Müslümanlari, Baska Din ve Inançta Olanlara (Özellikle Yahudi'lere ve Hiristiyan'lara) karsi Düsman ve Saldirgan Kilma Siyâseti (Devam)
Muhammed'in, Islâm'dan baska din ve inançta olanlarla müslüman'lar arasindaki iliskiler bakimindan izledigi siyâset, esas itibariyle düsmanlik ve savas siyâsetidir. Bu siyâseti o, hem baska dindekileri kendi aralarinda düsman yapip muhtemelen zayiflatmak, ve hem de asil müslümanlari, müslüman olmayan dünya'ya karsi düsmanlik ve saldirganlik duygulariyle yogurmak sûretiyle gerçeklestirmege çalismistir. Daha önce gördügümüz gibi "putperestlere" (müsrik'lere) karsi uyguladigi siyâset kesinlikle "ölüm" siyasetidir; "putperestler" nerede görülür ve bulunurlarsa öldürüleceklerdir (K. Tevbe 5); meger ki Islâm'a girmis olsunlar.
Kendilerine "Kitab" verilmis olanlara (örnegin Yahudi'ler ve Hiristiyan'lara) gelince, onlari, her ne kadar Islâm'a girmek ya da "kafa parasi" ("cizye") vermek sartiyle ölüm disi birakmis ise de, yine de müslümanlarin "düsmani" olarak asagilik durumlarda tutmustur. Bunu saglamak üzere basvurdugu bir takim yollar vardir ki bunlardan biri onlari birbirlerinin dostu ve fakat müslümanlarin düsmani imis gibi göstermek, müslümanlari da onlarla dost olmaktan, iliski kurmaktan, onlarin geleneklerine uymaktan önlemektir. Bir diger yol onlari Müslümanlarin gözünde küçültmek, hakir görülecek kerteye indirmek, ikinci sinif insan durumuna itmektir. Ve nihâyet son bir yol da onlari, "Küçülerek kafa parasi ödemege" ("Cizye" vermege) zorlamak, ödemedikleri takdirde onlara karsi cihad açmaktir.
I) Munafik'lari ve Islâm'i kabul eden Kitap'lilari (Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari), kendi yakinlarina, ya da kendi ümmet'lerine karsi düsman kilma usûlü (Mâide 57; Imrân 28, 118, 119).
Muhammed'in Medîne'ye hicret etmesinden sonra Kitapli'lardan (yâni Yahudi'lerle, Hiristiyan'lardan) bazilari, su veya bu nedenle, ve genellikle çikar saglama nedeniyle müslümanligi kabul etmislerdir. Fakat kendi çevreleriyle ve yakinlariyle olan eski baglarini koparmak istememislerdir. Çünkü bu baglar onlara hem güvenlik ve hem de bir takim ekonomik ve sosyal çikarlar saglamaktaydi. Ayni sey müslümanligi kabul eden Arap'lar bakimindan da söz konusu idi; onlar da müsrik'likte kalan Arap'larla, ve bu arada kendi yakinlari ile iliski halindeydiler. Ancak ne var ki Muhammed buna taraftar degildi, çünkü bu iliskiler yüzünden taraftarlarini kaybetmesi ihtimali vardi. Bu nedenle müslümanligi kabul edenlerle, etmeyenleri birbirlerine yabanci kilmak, hattâ onlarin arasina düsmanlik tohumlarini atmak gerekirdi.
Bunu saglamak maksadiyle, munafik'lardan ya da Kitapli'lardan bazilarini Islâmiyeti alaya almakla suçlamaya baslar. Kur'ân'a koydugu su âyet, bu hususta bir fikir vermege yeterlidir: "Ey Inananlar! kendilerine sizden önce kitab verilenlerden, dîninizi alaya ve eglenceye alanlari ve inkârcilari dost olarak benimsemeyin..." (K. 5 Maide 57). Kur'ân yorumcularindan bazilarina göre bu âyet, Rifâ'a Ibn-i Zeyd ile Suveyd Ibn-i al-Haris adindaki iki munafik'in, müslümanligi kabul ettikleri halde her vesileyle müslümanligi alaya almalari nedeniyle inmistir! Ibn-i Ishak'in söylemesine göre ise Muhammed bu âyet'i, adi sonradan "munafik"a çikan Ibn-i Selül'ün Yahudileri ölümden kurtarmak istemesi üzerine koymustur. Olay Muhammed'in, Beni Kaynuka Yahudilerine karsi giristigi savas sonucu el geçirdigi yüzlerce Yahudi'yi kesmege kalkmasiyle ilgilidir1. Ibn-i Selül, vaktiyle bu Yahudi'lerin Muhammed'e ve müslümanlara iyilik ve yardimda bulunduklarini bildigi için, Muhammed'i karsisina almis ve ona bu iyilikleri hatirlatmis, ve hattâ onu bu isten vazgeçirtmek için tehditler savurmustur. Ve iste Ibn-i Selül'ün bu zorlamAlari üzerinedirki Muhammed, alinan esirleri öldürtmekten vazgeçmistir.
Yine bunun gibi Yahudi'lerden bazilari Islâm'in kötü bir din oldugunu söyliyerek müslümanlara söyle derlerdi: "Sizden ve dininizden daha kötü bir toplum ve din bilmiyoruz"2. Bu sekilde konusan Yahudi'leri susturmak için Muhammed, Tanri'nin onlari lânetledigini, onlarin arasindan maymunlar, domuzlar, seytan'a tapan'lar çikardigini söylerdi. Bu dogrultuda olmak üzere Kur'ân'a koydugu âyet'lerden biri söyle: "De ki: Allah katinda yeri bundan daha kötü olani size haber vereyim mi? Allah'in lânetledigi ve gazab ettigi, aralarindan maymunlar, domuzlar ve tâguta 3 tapanlar çikardigi kimseler. Iste bunlar, durumu daha kötü olan ve dogru yoldan daha ziyâde sapmis bulunanlardir" (K. Mâide, 60).
Yahudi'lerden ve Hiristiyan'lardan bir çogu da müslümanlari namaza çagirmak için okunan ezan'la alay ederlerdi. Ezan sirasinda müezzin'in "Bilirim, bildiririm ki Muhammed Tanri'nin peygamberi'dir" seklindeki sözlerini isittikleri zaman, herkesin duyacagi yüksek sesle: "Allah yalancilari ateste yaksin" diye bagirirlardi. Muhammed de onlara, Tanri'dan geldigini söyledigi buyrugu okurdu: "(Ey Muhammed! Onlara) söyle de: Ey Kitap ehli! Yalnizca Allah'a, bize indirilene ve daha önce indirilene inandigimiz için mi bizden hoslanmiyorsunuz? Oysa çogunuz yoldan çikmis kimselersiniz" (K. Mâide 59).
Fakat hemen ekleyelim ki Muhammed, sadece Islâm'i alaya alanlarla dostluk kurulmasini yasak etmis degildir. Bu yasagin alanini çok daha genisletmis, bütün "kâfir"leri kapsar sekle sokmustur; daha baska bir deyimle, genel olarak, tüm "kâfir"lerle dostluk, yakinlik, akrabalik iliskisi, is görmesin istemistir. Bu dogrultuda olmak üzere Kur'ân'a koydugu âyet'ler arasinda sunlar var:
"Mü'minler, mü'minleri birakip da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, artik onun Allah'tan baska hiçbir degeri yoktur... (K. Imran 28).
"Ey iman edenler! Kendi disinizdakileri (baska din ve inançta olanlari) sirdas edinmeyin. Çünkü onlar size fenalik etmekten asla geri durmazlar; hep sikintiya düsmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düsmanliklari agizlarindan (dökülen sözlerinden) belli olmaktadir. Kalplerinde sakladiklari (düsmanliklari) ise daha büyüktür..." (K. 3 Imran 118)
Burada geçen "Kendi disinizdakileri sirdas edinmeyin.... " sözleriyle anlatilmak istenen sey, müslümanlarin, gerek kâfirleri (örnegin Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari) ve gerek munafiklari, "iç yüzlerine vakif olacak özel islerde ve muamelelerde kullanmaktan" yasak kilindiklaridir4.
Fakat Muhammed, bunlarla yetinmemistir; bir de istemistir ki müslüman'ligi kabul eden Yahudi'ler ve Hiristiyan'lar, müslüman olmayan kendi öz analarina, babalarina, kardeslerine ve yakinlarina ve kendi toplumlarina karsi, yabancilassinlar, düsman olsunlar; tipki müslümanligi kabul eden Arap'lari, putperest kalan kendi yakinlarina ve akrabalarina ve dostlarina karsi düsman kildigi gibi! Bu maksatla Kur'ân'a koymus oldugu âyet'lerden biri söyle: "Ey inananlar! Babalarinizi, kardeslerinizi -küfrü imana tercih ediyorlarsa- dost edinmeyin. Sizden onlari kim dost edinirse, dogrusu kendilerine yazik etmis olurlar... " (K. Tevbe 23, 24). Ayet'in geri kalan kismindan anlasilmaktadir ki bu yasak, sadece müslüman olmayan baba'lari ya da kardes'leri degil, fakat ogul'lari, es'leri, yakin'lari da kapsamaktadir; hem de onlara karsi savasilmasini öngörerek. Nitekin âyet'in tamami söyle: "Ey inananlar! Babalarinizi, ve kardeslerinizi -eger küfrü imana tercih ediyorlarsa- dost edinmeyin. Sizden onlari kim dost edinirse, dogrusu kendilerine yazik etmis olurlar. De ki: -Babalariniz, ogullariniz, kardesleriniz, esleriniz, akrabaniz....., sizce, Allah'tan, peygamberi'nden ve Allah yolunda savasmaktanb daha sevgiliyse, Allah'in buyrugu gelene kadar bekleyin. Allah, fasik kimseleri dogru yola eristirmez-" (K. Tevbe 23, 24)
Fakat bu konuda özellikle Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari hedef alan, ve müslüman'larin onlarla dostluk kurmalarini yasaklayan hükümler koymaktan da geri kalmamistir. Bunlardan biri söyle: "Ey iman edenler! Yahudileri ve Hiristiyanlari dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirlerinin tarafini tutarlar). Içinizden onlari dost tutanlar, onlardandir. Süphesiz Allah, zalimler topluluguna yol göstermez" (K. Mâide 51).
