriyle oldugunu söylerdi. Bunu anlatmak üzere Tanri'dan vahy indi diyerek Ahzâb Sûresi'ne âyet'ler koymustur (Bkz. 33 Ahzâb 33-37)
IV) Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari hosnud edip kazanabilmek için, onlarin sorularini, yine onlarin telâkki'lerine göre yanitlama siyâseti:
Arap kaynaklarindan ögrenmekteyiz ki Yahudi hahamlari ve Hiristiyan papazlari Muhammed'e, özellikle din konularinda sik sik soru sormayi gelenek edinmislerdi. Bunun da nedeni Tevrat'i ya da Incil'i gerçekten bilip bilmedigini denemekti18
Sorulan sorulara Muhammed, Tevrat ve Incil hakkinda bilgisi olanlardan ögrendikleriyle karsilik verir ve bu kitab'lardan alinmis hükümler gösterirdi. Gösterirken de bu bilgilerin kendisine Cibrîl tarafindan verilmis oldugunu söylerdi. Güyâ Cibrîl ona, sorulacak seylerin ne oldugunu önceden haber vermistir19
Ancak ne var ki danistigi kimselerden bazi zamanlar yeteri kadar bilgi edinemedigi için yanit veremeyecegini anlar, bu gibi hallerde: "Bunu yanliz Tanri bilir" diye isin içinden çikardi. Örnegin Yahudi din adamlarinin bir gün kendisine: "Kiyâmet ne zaman kopacaktir?" seklinde soru sormalari üzerine, Tanri'nin kendisine söyle dedigini söyler: "Ey Muhammed! Sana kiyâmet saatinin ne zaman gelip çatacagini soruyorlar. De ki -'Onu ancak Rabbim bilir; onun vaktini Ondan baska belirtecek yoktur-'..." (K. 7 A'raf 187)
Bununla beraber sorulari cevapsiz birakmamaga çalisirdi, çünkü birakacak olursa peygamberlik iddiâ'larinin ciddiye alinmayacagini hesaplardi. Bundan dolayidir ki Kur'ân'in Tevrat'i ve Incil'i onayladigini söyliyerek, bu kitap'lari iyi bilen kimseler araciligiyle, sorulan sorulara uygun hükümler bulur ve bu dogrultuda olmak üzere vahiy indigini söylerdi. Bunu yaparken Tanri'nin kendisini, Tevrat'i ve Incil'i okumus olanlara danismakla görevli kildigini bildirirdi. Yunus Sûresi'ne koydugu âyet söyle: "(Resülüm!) Eger sana indirdigimizden (bu anlattigimiz olaylardan) kuskuda isen, senden önce Kitab'i (Tevrat'i) okuyanlara sor. Andolsun ki Rabbinden sana hak gelmistir. Sakin süphecilerden olma" (K. 10 Yunus 94).
Böylece Yahudi'lerin ve Hiristiyan'larin, kendisini peygamber olarak kabul etmelerini beklerdi. Bu konuda Islâm kaynaklarindan naklen verilebilecek pek çok örneklerden biri, Yahudi'lerin Muhammed'i sinamak üzere "zinâ" suçu'nun cezasinin ne oldugu hususunda sorguya çekmeleri, ve eger dogru cevap verecek olursa onu peygamber olarak kabul edeceklerini bildirmeleri ile ilgili su olaydir:
Bir gün evli bir adam, evli bir kadinla zinâ halinde iken yakalanir. Yahudi hahamlari kendi aralarinda: "Bu suçlulari Muhammed'e gönderelim, bakalim ne karar verecek? Eger (Suçlulari kamçilatarak ve yüzleri esegin kuyruguna dönük sekilde bindirilip teshir) cezasina çarptiracak olursa, bu taktirde onu Kral kabul edip takip etmek gerekir; yok eger suçlularin taslanmak suretiyle öldürülmelerine karar verecek olursa, bu taktirde de o Peygamber demektir..." diye konusurlar20
