Islâm'a Girmek Istemeyen Yahudi'leri Ve Hiristiyan'lari Asagilama Siyâseti
Bir çok vesileyle degindigimiz gibi Muhammed, Medîne'ye hicret edipte Yahudi'lerle iyi iliskiler kurduktan sonra, Kureysî'lere ve diger Arap kavimlerine karsi çete saldirilarina geçer. Bu saldirilari sürdürebilmek için adamlar tutmak, onlari silahla techiz etmek, yedirip içirmek gerektiginden paraya muhtaçtir. Bu nedenle Yahudi'lerden sik sik para ve mal yardimi ister; çünkü Medîne'nin ticareti ve zenginlikleri Yahudi'lerin elinde oldugu için, baskaca yapabilecegi bir sey yoktur1.
Öte yandan âilevî ve kisisel ihtiyaçlarini gidermek için dahi, çogu zaman Yahudi'lerden borç para aldigi olurdu. Çünkü Hatice'nin ölümünden hemen sonra Ayse ve Sevde ile evlenmis, Medîne'ye hicret ettikten sonra da karilarinin sayisini bir düzineye çikarmisti. Kuskusuz ki bu kadar kalabalik bir aileyi geçindirmek güç idi. Her ne kadar çete saldirilari yolu ile ganimet edinmekle beraber, ikide bir parasiz kaldigi olur ve Yahudilerden para ve erzak isterdi2; Isterken de bunu gurursuzluk saymaz ve onlari faiz almakla ve haram yemekle suçlamazdi; çünkü onlara muhtaçti. Fakat ne zamanki muhtaç olmaktan kurtulacaktir, iste o zaman faiz'i haram kilacak ve Yahudileri faiz yemekle suçlayacaktir.
Ilk baslarda Yahudiler, onun malî yardim isteklerini karsilamaktan geri kalmamislardir. Erzak ve borç para vermek sûretiyle hem bir yandan onu Mekkelilere karsi kendilerine destek edinmis olmaktaydilar, ve hem de rehin karsiliginda faiz almaktaydilar. Ancak ne var ki az zaman geçmekle Muhammed'in kendileri için büyük bir tehlike olabilecegini anlamislardir. Su bakimdan ki, bir kere onun Mekke'lilere karsi galebe çalabilmesi için yardimda bulunmaga devam edecek olurlarsa, Mekkeli'leri kendileirne düsman kilmis olacaklardi. Muhammed'in Mekkeli'lere karsi basari saglayamamasi halinde Mekke'lilerin Medîne'yi isgal ederek kendilerinden intikam alacaklarini hesaplamislardir. Nitekim Yahudi din adamlari, kendi topluluklarini uyarmak üzere söyle konusurlardi: "Muhammed'e yardim etmekte acele etmeyin, zira edecek olursaniz fakir düsersiniz, ve sonucu belli olmiyan bir ise katilmakla kendinizi tehlikeye atmis olursunuz".
Öte yandan, bir de sunu da hisseder olmuslardir ki eger Muhammed, Mekke'lilere galebe çalipta güçlenecek olursa, bu sefer kendileri için büyük bir tehlike teskil edebilecektir. Zira Muhammed'in, daha Mekke'de iken, güçsüz olmasina ragmen, Kureyslilere karsi ne kadar saldirgan davrandigini ve onlari inançlarinda ne kadar rahatsiz ettigini bilmekteydiler. Nitekim bu tahminlerinde çok hakli olduklari, kisa zamanda ortaya çikacaktir. Zira Muhammed, biraz ilerde görecegimiz gibi, güçlendigi andan itibaren onlari Islâm'a girmege zorlamis, olmadiklari için üzerlerine saldirmis, mallarini mülklerini, kadinlarni esir almis, erkeklerini asmis, ve çogunu yurtlarindan çikarmistir.
I) Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari Islâm yapamayinca onlari "sapik" ve "lâ'net'lenmis" ve "cehennemlik" ilân ederek düsmanlik siyasetine yönelir:
Kendisini Yahudi'lere ve Hiristiyan'lara "peygamber" olarak kabul ettirebilmek için tavizler verip onlari hosnud etmege çalismasina (örnegin Kible'yi Küdüs yönüne, çevirmesine, onlarin yasam tarzina özenmesine vs...) ragmen Muhammed, basari saglayamamistir. Her defasinda onlardan: "Biz babalarimizin dininde kalacagiz" seklinde karsilik almistir. Bazilari da kendisine su sekilde konusmustur: "Madem ki sana indirilen seylerin, Tevrat'da ve Incil'de oldugunu söylüyorsun, ve madem ki Kur'ân'in bu kitaplari onayladigini bildiriyorsun, o halde bize Kur'ân'i uygulaman gerekmez. Bizi kendi kitaplarimizla bas basa birak".
Muhammed'in söylemesine göre Yahudiler, bir yandan yukardaki sekilde konusurlarken, diger yandan Araplari kiskirtmislar ve inkârciliga tesvik etmislerdir. Bunu söylerken Muhammed, genellikle Kâ'b b. el-Esref gibi Yahudi liderlerini örnek verirdi. Güyâ Kâ'b, Medîne'den Mekke'ye giderek oradaki putperest Arap'lari, Yahudi'lerle birlik olup Muhammed aleyhinde mücadeleye çagirmistir. Güyâ putperest Arap'lar kendisine: "Bizim dinimiz mi, yoksa Muhammed'in dini mi hak'tir? hangimiz dogru yoldayiz?" diye sormuslar ve Kâ'b' da onlara: "Siz dogru yoldasiniz" demistir. Bunun böyle oldugunu anlatmak için Muhammed Kur'ân'a su âyet'i koyar: "Kendilerine Kitap'tan nasip verilenleri görmedin mi? Putlara ve bâtila iman ediyorlar, saonrda kâfirler için: -Bunlar Allah'a iman edenlerden daha dogru yoldadir" diyorlar" (K. Nisâ 51)3.
Bütün bunlardan dolayidir ki Muhammed, Yahudilere karsi giderek artan bir düsmanlik beslemege ve saldiri bahaneleri aramaga baslar. Buldugu bahaneler ve basvurdugu usuller, Arap siyâseti esnekliginin saheser örneklerindendir. Zira, bir yandan onlari müslüman yapamamaktan dogma basarisizligini örtbas etmek üzere Kur'ân'a "Tanri diledigini müslüman, diledigini kâfir yapar" seklinde âyet'ler koyarak sorumlulugu Tanri'ya yüklerken, diger yandan da üzerlerine saldirip ganimetler almak, aldigi ganimetleri taraftarlaryle paylasmak sûretiyle taraftarlarinin sayisini arttirmistir. Daha baska bir deyimle her bakimdan güç kazanmak maksadiyle, birbirini destekleyen iki farkli siyaset uygulamistir ki, her ikisi de "Kutsallik" anlayisiyle çelisir niteliktedir.
II) Islâm'dan gayri "gerçek" din olmadigini, Müslümanlarin "Kâfir'lere" (Yahudi'lere, Hiristiyan'lara, ve müsrik'lere) nazaran üstün olduklarini, bu nedenle Kiyâmet gününde faziletçe basa geçeceklerini söyler.
Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari kazanamayacagini anlayinca Muhammed, Islâm'dan gayri "gerçek" din olmadigi tezi'ne agirlik verir, ve Islâm'i "Tanri'nin dini" yâni "Hak din", seklinde tanimlar. Tanri'nin "tek gerçek din" olarak Islâm'i seçip diger bütün dinlere üstün kildigini, kendisini de son "peygamber" olarak gönderdigini öne sürer. Kur'ân'a su tür âyet'ler ekler: "(Allah)...(kendi) dinini bütün dinlere üstün kilmak için resûlünü hidayet ve Hak Din ile gönderendir" (K. Tevbe 33; ayrica bkz. Saf sûresi, âyet 9).
Bu söylediklerini vurgulamak üzere, Tanri'nin vaktiyle Israilogullari'ni Firavun'un zulmünden kurtarip Musa vasitasiyle Kudüs'e yönelttigini, orasini kendilerine vatan kildigini, onlara "Tevrat"i vererek: "Ben sizinle beraberim. eger namazi dosdogru kilar, zekâti verir, peygamberlerime inanir, onlari desteklerseniz ve Allah'a güzel borç verirseniz, andolsun ki sizin günahlarinizi örterim ve sizi, zemininden irmaklar akan cennetlere sokarim..." (K. Mâide 12) dedigini, onlari üstün kildigini, ve kilarken de: "Ey Israilogullari! Size verdigim nimetimi ve sizi çümle âleme üstün kildigimi hatirlayin..." (K. Bakara 47) diye ekledigini, ve fakat Israilogullar'inin bu nimetlere karsilik nankörce davrandiklarini, örnegin Musa'ya kafa tuttuklarini ve ona: "Bir tek yemekle yetinmeyiz; bizim için Rabbine dua et de yerin bitirdigi seylerden; sebzesinden, hiyarindan, sarimsagindan, mercimeginden, soganindan bize çikarsin" dediklerini, daha sonra azginliklarini arttirip haksiz olarak peygamberlerini ( örnegin Suayb, Zekeriya, Yahya gibi peygamberlerini) öldürdüklerini, kendilerine verilen Kitab'i unuttuklarini, "cuma" günu yerine "Cumartesi"yi seçtiklerini, ve bu nedenle Tanri'nin onlara asagilik ve yoksulluk damgasini vurdugunu söyler (Örnegin bkz. Bakara sûresi, âyet 61; ayrica bkz. Mâide 13, vs...).
Yine bunun gibi Tanri'nin Isa'yi ve onunla birlikte "Incil"i göndererek hiristiyanlardan da söz aldigini, onlari yahudilerin amansiz zulmünden kurtardigini, ve fakat hiristiyanlarin nankörce davranmalari, ve kendilerine verilen Kitab'in önemli bir bölümünü unutmalari, ya da "Cuma" günü yerine "Pazar" gününü seçmeleri nedeniyle "kiyâmete kadar aralarina düsmanlik ve kin saldigini " bildirir (K. Mâide 14, vs...). Bildirirken de, kendilerine verilen Kitâb'lara (Tevrat'a, Incil'e ) kulak asmadiklarini, bu kitaplari"az bir dünyaliga degistir(diklerini)" hatirlatir (Bkz. K. Imrân Sûresi, âyet 187).
Ve iste bundan dolayidir ki Tanri'nin Yahudilere ve Hiristiyanlara simdi bir "nûr" olmak üzere Kur'ân'i gönderdigini ve "Ey ehl-i Kitab! resûlümuz size Kitap'tan gizlemekte oldugunuz birçok seyi açiklamak üzere geldi..." (K. Mâide 15) dedigini, ve kendisini seçip Islâm ümmeti'nin ("ümmet-i Muhammediyye"nin) basina geçirdigini, bu ümmet'in: "insanlar için meydana çikarilan en hayirli ümmet" oldugunu anlatmak üzere: "Iste böylece bütün insanlara taniklik etmeniz... için sizi, o dogru yolun tam ortasinda giden bir ümmet yapmisizdir" (K. 2 Bakara 143) dedigini söyler.
Bu tür verilere dayanarak "ümmet-i Muhammediyye" nin Kiyâmet gününde Yahudilere, Hiristiyanlara, ve kisaca tüm "kâfirlere" nazaran, faziletce basa geçeceklerini bildirir. Güyâ kendi ümmeti, "Enbiyâ ümmetlerinin" (peygamber ümmet'lerinin) dünyâya en son gelmis olani, ve en sona birakilani olmakla beraber, Kiyâmet gününde her ümmet'ten evvel "hasr" olunacak (yâni mahserde toplanacak), en evvel hesabi görülecek ve en evvel Cennet'e alinacak olanidir. Müslim'in Ebû Hüreyre'den rivâyetine göre Muhammed söyle diyor: "Bizler (Ehl-i Kitâb'a nazaran) en sonra gelmisler(ken) Kiyâmet gününde (Faziletce) en basa geçecek olanlariz. Sundan dolayi ki, bizden evvel onlara, (daha sonra bizlere) kitâb verildi de Allah'in onlara farz buyurdugu gün, bu (cum'a günü iken" onlar ihtilâf çikar(ip) baska günlere ta'zim et'tiler" (Bkz. Sahih-i... III, sh. 3, Hadîs no. 478). Görülüyor ki Muhammed, Yahudileri ve Hiristiyanlari kazanamayacagini anladigi an onlari "sahtekarlik'la" suçlayip kendi ümmetini ("Ümmed-i Muhammediyye"yi) faziletçe basa geçirivermistir.