Müslümanlari "kâfir"lere karsi düsman ve kindar kilabilmek için Muhammed, bir de "kâfir"lerin iki yüzlü davranislarindan söz eder, ve onlari, müslümanlarin yüzüne gülüp arkalarindan küfür eder sekilde tanimlardi. Su âyet bunlardan biri: "(Ey iman edenler!) Iste siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onlari seversiniz. Siz bütün kitaplara inanirsiniz; onlar ise, sizinle karsilastiklarinda: -Inandik- derler; kendi baslarina kaldiklarinda da, size olan kinlerinden dolayi parmaklarinin uçlarini isirirlar. De ki: -Kininizden (kahrolup) ölün! Süphesiz Allah, kalplerinin içindekini hakkiyle bilmektedir" (K. Al-i Imrân 119).
Dikkat edilecegi gibi burada, kâfir'lerin (ve munafiklarin), müslümanlara karsi kin ve düsmanlik besledikleri, ve müslümanlar aleyhinde konustuklari belirtilmekte! Evet ama bu düsmanligi yaratan sey, Muhammed'in onlara karsi tutum ve davranislari degil midir? Onlari müslüman yapmaga çalismasi ve olmadiklari için onlara karsi düsmanca davranislara yönelmesi degil midir? Daha önce ki dönemlerde, din ve inanç farki yüzünden, ne Mekke de ve ne de Medîne'de düsmanlik diye bir sey yok iken, din ve inanç farkliligini, düsmanlik vesilesi yapan Muhammed degil midir?
Tarihî gerçek sudur ki Muhammed'in, kendi kendisini "peygamber" ilân edipte Islâm'i yerlestirmege kalkistigi zamana gelinceye kadar, gerek Mekke'de ve gerek Medîne'de herkes, hangi din ve inançta olursa olsun, hiçbir korkuya ve engele rastlamadan ibâdetini yapabilmekteydi. Kâ'be denen yerde çesitli din ve inançlara ait "ilâh"lar bulunabilmekteydi. Bu hosgörülu ortam, Muhammed'in, Arap'lari ve Kitapli'lari (Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari) Islâm'i sokmak istemesiyle sona ermistir. Gerek müsrik Arap'lara ve gerek Yahudi'lere ve Hiristiyan'lara karsi, onlarin Islâm'a girmemeleri nedeniyle düsmanlik beslemis ve kendi taraftarlarini onlara karsi düsman kilabilmek için, kin ve düsmanligin onlardan geldigi havasini yaratmistir. Müslümanlari, kendi ana ve baba'larina, ya da kardes'lerine vs... yakinlik göstermekten yasaklamak yaninda, bir de onlara düsman yapmistir.
II) Müslüman'lar, her ne kadar "kâfir"lerle "dostluk" iliskilerinden yasakli olmakla beraber, eger "çikar'lari" gerektiriyor ise, iki yüzlü davranip onlarla dost imis gibi görünülebilirler. (K. Al-i Imrân 28).
Biraz yukarda belirttigimiz gibi Muhammed, "Kâfir"lerin özellikle Yahudi'lerin ve Hiristiyan'larin, iki yüzlü olduklarini, ve örnegin müslümanlarla yan yana bulunduklari zaman "Biz müslümaniz" dediklerini, ve fakat kendi baslarina kaldiklari zaman müslüman'lara kin saçtiklarini söyler, ve bu yoldan müslüman'lari onlara karsi düsmanca duygulara sürükler, ve bu arada "kâfir"lere: "Kininizden (kahrolup) ölün" diye bedduâ ederdi. Al-i Imrân sûresi'ne koydugu su sözler bunun kaniti: "... (Ey mümin'ler) Siz bütün kitaplara inanirsiniz; onlar (kâfir'ler) ise, sizinle karsilastiklarinda: -Inandik- derler; kendi baslarina kaldiklarinda da, size olan kinlerinden dolayi parmaklarinin uçlarini isirirlar. De ki: -Kininizden (kahrolup) ölün!... " (K. Al-i Imrân 119). Mâide sûresi'ne de sunu koymustur: "Yaniniza inkârla girip, yine inkârla çiktiklari halde size geldiklerinde : -'inandik'- derler. Allah gizlediklerini daha iyi bilir" (K. Mâide 61).
Ancak ne var ki "kâfir"leri iki yüzlülükle suçlayip onlara "Kininizden (kahrolup) ölün" seklinde lânetler yagdirirken, kendi taraftarlarini, yâni müslüman'lari, "kâfir"lere karsi ayni sekilde, yâni iki yüzlü davranista bulunmaga tesvikten geri kalmazdi. Al-i Imrân sûresi'ne koydugu su âyet bunun en güzel bir örnegi: ""Mü'minler, mü'minleri birakip da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, artik onun Allah'tan baska hiçbir degeri yoktur. Ancak kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakinmaniz baskadir... " (K. Al-i Imrân 28).
Görülüyor ki bu âyet'le müslüman'lar, "kâfir"lerle dostluk iliskisinde bulunmaktan yasaklanmaktalar; fakat eger onlardan gelebilecek her hangi bir zarardan korunmak gerektigini düsünüyorlarsa, bu takdirde "kâfir"lerle dost imis gibi görünebilirler. Söylemeye gerek yoktur ki âyet, müslümanlara iki yüzlü bir davranista bulunmayi öngörmekte. Her ne kadar yorumcular, burada iki yüzlülük diye bir sey olmadigini anlatmak için, yasaklanan seyin, "kâfirlere karsi gönülden baglanma", ya da "müminleri birakip onlara ilgi ve sevgi gösterme" seklindeki bir dostluk oldugunu belirtirlerse de5, söylemeye gerek yoktur ki "kâfir" kisilerin, müslüman'lardan gelebilecek bir tehlikeyi önlemek maksadiyle kendilerini "inanan"lardan göstermeleri ile, müslüman'larin, "kâfir"lerden gelebilecek bir tehlike nedeniyle onlarla dost görünmeleri arasinda pek büyük bir fark yoktur.
Yine yorumcularin bildirmesine göre, bu âyet geregince bir müslüman devlet, "kâfir"lerle baris andlasmasi imzalayabilir, yeter ki bu andlasma baska müslümanlarin aleyhine olmasin. Öte yandan, müslüman bir devlet, müslüman olmayan bir devlete karsi "kâfir"lerle isbirligi yapabilir6.
Yine söylemeye gerek yoktur ki, bu tür bir davranisi "adalet duygusu" ile, ya "insancil duygularla" bagdastirmak mümkün degildir; çünkü "kâfir"lerle yapilan dosluk andlasmasi, ya da "isbirligi" sadece "Islâmcilik" kistasina dayatilmistir. Sanki müslüman olmayanlara karsi haksiz bir siyâset izleyen, ya da haksiz saldirilar düzenleyen "kâfir"lerle dostluk kurmak, ve isbirliginde bulunmak "iftihar" edilecek bir seymis gibi!
III) Müslüman'lari, Yahudi ve Hiristiyan geleneklerine yöneltme, ya da yabanci kilma siyâseti: Kabir ziyâreti konusunda izlenen Yahudi geleneginin terkedilip, daha sonra yeniden benimsenmesi.
Daha önce de belirttigimiz gibi Muhammed, Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari kazanabilmek için onlarin geleneklerinden bir çogunu benimsemis, ve fakat onlari kazanamayacagini anlayinca düsman kesilmis ve benimsedigi bu gelenekleri terketmistir. Fakat anlasilan o ki bu isi, günlük siyâsetinin gereksinimlerine göre yapmistir. Örnegin "Kâbir ziyâreti" sorunu bunun ilginç örneklerinden biridir. Su bakimdan ki hem eski bir Arap gelenegi ve hem de Hiristiyan'larin gelenegi niteligindeki kabir ziyâretini yasaklamis iken, daha sonra bu gelenegi benimsemistir. Söyleki:
Yahudi'lerin ve Hiristiyan'larin ötedenberi uyguladiklari geleneklerden biri de, peygamber kabirlerini mescid ittihaz edip ziyâret etmek idi. Onlarla iyi geçim siyâsetini izledigi süre boyunca Muhammed, bu gelenek konusunda bir sey söylememis iken, sürtüsmeye basladiktan sonra bunun kötü bir sey oldugunu bildirmis ve müslümanlara sunu emretmistir: "Sizden evvel gelip geçen (toplumlar ve milletler), kabirlerini mescid (haline getirmislerdi). Siz bunlardan (ders alip aklinizi basiniza toplayiniz ve) kabirlerinizi mescid (yapmayiniz). Sizi bu fenâ (gelenekten yasaklarim)"7. Bu emri verirken Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari kötülemek ve asagilatmak için ayrica söyle demistir: "Tanri Yahudileri ve hiristiyanlari (rahmetinden uzaklastirsin). Bunlar peygamberlerinin kabirlerini mescid haline getirmislerdir" 8.