Aslinda Yahudi hahamlarin böyle bir sinamaya basvurmalari safliktan baska bir sey sayilamazdi; çünkü bunu yaparlarken, Muhammed'in, Tevrat'i bilen kisilerin yardimiyle gerekli cevabi kolaylikla verebilecegini düsünmeleri gerekirdi. Her ne hal ise, suçlular Muhammed'in huzuruna getirildiklerinde, Muhammed "recim" cezasi'nin uygulanmasini, yâni suçlularin tasla öldürülmelerini emreder ve Tevrat'da zinâ suçunun cezasinin bu sekilde yer aldigini söyler. Ve sonra Tevrat'in getirilmesini emreder, ve ilgili hükmü kendilerine gösterecegini ekler. Fakat güyâ Yahudi hahamlar Tevrat'da bu suçun karsiligi olan ceza hükmünü Muhammed'ten gizlemek isterler; hahamlardan biri eliyle o kismi kapar; böylece onu yalanci çikarmaga çalisir. Ancak ne var ki orada hazir bulunan Adullah Ibn-i Selem, (ki bir takim çikarlar ugruna müslümanligi kabul etmis bir Yahudi'dir), elindeki degnekle hahamin eline siddetle vurur ve sonra Muhammed'e dönerek: "Ey Tanri elçisi, zina edenlerin tasla öldürülmelerine dair hükmü senden gizlemek istiyordu. O hüküm iste buradadir" der21
Hemen belirtelim ki Abdullah Ibn-i Selem adindaki bu kisi, Medîne'de taninmis Yahudi bilginlerinden biridir. Muhammed'in Evs ve Hazrecî'lerle dostluklar kurdugunu, ve Medîne'ye gelisinden sonra kervanlar üzerine çete'ler gönderip ganimetler ve esirler aldigini, bu sayede taraftarlarinin sayisini çogalttigini, ve güç kazandigini görmüs, ve kendi öz çikarlari bakimindan ileriyi garantiye baglamak için hem müslümanligi kabul etmis ve hem de mensup bulundugu Yahudi milletini kötüleyip Muhammed'e yaranma yolunu seçmistir. Örnegin bir yandan Muhammed'e :"Ya Resullallah! Yehud, insani hayrette birakacak surette yalan söyleyen, asilsiz isnad ve iftiralarda bulunan, haksiz bir millettir", diyerek Yahudiler aleyhinde bulunurken22, diger yandan da bizzat kendi hazirladigi sorular ve cevaplarla, Muhammed'i son derece zor sorulara cevap bulan bir "peygamber" seklinde göstermege çalismistir. Tevrat ve Incil konusunda sahip bulundugu genis bilgi sayesinde Muhammed'e yardimci olmustur. Hem de öylesine ki, Muhammed'i, Yahudi inanislarina (telâkkilerine) göre konusturmak sûretiyle onun Yahudiler üzerinde etkili olmasina çalismistir. Islâm olurken dahi bu isi, Yahudi'leri etkileyecek sekilde yapmistir. Su bakimdan ki, Islâm kaynaklarinin bildirmesine göre Abdullah Ibn-i Selem, bir gün Muhammed'in yanina gelerek: "Ben sana üç soru soracagim ki bunlarin cevabini yalniz peygamber olan bilir" der. Ve baslar sorularini sormaga! Birinci sorusu su olur: "Kiyâmet alametlerinin (Esrat-i saati'in) evvelkisi nedir?". Bu soruyu Muhammed: "Kiyâmet alametlerinin en öncesi bir atestir ki o, insanlari Dogu'dan Bati'ya sürecektir" diye cevaplandirir. Dikkat edilecegi gibi verdigi cevap "Bunu Tanri bilir" seklinde bir sey degildir. Oysa biraz önce degindigimiz gibi, baska bir vesileyle kendisine "kiyâmet saati"nin ne zaman gelecegi soruldugunda, soru'nun cevabini bilmedigi icin, "Bunu yalniz Tanri bilir" seklinde yanitlamistir. Ama simdi "kiyâmet alameti"nin ne olacagina dair sorulan soruyu, böyle bir taktige basvurmadan, yukardaki sekilde bilir görünmüstür. Çünkü Abdullah Ibn-i Selem'in kendisinden bunun cevabini daha önce zaten ögrenmistir.