Bütün bunlardan anlasilan o ki, Tanri, Muhammed ümmetini, diger ümmet'lerden sonra ortaya çikarmis, onlara daha sonra Kitâb vermistir ama, Kiyâmet gününde onlari diger ümmet'lerin basina geçirecek, onlardan önce mahser yerinde toplayacak, hesap soracak ve Cennet'e alacaktir. "Neden Tanri diger ümmet'lere daha önce kitâb vermistirde, Muhammed ümmetini sona birakmistir?" diye sorulacak olursa bunun yanitini bulmak güç! Muhammed bunu Tanri'nin "lûtf-u kerem-i" ile, anlatmaga çalisir. Anlasilan o ki Tanri, o sinirsiz keyfiligi ile, Muhammed ümmetini Kiyâmet gününde basa geçirmek istedigi içindir ki en sona birakmistir4.
III) Yahudi'lerin ve Hiristiyan'larin Islâm'i kabul etmemelerinin nedenlerini belirtirken Muhammed, bir yandan onlarin kendi din adamlarinin bundan sorumlu olduklarini söyler; diger yandan: "Müslüman olmamalari için Tanri onlarin kalplerini mühürledi" der. Böylece yeni bir çelisme sorunu yaratmis olur.
Tekrar etme bahasina da olsa hatirlatmakta yarar vardir ki Muhammed, Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari müslüman yapabilmek maksadiyle, önceleri Cennet va'd'leri ve Cehennem korkutmalariyle ise baslamistir. Tipki Araplara yaptigi gibi: "Kim ki müslüman olur, bütün günahlari af olunur ve Cennet'e alinir; müslüman olmayarak ölen Cehennem'e atilir" seklinde konusarak onlari etkilemege çalismistir. Bu arada onlarin din adamlarini elde etmenin yollarini aramistir; çünkü düsünmüstür ki hahamlari, ya da papazlari (rahibleri) kendisine inandiracak olursa, Yahudiler ve Hiristiyanlar, kendisine, kendiliklerinden bas egeceklerdir. Nitekim Ebû Hüreyre'nin rivâyetine göre söyle demistir: "Hicreti müteâkib) Yehûd (hahamlari)'ndan on kisi bana îman etmis olsaydi, yehûdun hepsi bana îmân etmis olurlardi!" 5
Bu arada Yahudi geleneklerini benimsemek, onlar gibi yiyip içmek, giyinmek, Kudûs'ü Kible yapmak, vs... gibi denemelere girisir. Fakat ne yaparsa yapsin, ne hahamlari, ne rahibleri, ne de onlar araciligi ile Yahudi'leri ve hiristiyan'lari kazanma olasiligini bulur. Basarili sonuç alamayinca, bu sefer taktik degistirir. Her seyden önce onlarin din adamlarini kötüleme ve küçültme yoluna gider. Onlari, "kutsal" kitaplarin hükümlerini ve Tanri'nin emirlerini, dünya çikarlari (rüsvet) karsiliginda degistirmekle suçlar. Örnegin Tevbe sûresine sunu koyar: "Ey iman edenler! (Biliniz ki), hahamlardan ve râhiplerden birçogu insanlarin mallarini haksiz yollardan yerler ve (insanlari) Allah yolundan engellerler. .. " (K. Tevbe 34).
Haham'lari ve Rahib'leri bu sekilde asagilarken, Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari da kötüleme yoluna gider, ve onlarin, tek bir Tanri'ya kulluk etmeleri emrolunmus iken böyle yapmayip kendilerine baskaca Tanri'lar edinmekle suçlar. Örnegin Yahudilerin Uzeyr'i, hiristiyanlarin da Isa'yi, Allah'in "ogul'lari" olarak benimsediklerini söyler ve bu vesileyle Tanri'nin onlar için "kahrolun" dedigini bildirir. Kur'ân'a koydugu âyet söyle: "Yahudiler: -Uzeyr Allah'in ogludur- dediler. Hiristiyanlar da, -Mesîh (isa) Allah'in ogludur- dediler. Bu onlarin agizlariyle geveledikleri sözlerdir. Sözlerini, daha önce kâfir olmus kimselerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onlari kahretsin! Nasil da (haktan bâtila) döndürülüyorlar" (K. Tevbe 30).
Yine bunun gibi, Yahudi'lerin ve Hiristiyan'larin, tek tanri fikrini terkedip, kendi din adamlarini (yâni hahamlari ve rahibleri) "Tanri" yerine geçirdiklerini söyler. Örnegin Tevbe sûresine sunu koyar: "(Yahudiler) Allah'i birakip bilginlerini (hahamlarini), (hiristiyanlar) da rahiplerini ve Meryem oglu Isa'yi rabler edindiler. Halbuki onlara ancak tek ilâha kulluk etmeleri emrolundu. Ondan baska tanri yoktur. O, bunlarin ortak kostuklari seylerden uzaktir" (K. Tevbe 31)
Ayrica da Yahudi'lerin "Kutsal" kitaplarini tasiyan "sandigin" bir çok def'alar düsman eline geçtigini, Musa'ya verilen "levha"larin kayboldugunu, bunun sonucu olarak Yahudi din adamlarinin hafizalarinda kalan bazi âyet'lerin parça parça yazildigini belirtir. Güyâ Babil esaretinde iyi bir yazici olan kâhin Üzeyr, ortada kalan âyet'leri bir araya toplayip yahudi'lerin mukaddes kitabini ortaya çikarmistir. Ve bu hizmetinden dolayi Yahudiler onu, zamanla Allah'in "oglu" olarak tanimlamaga baslamislar, bu yüzden Tanri tarafindan lânetlenmislerdir6
Ekleyelim ki Muhammed, bu yukarda söyledikleriyle yetinmemis, bir de Yahudi'lerin ve Hiristiyan'larin kalblerinin Tanri tarafindan mühürlendigini ve bu yüzden müslüman olamadiklarini söylemistir. Bu maksatla Kur'ân'a koydugu hayet söyle: "Sözlesmelerini bozmalari, Allah'in âyetlerini inkâr etmeleri, peygamberlerini haksiz yere öldürmeleri, -'Kalblerimiz perdelidir-' demelerinden ötürü Allah, evet, inkârlarina karsilik onlarin kalblerini mühürledi..." (K. 4 Nisa 155).
Her ne kadar burada Tanri'nin, "...inkârlarina karsilik" olmak üzere onlarin kalblerini mühürledigi yazili ise de, Muhammed'in söylemesine göre inkârcilari "inkârci" yapanin dahi Tanri oldugu unutulmamalidir. Çünkü Muhammed, daha önce de belirttigimiz gibi, Tanri'yi, dilediginin kalbini açip müslüman yapan, ve diledigininkini kapayip saptirtan; diledigini dogru yola sokan, diledigini de hirsiz, cani, saki vs... yapan, ve insanlarin kaderini daha ana karninda iken saptayan, ve kâfir, ya da cani, hirsiz vs... yaptiklarini, cezalandiran, yâni sinirsiz bir keyfilik içerisinde haksizlik yapabilen bir YARATAN olarak tanimlamistir.
Görülüyor ki Muhammed, haham'lari kazanabilmis olsa, onlar sayesinde bütün Yahudileri müslüman yapabileceginden söz ederken, bu söylediklerini unutmuscasina, Yahudi'lerin müslüman olmamalarinin nedenlerini, onlarin kalplerinin Tanri tarafindan mühürlenmis olmasina baglamistir.
Hatirlatalim ki bu taktigi, çok önceleri, daha Mekke döneminde iken, müslümanligi kabûl etmeyen Araplara karsi da uygulamistir. Örnegin yillar boyu müslüman yapmaga çalistigi amucasi Ebû Tâlib'e, ölüm döseginde son bir def'a "Müslüman ol ki sana Cennet'e girebilmen için sefaatci olayim" diye teklifte bulunmus, ve fakat Ebû Tâlib onun bu teklifini kabûl etmeyince Kur'ân'a: "Allah kimi dogru yola koymak isterse, onun kalbini Islâmiyet'e açar (Müslüman yapar), kimi de saptirmak isterse...kalbini dar ve sikintili kilar..." (K. 6 En'âm 125) seklinde âyet'ler koymustur.
Muhammed'in söylemesine göre Tanri, öylesine keyfîdir ki, eger istemis olsa Yahudi'leri, ve Hiristiyan'lari ve bütün insanlari müslüman yapabilir iken yapmamis ve söyle demistir "...Allah dileseydi hepinizi dogru yola eristirirdi" (K. 6 En'âm 149). "Neden Tanri bütün insanlari dogru yola eristirmemis, kimini kâfir yapmistir?" seklindeki bir soruyu karsilayabilmek içinde Tanri'nin Cehennemi insanlarla dolduracagina dâir kendi kendi söz verdigini eklemekten geri kalmamistir (Bkz. K. Secde sûresi, âyet 13)
Hemen belirtelim ki Muhammed, sadece müslüman yapamadigi kisiler bakimindan degil, fakat müslüman olmus iken inançlarinda pek sevkli görünmeyen kisilere karsi dahi (ki bunlar arasinda müslümanligi kabul etmis bazi Yahudiler de vardi) yukardaki taktigi izlemekten geri kalmamistir. Bu gibi kisileri: "Agizlariyle inandik deyipte cani gönülden müslüman olmiyan kimseler" olarak gösterirdi. Onlari samimî birer müslüman yapamadigi için, sorumlulugu yine Tanri'nin sirtina yüklerdi. Bu konuda Kur'ân'a koydugu âyet'lerden biri söyle: "Ey Resûl! Kalpleri iman etmedigi halde agizlariyle 'inandik' diyen kimselerden ve yahudîlerden küfür içinde kosusanlar(in hali) seni üzmesin... Allah bir kimseyi fitneye düsürmek isterse, sen Allah'a karsi , onun lehine hiç bir sey yapamazsin. Onlar Allah'in kalplerini temizlemek istemedigi kimselerdir... (K. Maide, 41).
Tekrar belirtelim ki bu tür hükümleri Kur'ân'a yerlestirmek suretiyle Muhammed, Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari ve putperest Araplari müslüman yapamamaktan (ya da yaptiklarini samimî birer müslüman kilamamaktan) mütevellid her türlü sorumlulugu sirtindan atmis oluyordu. Artik kimse kendisine: "Neden dolayi onlari müslüman yapamadin? Neden onlar samimi birer müslüman degil de birer munafik kaldilar?" diye soramayacakti.
IV) Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari müslüman yapamayinca, evvelce onlari hosnud etmek için koydugu hükümleri degistirir:
Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari kendisine bas egdiremeyecegini anlayipta onlara karsi düsmanlik siyasetine yöneldikten sonra Muhammed, evvelce onlari hosnud etmek maksadiyle izledigi taviz siyâsetinden vazgeçer. Bunun için de Tanri'nin kendisini onlara ayak uydurmaktan yasakladigini söyler. Örnegin Medîne'ye hicret ettigi zamanlar, sirf Yahudileri kazanabilmek düsüncesiyle, Kible yönünü Mekke'deki Kâ'be'den Kudüs'e çevirmis iken, ve Tanri'dan bu hususta emir geldi diyerek kendi taraftarlarini bu yöne dönük sekilde namaz kilmaga çagirirken, hicret'in ikinci yili sonlarina dogru bu usule son verir, ve kible yonünü yine Mekke'deki Mescid-i Haram'a (yâni Kâ'be'ye) çevirir, çünkü artik Yahudilere düsman kesilmistir. Bunu yaparken, herkesin yöneldigi bir kiblesi oldugunu, ve Tanri'nin müslümanlara Mescid-i Haram'a yönelik olarak namaz kilmalarini emrettigini, emrederken de elçisini (Muhammed'i) hosnud kilmak istedigini söyler ve Kur'ân'a su âyet'leri koyar:
"(Ey Muhammed!) ... Iste simdi, senin memnun olacagin bir kible'ye döndürüyoruz. Artik yüzünü Mescid-i Haram tarafina çevir. (Ey müslümanlar!) Siz de nerede olursaniz olun, (namazda) yüzlerinizi o taraf çevirin..." (K. Bakara 144).
"Yemin olsun ki (habibim!), sen ehl-i Kitaba her türlü âyet'i (mucizeyi) getirsen yine de onlar senin kiblene dönmezler. Sen de onlarin kiblesine dönecek degilsin. Onlar da birbirlerinin kiblesine dönmezler. Sana ilim geldikten sonra eger onlarin arzularina uyacak olrusan, iste o zaman sen hakki çigneyenlerden olursun" (K. Bakara 145; ayrica bkz. âyet 148-150).
Burada geçen "ilimden sonra" deyimi, "Kur'ân'in indirilmesinden sonra" anlaminadir. Böylece, on alti ya da on yedi ay boyunca Yahudi'leri hosnud etmek üzere onlarin Kiblesi olan Mescid-i Aksa (Kudüs) yönüne dönük olarak namaz kilmis ve kildirtmis iken, simdi artik Yahudi'lere düsman kesildigi için, Kible yönünü Kâ'be'ye çevirtmis olur7.