Bu yasagi koyarken, kendi taraftarlarini, sadece Yahudi'lerin ve Hiristiyan'larin geleneklerinden degil fakat ayni zamanda putperest Arap'larin geleneklerinden de uzaklastiracagini hesaplamistir. Çünkü Arap'lar arasinda da ölen kisinin kabri üzerine "Kubbe" kurmak gibi bir gelenek vardi. "Kubbe" denilen sey çadir'dan ma'mul, ya da küçük ve yuvarlak bir odacik gibi bir sey olabilirdi9. Bu Arap geleneginin, Hiristiyan ve Yahudi gelenekleri dogrultusunda olmak üzere müslümanlar tarafindan benimsenmesi mümkündü. Nitekim bunun böyle olabilecegini Muhammed, Ümm-i Seleme ile Umm-i Habîbe 'nin Habes ülkesinde dönüslerinde, orada gördüklerini anlatmalari üzerine anlamistir. Islâm kaynaklarinin bildirmesisne göre bu iki kadin, vaktiyle kocalariyle birlikte Habes'e gitmislerdir. Medîne'ye hicret olayindan sonra Habes'ten dönen bu kadinlari Muhammed, kendisine es olarak almistir. Bir hastaligi sirasinda bu kadinlar kendisine, Habes'te gördükleri "Mâriye" Klise'sinin güzelligini, içindeki resimleri ve kabirleri ballandira ballandira anlatirlarken Muhammed hemen basini kaldirmis ve söyle demistir: "Habesliler öyle kimselerdir ki, bunlardan azîz bir kisi ölünce hemen onun kabri üzerine bir mescid yaparlar. Ve o azîzin bir resmini o mescide korlar. Bunlar Allah indinde halkin en serîridirler (en hayirsiz, en fesadçi olanlaridir)"10
Bunu dedikten sonra, kendi kabrinin tapinak haline getirlmesini önlemek ister görünerek : "Ya Rab, benim kabrimi tapilan put haline koyma" diye duâ etmege baslamis ve taraftarlarini da su sekilde uyarmistir: "Ashâbim, Sakin kabrimi bayram yeri, evlerinizi de kabir hâline koymayiniz. Nerede bulunur iseniz orada bana salavât getiriniz. O bana erisebilir"11.
Ancak ne var ki yukardaki amaçlarla, yâni hem putperest Arap'larin, ve Yahudiler'in ve Hiristiyanlarin geleneklerinden uzaklasmak ve hem de ayni zamanda alçak gönüllü imis gibi görünmek maksadiyle, kabir ziyâretini yasakladigi halde, daha sonralari, giderek güçlenince, yasak ettigi bazi seyleri, yasak olmaktan çikarmistir; çünkü artik putperestleri ve kâfirleri (Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari) sindirmis, alt etmistir. Giderek güçlenmekle sinirsiz bir övünme dönemine girdigi için, ölümünden sonra kendi kabrini ziyâret edebilsinler diye kabir ziyâreti yasagini kaldirmayi uygun bulmustur. Nitekim Ibn-i Mes'ûd'un rivâyetine göre söyle demistir: "Ashâbim! Sizi evvelce ben, kabirleri ziyâretten nehyetmistim (yasaklamistim). Artik simdi ziyâret ediniz" 12. Bu hadîs hükmüne dayali olaraktir ki Imâm Gazalî, kâbir ziyâretinin yasak oldugunu öne sürenleri kötümsemistir.
Muhammed, bu yeni tutumu ile, sadece kendi kabrinin ziyâret edilmesini istemekle yetinmeyip bir de kendisine "salavât" getirilmesini de emretmistir; hem'de sadece kisileri degil fakat Tanri'yi ve melekleri dahi kendisine salavât getirir durumda kilmak sûretiyle! Nitekim Kur'ân'a koydugu su âyet bunun kanitidir: "Süphe yok ki Allah ve melekleri, salevat getirir Peygambere; ey inananlar, siz de ona salevat getirin, tam teslim olarak da selâm verin" (33 Ahzâb 56)
Hatirlatalim ki kabrinin ziyâret edilmesini, ve edilirken de kendisine salevat getirilmesini emrederek, bir bakima Yahudi'lerin ve Hiristiyan'larin uyguladiklari gelenege yönelmekle beraber, onlari asagilatmak maksadiyle sarfettigi yukardaki sözleri degistirmemistir.
Öte yandan, Islâm kaynaklarindan ögrenmekteyiz ki, müsrik Arap'larin, kabir üzerine "Kubbe" kurma gelenegi de müslümanlar arasinda sürdürüle gelmistir. Örnegin Ali'nin torunu olan Hasen Ibn-i Hasen öldügü zaman, esi, bir yil boyunca kocasinin kabri üzerine "kubbe" kurmustur. Yine bunun gibi, Muhammed'in eslerinden olan Zeyneb Bint-i Cahs öldügü zaman, Ömer bin Hattab, onun kabrine "kubbe" kurmustur. Muhammed'in es'lerinden olan Ayse'nin de, kendi kardesinin kabrine "kubbe" kurdugu söylenir13.
IV) Yahudi'lerle Hiristiyân'lari birbirlerinin dostu ve müslüman'larin düsmani olarak gösterme siyâseti: "Allah Yehûd ve Nasâra'yi rahmetinden uzak kilsin" (K. Imrân 28, 72-73; Mâide 51, 54, 57; Nisa 144; Tevbe 29)
Yahudi'ler ve Hiristiyan'lar arasinda, Muhammed'e inanmis olarak Islâm'a girenlerden bazilari, az zaman geçmekle hatâ ettiklerini, ve çünkü Muhammed'in gerçek anlamda bir peygamber olmadigini, getirdigi din'in Yahudiligi taklitten baska bir anlam tasimadigini söyliyerek Islâm'dan çikmislardir. Çiktiktan sonra baskalarini da, kendileri gibi harekete tesvik etmislerdir; daha dogrusu onlara, müslümanligi kabul etmis gibi görünüp, gizlice dinden çikmalarini, böylece diger müslümanlarin da Islâm'i terketmelerine vesile olacaklarini söylemislerdir. Islâm kaynaklarinin bildirmesine göre bunlar, ayrica da Islâm dini'ni ve Muhammed'i alaya almislardir. Beyzavî'nin söylemesine göre bazi Hiristiyan'lar, biraz yukarda degindigimiz gibi, ezân okunurken, müezzin'in: "... Süphesiz bilirim, bildiririm Tanri'nin Peygamberidir Muhammed..." seklindeki sözlerini aynen tekrarlayarak arkasindan "Tanri yalancilari ateste yaksin" diye yüksek sesle eklerlermis.
Yine yukarda degindigimiz gibi, bazi munafik'lar (örnegin Rifaa Ibn Zeyd ve Süveyd Ibn el-Haris adindaki kimseler) , her vesile ve firsatta müslümanligi alaya alirlarmis14. Bunun böyle oldugunu Muhammed, Kur'ân'a koydugu su âyet'le anlatmaga çalisir: "Namaza çagirdiginiz zaman onu alay ve eglence konusu yaparlar..." (K. Mâide 58). Islâm kaynaklarina göre, güyâ aradan bir kaç gün geçmeden, yukardaki sözleri sarfeden Hiristiyan kisinin evinde yangin çikmis ve adamcagiz yangin sirasinda telef olmustur. Her ne kadar Islâm kaynaklari, örnegin ünlü yorumcu Beyzevî, yanginin tesadüfen çiktigini söylerlerse de, pek muhtemeldir ki çikartanlar, inkârcilara karsi düsmanlik besleyenlerdir.
Fakat her ne olursa olsun, bu gibi kimseleri kendisi bakimindan büyük bir tehlike olarak gördügü içindir ki Muhammed, her seyden önce onlari "hâin" kisiler gibi tanitmaya çalisarak Kur'ân'a sunu koymustur: "Ehl-i Kitâb'dan bir kisim kimseler (dindaslarina) dedi ki: -Mü'minlere (indirilen Kur'ân'a) siz de îmân et(mis görün)ünüz; gündüzün evvelinde imân ediniz, âhirinde ise küfür ve inkâr ediniz! Olur ki o îmân edenler de dinlerinden dönerler- ..." (K. 3 Imrân 72-73).