Abdullah'in ikinci sorusu sudur: "Ehl-i Cennet (Cennet'e girdikleri zaman) ilk önce hangi taami yiyecekler(dir)?". Bu soruyu Muhammed söyle cevaplandirir: "Ehl-i Cennet'in yiyecegi ilk taam balik cigerinin (sarkmis olan) fazlasidir".
Nihayet üçüncü soru da söyledir: "Çocuk ne cihetle babasina benzer? Hangi bir sebeble de ana soyuna çeker?" . Bunu da Muhammed söyle yanitlar: "Erkegin kadina cinsî münasebette bulundugu sirada erkegin suyu kadininkinin önüne geçerse, çocuk anaya benzer".
Islâm kaynaklarinin bildirmesine göre Abdullah Ibn-i Selem, bu cevaplari dinledikten sonra söyle der: "Kesin olarak sahadet ederim ki sen Allah'in peygamberisin". Bunu dedikten sonra da güyâ müslüman olur23
Söylemege gerek yoktur ki yukardaki sorularin ve bu sorulara Muhammed'in verdigi yanitlarin ne bilimsellikle ve ne de gerçekçilikle ilgisi vardir. Kusku edilmemelidir ki sorulari ve yanitlari hazirlayan bizzat Abdullah Ibn-i Selem'dir, ve Abdullah bunu yaparken büyük bir ustalikla Yahudileri kandirmaga matuf bir taktik izlemistir. Çünkü sorulari ve yanitlari hazirlarken, bunlarin Yahudi inanislari dogrultusunda olmasini saglamistir. Nitekim Islâm kaynaklari dahi sorularin Yahudi telakkilerine göre hazirlandigini ve Muhammed'in de bu sorulari, Yahudi telâkkilerine uygun düsecek sekilde yanitladigini söylerler. Yahudi telâkkilerine göre yanitlamis olmasinin nedenini de Medîne'de "Halim durumda bulunan Yahudilerle hos geçinme geregine" baglarlar. Tartisma taktigine göre hasmi kendi silahiyle susturmak gerektiginden, Muhammed'in böyle bir yol seçtigini açiklarlar. Ayrica Cibril'in daha önce Muhammed'in yanina gelip kendisine Yahudilerin soracagi sorulari ve bunlarin cevaplarini bildirdigini eklerler24. "Cibril" dedikleri sey, pek muhtemelen Muhammed'e yukardaki sekilde yardimci olan Abdullah Ibn-i Selem'in bizzat kendisidir.
V) Soru sorulmasini Tanri buyruklariyle önleme siyâseti:
Bazi hallerde Muhammed, Yahudi'lerin ve Hiristiyan'larin sorularina cevap bulamazdi; bulamayinca Tanri'dan "vahiy" inmesini bekleyecegini, bu nedenle kendisine süre vermelerini isterdi. Bu istek karsisinda onlar, Muhammed'in zaman kazanmaga çalistigini, ve çünkü bu arada Tevrat'i ve Incil'i bilen kisilerden, sorulan seylerle ilgili olarak bilgi alacagini, ve aldiktan sonra "vahiy" geldi diyerek kendilerine cevap verecegini düsünürlerdi. Nitekim çogu zaman onun verdigi cevaplari yetersiz bulurlar, ve ona inanmadiklarini açiklarlardi. Inanabilmek için kendilerine mucizevî bir seyler göstermesini beklerlerdi. Örnegin bir grup kendisine bir gün söyle der: "Ey Muhammed! Seni Peygamber olarak taniyabilmemiz için, bize inandirici bir seyler getirmedin. Seni Peygamber olarak izleyebilmemiz için Tanri sana her hangi bir delil vermis degildir... Eger sen peygamber isen, Tanri'ya söyle de bizimle konussun, böylece sesini duyalim O'nun" 25.