Dikkat edilecegi gibi, bunu yaparken Tanri'yi, Kible yönünün ne olmasi gerektigi hususunda kararsiz ve fikir degistirmis gibi bir duruma düsürdügünü bilmezlikten gelmistir.
Hatirlatalim ki Kible'yi Kudüs yönünden Mekke'deki Kâ'be yönüne çevirirken, hem bir yandan Yahudi'lerden hinç almis oluyor, ve hem de ayni zamanda Arap'lari hosnud kilmis bulunuyordu; böylece bir tasla iki kus vurmus sayilirdi. Çünkü bir kere Arap'lar, Yahudilerin Kible'sine, yani Kudüs'e yönelik sekilde namaz kilmaktan pek hoslanmamislardi. Buna sirf Muhammed'in zorlamasi nedeniyle katlanmislardi. Oysa ki eski Arap geleneginde Kible yönü, Mekke'deki Kâ'be idi. Bu itibarla kible'nin Kâ'be'ye dönüstürülmesine sevinmislerdir. Buna karsilik Yahudiler ve Hiristiyanlar, her ne kadar kible yönünü Kudüs'e çevirdi diye Muhammed'e yanasmamislarsa da, Kudüs yerine Kâ'be'yi seçmis olmasini hazmedememislerdir. Neden dolayi böyle yaptigini Muhammed'e sorduklari zaman Muhammed kendilerine, Tanri'dan geldigini söyledigi su âyet ile yanit vermistir: "(Ey Muhammed?) Insanlarin beyinsizleri: -'Yöneldikleri Kible'den onlari çeviren nedir?-' diyecekler. De ki-'Dogu ve Bati Allah'indir. O (Tanri) diledigini dogru yola eristirir..." (K. Bakara 142). Bunun üzerine Yahudiler kendisine: "Evvelce kabul ettigin Kible'mizi neden simdi terkettin?... Bu durumda bizim seni izlememizi nasil umud edebilirsin?..."8 demislerdir.
Yine dikkat edilecek olursa Muhammed'in Kur'ân'a koydugu bu âyet'ler, Tanri'yi çeliskiler içerisinde tutar niteliktedir. Zirâ âyet'teki " ... O (Tanri) diledigini dogru yola eristirir..." sözleri, hani sanki Tanri, Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari müslüman yapma olanagina sahip imis de yapmamis anlamini içermekte. Hani sanki onlari müslüman yapabilmek için Kible'yi Kudüs yönüne çevirmek gibi bir takim taviz usullerine basvurmusturda yine de onlari müslüman yapamamis gibidir. Ve yapamadigi için, simdi onlara küsmüs ve kible'yi Kudüs'ten tekrar Mekke'deki Kâ'be yönüne dönüstürmüstür. Dönüstürürken de sanki aczini itiraf ediyormuscasina söyle demistir: "(Ey Muhammed) Sen kitab verilenlere her türlü delili getirsen, yine de Kible'ne uymazlar, sen onlarin kible'sine uyacak degilsin..." (K. Bakara 145) Kuskusuz ki konusan Muhammed'dir.
Yahudi'ler gibi Hiristiyan'lar da Muhammed'i, bir takim sorularla rahatsiz ederler ve güç durumda birakirlardi Örnegin: "Madem ki -Isa'nin babasi Tanri degildir- diyorsun, o halde kimdir onun babasi?" diye sorarlardi9. Bu tür sorulara Muhammed verecek yanit bulamaz, bulamayincada kizginligini gidermek için, kendilerine indirilen Tevrat'i ve Incil'i tahrif ettiklerini ve Ibrahim'in dinini degistirdiklerini söylerdi. Kur'ân'a da Tanri'nin Yahudileri ve Hiristiyanlari hem günahkar kildigini ve hem de günahkârdirlar diye cezalandirdigina dair âyet'ler koyardi. Maide süresi'ndeki su âyet bu konuda Tanri'nin keyfiligini gösteren nicelerden biri: "Yahudiler ve Hiristiyanlar -'Biz Allah'in ogullari ve sevgilileriyiz!'- dediler. -'Öyleyse günahinizdan ötürü size niçin azâbediyor? Oysa siz O'nun yarattigi insanlarsiniz-' de. Allah diledigini bagislar, diledigine azâb eder..." (K. Maide 18).
Tanri'yi, diledigini bagislar, ve diledigine azâb eder nitelikler içerisinde tanimlayan bu tür hükümlere karsi müslümanlardan hiç kimse kalkipta: "Pek iyi ama, senin söylemene göre, onlari müslüman yapmayan, kalplerini saptiran Tanri degil mi? Nasil olur da bu ayni Tanri, kendi saptirdigina azâb eder?" seklinde bir seyler sormazdi; çünkü soracak olursa basinin derde girecegini bilirdi.
Yahudi'lere ve Hiristiyan'lara düsman kesildikten sonra Muhammed'in degisiklige soktugu dinsel geleneklerden bir digeri oruç'la ilgilidir. Biraz yukarda belirttigimiz gibi önceleri müslümanlara "Asûrâ orucu"'nu farz kilmis iken, yâni Yahudilerin yaptigi gibi "Tisrin"in 10cu günü bir geceden diger geceye (günesin batmasindan ertesi aksam batisina kadar) olmak üzere yiyecek ve içecek'ten uzak durmalarini emretmis iken, onlarla arasi açilinca, oruç tutmayi ramazan ay'ina almis ve "Asûrâ orucu" yerine "Ramazan orucu" nu koymustur. Koyarken de bir geceden diger gece yerine bütün bir ramazan ayi boyununca ve sadece gündüzleri (yâni günesin dogmasindan batisina kadar) olmak üzere yiyip içmeyi yasaklamistir.
Yine bunun gibi Yahudileri hosnud edip kazanmak amaciyle onlarin giyim ve kusamina özenirken, hattâ saçinin perçemini dahi, tipki onlar gibi, alnina salarken10, onlara düsman kesilince bundan vazgeçmis ve saçlarini iki bukle halinde iki tarafa birakir olmustur. Bunu yaparken, bir de sakal boyama kurali koymus ve taraftarlarina: "Yahudiler ve Hiristiyanlar sakallarini boyamazlar, siz onlara muhalefet ediniz (kina ile boyayiniz) " diye emretmistrir. Oysa ki bütün bunlari, putperest Araplarin gelenekleridir diye terketmisti; sirf Yahudilerin ve Hiristiyanlarin geleneklerine yönelip onlari hosnud kilmak için!. Ve iste simdi Yahudilere ve Hiristiyanlara dis bilemege baslayinca, onlarin geleneklerini terkedip, evvelce muhalefet ettigi putperest Arap geleneklerine dönmekteydi. Bu dönüsü yaparken güyâ putperestlik yikildigi için Araplara benzemekte sakinca bulunmadigini söyleyerek yeni bir taktik kullanmistir11.
Yine ayni sekilde daha önce Yahudileri ve Hiristiyanlari hosnud etmek için, kendisine indirilen âyet'ler konusunda, Tevrat'i ve Incil'i bilenlere danisabilirmis gibi görünürken12, ya da onlari kendi kitâb'larina göre is görmege çagirirken13, düsman kesildikten sonra onlarin, farkli dine bagli bulunduklari için sapik olduklarini ve kendilerine gönderilen Kitâb'lari tahrif ettiklerini, bu nedenle Kur'ân'a uyma zorunlugunda bulunduklarini söyler olmustur. Bununla da yetinmemis, bir de Tanri'nin onlari vaktiyle maymun, domuz sekline dönüstürdügünü eklemistir (K. Mâide 60). Bu da yetmemis onlarin ebedî olarak Cehennem atesinde yanacaklarina dair Kur'ân'a âyet'ler koymustur (K. 98 Beyyine 6).
Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari hosnud etmek maksadiyle, onlarin geleneklerinden benimsedigi bir sey daha vardi ki o da cenâze geçerken ayaga kalkmak idi; taraftarlarina da böyle yapmalarini emretmisti. Buharî'nin Ebû Saîd-i Makburî'nin rivâyetine göre cenâze omuzdan yere indirilmedikçe oturulmasini yasaklamisti14. Cenâze namazi kilipta cenâze ile gitmek istemeyen kimselerin, cenâze uzaklasincaya kadar ayakta kalmalarini, uzaklastiktan sonra oturmalarini, cenâze ile gidecek olurlarsa cenâze yere indirilmedikçe oturmamalarini emretmisti15. Yahûdi ya da Hiristiyan cenâzesi geçerken dahi böyle yapar ve müslümanlari da böyle yapmaga çagirirdi. Ebû Mûse'l-Es'arî'nin rivâyetine dayali bir hadîs hükmüne göre Muhammed söyle demistir: "Sizin yaninizdan cenâze geçtiginde ister müslim, ister yehûdî, ister nasrânî hiristiyan cenâzesi olsun, kiyâm ediniz (ayaga kalkiniz). Çünkü biz, cenâzeye degil, belki onun yanindaki meleklere ve Melekü'l-Mevt'e kiyâm ediyoruz"16
Ancak ne var ki Ehl-i Kitab'a (özellikle Yahudi'lere) karsi düsmanlik beslemege basladiktan sonra bu gelenegi de kaldirmis, ve cenâze geçerken ayaga kalkilmasini yasaklamistir. Buharî, Müslim, Ibn Hibbân, Ahmed Ibn-i Hanbel gibi kaynaklardan ögrenmekteyiz ki Muhammed, cenâze geçerken ayaga kalkma gelenegini, bizzat kendinden verdigi örneklerle sona erdirmistir17. Ali'nin söylemesi söyle: "Resûlullâh... bize cenâzeye kiyam etmemizi emrederdi. Sonra kendileri kalkmadilar, oturdular. Bizim de oturmakligimizi emir buyurdular" 18. Yine Ali'nin söylemesine göre Muhammed, Yahudi'lerin ve Hiristiyan'larin, cenâze geçerken ayaga kalkma geleneklerini begendigi için önceleri onlar gibi yapmis, ve fakat onlara karsi düsmanlik beslemeye baslayinca bundan vazgeçmistir; çünkü onlar gibi yapmanin, onlari benzemek olacagini anladigi için bu gelenegi terketmistir; terketmesinin nedenini de Tanri'dan geldigini söyledigi buyruklara dayatmistir. Ahmed Ibn-i Hanbal'in Müsned'inde yer alan bazi hadîs'lere göre Ali, bir def'asinda halk'in, cenâze geçerken ayaga kalktigini görünce: "Bu fetvayi size kim verdi?" diye sormus, ve halktan kisilerin: "Ebû Mûse'l Es'arî verdi" seklinde konusmalari üzerine onlara sunu bildirmistir: "Resûlullâh ... bunu ancak bir def'a isledi. Bu kiyâm keyfiyeti Ehl-i Kitab'a tesebbühü (benzemeyi) mûcib oluyordu. Bu cihetle taraf-i ilâhîden nehyolundu. Resûl-i Ekrem de ba'de-mâ cenâze geçerken kiyâm etmekten ictinab buyurdu"19.
Yukardaki hususularla ilgili olarak Ali'nin bir diger söylemesine göre Muhammed, Yahudi ve Hiristiyan geleneklerinden güzel bulduklarini uygulamak istedigi için, bu geleneklerden biri olarak bir gün bir erkek yahûdî cenâzesi geçerken ayaga kalkmistir. Fakat Tanri daha sonra Muhammed'e, Ehl-i Kitab'a benzemekten vazgeçmesini emretmistir. Bu emir üzerinedir ki, cenâze geçerken ayaga kalkma eylemine ve gelenegine son vermistir20.
Islâm kaynaklarinin bildirmesine göre Muhammed, Yahudi'lerin ve Hiristiyan'larin bazi "güzel" geleneklerini (ve bu arada cenâze geçerken ayaga kalkma gelenegini) benimsemis ve fakat bunun, onlara benzemek oldugunun Tanri tarafindan kendisine bildirilmesi üzerine vazgeçmistir. Oysa gerçek bu degil; gerçek su ki, sirf kendisini onlara "Peygamber" olarak kabul ettirebilmek için, onlarin dinsel geleneklerini benimser gibi görünmüs ve fakat onlardan direnis gorünce, bundan vazgecerek onlara karsi düsmanlik siyasetine yönelmistir. Yönelirken de onlardan aldigi gelenekleri terketmistir.
V) Yahudi'leri, Hiristiyan'lardan daha büyük düsman olarak gören Muhammed, onlarin hem Hiristiyan'lara ve hem de Müslüman'lara "mezâlim" yaptiklarini söyler, ve bu nedenle Yahudi'ler için "elleri baglanasi ve lâ'net olasilar" der; "Allah'in lânetledikleri onlardir..." der;"Yahudilere karsi savasmadikca kiyâmet günü gelmis olmiyacaktir..." diye ekler!