Biraz yukarda degindigimiz gibi, Müslümanlarin bu gibi kisilerle iliski kurmalarini engellemek üzere, her seyden önce Mâide sûresi'ne, su âyeti koyar: "Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine Kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Allah'tan korku, eger mü'minlerden iseniz" (K. Mâide 57). Güyâ Tanri bu sözleriyle, Yahudi'lerden ve Hiristiyan'lardan bazilarinin hiyânet halinde bulunduklarini, yâni müslüman görünüp, sonra dinden çiktiklarini ve böylece müslümanlari da dinden çikmaga tesvik bakimindan örnek yarattiklarini anlatmaktadir 15.
Ancak ne var ki Muhammed, bunu yeterli görmez; yâni sadece Islâm'a karsi tutum takinmis olan ve Islâm'i alaya alan kâfirlerle dost olunmamasini emretmekle yetinmez. Isi biraz daha saglama baglayabilmek için ister ki müslümanlar, Yahudi ve Hiristiyan hiç bir sekilde dost olmasinlar. Bu maksatla Yahudi'lerle Hiristiyan'lari, fitnecilikte ortak ve birbirlerinin dostu dost olarak müslümanlarin düsmani imis gibi gösterme yolunu seçer. Böyle olunca Müslümanlari onlarla dost olmaktan yasaklamak artik kolaydir. Bu maksatla Mâide Sûresi'ne su âyet'i koyar: "Ey (Müslümanlar)! Yahudileri ve Hiristiyanlari dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar. Içinizden onlari dost tutanlar, onlardandir..." (K. 5 Mâide 51).
Görülüyor ki bu koydugu âyet ile müslüman'lari, Yahudi'lerle ve Hiristiyan'larla temas ettirmemek olasiligini bulmustur. Böylece baska dinden olanlarin müslümanlar arasina sizmalarina, müslümanlari etkilemelerine engel olabilecegini düsünmüstür.
Bundan gayri bir de Yahudi'lerin ve Hiristiyan'larin, tipki putperest Arap'lar gibi, Müslüman'lara Tanri'dan hiç bir iyilik gelmesini istemediklerini söyler ve Kur'ân'a su tür âyet'ler koyar: "Kitab ehlinden ve Allah'a es kosanlardan inkâr edenler, Rabbinizden size bir iyilik gelmesini istemezler..." (K. 2 Bakara 105).
Yine yukarda degindigimiz gibi, Müslüman'lari, Yahudi'lere ve Hiristiyan'lara karsi düsmanca duygulara sürükleyebilmek için: "Ey mü'minler! Mü'minleri birakip kâfirleri dost edinmesinler; kim böyle yaparsa Allah katinda bir degeri yoktur..." (K.Imran 28, ve Nisâ 144) diye ekler.
Bu vesile ile belirtmek gerekir ki Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari birbirlerinin dostu imis gibi göstermek üzere yukardaki âyet'leri koyarken gerçek disi bir kani yaratmaga çalismistir; üstelik de kendi kendisiyle çelismeye saplanmistir. Çünkü bir kere Yahudi'lerin Hiristiyan'larla dost olduklari iddiâsinin gerçekle ilgisi yoktur. Su bakimdan ki Hiristiyan'lar, ellerinde bulundurduklari Incil geregince, Yahudi'leri dâima düsman diye bilmislerdir. Düsman bilmelerinin bir nedeni, Yahudilerin Isâ'yi Tanri'nin oglu (ya da peygamber) olarak kabul etmemis olmalaridir. Diger bir neden de Isâ'nin Yahudi'ler tarafindan öldürülmüs olduguna inanmis bulunmalaridir. Bunun böyle oldugunu Muhammed, Incil hakkinda bilgisi olanlardan ögrenmistir. Nitekim bir yandan Hiristiyan'lari ve Yahud'ileri birbirleriyle dost imis gibi gösterirken (K. Mâide 51), diger yandan, Kur'ân'in bir çok yerlerinde koydugu âyet'lerle onlari birbirlerinin ezelî düsmani olarak tanimlamistir. Örnegin Bakara Sûresi'ne koydugu bir âyet'le onlari, birbirlerinin dinlerini inkâr eder sekilde tanitmistir. "Yâhudiler-'Hiristiyanligin bir temeli yoktur'- dediler, Hiristiyanlar de -'Yahudiligin bir temeli yoktur' dediler... Bilgisizler de tipki onlarin söylediklerini söylemistir... Allah, kiyâmet günü, anlasmazliga düstükleri seylerde onlarin arasinda hüküm verecektir... " (K. 2 Bakara 113).
Öte yandan Yahudi'lerle Hiristiyan'lar arasinda anlasmazlik ve düsmanlik bulundugunu söylerken, bu düsmanligi yaratan nedenlerden birinin, Tanri'nin kendilerine gönderdigi Kitab üzerindeki anlasmazliktan dogdugunu eklemistir.
Daha baska bir deyimle Muhammed, günlük siyâsetinin itisine göre, Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari bazan birbirlerinin dostu, bazan da düsmani seklinde göstermistir. Bütün bunlari yaparken müslüman'lari da onlara karsi düsman kilici ve saldirtici tahriklerden geri kalmamistir. Tevbe sûresine koydugu bir âyet'le Müslümanlari, Yahudi'lere ve Hiristiyan'lara karsi savasmaya ve bu savasi, onlarin Islâmi kabul etmelerine ya da kendi elleriyle küçülerek "cizye" vermelerine kadar sürdürmelerini emretmistir (Bkz. Tevbe 29)
V) Müslüman'larin, Yahudi'lerle, Hirisitiyan'larla ve Müsrik Arap'larla dostluk iliskisinde bulunmalarini önleme siyâsetinin gerçek nedenleri: (Imran:118-120; Maide: 51, 54, 57; Nisa 144, 145; Mümtahine:13)
Medîne'de yasayan Arap'lar (ki genellikle Evs ve Hazrec kabilelerinden olusmustu), eskiden beri oradaki çesitli Yahudi kabileleriyle anlasmalar yapmis olarak iç içe, ve oldukça dostane bir sekilde yasarlardi. Muhammed'in Medîne'ye hicretinden sonra dahi bu Arap'lardan bir kismi, müslümanligi kabul etmekle beraber, yine de Yahudi'lerle dost olarak kalmakta devam etmislerdir16. Çünkü evvelce yapmis olduklari çesitli andlasmalar geregince dostluk iliskilerini sürdürmekle, hem manevî ve hem de maddî bir takim çikarlar saglamaktaydilar. Nitekim, ilerdeki bölümlerde ayrica belirtecegimiz gibi, Hazrecî'lerin reisi olan Abdullah b. Ubeyy ("Ibn-i Selül" diye de bilinir), önemli bir yahudi kabilesi olan Benî Kaynuka ahalisini, Muhammed'in gazabindan kurtarmistir. Kisaca ekleyelim ki Abdullah b. Ubeyy, müslümanlar arasinda etkili bir duruma sahip bulundugundan Muhammed, ilk zamanlar ondan çekinirdi. Onu dariltacak olursa, kendi taraftarlarindan çogunu kaybedecegini düsündügü içindir ki, onun istegine uyarak Benî Kaynuka esirleri'ni öldürtmekten vazgeçmistir. Fakat bu olay Muhammed'i iyice su inanca sürüklemistir ki, eger müslüman'lar "kâfir"lerle ya da "munafik"larla dostluk iliskilerinde bulunacak olurlarsa, bu kendisi bakimindan çok tehlikeli olacaktir! Daha dogrusu bu tür iliskileri kendi otoritesini mutlak kilabilmek bakimindan sakincali görmüstür.
Bu arada Ubeyde b. al-Samit adinda biri, Benî Kaynuka Yahudileriyle dost bulunmasina ragmen, Muhammed'in yanina gelip, Yahudilerle olan dostlugunu bozdugunu ve kendisine Tanri ve peygamberinden ve müslümanlardan gayri hiç kimseyi dost tanimadigini söylemistir. Bunu firsat bilen Muhammed, Müslüman'lari Yahudi'lerle, Hiristiyan'larla ve munafik'larla dost olmaktan uzaklastirmak hususunda biraz daha kati bir siyâset izleme geregini duymustur17. Kur'ân'a koydugu âyet'lerle, her seyden önce, onlarla müslümanlarin aralarini sogutmaga çalisir. Örnegin Imrân Sûresi'ne koydugu bir âyet'le Tanri'nin söyle konustugunu söyler: "Ey (müslümanlar)! Sizden olmiyani sirdas edinmeyin, onlar sizi sasirtmaktan geri durmazlar, sikintiya düsmenizi isterler. Onlarin öfkesi agizlarindan tasmaktadir, kalblerinin gizledigi ise daha büyüktür....Iste siz, onlar sizi sevmezken onlari seven ve Kitab'larinin bütününe inanan kimselersiniz. Size rastladiklari zaman :-Inandik-' derler, yalniz kaldiklarinda da size öfkelerinden parmaklarini isirirlar. De ki -Öfkenizden çatlayin...-'...Size bir iyilik gelse onlarin fenasina gider; basiniza kötülük gelse buna sevinirler. Sabreder ve sakinirsaniz, onlari hilesi size hiç bir zarar vermez..." (K. 3 Imrân 118-120)
Yahudi'lerle ve Hiristiyan'larla ya da putperest Arap'larla, ve munafik'larla dost olma yasagini, ana, baba, kardes ve yakinlar arasindaki iliskileri dahi önleyecek noktalara götürmüstür. Bu maksatla koydugu âyet'lerden biri söyle: "(Müslümanlari) Allah'a ve peygamberine muhalefet edenlerle dostluk eder ve mevedded kurar bulamazsin, ister babalari, ister ogullari olsun" (K. 56 Mücadele 22)
Fakat yine tekrar edelim ki Muhammed'i bu yola sürükleyen asil sebeb, müslümanligi kabul etmis bulunan Yahudi'lerin ve Hiristiyan'larin, Islâm'i kabul etmeyenlerle dostluk iliskilerini devam ettirmelerinden dogabilecek tehlikedir; çünkü Islâm'i kabul etmis olanlarin, bu iliskiler sonucu olarak Islâm'dan çikmalari kolaydi. Ayni ihtimal, süphesiz müslümanligi kabul etmis olan Arap'larla, müsrik Arap'lar arasindaki iliskiler bakimindan da söz konusu idi. Yahudileri ve Hiristiyanlari, kendisine düsman saydigi için, hepsini de "kâfirler" ve "facirler" (kötülük yapanlar) arasina katmis ve tipki müsrik (putperest) Araplar için yaptigi gibi, onlarla da dostluk kurulmasini yasaklamistir. Bu maksatla Kur'ân'a, biraz önce degindigimiz gibi, su tür âyet'leri koymustur:
"Ey inananlar! Mü'minleri birakip kâfirleri dost edinmeyin" (K. 3 Imran 28)
"Ey iman edenler! Benim de düsmanim, sizin de düsmaniniz (olanlari) dost edinmeyin". (K. 60 Mümtahine 1);
Bu emirlere uymayacak olanlari korkutmak maksadiyle, Tanri'nin, Yahudi'lerle ve Hiristiyan'larla dost olanlari kiyâmet gününde temize çikarmayacagini, yüzlerine bakmayacagini, onlarla konusmayacagini söylemistir (K. Imran 77).