Bu sözleri dinleyen Muhammed, o her zamanki bilmisligiyle, onlara Kur'ân'in kendisinin bir mucize olmak üzere gönderildigini, ve Kur'ân'a inanmalari gerektigini söyler ve Tanri'nin söyle dedigini eklerdi: "BIZ seni, bütün delillerimizle göndermisizdir, fakat kötü niyetliler ona inanmazlar... Ey Kitab verilenler... elinizdeki Kitab'i tasdik ederek indirdigimiz Kur'ân'a inanin " (K. 4 Nisâ 47)26
Fakat onlari susturmanin en kolay yolunun, soru sormayi kötü bir sey imis gibi göstermek oldugunu düsünürdü. Bu nedenle Tanri'dan gelme tehdid'lerden söz eder, ve eski dönemin peygamberlerine soru soranlarin basina gelen felâketlerden örnekler verirdi. Nitekim bir gün Vehb b. Zeyd adinda biri kendisine: "Ey Muhammed! Bize gökten bir kitap getir ki okuyabilelim, yerden su çikar ki sana iman edelim" seklinde konusunca, ona, Tanri'dan geldigini söyledigi su âyet'i okur: "Yoksa daha önce Musa'nin sorguya çekildigi gibi, siz de peygamberinizi sorguya mi çekmek istiyorsunuz?" (K. 2 Bakara 108)
Fakat ne yaparsa yapsin soru sorulmasina bir türlü engel olamazdi. Olamayinca Yahudi'ler ve Hiristiyan'lar onu, sorduklari sorularla güç durumlarda birakirlardi. Bu durumlardan kurtulmak için Muhammed : "Bunu Tanri bilir!" seklinde kaçamak cevaplar vermekle beraber, bu taktiginin ise yaramadigini kisa zamanda kendisi de anlamaga baslamisti. Baslayinca öfkesi artmis, ne yapacagini sasirmistir. Hele bir kez kendisine: "Ey Muhammed, her seyi yaratan Tanri'dir ama, Tanri'yi kim yaratmistir (acaba)?" diye sorduklarinda yüzü kipkirmizi kesilmis ve onlarin üstüne saldirmak istemistir. Fakat güyâ Cebrail yetismis ve "Sakin ol Muhammed! " diyerek onu önlemis ve Tanri'dan su vahy'in geldigini bildirmistir: "Ey Muhammed! De ki-' O Allah bir tek'tir... her seyden müstagnidir... o dogurmamis ve dogmamistir..." (K. 112 Ihlas 1-4).
Ancak ne var ki Tanri'nin "dogurmamis" ve "dogmamis" olduguna dair söyledigi bu sözlere ragmen karsisindakiler: "(O halde) bize Tanri'nin seklini semailini belirt" deyince, bu sefer Muhammed daha da öfkelenmis ve yeniden onlara saldirmak istemis, ve fakat güyâ yine Cebrail onu teskin ederek Tanri'nin yüceligine dair âyet'ler indirmistir. Bütün bu hususlari Islâm kaynaklarindan ögrenmek mümkün27.
Yahudilerin kendisine bu sekilde soru sormaga devam etmelerini önlemek için buldugu bir diger çare, önceki peygamberlerden örnekler vermek, fakat verirken bunlari kendi hayal gücüne göre süslemekti. Örnegin, vaktiyle Musa'ya da buna benzer sorular soruldugunu ve soranlarin basina Tanri tarafindan yildirimlar yagdirildigini söyleyip Nisa Sûre'sine koydugu su âyet, bunun kanitlarindan biridir: "Ey Muhammed! Kitab Ehl'i senin kendilerine gökten bir kitab indirmeni isterler. Musa'dan bundan daha büyügünü istemislerdi ve -Bize Allah'i apaçik göster- demislerdi. Zülümlerinden ötürü onlari yildirim çarpmisti..." (K. 4 Nisa 153-154)
Belirtelim ki bu âyet'i, Tevrat'daki bir olaydan esinlenerek koymustur; koyarken, kendince uygun buldugu bir ekleme yapmistir ki o da soru soranlarin yildirim çarpmasina ugrayacaklaridir. Çünkü Tevrat'da, Musa'nin, bazi kisilerle birlikte, Tanri'yi görmege gittigi yazili olmakla beraber: "Bu kisileri yildirim çarpti" diye bir sey yoktur. Aksine orada "Allah'i gördüler ve yiyip içtiler" diye yazilmistir (Bkz. Tevrat'in Çikis bölümü; Bap 24: 9-12). Ama Muhammed, Tevrat'dan bunu alirken "Bu kisileri yildirim çarpti" seklinde bir ekleme yapmistir: sirf, soru sormanin Tanri'yi kizdirmak demek oldugu bilinsin de kendisine soru sorulmasin diye!