Yukardaki sayfalarda gördügümüz ve asagida ayrica belirtecegimiz gibi Muhammed, kendisini "peygamber" olarak kabul etmeyenleri ve Kur'ân'a uymayanlari genel olarak "Kâfir" olarak tanimlamistir. Bu dogrultuda olmak üzere kullandigi "Kâfir" sözcügünü, "putatapar'lari" (müsrikleri=Tanri'ya es kosanlari) ve Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari (ve Sabiî'leri) kapsar nitelikte kilmistir. Bununla beraber Hiristiyan'lar lehine olabilecek ufak bir fark gözetmistir; söyleki:
Her ne kadar Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari "kâfir" olarak tanimlayip haklarinda lânetler yagdirmakla, ve onlari cehennemlik saymakla, hattâ onlara karsi sert davranmayi ve savasmayi gerekli bulmakla beraber (Bkz. K. Tevbe 73; Tahrîm 9; Tevbe 29, vs...), Yahudi'lere karsi Hiristiyan'lardan daha fazla düsmanlik beslemistir. Bu düsmanligini çesitli yollardan ortaya vururken, Yahudi'ler hakkinda: "Elleri baglanasi ve lânet olasilar" (K. Mâide 64), ya da "Allah'in lânetledigi kisiler" (K. Nisa 52), ya da "savas ve fitne atesini yakan, ve yeryüzünde bozgunculuk yapan(lar)" (K. Mâide 64), ya da "simsar ve seytan millet... " (Bkz. Sahih-i..., VII, 166) seklinde konusmus, ve Tanri'nin onlari domuz, maymun, siçan ve kertenkele cinsi hayvanlara dönüstürdügünü anlatmistir (K. Mâide 59-60, vs...). Ayrica da Yahudi'lere karsi savasilmadikça kiyâmet gününün gelmeyecegini söylemistir. Nitekim ilerdeki sayfalarda görecegiz ki Medine'de iyicene güçlendikten sonra üzerlerine saldirip hepsini yok edecek ya da sürgüne gönderecektir.
Yahudi'lere karsi besledigi düsmanlik o kertede olmustur ki, bazi hallerde Müslüman'lari Hiristiyan'larla ayni safta olmak üzere Yahudilere üstün durumda tutmustur. Beyzavî gibi yorumcularin söylemesine göre Al-i Imran sûresi'ne koydugu su âyet bunun kanitidir: "Allah buyurmustu ki: -Ey Isa! Seni vefat ettirecegim..., seni nezdime yükseltecegim, seni inkâr edenlerden arindiracagim ve sana uyanlari kiyamete kadar kâfirlerden üstün kilacagim. Sonra dönüsünüz bana olacak. Iste o zaman, ayriliga düstügünüz seyler hakkinda aranizda ben hükmedecegim-" (K. 3 Al-i Imran 55). Görülüyor ki burada: "Ey Isa... sana uyanlari kiyamete kadar kâfirlerden üstün kilacagim..." tümcesi geçmekte! Yahudi'ler Isa'ya inananmadiklarina göre, yukardaki âyet'den çikan anlam Hiristiyan'larin Tanri tarafindan Yahudilere üstün kilindigidir. Ve iste bundan dolayidir ki Beyzavî, kendi zamanina kadar Yahudi'lerin hiçbir zaman Hiristiyan'lara ve Müslüman'lara üstün gelemediklerini, ya da kendilerine özgü bir Kirallik, bir devlet kuramadiklarini söyler21
Yine Muhammed'in söylemesine göre Tanri, Kiyâmet günü bütün kâfirler içerisinde ilk olarak Yahudileri sorguya çekecek, günâhkarliklarini yüzlerine vuracak ve onlari Cehennem atesine atacaktir. Bunun böyle oldugunu Beyzavî gibi Islâm kaynaklari, Al-i Imran Sûresi'nin 21-25.âyetleri'nin yorumu vesilesiyle ortaya vururlar. Her ne kadar bu âyet'lerde genel olarak "Kâfirler"in hüsrana ugrayacaklari söz konusu edilmis olmakla beraber yorumcular, esas itibariyle Yahudi'lerin hedef edinildigini söylerler. Su bakimdan ki bu âyet'lerde "Allah'in âyet'lerini inkâr eden ve haksiz yere peygamberlerin canlarina kiyanlar" dan (K. Imrân 21), "Allah'in Kitab'ina çagirilipta cayanlar" dan (K. Imrân 23), ve "Bize ates, sadece sayili günlerde dokunacaktir" (K. Imrân 24) seklinde konusanlardan söz edilmektedir ki bunlar Yahudi'lerdir. Ve güyâ Tanri, Yahudileri kast ederek söyle konusmustur: "Fakat, onlari gelmesinde süphe edilmeyen bir gün için topladigimiz ve hiçbir haksizliga ugramaksizin herkese kazandigi seyler tastamam ödendigi zaman halleri nice olur?" (K. Imrân 25). Ve iste Beyzavî'nin söylemesine göre, bundan dolayidir ki Tanri ilk olarak Yahudiler'den hesap soracak ve onlari atese atacaktir.
Öte yandan Yahudi'ler, yine Muhammed'in anlatmasina göre, Hiristiyan'lara nazaran Cehennem'in daha kötü kesimine atilacaklardir. Su sekilde ki, Cehennem'in "yedi kapisi" vardir, ve her bir kapinin onlardan bir kesime düsen bir bölümü bulunmaktadir (K. Hiç sûresi, 43-44). Ve iste cehennem'deki bu yedi bölümden birincisine "inanirlarin günahkârlari" alinacaktir. Ikinci bölüm hiristiyan'lara ayrilmistir. Üçüncü bölüme yahudi'ler ve diger bölümlere de sirasiyle Sâbii'ler, Mecûsî'ler, putataparlar ve munafiklar atilacaklardir22. Dikkat edilecegi gibi cehenneme atilma hususunda bile Hiristiyan'lar, Yahudi'lere nazaran bir gömlek üstün sayilmislardir.
"Neden dolayi Muhammed, Yahudi'lere karsi, Hiristiyan'lardan daha fazla düsmanlik beslemistir?" diye sorulacak olursa cevabi sudur: Bir kere Medîne'deki Hiristiyanlar, sayica çok az ve etkisiz idiler; buna karsilik Yahudiler hem sayica ve hem de asil ekonomik güç olmak itibariyle üstün ve etkili durumda idiler. Yahudi'lerden, umud ettigi ilgiyi ve yardimlari göremedigi oranda Muhammed, onlara karsi kin ve intikam besler olmustur.
Bir diger neden Yahudi'lerin müslüman'lari ayartmaga, yâni dinden çikartmaga çalismalari, ve bu arada putperest Arap'larla Muhammed aleyhine andlasma yapmalari idi ki bu, Muhammed'i çok huzursuz kilardi. Muhammed'in söylemesine göre Yahudiler, "munafik"larla birlik olup müslümanlarin yaninda isaretlerle gizli gizli konusup, müslümanlarin gönüllerine süphe sokmaga çalismaktaydilar (Bkz. K. Mücâdele 8). Yine Muhammed'in söylemesine göre Yahudiler, Allah'in sevmedigi bir sekilde kendisini selamlamakta ve örnegin karsilastiklarinda: "Es-Sâmû aleyk" (yâini "Sana ölüm olsun!") demekte idiler. Bu vesileyle hemen belirtelim ki Yahudi'lerin bu tutum ve davranislarina sebeb olan sey, Muhammed'in onlara karsi saldirgan bir davranis içerisinde bulunmus olmasidir. Daha önce degindiklerimizi tekraren belirtelim ki, Yahudi'lerin Muhammed'e karsi düsmanliklari, onun kendileri için bir tehlike oldugunu anlamakla baslamistir. Gerçekten de Yahudiler, kendilerini müslüman yapmak isteyen Muhammed'in isteklerini geri çeviripte onun düsmanligini kabartinca, korunma yollari aradilar. Çünkü Muhammed'in giderek güçlenmekte oldugunu, ve günün birinde kendileri için büyük bir tehlike olacagini bilmekteydiler. Bu nedenle bir yandan onun taraftarlarini, yâni müslümanlari ayartmaya çalisirken, diger yandan da Mekke'deki Kureyslilerle andlasmaktan baska çare göremediler. Nice örneklerden biri su: Medine'deki Yahudilerin liderlerinden Kâ'b b. el-Esref, ki ayni zamanda çok ünlü bir sair olup siirleriyle Muhammed'i sik sik ignelerdi; bir kez Mekke'ye gelerek Kureys'lilerle (müsrik'lerle) Muhammed aleyhine andlasma yapmak ister. Yaninda yahudi liderlerinden Huyey Ibn Ahtab da vardir. Beyzavî gibi kaynaklarin bildirmesine göre Kureysli'ler, yâni müsrik'ler kendisine söyle derler: "Eger bizim ilâhlarimiza, tipki bizim yaptigimiz gibi, tapacak olursaniz sizinle anlasiriz". Her ne kadar teklif Yahudi'lerin inançlarina aykiri ise de, sirf onlarla andlasma yapabilmek için teklifi kabul ederler.
Bir baska rivâyete göre Kureysliler söyle konusurlar: "Bizim dinimiz mi, yoksa Muhammed'in dini mi haktir, hangimiz dogru yoldayiz?". Bu soruya karsi Kâ'b b. el-Esref: "Siz dogru yoldasiniz" yanitini verir.
Ve iste bu haberleri alinca Muhammed, küplere biner ve Yahudilere karsi olan düsmanligini ifâde etmek üzere Kur'ân'a su âyeti koyar: "Kendilerine Kitap'tan nasip verilenleri görmedin mi? Putlara ve bâtila (tanrilara) iman ediyorlar, sonra da kâfirler için: -'Bunlar, Allah'a iman edenlerden daha dogru yoldadir'- diyorlar. Bunlar, Allah'in lânetledigi kimselerdir. Allah'in rahmetinden uzaklastirdigi (lânetli) kimseye gerçek bir yardimci bulamazsin" (K. Nisâ 51-52).
Muhammed'in, Yahudi'lere nispetle Hiristiyan'lara karsi daha az düsmanlik beslemesinin diger bir nedeni, Hiristiyan'larin, savas vermeden kendisine boyun egmeleridir. Her ne kadar Müslüman olmayi kabul etmemekle beraber Hiristiyan kavimleri, genellikle "cizye" (kafa parasi) vermek sûretiyle Muhammed'in saldirilarindan kurtulabilmislerdir. Necrân hiristiyanlari, bu konuda verilebilecek ilginç örneklerden biridir. Ibn Sa'd ya da Buharî gibi kaynaklardan ögrenmekteyiz ki Muhammed, Yahudi mezâlimine ugramislardir diye bu Hiristiyan'lara itibar eder görünürken, onlari Müslüman yapmaga çalismistir. Fakat onlar müslümanligi kabul etmeyip, onun yerine "cizye" (kafa parasi) ödemeye razi olmuslardir. Bunun hikâyesi kisaca söyle:
Necrân denilen yer, Yemen yönünde Mekke'ye yedi konak uzaklikta, Hiristiyan ve Yahudi kavimlerinin bir arada bulunduklari büyük bir sehirdir. Yemen hükümdarlarindan Ebû Nuvâs (Zûnuvas) adinda bir Yahudi, vaktiyle Necrân'daki Hiristiyanlari Yahudi dinine sokmak ister, fakat basari saglayamaz. Saglamayinca bu Hiristiyan'lara zülüm yapmaga kalkar: Kent'in civarina uzun hendekler kazdirir, ve kendi dinine girmekten kaçinan Hiristiyanlari bu kuyularda atese atar. Attiktan sonra da kendi halki ile birlikte bu kuyularin etrafinda oturup ateste yananlari seyreder. Bunu anlatmak maksadiyle Muhammed, Kur'ân'a koydugu âyet'lerle Yahudileri "Ashâb-i uhdud" (yâni "Uzun hendek sâhibleri") olarak, Hiristiyanlari da "müminler" seklinde tanimlar. Bu konuda Buruç sûresi'ne koydugu âyet'ler söyle: "Çira ile tutusmus ates hendekleri yapanlar kahrolsunlar. Hani onlar atesin basinda oturup müminlere yaptiklarini seyrederlerdi. Onlarin mü'minlerden öç almalarinin sebebi, ancak mü'minlerin, yegâne gâlip olan, övülmege deger, göklerle yerin saltanati kendisine ait olan, Allah'a inanmalarindan ileri gelmisti..." (K. 85 Burûc 4-9).