Yahudi ve Hiristiyan olanlar hakkinda, "Kafir" ve "Facir" deyimlerinden gayri bir de: "Allah'in gazabina ugramis millet" deyimini kullanmis ve onlarla hiçbir iliski kurulmamasi geregini vurgulamis, Kur'ân'a sunlari koymustur:
"Ey inananlar! Allah'in gazabina ugramis milleti dost edinmeyin" (K. 60 mümtahine 13);
"Ey iman edenler! Yahudi ve Hiristiyanlari dost olarak benimsemeyin; onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onlara dost olursa, o da onlardandir..." (K. 5 Maide 51)
Yine tekrarlayalim ki Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari birbirlerinin dostu imis gibi gösterirken, kendi taraftarlarini yaniltmakta idi, çünkü, biraz yukarda açikladigimiz gibi, onlar birbirlerinin dostu degil düsmani idiler. Su bakimdan ki Hiristiyan'lar, Isa'nin Yahudiler tarafindan öldürüldügüne inanmis olarak onlara karsi daha ilk baslangiçtan itibaren düsman kesilmisler ve bu düsmanligi günümüze dek getirmislerdir.
*
Biraz önce belirttiklerimizi özetleyecek olursak, yukardaki yasaklari Muhammed, kendi taraftarlarinin Yahudi'ler ve Hiristiyan'lar ya da müsrik Arap'lar tarafindan kandirilmasini ve kendisinden uzaklastirilmasini önlemek düsüncesiyle koymustur. Söylemege gerek yoktur ki bu düsüncenin altinda yatan sey, Islâm'i iknâ yolu ile ayakta tutmanin mümkün olamayacagini bilmesidir.. Taraftarlarini kiliç yolu ile Islâm'da tutabilecek kadar güçleninceye kadar, kendisini bu güvensizlik içerisinde buldugu muhakkaktir. Bu düsüncesini gizlemek üzere buldugu çare, Yahudi'lerle Hiristiyan'larin Islâm'i alaya aldiklari bahanesine sarilmak olmustur.
VI) Yahudi'lere ve Hiristiyan'larla selâmlasmak, el sikismak, onlara iyi davranmak ve yardimda ve sevgi gösterisinde bulunmak yasak; fakat Müslüman'in "zâlim" olanina bile yardim sart (K. En'âm, 54; Maide 54; Nisa 86; 56 Mücadele 22; Fetih 29; Nûr 2, vb...).
Seriât, Müslüman'larin Yahudi'lerle ve Hiristiyan'larla dostluk kurmalarini önlemekle yetinmemis, bir de müslümanlari onlarla el sikismak'tan, selamlasmak'tan, onlara iyi davranmaktan ve yardimda bulunmaktan ve buna benzer "insancil" davranislardan yasaklamistir. Buna karsi Müslümanlar arasi yakinlasmayi ve yardimlasmayi öngörmüstür. Örnegin Buhârî'nin Berâ' (Ibn-i Azib)' den rivâyetine göre Muhammed, müslüman kisilere, birbirlerinin selâmini karsilamak, hasta ziyâret etmek, cenâze arkasindan gitmek, dâvete içâb eylemek, mazlûma yardim etmek, aksirana duâ'da bulunmak, yemîn kabul etmek gibi seyleri emretmis, ve bütün bunlari "müslüman kardesler arasi davranislar" olarak öngörmüstür. Örnegin Mücadele sûresi'ne koydugu su âyet'le müslümanlarin, müslüman olmayanlara, ve hattâ Müslüman olupta Tanri'ya ve "peygamberi'ne" muhalefet edenlere sevgi ve dostluk gösterisinde bulunmamalarini anlatmak istemistir: "(Müslümanlari), Allah'a ve (Peygamberine) muhalefet edenlerle dostluk eder ve mevedded eder (sevgi gösterir) bulamazsin; ister babalari, ister ogullari olsun" (K. 56 Mücadele 22).
Degil sadece dostluk ve sevgi gösterisinde bulunmayi önlemek ve fakat el sikismayi, ya da selamlasmayi dahi yasaklamistir; hiç degilse onlara rastlandiginda önce selam verilmemesini emretmistir. Çünkü selamlasmayi "Sevgi gösterisi" saymis, ve bu tür bir "sevgi" gösterisini sadece müslümanlar arasi iliskiler bakimindan emretmis, bu sevginin müslüman olmayanlara karsi gösterilmemesini istemistir. Kur'ân'a: "Size bir selam verildigi zaman, ondan daha iyisiyle selam verin veya ayniyle mukabele edin" (K. 4 Nisa 86) seklinde koydugu âyet bu dogrultuda bir anlam tasir. Su bakimdan ki bir kere Kur'ân olarak, ya da Kur'ân olmiyarak, yerlestirdigi hükümlerle göre "selâm" denen sey Tanri'nin, sadece müslüman kullarina özgü kildigi, ve onlara yarasir gördügü bir deyimdir. Bunu anlatmak üzere En'âm sûresi'ne koydugu bir âyet söyle: "Ayetlerimize inananlar sana geldiginde onlara de ki: Selâm size!..." (K. En'âm 54). Dikkat edilecegi gibi burada, selâm verilmeye layik olan insan, sadece Kur'ân'daki âyet'lere inanan insan'dir. Daha baska bir deyimle Tanri, Muhammed'in söylemesine göre, âyet'lere inanamayan kimselere "Selâm size!" deyimini uygun bulmamistir. Yine bunun gibi Neml sûresi'ne sunu koymustur: "(Ey Muhammed!) De ki: Hamd olsun Allah'a, selâm olsun seçkin kildigi kullarina..." (K. Neml, 59). Görüldügü gibi, burada geçen "selâm olsun" deyimi, Allah'in "seçkin" kildigi kul'larina, yani gelmis-gelecek bütün müslüman'lara hitaben kullanilmistir. Yine bunun gibi Muhammed, müslümanlarin "kâfir"lerle her türlü iliskiyi kesmeleri hususunu hükme baglarken "selâm" sözcügünü, alayli bir okuma sekliyle, söyle kullanmistir: "Onlar, bos söz isittikleri zaman ondan yüz çevirirler, ve : -'Bizim islerimiz bize, sizin isleriniz size, Size selam olsun. Biz kendini bilmezleri (arkadas edinmek) istemeyiz-' derler" (K. Kasas sûresi, âyet, 55).
Her ne kadar Yahudi ve Hiristiyan kavimlerinden bazilarina göndermis oldugu mektuplarda "selam" (va 'l-salâm) sözcügünü kullandigi görülmekle beraber bu uygulamayi siyâset icabi yaptiginda kusku yoktur.
Ve yine her ne kadar Tabarî, ve Fahr al-Din al-Râzi gibi yorumcular, Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari "salâm" ile selâmlamanin esirgenmedigi görüsüne egiliminli iseler de, biraz asagida belirtecegimiz gibi Muhammed, müslüman'larin önce selâm vermemelerini ve hiçbir sekilde onlarla el sikismamalarini emretmistir. Öte yandan Sevgi' denen seyin, güler yüzle selamlasarak kurulabilecegini belirtmis ve yukardaki hükmü, sadece müslümanlar arasinda uygulanmak üzere yerlestirmistir. Yerlestirirken de, bir müslüman'nin diger bir müslümana selam vermesini, el sikismasini tesvik etmek için, uhrevî mükafatlar va'd etmistir: "Iki mü'min karsilasip musafaha ettikleri (el sikistiklari) zaman, aralarinda yetmis günahlari için magfiret bulunur. Bunun altmis dokuzu güleryüzlü olanin, biri de digerinindir" seklinde konusmus18, ve bu söylediklerini biraz daha pekistirmek üzere de söyle demistir:
"Bir müslüman, diger bir müslümana selam verdigi, o da selami iâde ettigi zaman, melek, yetmis kere ona selam eder";
"Bir müslüman ile karsilastigi halde selam vermeden geçen müslümana, melekler bile sasar"19.