Tipki Yahudi'ler gibi Hiristiyan'lar da Muhammed'i, peygamber olarak benimsemezler ve: "Biz daha önce teslim olmustuk" diyerek Isa'ya ve Incil'e bagli olduklarini, baskaca "peygamber" ve baskaca "Kitab" kabul etmeyeceklerini söylerlerdi28. Böyle yaptiklari için Muhammed onlara lânetler yagdirir, bagirir, çagirir, ve haram domuz eti yedikleri için, ya da Isa'yi Tanri'nin oglu saydiklari için azarlar, ve kendilerine verilen Kitab'i tahrif ettiklerini haykirir ve: "Hayir yalan söylüyorsunuz, sizler teslim olmadiniz " diye konusurdu. Buna karsilik Hiristiyan'lar da ona: "Pek iyi ama, Isâ'nin babasi Tanri degil ise, kimdir Isâ'nin babasi?" diye sorduklarinda29 verecek cevap bulamazdi. Fakat susmanin ve bu konuda onlari cevapsiz birakmanin iyi bir siyaset olmadigini hesap ederek Kur'ân'a: "Hayy ve kayyûm olan Allah'tan baska ilâh yoktur; kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama..." (K. Bakara, 255; Al-i Imrân, 2) seklinde âyetler dizerdi. Dizerken de: "Nasil ki Tanri, Adem Peygamber'i cinsî münasebet disi yollarla (yani babasi olmadan) yaratti ise, Isâ'yi da öyle yaratti" demek isterdi 30.
Fakat onlarin yeniden sorular sormaga ve tartismaga baslayacaklarini ve sorulari yeterince cevaplandiramayacagini anlayinca Kur'ân'a, yine Tanri'dan vahiy geldi diyerek, tartismaya girismenin kendisine yasaklanmis olduguna dâir âyet'ler koyardi, ki bunlardan biri söyle: "Ey Muhammed! Eger seninle tartismaya girisirlerse - 'Ben, bana uyanlarla birlikte kendimi Allah'a verdim-' de..." (K. 3 Imran 20).
Soru sorma ve tartisma yolunu böylece kapayinca, kendisini artik biraz olsun rahat hissetmistir; cani istemedigi sorulara cevap vermekten bu sûretle kurtulmustur. Hemen belirtelim ki bu kaçamak yol ona, daha henüz güçlü olmadigi dönem itibariyle pek yararli olmustur. Fakat iyice güçlendigi an'dan itibaren bu sekilde konusmak yerine, istemedigi sorulari soranlarin ya da kendisiyle tartismaya kalkisanlarin hakkindan kolaylikla gelecektir.
1 Buharî'nin Ebû Hüreyre'den rivâyeti için bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari ... (Cilt X. sh. 119 vd.)
2 Kur'ân'da yer alan Firavun hikâyesi için ayrica bkz. Mâide sûresi, âyet 23; Kasas 2 ve d.
3 Ibn Ishak, age (1980), sh. 104
4 Sahih-i Buharî Muhtasari..., (Cilt II. sh.245, H. 223)
5 Nice örneklerden bir olarak Bakara sûresi'nin 244 ve 248ci âyet'lerini (ki bu âyet'lerde Tanri'nin, Yahudilee sandik indirerek hükümdarligi diledigine verdigi bildirilmekte), Tevrat'in "Hezekiel" kitabi'nin 37ci Bap'i ile karsilastiriniz. Yine Kur'ân'in Bakara sûresi'nin 243 cü âyet'lerini (ki Tanri'nin ölüleri nasil dirilttigini gösterir), Tevrat'in "I Samuel" kitabi'nin IV, V, ve Vici Bap'lari ile karsilastiriniz.