Görülüyor ki Muhammed burada, Yahudiler tarafindan mezalime sokulan insanlar için "mü'minler" sözcügünu kullanmistir. Kullanirken de bununla "Tanri'ya inanan" Hiristiyan'lari anlatmak istemistir; çünkü onlari Müslüman olarak göstermek ve kendisine çekmek arzusundadir. Nitekim Ibn-i Sa'd' in söylemesine [ve ayrica Buharî'nin Huzeyfe (Ibn-i Yemân)'dan rivâyetine] göre bir gûn adam gönderip Necrân hiristiyan'larina haber iletir ve Medine'ye gelmelerini ister. Bu Hiristiyan'lar, kendi aralarindan on dört kisilik bir temsilci hey'eti seçerek Muhammed'e gönderirler. Hey'etin içinde ünlü bilginler de yer almistir. Bunlar ipekli ve mükellef elbiseler giymis olarak Medine'ye gelirler, ve ilk is olarak Mescid-i Saâdet'e girip namaz kilarlar. Fakat Muhammed onlara iltifat edip görüsmez, çünkü ipekli kumastan yapilmis giysilerle gelmis olmalarindan hoslanmamistir. Bunun üzerine damadi Osman b. Avfan onlara, neden dolayi Muhammed'in iltifatta bulunmadigini, neden dolayi kendileriyle konusmadigini anlatir: "Huzûra ipekli elbiselerle ve mükellef giyimli bir hey'ette geldiginiz için Resûlullâh size iltifat buyurmadi!" der.
Bunu duyan Necrân hey'eti, kalkip giderler, ve ertesi gün elbiselerini degistirmis ve "ruhban hey'eti" sekline girmis olarak tekrar gelirler. Muhammed kendilerinden, Islâm dinine girmelerini ister. Fakat Necrân Hiristiyan'lari Müslüman olmayacaklarini bildirerek teklifi red ederler: : "Hiristiyan kalacagiz. Fakat, bizden istedigin vergiyi (cizye'yi) verecegiz!..." derler. "Cizye" olarak senede iki bin kat "hil'at" (çok degerli kaftan cinsi giysiler), ve her "hil'at' ile birlikte kirk dirhem "nakid" vermegi, ayrica da Yemen'de bir kargasalik çiktigi takdirde 30 zirh, 30 kargi, 30 deve ve 30 at vermeyi kabul ederler. Ve sonra Muhammed'den, kendilerine güvenilir bir kimse vermesini ve bu kisiye "cizye"'yi teslim edeceklerini söylerler.
Kuskusuz ki müslüman olmadilar diye bu insanlari yok etmektense, onlarin verecekleri "cizye"yi (kafa parasini) kabul etmek çok daha kârli bir istir. Bu nedenle Muhammed Ebû Ubeyde Ibn-i Cerrâh adinda bir adamini onlara göstererek: "Iste bu gördügünüz (kisi) Islâm ümmetinin emînidir" der, ve "cizye"yi ona teslim etmelerini ekler. Bu andlasma'dan sonra Necrân hey'eti ülkelerine dönerler. Onlarin akabinden Ebû Ubeyde, Necrân'a giderek "cizye"yi alip Medîne'ye getirir, Muhammed'e teslim eder (Diyânet yayinlari, Sahih-i Bnuharî Muhtasari..., Cilt X, sh. 379-380) 23.
Ancak ne var ki Muhammed, ölüm döseginde son nefesini verirken, Müslüman olmayanlarin Arap ceziresi'nden sürülüp çikarilmarini emretmistir. Ömer b. Hattâb, halife olur olmaz, bu emri yerine getirmek üzere, Necran Hiristiyanlarini yerlerinden çikarip atmistir.
Görülüyor ki Muhammed'in, Hiristiyan'lari Yahudi'lere tercih etmis olmasinin, Hiristiyan'lara yarayan bir yani pek olmamistir.
Hiristiyan'lara, Yahudi'ler kadar husûmet beslememesinin bir diger nedeni, kendi akraba ve yakinlari arasinda Hiristiyan'larin bulunmasi ve Tevrat ile Incil hakkinda onlardan bilgi toplamasiydi. Örnegin ilk karisi Hatice'nin amucazadesi Varaka'dan, daha ilk anlardan itibaren, bir hayli yardim görmüstü. Söylendigine göre Varaka, daha Muhammed peygamberligini ilân etmeden önce onun basina gelecek olanlari önceden haber vermis ve kendisine yardimci olacagini bildirmistir24
Bu ve buna benzer diger nedenlerle Yahudi'leri, Hiristiyan'lara nazaran daha büyük düsman olarak bildigi anlasilmaktadir. Nitekim Kur'ân'a koydugu âyet'lerle Yahudil'eri, tipki "putperest Araplar" gibi, Islâm'in en azgin ve en siddetli düsmani olarak tanimlarken Hiristiyan'lari ikinci derece düsman saymistir. Mâide Sûresi'ne koydugu bir âyet söyle: "Ey Muhammed! Inananlara en siddetli düsman olarak, insanlardan Yahudileri ve Allah'a es kosanlari bulursun. Onlardan, inananlara sevgice en yakin -'Biz Hiristiyaniz-' diyenleri bulursun. Bu onlarin içinde bilginler ve râhibler bulunmasindan ve büyüklük taslamamalarindandir.." (K. 5 Maide 82).
Dikkat edilecek olursa Muhammed'in söylemesine göre Hiristiyan'larin, Müslüman'lara biraz daha yakin olmalarinin nedeni, aralarinda "bilginler ve rahipler" bulunmasi, ve bir de "alçak gönüllü" olmalaridir. Güyâ alçak gönüllülük onlari, dinsel gerçeklere daha kolaylikla yönelten bir niteliktir25. Oysa ki ayni Sûre'nin baslarinda Hiristiyanlarin, tipki Yahudiler gibi "Biz Allah'in ogullari ve sevgilileriyiz " (K. Mâide 18) diye böbürlendiklerini söyleyerek, onlari asagilamaktaydi.
Hemen ekleyelim ki Hiristiyan'lari kazanamayacagini iyice anladiktan sonra, tipki Yahudi'lere yaptigi gibi, onlari da Tanri emirlerini ihmal ya da ihlâl etmekle suçlamis (K. Mâide 14-15) ve Tanri'nin lânetine ugradiklarini anlatmak üzere Kur'ân'a su tür âyet'ler koymustur: "... -'Biz Hiristiyanlariz'- diyenlerden de kesin sözlerini almistik, ama onlar de kendilerine zikredilen (verilen ...Kitab'in) önemli bir bölümünü unuttular. Bu sebeble kiyamete kadar aralarina düsmanlik ve kim saldik. Yakinda Allah onlara yaptiklarini haber verecektir" (K. 5 Maide 14).
Bunu yaparken Yahudi'lerle Hiristiyan'lar arasindaki düsmanliklari da vurgulamaktan geri kalmaz ve Tanri'nin söyle konustugunu söylerdi: "...Yahudiler -'Hiristiyanligin bir temeli yoktur-' dediler. Hiristiyanlar da -'Yahudiligin bir temeli yoktur-' dediler...Allah Kiyamet günü ... onlarin arasinda hüküm verecektir..." (K. 2 Bakara 113)
Fakat yine tekrar edelim ki Muhammed'e göre asil büyük düsman Yahudi'lerdir. O kadar ki, Yahudi'lere karsi sonuna kadar savasilmadikca kiyâmet gününün gelmeyecegini bildirmistir. Bir hadîs'inde söyle demistir: "Yahudilere karsi savasmadikca ve bu savaslari, bir kaya parçasi gerisine saklanan bir Yahudinin -'Ey müslüman benim arkamda yahudi var, öldür onu-'demesine kadar sürdürmedikce, hüküm günü gelmis olmiyacaktir" 26
Bu vesileyle su hususu tekrar belirtelim ki Muhammed, Yahudilere karsi düsmanligini ortaya vurabilmek için her firsati degerlendirmekten geri kalmamistir; onlari faiz yemekle, tefecilikle suçlamasi bunun örneklerinden biridir. Bu konuda Tanri'nin onlar hakkinda söyle konustugunu söyler:
"Yahudilerin haksizliklarindan, çoklarini Allah yolundan men'etmelerinden, yasak edilmisken fâiz almalari ve insanlarin mallarini haksizlikla yemelerinden ötürü, kendilerine helâl kilinan temiz seyleri onlara haram kildik. Onlardan inkâr edenlere elem verici azâb hazirladik..." (K. 4 Nisâ 160-161)
Oysa ki, daha önce belirttigimiz gibi, Yahudilere karsi düsman kesilinceye kadar onlarin faiz yemelerine ses çikarmamistir.
Yine bunun gibi Yahudilerin Tanri için "cimri" dediklerini ve bu yüzden Tanri'nin onlari lânetledigini ve aralarina "kiyâmete kadar sürecek düsmanlik ve kin" soktugunu söylemistir. Kur'ân'a koydugu su âyet bunun örnegi: "Yahudiler: -Tanri'nin eli baglidir (sikidir, Tanri cimridir) dediler. Hay dedikleri yüzünden elleri baglanasi ve lânet olasilar! Bilakis Allah'in elleri açiktir, diledigi gibi verir. Andolsun ki sana Rabbinden indirilen, onlardan çogunun azginligini ve küfrünü arttirir. Aralarina, kiyamete kadar (sürecek) düsmanlik ve kin soktuk. Ne zaman savas için bir ates yakmislarsa (fitneyi uyandirmislarsa) Allah onu söndürmüstür. Onlar yeryüzünde bozgunculuga kosarlar. Allah ise bozgunculari sevmez" (K. Mâide 64).
Her ne kadar bu âyet'de Tanri'nin Yahudilere hitaben konustugu ve onlari lânetledigi yazili ise de, Kur'ân yorumcularindan bir kismi bu âyeti, Hiristiyan'lari da kapsayacak sekilde açiklamaga çalisirlar. Örnegin Diyânet Vakfi çevirisinde bu âyet'le ilgili olarak su var: "Kâfirlerin savas ve fitne atesini yakmalari hiç eksik olmamistir. Asirlar boyu hem kendi aralarinda savasmislar, hem de birleserek müslümanlara saldirmislardir. Ayrica müslümanlari birbirlerine düsürmek için yüzlerce, binlerce planlar yapmis, tertip ve düzenler hazirlamislardir. Bütün bunlara ragmen Allah'in nûrunu söndürmege güçleri yetmemistir..." (K. Diyânet Vakfi çevirisinde Mâide sûresi'nin 64.cü âyetiyle ilgili açiklamadan!). Bu tür bir yoruma yönelenler Islâm ordularinin Orta Asya'lara uzanarak oradaki halklari (özellikle Türk'leri) kiliçtan geçirip zorla müslüman yaptiklarini, ya da Ispanya'ya kadar olan yerleri savasla ele geçirdiklerini, Osmanli döneminde Avrupa'nin göbegine kadar yayildiklarini "kâfir"lere karsi giristikleri saldirilari gözardi etmis olamalidirlar.
Yine bunun gibi Muhammed, Yahudileri: "Allah'in kitabina çagirildiklari halde cayip geri dönmekle" ve "Bize ates, sadece sayili günlerde dokunacaktir" demekle, ve "Allah'in âyetlerini inkâr etmekle" suçlar. Bu konuda Imrân sûresi'ne koydugu âyet'lerden bazilari söyle: "(Resûlüm) Kendilerine Kitap'tan bir par verilenleri (Yahudileri) görmez misin ki aralarinda hükmetmesi için Allah'in kitabina çagiriliyorlar da, sonra içlerinden bir gurup cayarak geri dönüyor. Onlarin bu tutumlari: -Bize ates, sadece sayili günlerde dokunacaktir- demelerinin bir sonucudur. Onlarin vaktiyle uydurduklari seyler de dinleri hakkinda kendilerini yaniltmistir" (K. 3 Imrân 23-24).
Bu âyet'leri Muhammed, Yahudilere öfkelendigi bir olay vesilesiyle Kur'ân'a koymustur. Celâleddin es-Sûtutî gibi Islâm kaynaklarinin anlatmasina göre olay söyle: Yahudilerden bir kadinla bir erkek zina ederler. Böyle bir suça nasil bir ceza verilmek gerektigi hususunda Yahudiler, Muhammed'e soru sorarlar. Muhammed' de bu suçun cezasinin "recim" (yâni tasla öldürmek) oldugunu ve çünkü Tevrat'da öyle yazili bulundugunu söyler. Fakat Yahudiler Tevrat'da zina suçu için "recim" cezasi diye bir sey bulunmadigini bildirirler. Bunun üzerine Muhammed Tevrat'i getirtir ve oradaki ilgili âyet'i onlara gösterir ve suçlularin recmedilmesini ister. Yahudilerin direnmesi üzerine Kur'ân'a yukarda âyet'i koyar: ""(Resûlüm) Kendilerine Kitap'tan bir pay verilenleri (Yahudileri) görmez misin ki, aralarinda hükmetmesi için Allah'in kitabina çagiriliyorlar da, sonra içlerinden bir gurup cayarak geri dönüyor..." (K. Imrân 23).