Bunu yaparken ayrica: "Mü'min olmadikca cennet'e giremezsiniz; birbirinizi sevmedikce mü'min olamazsiniz. Ister misiniz size bir ameli bildireyim ki, onu yaptiginiz zaman birbirinizi sevmis olursunuz? Aranizda selami yayiniz " seklinde konusmustur.
Müslümanlarin birbirleriyle selâmlasirken Yahudi'lere ve Hiristiyan'lara benzememelerini bildirmis ve söyle demistir: "Sakin Yahûdi ve hiristiyanlara benzemeyin; zirâ Yahûdilerin selâmi, parmak isâreti, Hiristiyanlarin selâmi ise avuç isâreti iledir" 20 .
Müslümanlarin birbirleriyle el sikisarak selâmlasmalarini günahlardan kurtulmanin bir yolu oldugunu, bir de su sözleriyle belli etmistir: "Müslümanlar karsilastiklarinda musâfaha ederlerse (el sikisirlarsa) günahlari dökülür" 21.
Yine bunun gibi, birbirleriyle el sikisan müslümanlara Tanri'nin "magfiret"te bulunacagini anlatmak üzere söyle demistir: "Iki müslüman karsilasip musâfaha ettikleri (el sikistiklari) zamân Allahu Teâlâ onlari magfiret buyurur" 22
Yine bunun gibi, müslümanlarin "Es selâmü aleyküm" diyerek birbirlerini selâmlamlari için söyle demistir: "(Ey müslümanlar) Sizden biriniz kardesine mülâki oldugu zamân: -Es-selâmü aleyküm ve Rahmetü'llâh ve Berekâtüh- desin"23.
Bundan baska, müslüman hak'larindan olmak üzere, her müslüman kisi için "din kardesi"nin mal, can, namus ve irzini korumanin, onun yoklugunda onu savunmanin ve her ne olursa olsun ona yardim etmenin dinsel bir borç oldugunu bildirmistir. Bu sekilde davranan muslüman kisilerin Cehennem atesinden kurtulacaklariniz söylemistir. Örnegin Tirmizî'nin rivâyteine göre söyle demistir: "Din kardesini müdâfaa eden kimseye, o müdâfaasi Cehennem atesine karsi perde olur" 24. Bir baska vesile ile de söyle demistir: "Hangi bir müslüman ki, din kardesini müdâfaa ederse, Allahu Teâlâ'nin onu kiyâmet gününde Cehennem atesinden korumasini hak eder" 25 .
Öte yandan müslümanlarin birbirlerini sevmeleri için: "Mü'min, kendisi için sevdigini, din kardesi için de sever", ya da: "Mü'minin gözünü sevindiren kimsenin, Allahu Teâlâ kiyâmet günü gözlerini sevindirir" 26
Dikkat edilecegi gibi Muhammed, selamlasmayi, el sikismayi, yardimlasmayi, ve bunlara benzer sevgi davranislarini insanlar arasi iliskiler bakimindan degil, fakat sadece müslümanlar arasi iliskiler açisindan ele almis ve degerlendirmistir.
Yine bunun gibi hasta ziyâretini, hasta'nin hâl ve hatirini sormayi ve ona mümkün olan yardimda bulunmayi sadece müslümanlar arasi bir görev seklinde öngörmüstür. Bu görevin yerine getirilebilmesi için ziyâret eden müslüman kisiye Cennet bahçelerini va'd etmistir. Müslîm'in Sevbân' dan rivâyetine göre Muhammed söyle demistir: "Bir müslüman, müslüman kardesini hasta iken ziyâret ettiginde hasta basindan ayrilana kadar o ziyâretçi Cennet bostâninda yasar" 27
Her ne kadar hasta ziyâreti isi'nin sadece müslümanlara hasredilmeyip, müslüman olmayanlari da kapsadigi ve Muhammed'in bir Yahûdi gencini hasta iken ziyâret ettigi örnek verilirse de yanlistir. Çünkü bir kere yukardaki hadîs hükmünde açikça belirtildigi gibi Muhammed: "Bir müslüman, müslüman kardesini hasta iken ziyâret ettiginde..." diye konusmustur. Öte yandan Muhammed'in Yahûdi bir gencini ziyâret etmesi, onun hâl ve hatirini sormak için degil, fakat onu Islâm'a çagirmak içindir. Kaldi ki bu genç kendisine hizmet eden bir kimseydi, ve söz konusu ziyâret vesilesiyle müslüman olmustur. Nitekim Buhârî'nin Enes Ibn-i Mâlik'ten rivâyeti söyle: "Bir Yahûdî genci, Nebî...'e hizmet ederdi. Bir ara hastalandi.. Resûl-i Ekrem bunu hastaliginda ziyâret etti. Basucunda oturdu. Ve bu gence müslüman olmasini teklîf etti. O da babasina bakti. Babasi -'Oglum! Ebü'l- Kâsim'e itâat et-' demekle müslüman oldu. Resûl-i Ekrem hastanin yanindan çikinca: -'Su genci Cehennem azâbindan kurtaran Cenâb-i Hakk'a hamd ü senâlar olsun-' dedi"28.
Görülüyor ki Muhammed, kendisine hizmet etmekte olan bu yahûdi gencini ziyâret ederken, bunu, esas itibariyle hatir sormak için degil, fakat onun bu sikintili halini firsat bilip Islâm olmasini istemek için yapmistir. Eger sadece hâl ve hatir sormak için bu isi yapmis olsaydi Islâm'a çagirmayi söz konusu etmez, ya da böyle bir teklifi, hiç degilse nezâketen, bir baska zamana birakirdi.
Bütün bunlar göstermekte ki Muhammed, "selamlasmak" ya da "güler yüz göstermek" gibi davranislari, ya da hasta ziyâretlerini, hep müslümanlar arasi iliskiler açisindan öngörmüstür. Buna karsilik müslüman olmiyanlara ve özellikle Yahudi'lere ve Hiristiyan'lara selam vermeyi, onlarla el sikismayi, onlara güler yüz göstermeyi, iltifat etmeyi uygun görmemistir. Her ne kadar Kitab Ehli'ne eziyet etmenin ve kötü muamelede bulunmanin câiz olmadigini söyledigi ileri sürülürse de, gerçek sudur ki onlarla alis veriste bulunmanin, birlikte yeyip içmenin ve hele samimiyet kurmanin, düsüp kalkmanin "Son derece mekrûh" davranislar oldugunu söylemekten geri kalmamistir29. Biraz yukarda zikrettigimiz âyet'i, bunlardan biri olarak tekrarlayalim: "(Müslümanlari), Allah'a ve (Peygamberine) muhalefet edenlerle dostluk eder ve mevedded eder (sevgi gösterir) bulamazsin; ister babalari, ister ogullari olsun" (K. 56 Mücadele 22).
Ebû Hüreyre'nin rivâyetine göre Muhammed, Yahudi'lere ve Hiristiyan'lara karsi her vesile ile husumet gösterilmesini istemistir. Örnegin onlarla el sikismamak, önce'den onlara selâm vermemek, ya da yolda giderken onlari kenara çekilmeye zorlamak gibi hususlarda müslümanlara su tür emirler vermistir:
"Zimnilerle (Yahudi'lerle, Hiristiyan'larla) müsafaha etmeyin (el sikismayin), ve önce siz selam vermeyin; yolda karsilastiginiz zaman, onlari kenara çekilmege mecbur ederek geçin"
"Yahudi ve hiristiyanlara önce (siz) selam vermeyin; yollarda onlara rastladiginiz zaman, çukura düsmemek ve duvara çarpmamak sartiyle, onlari aralayarak geçiniz"30.
Hatirlatalim ki burada geçen "Zimni" sözcügü, Islâm devleti sinirlari içerisinde yasayan ve Islâm devleti uyrugu bulunan Yahudi'lerle, Hiristiyan'lari kapsar. Kur'ân'in Tevbe Sûre'sinin 29 cu âyetine göre bunlar, Islâm devletine "cizye" (yâni "kafa parasi" /haraç) vermek sartiyle yasama hakkina sahip kilinan "Ehl-i Kitab" tir31. Onlara selâm vermek söyle dursun fakat "lânet" etmek gerektigini söyler ve örnegin "...Allah onlari (Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari) yok etsin (kahretsin).... " (K. Tevbe 30), ya da: "Bunlar (Yahudi'ler) Allah'in lânetledigi kimselerdir. Allah'in rahmetinden uzaklastirdigi (lânetli) kimseye gerçek bir yardimci bulamazsin..." (K. Nisâ 51-52), seklindeki âyet'leri tekrarlayarak kendinden örnekler verirdi.