6 bu konuda ayrica bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... ( Cilt X, 118-120)
7 ?eriâtçilar, her zamanki yalan usûllerine basvurarak Muhammed'in, daha Mekke'de iken oruç geleneginden haberdar bulundugunu, hattha oruç tuttugunu, fakat bunu taraftarlarina açiklamadigini, Medîne'ye hicret ettikten sonra açikaldigini söylerler. Bkz. al-Halebi, age, II, 176
8 Mekke döneminde Kur'ân'a koydugu bir âyet'de, Tanri'nin Meryem'e: "(Ey Meryem) de ki: -Ben Rahmân'a oruç adadim, bugün hiçbir insanla konusmayacagim-..." (K. Meryem sûresi, âyet 26) dedigi yazilidir. Anlasilan o ki Muhammed, muhtemelen kendi yakinlari arasinda bulunan Hiristiyan'lardan, bu tür bir hiristiyan gelenegini duymustur. Hatirlatalim ki "oruç" sözcügünün Arapça karsiligi "savm", "siyâm" olarak "Hareketsiz olmak", :"konusmamak" gibi anlamlara gelir.
9 "Asûrâ" sözcügü Ibranice "Asur" kokünden gelme olup Tevrat'da "büyük kefâret günü" olarak kullanilmistir. Tanri güyâ Yahudi'lere, günahlarinin afedilmesi için yilin belli bir gününde hiçbir is yapmamalarini, ve can'larini "alçaltmalarini" emretmistir. Tevrat'in Levililer kitabinin 16ci Bap'inda söyle yazilidir: "... Yedinci ay'da, ayin onuncu gününde canlarinizi alçaltacaksiniz... hiçbir is yapmayacaksiniz, çünkü o günde, sizi tathir etmek üzere sizin için kefâret edilecektir. Rabbin önünde bütün suçlarinizdan tahir olacaksiniz..."
10 Bu konuda bkz. Taberî, Cami-al beyan fi Tafsir al-Kur'ân (Misir 1321), Cilt II, 767.
11 Buharî'nin Ibn Ömer'den rivâyeti için bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt XII, sh. 110. Hadîs no. 1955)
12 Ayse'den rivâyet için bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt IX, sh. 273-5, Hadîs no. 1455
13 Bu konudaki hadîs'ler için bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt XII, 110-112, Hadîs no. 1955 ve 1956; Cilt IX, 273, H. no. 1455
14 Bu konudaki Hadîs'ler için bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt XII, 11-13, H. no. 1874)
15 Çeviri Diyânet'indir. Gayr-i müslim kadinlarla evlenme iznini veren âyet'in (yâni Mâide 5), Bakara sûresi'nin yukardaki âyet'iyle kaldirilmis oldugu konusunda bkz. Sahih-i... Cilt XI, sh. 281-2)
16 Bu konuda Taberî'nin"Tefsir"ine, , Ibn Sa'd'in Tabakat'ina, ve ayrica Celâleddin es-Suyutî, ve Yahya, gibi ünlü kaynaklara bakiniz.
17 Buy âyet'lerle ilgili olarak Beyzavî'nin yorumlarina bakiniz.
18 Bu hususta bkz. Ibn Ishak, age (1980), 239, 255
19 Bu konuda bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt IX, sh.81)
20 Ibn Ishak, age (1980) 266-7
21 Ibid.
22 Bu konudaki hadîs'ler için bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari.. (Cilt IX, sh. 79-80, Hadîs no. 1368)
23 Ibid. sh. 77, 81
24 Ibid., sh. 81
25 Ibn Ishak, age (1980), 257
26 Ibid. 258
27 Ibid. 270 ve d.
28 Ibid. 271-3
29 Ibid. 272
30 Ibid. 276