Oysa bu olayda hakli olan Yahudiler'dir; haksiz olan da Muhammed'tir; çünkü Tevrat'da, zina suçunun karsiligi olarak "recim" cezasi (yâni "taslamak sûretiyle öldürme") seklinde bir sey yoktur: sadece "öldürülür" diye bir deyim vardir; yâni öldürmenin tas ile mi yosa baska bir seyle mi olacagi tasrih edilmemistir. Gerçekten de Tevrat'in Levililer kitabinda aynen su yazili: "...baska birinin karisi ile zina eden, komsusunun karisi ile zina eden adam, hem o, hem kadin mutlaka öldürülür" (Bkz. Tevrat/Levililer, Bap 20, âyet 10).
Yine bunun gibi Tevrat'in Tesniye adli kitabinda su yazili: "Eger bir adam, baska bir adamin karisi olan bir kadinla yatmakta olarak bulunursa, o zaman o kadinla yatan adam ve kadin, onlarin ikisi de öleceklerdir..." (Bkz. Tevrat/ Tesniye, Bap 22: âyet 22).
Görülüyor ki Tevrat'da, zina suçunu isleyenlerin "tasla öldürülmeleri" degil, fakat sadece "öldürülmeleri" öngörülmüstür. Böyle oldugu halde Muhammed, Yahudilerin yalan söylediklerini ve kendi kitaplarindaki hükmü gizlemeye çalistiklarini söylemistir. Söylerken de, biraz önce belirttigimiz gibi, hataya düsmüstür: yani Tevrat'da "recim" cezasi diye bir sey olmadigi halde varmis gibi göstermistir. Onu bu yanilgiya sürükleyen sey Yuhanna'nin Incil'indeki bir hükmü (Bap 8 âyet 5) kendisine dayanak edinmesidir. Gerçekten de Yuhanna'ya göre Incil'de, Isa'nin Zeytinlik dagina gittigi bir sirada yanina zina suçu islemis bir kadin getirildigi, ve kendisine söyle soruldugu yazili: "(Ey Isa) bu kadin zina islemekte iken tutuldu. Bu gibilerin taslanmasini Musa seriâtte bize emretmistir; sen ise ne dersin?" (Yuhanna, Bap 8, âyet 5). Bu soruya Isa: "Kadinin üzerine sizden günahsiz olan önce tas atsin" (Yuhanna Bap 8, âyet 7) diye yanit vermis, bunun üzerine orada bulunanlar teker teker oradan ayrilmislar, ve Isa kadin'la yalniz kalinca kendisine: "Git, bundan sonra artik günah isleme" (K. Yuhanna, Bap 8: âyet 11) demistir. Her ne kadar Incil yorumcularindan bir kismi, bu yukardaki âyet'lerin varligindan süphe ederlerse de27, anlasilan o ki bu âyet'ler Incil'de vardir, ve fakat Isa, Tevrat'a atifta bulunarak konusmus degildir. Üstelik Isa'nin sözleri, kadinin taslanmasi ile degil, fakat "günahsiz" kul olmadigi gerçegi ile ilgilidir. Fakat her ne olursa olsun, gerçek su ki Tevrat'da "recim" cezasi yer almamistir. Muhammed, Incil hakkinda bilgisi olanlardan Yuhanna Incil'inin yukardaki âyet'lerini ögrenmis ve buna dayanaraktir ki Tevrat'da "recim" cezasi oldugunu sanarak konusmustur.
Bu verdigimiz bir kaç örnek, Muhammed'in, Yahudileri lânetlemek için her seyi denemis oldugunun kanitlarindandir. Bununla beraber sunu eklememiz gerekir ki onun lânetlemeleri, genellikle Yahudi'lere yönelik olmakla, beraber Hiristiyan'lari da kapsar niteliktedir.
VII) Muhammed'in söylemesine göre Yahudi'ler ve Hiristiyan'lar, Allah'in âyet'lerini inkâr etmisler kendilerine indirilen Tevrat'i, Incil'i ve Kur'ân'i yalanlamislar, Tanri'nin emirlerine karsi çikmislardir. Bu nedenle onlarin durumu "koca koca kitaplar tasiyan merkebin durumu gibidir" (K. Cum'a 5-7; Maide 14, 65-68, 72-75; Bakara 79, 85-86; Nisa 155, 157-8; En'âm 90).
Yukarda da belirttigimiz gibi Muhammed, Yahudi'lere ve Hiristiyan'lara indirilen Kitab'larin Tevrat, Incil ve Kur'ân oldugunu belirterek onlarin bu Kitab'lari dogru dürüst uygulamayip yalanladiklarini söylemistir. Maide sûresi'ne koydugu bir âyet söyle: "Eger onlar Tevrat'i, Incil'i ve Rablerinden onlara indirileni (Kur'ân'i) dogru dürüst uygulasalardi, süphesiz hem üstlerinden, hem de ayaklarinin altindan yerlerdi (yeralti ve yerüstü servetlerinden yararlanarak refah içinde yasarlardi). Onlardan asiriliga kaçmayan bir zümre vardir; fakat çogunun yaptiklari ne kötüdür" (K. Maide 66) .
Yine Muhammed'in söylemesine göre eger Yahudiler ve Hiristiyanlar iman etmis olsalardi, Tanri onlari bütün günahlarindan uzak kilar, cennet'lere koyardi. Mâide sûresi'ne koydugu âyet söyle:"Eger ehl-i kitab iman edip (kötülüklerden) sakinsalardi, her halde (geçmis) kötülüklerini örter ve onlari nimeti bol cennetlere sokardik" (K. Maide 65).
Her ne kadar Hiristiyan'larin dahi kendilerine gönderilen Kitâb'lara "yeterince" uymadiklarini söylemekle beraber (K. Mâide 66-68), çogu zaman suçlamalarini Yahudi'lere yöneltmistir. Kur'ân'a koydugu su âyet bunun kanitlarindan biridir: "Tevrat'la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap tasiyan merkebin durumu gibidir. Allah'in âyet'lerini yalanlamis kavmin durumu ne kötüdür!..." (K. 62 Cum'a 5).
Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari suçlu durumda birakmak üzere basvurdugu diger bir taktik, Tanri'nin buyruklari üzerinde degisiklik yaptiklarini, ve kafa'dan uydurma hükümler koyduklarini ileri sürmek olmustur. Örnegin Yahudi'lerin kendisine "Râinâ" diye hitap etmelerinin, Tanri buyrugunu saptirmak oldugunu, ve bu sözü söyleyen kâfir'lerin azab'a sokulacaklarini anlatmak için Kur'ân'a su âyet'i koymustur: "Ey iman edenler! 'Râinâ' demeyin, 'unzurnâ' deyin. (Söylenenleri) dinleyin. Kâfirler için elem verici bir azab vardir" (K. Bakara 104). Bunun hikâyesi kisaca söyle:
"Râinâ" sözcügü Ibranice olup28, "Dinle a sözü dinlenmez herif", ya da "Dinle a dinlenmeyesi" anlamlarinda olmak üzere, Yahudiler tarafindan hakâret kastiyle kullanilan bir sözcük idi. Fakat bu sözcügün, Arap'lar tarafindan farkli bir kullanilis sekli vardi ki "acele etme", "bizi gözet", "Yavas'tan al", "anlayabilmemiz için bize olanak tani" vs... anlamlarina gelmekteydi. Arap'lar, Muhammed'in konusmalarini dinlerlerken, iyice anlayabilmek için ona böyle derlerdi. Ve iste Yahudiler, Muhammed'e hitap ederlerken, Arapca'daki benzerine atfen, "Râniâ" sözcügünü kullanirlar, ve böylece belli etmeden ona hakâret yagdirmis olurlardi. Muhammed onlara, bu tür bir hitab'in "peygamber'lere" yöneltilmesinin Tanri tarafindan emredilmedigini, ve bunun kendi uydurmalari oldugunu söylemistir. Üstelikte tahrif ettikleri kitabi az bir degere sattiklarini bildirip Kur'ân'a sunu koymustur: "Vay, Kitâb'i elleriyle yazip sonra da onu az bir degere satmak için-'Bu Allah katindandir-' diyenlere.! Vay ellerinin yazdiklarina" (K. 2 Bakara 79). Fakat isi biraz daha saglama baglamak için, kendisine "Râinâ" diye hitap edilmesini kesin olarak yasak etmis, bunun yerine "Unzurnâ" denilmesi istemistir. Bunu saglamak maksadiyle Kur'ân'a, Bakara sûresi'nin yukardaki 104.cü âyet'ini koymustur. "Unzurnâ" sözcügü Arapça'da "Bize bak", "Bizi gözet" anlamlarina geldigi için, bunun kullanilmasini kendisi bakimindan en saglam bir çözüm yolu saymistir29 .
Yine bunun gibi Muhammed, Yahudi'lerin ve Hiristiyan'larin, kendilerine verilen kitap'lar (Tevrat ve Incil) üzerinde anlasmazliga düstüklerini ve birbirlerini "dogru yolda olmamakla" suçladiklarini ve bu nedenle onlar hakkinda kiyamet günü hüküm verilecegini anlatmak üzere Kur'ân'a sunu koymustur: "Hepsi de kitabi (Tevrat ve Incil'i) okumakta olduklari halde Yahudiler: -'Hiristiyanlar dogru yolda degillerdir'- dediler Hiristiyanlar da: -'Yahudiler dogru yolda degillerdir'- dediler. Kitabi bilmiyenler de de birbirleri hakkinda tipki onlarin söylediklerini söylediler. Allah, ihtilafa düstükleri hususlarda kiyâmet günü onlar hakkinda hükmünü verecektir" (K. Bakara 113).
Görülüyor ki bu âyet'i koymakla Muhammed, Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari, kendilerine verilen kitaplar üzerinde anlasmazliga düsmüslerde birbirlerine düsman kesilmisler gibi göstermege çalismistir. Anlatmak istemistir ki, eger kendisine ve Kur'ân'a bas egecek olurlarsa "ihtilaf"a düsmekten kurtulmus olacaklardir. Ancak bunda basarili olamayip onlara düsman kesilince, onlari birbirlerinin dostu ve müslümanlarin düsmani imis gibi göstermek üzere Kur'ân'a sunu eklemistir: "Ey iman edenler! Yahudileri ve Hiristiyanlari dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar. Içinizde onlari dost tutanlar, onlardandir. Süphesiz Allah, zalimler topluluguna yol göstermez" (K. Mâide 51).