Öte yandan müslümanlarin kendi aralarinda birbirlerine karsi "Alçak gönüllü" olmalarini ve fakat kâfirlere karsi yukardan bakmalarini emretmis, söyle demistir: "(Benim ve Tanri'nin dostlari) Mü'minlere karsi alçak gönüllü, kâfirlere karsi (ise) onurlu ve zorlu (olanlardir)". Bunu söylerken hiç kuskusuz Kur'ân'a koydugu diger âyet'leri de göz önünde tutmustur ki bunlardan biri Maide Sûre'sindeki su âyet'dir: "...Allah...inananlara karsi alçak gönüllü ve inkarcilara karsi güçlü...bir millet getirir" (K. Maide 54). Ayni Sûre'ye yerlestirdigi diger âyet'lerle Tanri'yi ve peygamberi'ni ve namaz kilip ruku eden kimseleri, müslümanlarin dostu olarak tanimlamistir (K. Maide 55).
Yine bunun gibi "Yumusaklik bereket, sertlik ise ugursuzluktur" derken, bu formülü sadece müslümanlar arasi iliskiler bakimindan öngörmüstür32. Buna karsilik müslümanlarin kafirlere karsi sert davranmalari gerektigini belirtmis ve Kur'ân'a sunu koymustur: "(Müslümanlar) kâfirlere karsi sert, birbirlerine merhametlidirler" (K. 48 Fetih 29) Bu sekilde davrananlari Tanri'nin ve Peygamberinin dostlari olarak tanimlamistir: "(Benim ve Tanri'nin dostlari) Mü'minlere karsi alçak gönüllü, kafirlere karsi onurlu ve zorlu (olanlardir)..."
Hemen ekleyelim ki kâfirlere karsi "onurlu" ve "sert" ve "zorlu" olmayi emrederken, ayni zamanda onlara küfretmeyi, ya da onlari her vesile ile küçültmeyi gerekli görmüstür. Örnegin Kur'ân'a soktugu: "...Allah'a inanan kimse, kopmak bilmeyen saglam bir kulpa yapismistir" (K. Bakara 256) seklindeki âyet'i açiklarken söyle derdi: "Kim ki azginlara küfredip Allah'a iman ederse, hiç süphesiz o en saglam kulpa yapismistir". Buradaki "azginlar" sözcügü ile Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari kasttetigini belirtirdi33 .
Yine bunun gibi kafirleri küçük düsürmek maksadiyle, onlarin "obur", ve midelerine düskün, olduklarini söylerdi. Bir hadîs'inde söyle demistir: "Mü'min bir midesine koymak için, kâfir midesini sisirmek için (yemek) yer" 34. Sanki oburluk kâfirlere özgü bir seymisde müslüman kisi az yemek yermis gibi35.
Öte yandan Tanri'nin ve "Peygamberi"nin, yalnizca müslümanlara karsi "acimali", "merhametli" ve "sefkatli, ve fakat "kâfir"lere karsi acimasiz ve sert oldugunu anlatmak üzere Kur'ân'a âyte'ler koymustur. Bunlardan biri Tevbe sûresi'nin 128ci âyet'i olarak söyle: "Ey inananlar! Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmistir ki, sizin sikintiya ugramaniz ona çok agir gelir. O, size çok düskün, müminlere karsi çok sefkatlidir, merhametlidir" (K. Tevbe, 128). Bu dogrultuda olmak uzere Fetih sûresi'nde su var: "Tanri'nin peygamber'i Muhammed ve onunla birlikte olanlar (müslümanlar), kâfirlere karsi çok kati-sert (esiddâ), birbirlerine karsi ise acimali-merhametlidirler (ruhamma) ..." (K. Fetih, 29)
"Kâfir"lere karsi "acimasiz", "kati yürekli", "sert" olmak yaninda bir de onlarla savasmak gerektigini belirtmek üzere Kur'ân'a: "Ey Peygamber! Kâfirlerle ve münâfiklarla savas! Ve onlara katilik göster. Varacakalri yer cehennemdir. Ne kötü bir varis yeridir orasi" (K. Tevbe 73; Tahrîm 9) seklindde âyet'ler koymustur. Her ne kadar burada "Ey Peygamber!" hitabi geçiyor ise de, Kur'ân yorumcularina göre bu emir tüm müslümanlara verilmis bir emirdir36. Nitekim Tevbe sûresi'nde Tanri'nin, müslümanlara hitaben, konusarak onlari kâfirlere karsi savasmaya çagirdigi, ve savas boyunca onlara yardim edecegini açikladigi görülüyor: "Ey inananlar! Yakininizda bulunan inkârcilarla savasin! Sizi kendilerine karsi sert bulsunlar. Bilin ki, Allah kendisine karsi gelmekten sakinanlarla beraberdir" (K. Tevbe, 123).
Buna karsilik müslümanlar arasi iliskiler, müslüman kisinin "iyi", "dürüst", "faziletli" (vs...) ya da "kötü", "zâlim" (vs...) olmasina bakilarak degil, fakat sadece "müslümanlik" kistasina göre ayarlanmisti. Nitekim Muhammed, müslümanlara söyle emretmistir: "Ister zâlim olsun, ister mazlum olsun, müm'min kardesine yardim et"37. Yâni müslüman kisi "zâlim" de olsa, diger müslümanlarin ona yakinlik göstermeleri, yardim etmeleri gerekir. Her ne kadar bu yardimin, onu "zulmünden" önlemek seklinde oldugu söylenirse de38, "zulm" eden müslüman kisi'nin cennet'lik olmasini saglayabilecek durumlar pek boldur. Su bakimdan ki müslümanlara, günahlardan kurtulmak için sinirsiz denebilecek olasiliklar saglanmistir. O kadar ki Muhammed: "Islâm, kendisinden evvel vâki olmus cürümlerin hükmünü ibtâl eder" seklinde yerlestirdigi kural'larla, müslüman'lardan "katil" suçunu islemis olanlarin dahi, cennetlik olabileceklerini bildirmistir. Bundan dolayidir ki Mekke'nin fethi gününde müslümanligi kabul eden Ebû Sirvea39, daha önceki bir tarih itibariyle Hubeyb b. Adiyy adindaki müslüman bir kisi'yi öldürmüs oldugu halde cennetlik sayilmistir40. Yine bunun gibi Muhammed: "Allah yolunda nefsini fedâ eden her müslüman muhakkak ki Cennet'e girer" dedigi içindir ki, müslüman bir kisiyi öldüren "kâfir" kisi, eger bundan sonra Islâm'a girer ve sehid olacak olursa dogruca Cennet'e ulasir41.
Öte yandan Muhamed, müslümanlara yasak ettigi, ya da müslümanlar bakimindan kötü olarak gördügü seyleri, kâfirlere yakistirirdi. Örnegin müslümanlara altin ve gümüs kullanmayi yasaklarken bunlarin, bu yeryüzünde, kâfirlere lâyik seyler oldugunu söyler ve söyle derdi: "... Ve altin, gümüs kaptan içmeyiniz, gümüs (ve altin) tabaklardan yemek de yemeyiniz. Gümüs (altin) dünyâda kâfirlerin, Ahiret'te de biz müslümanlarindir"42 .
Yine bunun gibi fazla yemek yiyip karin sisirme'nin kötü bir sey oldugunu ve bu gibi kötülüklerin "kâfir"lere özgü bulundugunu anlatmak maksadiyla söyle derdi: "Mü'min bir mi'desine koymak için yer. Kâfir ise karnindaki yedi bagirsagini doldurmak (karnini sisirmek) için yer" 43
Görülüyor ki Muhammed'in getirdigi seriât, Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari kötülemek, ve onlari müslümanlarin gözünde asagilatmak için pek çesitli ve pek olumsuz yollara basvurmustur.
VII) Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari asagilatmaga matuf uygulamalar arasinda, özel isâretler tasima zorunlugu yer alir.
Yahudi'lerI ya da Hiristiyan'lari asagilar nitelikteki hükümlerin, tam bir etkenlikle uygulanabilmesi için, daha Ömer b. Hattâb'in halifeligi zamaninda, yâni daha 7.ci yüz-yilda, haysiyet kirici bir takim yeni hükümler konmustur. Bunlar arasinda, Yahudi'lerin ve Hiristiyan'larin özel isâretli giysilerle dolasmalarini zorunlu kilanlar vardi; ayrica da, devlet hizmetinde çalistirilmamalari, yeni klise ya da havra insa edememeleri, mevcut olanlari tamir ettirememeleri gibi hususularla ilgili olanlari bulunmaktaydi. Örnegin Yahudi'lerin elbiselerinin bir yerine sari renkte, Hiristiyan'larin elbiselerinin bir yerine de mavi renkte kurdela cinsi bir seyler takmalari emredilmistir. Ibn Ebî Rendeka al-Tartusî'nin Sirâc al-mulûk adli yapitindan ögrenmekteyiz ki Hiristiyan cemaat reisleri, tarafindan Ömer b. Hattab'a gönderilen bir bildiri'de: hiristiyan'larin klise insa etmeyecekleri ve mevcut kliselerini tamirine girismeyecekleri; dinleriyle ilgili her hangi bir seyi teshir etmeyecekleri; çocuklarina Kur'ân okutmayacaklari; baskalarini kendi dinlerine çevirtmeyecekleri; kendi içlerinden müslüman olmak isteyenlere engel çikartmayacaklari; ne giyim ve ne de yasam cihetiyle müslümanlara benzemege çalismayacaklari; semerli hayvana binmeyecekleri ve silah tasimayacaklari; sokakda haç tasimayacaklari; müslümanlara karsi daima saygili olacaklari, ve oturmakta olduklari yerleri müslümanlarin istegi üzerine terkedecekleri; müslüman evlerinin yükseginde bir yere ev yapmayacaklari, vs... gibi hususlar belirtilmistir. Ömer b. Hattab bu bildiriyi okuyunca, hosnud olmakla beraber, iki sart daha eklemistir ki o da müslüman'lar tarafindan esir alinan kimselerin hiristiyan'lar tarafindan satin alinamamalari, ve müslüman bir kisiye tecavüzde bulunan hiristiyan'larin her türlü korunmadan yoksun birakilacaklari hususu ile ilgilidir.