Öte yandan Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari, Tanri kitaplarini degistirdiklerini (tahrif ettiklerini) söyliyerek, suçlarken, bazi hallerde bir tek kisinin tutum ve davranisini, onun mensup bulundugu topluma mal etmekten geri kalmazdi. Örnegin bir def'a'sinda Yahudi bilginlerinden sismanligi ile taninan Mâlik b. Sayf ile konusurken, Tanri'nin sisman olan bilginlere bugzettigini ve bunun Tevrat'da yazili bulundugunu söyler, ve söyle der: "(Ey Mâlik b. Sayf!) Tevrat'i Musa'ya indiren Allah hakki için söyle, Kitabinizda: -'Allah sisman olan âlimlere bugzeder-' diye bir ibare görmedin mi?" . Sismanligin, çogu kez bir dogus sorunu oldugunu ve sadece âlimlerde degil fakat herkeste olabilecegini düsünen Mâlik b. Sayf, pek muhtemelen Muhammed'in sorusunu yersiz buldugu için: "Allah hiçbir besere kitap indirmedi" diye yanit verir. Kuskusuz ki bununla anlatmak istedigi sey, Tanri'dan geldigi söylenen kitap'lari inkâr etmek degil fakat "Allah sisman olan âlimlere bugzeder" seklindeki bir ibârenin mantiga ters düstügünü ve binaenaleyh Tanri'dan sadir olamayacagini ima etmekti. Üstelik bu sözleri bütün Yahudiler adina degil fakat kendi adina söylemistir. Söylerken de aklindan Musa'ya verildigi kabul edilen Tevrat'i "Tanri kitab'i" olarak kabul etmemek diye bir sey geçmis degildir. Esasen Yahudi'ler arasinda Tevrat'i inkâr eden pek yoktu. Fakat Muhammed, Mâlik b. Sayf'in bu sözlerini "Tanri Kitab'larini inkâr" sekline sokup Yahudilerin tümüne atfetmis, ve onlar aleyhine olmak üzere Kur'ân'a asagidaki âyet'i koymustur: "(Yahudiler) Allah'i geregi gibi tanimadilar. Çünkü -'Allah hiçbir besere bir sey indirmedi-' dediler. De ki: -' Öyle ise Musa'nin insanlara bir nûr ve hidâyet olarak getirdigi Kitab'i kim indirdi?' Siz onu kagitlara yazip (istediginizi) açikliyor, çogunu da gizliyorsunuz. Sizin de atalarinizin de bilemediginiz seyler (Kur'ân'da) size ögretilmistir. (Resûlüm) sen -"Allah-' de, sonra onlari birak, daldiklari bataklikta oynayadursunlar!" (K. En'âm 91)
Bütün bunlardan gayri Muhamed, bir de Yahudi'leri, Tanri'nin kendilerine göndermis oldugu peygamberler'e nankörlük etmekle, hattâ peygamberlerini öldürmekle suçlamis (K. Nisâ 155), bu yüzden kafir olmduklarini açiklamistir
Yine Muhammed'in söylemesine göre Tanri Yahudileri dogru yola sokmak ve daha dogrusu müslüman yapmak için Isâ'yi göndermistir. Gönderirken de ona, Tevrat'i tasdik eden Incil'i vermistir; evvelce Yahudi'lere yasak ettigi bir takim seyleri de helâl etmistir. Fakat Yahudi'ler hile yapmislar ve Isa'yi inkâr edip (K. Imran 50-51), öldürmege kalkmislardir. Tanri da Isâ'yi onlarin elinden kurtarip kendisine yükseltmistir (K. Imrân 55-56; Nisâ: 156-158) 30
Bütün bunlardan gayri Muhammed, bir de Yahudileri, Tanri'nin "dostlugunu" öne sürüp "ölümü temenni etmemek" le suçlayip asagilamaga çalisir. Ölümü istemez olmanin Tanri buyruguna karsi gelmek, "zalimlik" etmek oldugunu anlatmak üzere Kur'ân'a sunu koyar: "Ama onlar (Yahudiler) önceden yaptiklarindan dolayi ölümü asla temenni etmezler. Allah zalimleri çok iyi bilir. Sizin kendisinden kaçtiginiz ölüm, muhakkak sizi bulacaktir). " (K. 62 Cum'a 7). Bu dogrultuda olmak üzere Kur'ân'a koydugu âyet'lerden bir digeri de söyle: "(Ey Muhammed) De ki: -Ey yahudiler! Bütün insanlar degil de, yalniz kendinizin Allah'in dostlari oldugunuzu iddiâ ediyorsaniz, bunda da (samimi iseniz, haydi ölümü temenni edin)" (K. 62 Cum'a 6). Görülüyor ki Muhammed, Yahudileri "ölümü" temenni etmemekle, ve kendilerini Tanri'nin "tek dostlari" olarak göstermekle suçlamistir.
Yine bunun gibi Imrân sûresi'ne koydugu su âyet'le Yahudileri, Allah'in âyet'lerini inkâr etmis durumda kilmistir: "Onlar (Yahudiler) nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah'in ahdine ve (mu'minlerin) himayesine siginmadikça kendilerine zillet (damgasi) vurulmustur; Allah'in hismina ugramislar ve miskinlige mahkum edilmislerdir. Çünkü onlar Allah'in âyet'lerini inkâr ediyorlar ve haksiz yere peygamberlerini öldürüyorlardi. Bu da onlarin isyan etmis ve haddi asmis bulunmalarindandir" (Diyânet Vakfi çevirisi, K. Imrân 112)
Yâni Muhammed'in söylemesine göre Yahudiler, Allah'in âyet'lerini inkâr ettikleri için Allah'in hismina ugramislar, "zillet" damgasini yemislerdir, ve Kur'ân'a yönelmedikce bu sekilde kalacaklardir.
Muhammed'in söylemesine göre Hiristiyan'lar da, Tanri ile yapmis olduklari andlasmayi bozmuslar, kendilerine belletilenleri unutmuslar, ya da Incil'i degisiklige sokmuslardir. Isâ'yi Tanri'nin "oglu" saymalari, ya da "teslis" inanisina yönelip onu Tanri yerine koymalari, Incil'i tahrif etmekten baska bir sey olmamistir. Bu yüzden "kâfir" sayilmislardir; bu nedenle Tanri, onlarin arasina kiyâmete kadar düsmanlik ve kin salmistir (K. Mâide 14, 72-75).
Ve yine Muhammed'in söylemesine göre Tanri, tipki Yahudi'lere yaptigi gibi, Hiristiyan'lara da "peygamber" olarak Muhammed'i göndermis ve söyle demistir: "Ey Kitâb ehli, peygamberlerin arasi kesildiginde- 'Bize müjdeci ve uyarici gelmedi-' dersiniz diye size açikca anlatacak peygamber geldi " (K. Mâide 19) .
Daha baska bir deyimle Tanri, Yahudi'lerin ve Hiristiyan'larin Muhammed'i peygamber olarak kabul etmelerini, ve ona indirilen Kur'ân'a inanip uymalarini emretmis olmaktadir (K. Nisâ 47; Maide 68 , vs...). Fakat buna ragmen onlar, Kur'ân'i inkâr etmektedirler (K. 2 Bakara 91). Bu itibarla, eger kâfirlikten kurtulmak istiyorlarsa, Tevrat'i ve Incil'i, ilk indirildikleri "asillari"na göre uygulamalari sarttir (K. Mâide 66, 68). Tevrat'i ve Incil'i "asillarina" göre uygulamalari ise, ancak Kur'ân'a uymakla mümkündür (K. Imran 84, 85)
VIII) Yahudi'leri "üfürük'çülük"-"büyücü'lük" yapmakla, fâiz almakla, ve haram yemekle suçlama siyâseti. (K. Felak: 1-5; Nisa 161; En'âm 146; Maide 42; Imrân 130):
Muhammed'in Yahudi'lere yönelttigi suçlamalar arasinda "üfürüklü büyü" yapmak, "faiz almak" ve "haram yemek" gibi olanlari vardi. Bu suçlamalara, genellikle Yahudi'lerden kendisine gelebilecek kötülükler vesilesiyle basvurdugu anlasilmaktadir. Örnegin Kur'ân'a (el-Felak sûresine) koydugu âyet'teki: "(Ey Muhammed! ) De ki: ... dügümlere üfürüp büyü yapan üfürükçülerin serrinden... Rabbine siginirim!" (K. 113, el-Felak 1-5) seklindeki sözler, bunun örneklerinden biridir. Bu âyet'leri Muhammed, kendisine Yahudiler tarafindan büyü yapildigini öne sürerek Kur'ân'a koymustur, ki Islâm kaynaklarindaki anlatisa göre hikâyesi söyle: A'sam oglu Lebîd31 adindaki bir Yahudi, Muhammed'e büyü yapmak üzere bir ipe üfürerek on iki dügüm baglar ve kuyuya salar. Bunun üzerine Muhammed hastalanir. Üfürükçünün serrinden kurtulabilmesi için Tanri Muhammed'e yukardaki sûre'yi indirir. Muhammed derhal Ali'yi ve onunla birlikte Ammâr ve Zübeyr adindaki ashabini yollayip o kuyunun suyunu bosalttirarak ipi buldurur. Sonra yukardaki âyeti okur. Ayet'in okunmasiyle birlikte ipin dügümleri çözülür ve Muhammed hastaliktan kurtulup iyilesir32.
Buharî'nin Ayse'den rivâyetine göre de hikâye söyle: Günlerden bir gün Muhammed hastalanir. Hastaliginin sihirlenmekten dogdugunu düsünmüs olmali ki esi Ayse'ye sunlari söyler: "Ey Aise! bilir misin? Allah bana kendisinden sifam olan seyi bildirdi ki: bana iki kisi geldi (Cibrîl ve Mîkâil). Bunlardan biri bas ucumda, öbürüsü de ayak ucumda oturdu. Ve biri öbürüsüne: -Bu zâtin hastaligi nedir?- diye sordu. O da: - sihirlenmistir- diye cevap verdi. Kim sihir yapmistir?, diye suâline de öbir Melek: - Lebîd Ibn-i A'sam!- diye cevap verdi. Sonra -bu sihir ne ile yapilmistir?- diye sordu. O da: -Bir tarak, saç ve sakal tarantisi, erkek hurmanin kurumus çiçek kapçigi ile- diye cevap verdi. -Nerede yapilmistir?- suâline de: -Zervan kuyusunda- diye cevap verdi." Bunlari söyledikten sonra evden çikar ve bâzi taraftarlarindan (Ashâb'dan) bazilari ile berâber kuyunun bulundugu yere gider. Sonra dönüp gelir ve Ayse'ye söyle der: " Ey Aise! Kuyunun etrâfindaki hurma agacinin uçlari seytan baslari gibidir!". Ayse de ona sorar: "Yâ Resûla'llâh! Siz o sihri çikar(ip çöz)dünüz mü?". Muhammed cevap verir: "Hayir çikarmadim. Çünkü Allah bana sifâ verdi. Bir de o sihri çikarip çözmekle halk arasinda sihir serrinin suyûundan endîse ettim. Sonra kuyunun kapatilmasini emrettim" 33.
Hemen belirtelim ki Muhammed, hastaligin Tanri'dan gelme oldugunu ve Tanri'nin izni olmadan insanlara hastalik diye bir sey âriz olamayacagini her vesileyle söyler dururdu. Ayrica da "peygamber"lerin, "büyü" ve "sihir" gibi seylerden etkilenmeyeceklerine inanmis görünürdü. Oysa yukardaki örnekte Yahudi'lerin kendisine "büyü" yaptiklarini, bu yüzden hastalandigini ve fakat Tanri'ya siginmak sûretiyle hastaliktan kurtuldugunu kabul etmise benzer. Muhtemeldir ki bu taktigi, sirf Yahudileri suçlu duruma düsürebilmek için uygulamistir. Bütün bunlar bir yana fakat gerçek su ki Muhammed, kendisi dahi üfürükçülüge inanmis idi; üfürükçülükle ugrasir, hastaliklari "tükürüklü" ya da "tükürüksüz" üfürük yolu ile gidemege çalisirdi34. Daha baska bir deyimle Yahgudi'leri üfürükçülükle suçlarken kendisi üfürükçülügün çesitli uygulamalarina bas urmaktan geri kalmazdi!
"Faiz" konusuna gelince: Daha önce de belirttigimiz gibi Muhammed, Mekke'de bulundugu dönem boyunca geçimini, varlikli bir kadin olan esi Hatice sayesinde saglamistir. Önceleri onun kervanlarini isletirken daha sonra bu isi muhtemelen sikici bulmus ve hele aklina "peygamber" olma fikri gelince kervanciligi terketmis ve dogrudan dogruya Hatice'nin gelirinden yemege baslamistir. Hatice'nin ölümünden sonra onun servetini ne sekilde kullanip tükettigi pek bilinmiyor. Medîne'ye geçtikten sonra Kureys kervanlari üzerine çete'ler göndermeye baslayipta ganimet edinme siyaseti sayesinde varlik edininceye kadar malî bakimdan parlak durumda bulunmadigini, Ayse'nin rivâyetinden anlamak mümkün. Arka arkaya evlendigi, ya da cariye olarak edindigi kadinlarin sayisi nerede ise bir düzineyi bulunca, ev halkini geçindirmek ve onlarin ihtiyaçlarina para yetistirmek elbetteki kolay degildi. Nitekim bu yüzden borç para ya da erzak alma zorunlugunda kalmistir. Ne ilginçtir ki, Ashab'i arasinda varlikli olan kimseler bulunmakla beraber, onlardan borc almazdi; rehin karsiligi olarak sadece Yahudi'lerden borç alirdi. Her ne kadar islâm kaynaklari, Ashab'indan borç almamasini: "Muhammed hiç kimsenin minneti altina girmek istemezdi" seklindeki bir mazarete baglamak isterlerse de35 yalandir. Zira, minnet altina girmemek için Ashab'indan borç isteyemeyecek kadar gururlu bir insanin, Yahudilerden borç istemekle gururlu duruma girmesi söz konusu olamaz. Hele bir yandan "faiz"in kötü bir sey oldugunu söylerken, diger yandan rehin karsiliginda borc almasi (yâni faiz sistemine uymasi) hiçte gururlu insanlardan beklenecek bir sey degildir.
Üstelik Yahudiler kendisini "peygamber" olarak ciddiye almadiktan gayri, bir de çesitli sekillerde onunla alay ederlerdi. Buna ragmen onlardan borç istemesi, "gurur" sorununu ise karistirmadigini gösterir. Onlardan aldigi borç paralar ve yardimlarla hem ailesinin geçimini saglar ve hem de çeteler göndererek Mekke kervanlarina karsi saldirilar tertiplerdi. Bu yoldan ganimetler ele geçirmis, yavas yavas varlik edinmege baslamistir.
Bu vesile ile isâret etmekte yarar vardir ki Muhammed, "peygamberligini" ilân ettikten sonra Mekke'de bulundugu 10 ya da 13 yil boyunca faiz'in kötü bir sey olduguna dâir pek bir sey söylememistir. Oysa ki Arap'lar arasinda, ve özellikle bir ticâret sehri olan Mekke'de "ribâ" niteliginde faiz uygulamasi vardi. Animsatalim ki "ribâ" sözcügü "faiz" anlamina gelmekle beraber, ondan daha genis bir uygulama alanini ifâde eder. Yâni sadece "ödünç olarak verilen bir paranin kira karsiligi" degil, fakat para'dan gayri seylerin de faiz niteligini içerir. Örnegin kilic gibi seyleri rehin verme karsiliginda ödenen seyler, ya da giyecek, yiyecek gibi seylerin faiz'leri de "ribâ" deyiminin kapsamindadir36. Böyle oldugu halde Muhammed, "peygamberligini" ilân ettikten sonra, yâni birinci Mekke döneminde, bunu önleyecek bir hüküm koymamistir. Her ne kadar Rûm sûresi'ne "Insanlarin mallarinda artis olsun diye verdiginiz herhangi bir faiz Allah katinda artmaz..." (K. 30 Rûm 39) seklinde koymus olmakla beraber, bu hükmün "ribâ" yi yasaklamaya matuf bir yönü yoktur. Yorumcular bu âyet'in, müslümanlari ileride kesin olarak hükme baglanacak olan "ribâ" yasagina hazirlamak üzere kondugunu söylerler. Evet ama mademki "ribâ" ve "faiz", ya da "tefecilik" denen seyler kötüdür, o halde neden Tanri bunu kesin olarak daha Mekke döneminde yasaklamasin da, yillar sonra yasaklasin? Öte yandan Rûm sûresi'nin bu âyetinin Mekke döneminde bile kondugu belli degildir, çünkü 60 âyet'ten olusan bu sûre'nin 17si Medine döneminde konmustur.
Öte yandan Muhammed, Medîne'ye geçtikten sonra Yahudilerle iyi geçinme yollarini aradigi zamanlarda, "faiz aliyorlar" diye Yahudileri küçümsemek ve yermek yoluna gitmemistir. Çünkü böyle bir sey yapacak olursa onlari gücendirecegini, ve yardimsiz kalacagini hesap etmistir. Biraz önce de belirttigimiz gibi bu dönemde rehin karsiliginda, ve faiz vererek onlardan borç para ya da mal (erzak vs...) almaga devam etmistir.
Fakat ne zaman ki ganimet siyaseti sayesinde varlik edinip, artik onlara pek muhtac olmayacak duruma girmistir, ve ne zaman ki onlari Islâm'a sokamayacagini ve onlardan artik malî yardim göremeyecegini anlamistir, iste o andan itibaren "Yehûd kavminin haramla geçinen kimseler" oldugunu söylemege baslamis ve onlari "fâiz ve haram çok yiyen kimseler" olarak tanimlamistir. Bunu yaparken, genel olarak riba'yi ve faiz'i yasaklayan hükümler koymustur. Örnegin Al-i Imrân sûresi'ne sunu koymustur: "Ey iman edenler! Kat kat arttirilmis olarak faiz yemeyin, Allah'tan sakinin ki kurtulusa eresiniz" (K. 3 Imran 130). Hemen ekleyelim ki bu âyet Medine dönemine âit'dir.
Buna dayanaraktir ki Mâide Sûresi'ne koydugu bir âyet'le Yahudileri haram yemekle suçlamistir. Ayet söyle: "Hep yalana kulak verir, durmadan haram yerler..." (K. 5 Maide 42). Bu âyet'de Medine dönemine âit'dir.
Nisâ Sûresi'ne yerlestirdigi diger bir âyet'le de, Yahudilerin fâiz alma yasagina uymadiklarini ve haksizlik yaptiklarini ve onun bunun mallarina haksiz olarak konduklarini açiklamistir: "Yahudilerin... yasak edilmisken fâiz almalari, ve insanlarin mallarini haksizlikla yemelerinden ötürü kendilerine helâl kilinan tertemiz seyleri onlara haram kildik..." (K. Nisâ 160-161). Burada geçen: "...kendilerine helâl kilinan tertemiz seyleri onlara haram kildik..." sözlerinden ne kast edildigini anlamak için En'âm sûresi'nin 146.âyetine göz atmak gerekir. Orada su yazili: "Yahudilere bütün tirnakli hayvanlari haram kildik. Sirtlarinda yahut bagirsaklarinda tasidiklari ya da kemige karisan yaglar hariç olmak üzere sigir ve koyunun iç yaglarini da onlara haram kildik. Bu, zulümleri yüzünden onlara verdigimiz cezâdir. Biz elbette dogru söyleyeniz" (K. En'âm 146). Yorumcularin bildirmesine göre burada zikredilen seylerin hepsi aslinda haram olmadigi halde Tanri, tefecilik etmeleri ve baskaca günahlar islemeleri nedeniyle Yahudilere bu seyleri haram kilmis olmaktadir. Bu âyet'ler de Medine dömeninde Kur'ân'a girmis olan âyet'lerdendir.
Bütün bunlardan çikarilacak sonuç sudur ki Muhammed, yillar boyu faiz yasagi koymayi aklindan geçirmemis iken, Medîne'ye geçtikten sonra Yahudileri Islâm'a sokamayacagini anlayipta onlara düsman kesilince fikir degistirmis, ve faiz sorununu yasak hükümlere baglamistir. Baglarken de faiz almanin haksizlik etmek (K. Bakara 279) ve Tanri'ya karsi gelmek oldugunu (K. Imrân 130-132), faiz yiyenlerin mahserde seytanin çarptigi kimelere benzedigini (K. Bakara 275) ve bu nedenle Cehenneme gideceklerini (K. Bakara 275) ve Yahudilerin bu tür haksizliklari ve faiz almalari nedeniyle azab'a sokulacaklarini (K. Nisa 161; En'âm 146) bildirmistir.
Oysa ki faiz alarak "haksizlik" yapanlar, sadece Yahudi'ler degildi; Hiristiyan'lar dahi ayni seyi yaparlardi. Birakiniz Hiristiyan'lari ya da baskalarini, fakat Muhammed bizzat kendisi, köle kullanmak, ve onlari kendi tarlalarinda yok bahasina çalistirmak sûretiyle, bir bakima "ribâ" cinsi "faiz" yemekteydi; çünkü Kur'ân'da geçen "faiz" denen sey, biraz önce dedigimiz gibi, sadece ödünç olarak verilen paranin kira karsiligi seklinde degil, fakat "riba" karsiligi olarak yiyecek, giyecek ya da baskaca seylerin de "faizi" seklinde anlasilmak gerekir. Bu itibarla, köleyi bogaz tokluguna çalistirmak demek, ondan fazlasiyle yararlanmak demektir. Oysa, dedigimiz gibi Muhammed, gerek Arap kabilelerine ve gerek Arap olmiyan kabilelere karsi giristigi çete saldirilari ya da savaslar vesilesiyle ele geçirdigi mallari ve esirleri paylasir, aldigi esirleri kendi hizmetinde "köle" olarak çalistirir, ya da satar, ya da ona buna hediye olarak dagitirdi.
Kusku edilemez ki onun bu davranislari, fâiz almaktan daha hafif bir haksizlik sayilamazdi!
IX) Muhammed'in söylemesine göre "Hilekârlik", "Gaddarlik", "Hak ve hâkikati saklamak" gibi "fazîhalar" (alçakliklar), Yahudi'lerin, munafik'larin ve müsrik'lerin ahlâkinda yer alan cürümlerdendir" (K. 3 Al-i Imrân 188).
Ibn-i Abbâs'in rivâyetine göre Muhammed bir gün Yahudileri çagirip onlara Tevrat'a âit bâzi sorular sorar. Yahudiler de kendisine, sorunun gerçek yanitini gizleyerek yanlis bir seyler söylerler. Böylece Muhammed'i kandirdiklarini sanarak sevinirler. Oysa ki Muhammed, bilen kisilerden bunu aslini ögrendigi için, gerçegi sakladiklarini onlarin yüzüne vurur ve Tanri'dan geldi diyerek su hükmü koyar: "Habîbim! Hani o yaptiklari hilekârliklara sevinen ve yapmadiklari fazîletlerle medholunmayi seven kimseler yok mu? Sen onlari azâbdan selâmette sanma! Sakin böyle sanma; çünkü onlar için çok acitici bir azâb mukarrerdir" (K. Al-i Imran 188; ayrica bkz. Bkz. Sahih-i..., Cilt XI, sh. 73)
Bazi yorumcular, bu hükümle Yahudi'ler'in kastedildigini söylerler; bazilari da "bunlar munafik'lardir" derler. Bundan dolayidir ki, genel olarak Islâm kaynaklari bu âyet'in hem "Yahudi'leri" ve hem de "munafik'lari" kapsadigini belirtirler ve "Hilekârlik", "Gaddarlik", "Hak ve hâkikati saklamak" gibi "fazîhalar" (alçakliklar) hem Yahudilerin ve hem de müsriklerin ahlâkinda yer alan "müsterek cürümlerdendir" derler. Bütüin bunlari, halk yiginlarina "Seriât verileri" olarak belletirler (Bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari, Cilt XI, sh. 73-75).37
X) Muhammed'in söylemesine göre Tanri, cezalandirmak maksadiyle, Yahudi'lerden ve Hiristiyan'lardan bazi kavimleri fâre, domuz, maymun ve kertenkele vs... sekline donüstürmüstür (K. Bakara : 65-66; Nisâ 60; Maide 59-60; A'raf 166 vs...).
Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari asagilamak maksadiyle Muhammed'in ortaya vurdugu buluslardan biri de, Tanri'nin onlari "fâre", "maymun", "domuz" ya da "kertenkele" gibi hayvanlara ve böceklere dönüstürdügünü, ya da seytana tapanlardan yaptigini söylemek olmustur. Bunun böyle oldugunu anlatmak için Kur'ân'a âyet'ler yerlestirdigi gibi Kur'ân olmiyarak, yâni hadîs seklinde, hükümler de birakmistir. Örnegin Kur'ân'in Maide sûresi'ne koydugu bir âyet'le Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari, "fasik" (günahkar) olmakla, ve müslüman'lara karsi olumsuz davranmakla suçlar; Tanri'nin söyle dedigini açiklar:"Ey Muhammed! De ki: -Ey Kitâb ehli! Allah'a, bize indirilene ve daha önce indirilene inanmamizdan ve çogunuzun fasik olmasindan ötürü mü bizden hoslanmiyorsunuz? Allah katinda bundan daha kötü bir karsiligin bulundugunu size haber vereyim mi?- de; Allah kime lânet ve gazabederse, kimlerden maymunlar, domuzlar ve seytana kullar kilarsa, iste onlar yeri en kötü ve dogru yoldan en çok sapmis olanlardir" (K. Maide 59-60).
Bu dogrultuda olmak üzere Tanri'nin Yahudi'lere lânetler yagdirdigini anlatmak için Arap'lara söyle der:"Ey Arabî! Israilogullarindan bir topluluga Tanri lanet etti, ya da öfkelendi (gazab etti) de, onlari yeryüzünde gezen hayvanlara dönüstürdü" 38.
Muhammed'in söylemesine göre Tanri, Beni Israil'den bir kavim olan Yahudi'leri, isledikleri günahlardan dolayi fâre/siçan sekline dönüstürmüstür. Güyâ bu kavim, Tanri'nin haram kilmasi nedeniyle, asla deve sütü içmez oldugu için o tarihten sonra fâre'ler de deve sütü içmez olmuslardir39. Böylece Benî Isrâil ile fâre'ler arasinda özel bir "müstereklik" saglamistir ki o da deve sütünü içmezliktir40.
Kusku edilemez ki Yahudi'lerden bazilarinin Tanri tarafindan fâre sekline dönüstürüldügünü hayal etmek, Muhammed için mutluluk doguran bir sey olmustur, çünkü fâre'ye karsi özel bir hinç beslerdi. Beslemesinin nedeni de bir gün uykuda iken fâre yüzünden uyandirilmasi ve evinin nerede ise fâre tarafindan atese verilecegine tanik olmasidir. Tahâvî'nin Ahkâmü'l-Kur'ân adli kitabinda Ebû Sâid-i Hudrî'den, ve Ebû Dâvud'ün Ibn-i Abbâs'tan rivâyetlerine göre olay söyle anlatilir: Güyâ bir gün Muhammed uykudan uyaninca