Dokuzuncu yüzyilda Halife al-Mutavekkil (M. 822-861) tarafindan yayinlanan bir emirnamede: Hiristiyanlarin sokakta dolasirken bal sarisi renkte kukulete ve kusak takmalari, tahta semer üzerinde hayvana binmeleri, müslümanlardan farkli renkte baslik takmalari, Hiristiyan kadinlarin sokakta sari renkte omuz atkisiyle dolasmalari zorunlu kilinmis ve yeni olarak yaptirdiklari kliselerin yikilmasi emredilmistir. Ayrica da hiristiyanlara âid evlerin, müslüman evlerinden tefrik edilebilmesi için, onlarin evlerinin kapisina tahta'dan yapilmis seytan isâretinin konmasi gerekli kilinmistir. Yine bu ayni halife, Ku'ân'a ve Muhammed'in sözlerine dayali olarak Yahudi'lerin ve Hiristiyan'larin devlet hizmetinde kullanilmalarini yasakladiktan gayri, onlarin Islâm'dan sonra insa etmis olduklari kliselerin ve havralarin yiktirilmasini emretmistir. al-Mütevekkil, tipki Muhammed'in yaptigi gibi, Kur'ân üzerinde her türlü tartismayi "dinsizlik" saymis, ve Mutezile sinifi gibi akilci düsünceye yönelenlere karsi düsmanca bir siyâset uygulamistir. Her ne kadar kendisine özel hekim olarak Huneyn Ibn Ishak'a (M. 809-873), eski Yunan yapitlarinin Arapça'ya çevrilmesi olanagini tanimis ise de, bunu "hosgörü' nedeniyle degil, fakat tip alaninda edinilecek yeni bilgilerin, kendi sagligina yararli olabilecegi düsüncesiyle yapmistir 44.
al-Makrîzî'nin (M. 1364-1442)45, al-Sulûk li-ma'rifat duval al-mulûk adli yapitindan ögrenmek mümkündür ki, on dordüncü yüzyilda Kahire'de, Yahudiler sari kurdela, Hiristiyanlar ise mavi kurdela takmis olarak sokaga çikma zorunlugunda birakilmislardir. Gösterisli sekilde yasamasinlar diye at'a ve katir'a binmeleri, beyaz türban takmalari vs... yasaklanmistir; sadece tahta semer takilmis esek üstünde dolasmalarina izin verilmistir. Klise ya da Havra insa etmeleri yasaklanmis, yeni yapilmis kliseler ya da havra'lar yiktirilmistir46.
Ne ilginçtir ki bu uygulama, Muhammed'ten alti-yüz yil sonra, 1215 yilinda Papa Innocent III tarafindan yayinlanan bir kararname ile Hiristiyan dünyasinca da aynen taklid edilecektir47. Ancak ne var ki Bati dünyâsini akil çagina eristiren aydinlar ve düsünürler, diger bir çok nedenler yaninda bir de bu uygulama yüzünden Hiristiyan'liga karsi cephe alacaklar ve Hiristiyan'ligin insan sahsiyetinin haysiyetini inciten bu tür yönleriyle savasacaklardir. Oysa Islâm dünyâsinda seriât'in insan varligini asagilatan emirlerine ses çikaran olmamistir; aksine aydin geçinen siniflar dahi bu tür hükümleri yüceltmekten geri kalmamislardir. Hosgörü temsilcisi ya da insanlik sevgisi örnegi gibi gösterilen düsünürler dahi, örnegin Mevlâna, din adina "kâfir'ler" cihad'i kutsal bilmis, ya da farkli inançtadir diye kendi öz babasinin kellesini kesen Ömer b. Hattab gibi kimseleri yüceltmis, ya da kadini asagilatan Kur'ân âyet'lerini Tanri'dan gelmedir diye benimsemislerdir48.
VIII) Müslüman'lar için, Yahudi'lerin ya da Hiristiyan'larin hizmetinde bulunmak, onlarin emri altinda çalismak yasak:
Biraz yukarda, Müslümanlarin, Yahudi'lerle ve Hiristiyan'larla dostluk iliskisi kurmalarini yasaklayan hükümlerden örnekler verdik. Hemen ekleyelim ki bu hükümler, müslümanlarin, onlarin hizmetinde bulunmalarini, ya da onlari su veya bu sekilde ise almalarini dahi kapsar anlamlar tasimistir. Nitekim Hayber seferi sirasinda geçen al-Esved olayi, bunun ilk örneklerinden biridir. Ibn Ishak'in anlatmasina göre Hayber kusatmasi sirasinda al-Esved adinda bir çoban, gütmekte oldugu koyun sürüsü ile birlikte Muhammed'in yanina gelir. Güttügü koyun sürüsü bir Yahudi'ye âit'dir, ve kendisi de bu Yahudi'nin hizmetindedir. Muhammed'in yanina gelince ondan, Islâm'in ne oldugunu kendisine anlatmasini ister, ve Muhammed'de anlatir. Onu dinleyince al-Esved, müslümanligi kabûl ettigini söyler. Ayrica da kendisinin bir Yahudi tarafindan çoban olarak hizmete alindigini, ve gütmekte oldugu koyunlarin bu Yahudiye âit olup kendisine emânet edildigini açiklar, ve simdi Müslümanligi kabul ettigine göre, ne yapmak gerektigini sorar. Muhammed ona sürü'yü salacak olursa koyunlarin geriye dönüp sahiblerine gideceklerini söyler. Yani demek ister ki bir müslüman olarak artik Yahudi'nin hizmetinde is göremeyecektir. Muhammed'in bu sözleri üzerine al-Esved, yerden bir avuç tas alir ve koyunlara savurur. Savururken de koyunlara söyle seslenir: "Gidin artik sahibiniz olan adamin yanina. Ben artik (onun hizmetinde degilim) size bakmayacagim". Bunlari söyledikten sonra Muhammed'in emrinde ve müslüman askerlerin safinda olmak üzere kendi kavmine karsi savasmaya baslar. Ancak ne var ki daha henüz Islâm dininde duâ etmege vakit bile bulamadan, karsi taraftan atilan bir tas darbesiyle yaralanir ve ölür. Onun ölü vücudunu Muhammed'in önüne getirirler. Muhammed ölüye söyle bir göz atar ve sonra arkasina dönerek oradan uzaklasir. Neden dolayi böyle yaptigi soruldukta: "al-Esved'in simdi yaninda kara gözlü iki hurî karisi bulunmaktadir " diye yanit verir. Yani sunu anlatmak ister ki el-Esved'i, güzel karilariyle bas basa birakmak için yanindan ayrilmistir. Çünkü daha önceki açiklamalariyla sunu anlatmistir ki, müslüman kisi sehid oldugu an derhal Cennet'e gider, ve orada kara gözlü iki kadin yanina gelir ve yüzündeki toz topragi temizlerler; temizlerken de "Senin yüzünü toz'layanin ve seni öldürenin yüzünü Tanri toz'lasin ve canini Tanri alsin ... "49 diye konusurlar.
Daha baska bir deyimle, "kâfir"lerin hizmetinde çalismaktan kaçinan müslüman kisi, savas sirasinda duâ etme firsatini bulamadan ölmüs olsa dahi cennet'e gidecektir.
Muhammed'in Yahudi'ler ve Hiristiyan'lar aleyhinde Kur'ân'a koydugu âyet'lerin ve bu âyet'lerle ilgili uygulamalarinin sonucu olaraktir ki, daha sonraki halifeler döneminde, Yahudi'lerin ya da Hiristiyan'larin memuriyetlere alinip müslümanlari onlarin hükmü altinda birakmak uygun görülmemistir. Nice örneklerden biri olarak, XIIIcü yüzyil yazarlarindan Nevevî'nin50 belirttigi bir olaya deginelim: Müslümanlarin para islerinde kontrol memurluguna seçilen bir Yahudi'nin, böyle bir mevkie getirilmesi sikâyet konusu olur. Sikâyeti karara baglayan makamin, Kur'ân'a dayali olarak verdigi fetva söyle: "Bir Yahudi'yi böyle bir mevkie atamak, ya da bu mevkide tutmak, ve onun hükmüne boyun egmek câiz degildir. Bu gibi kimseleri isten atip, yerlerine müslüman kisileri getirecek olan Yöneticiler mükâfatlandirilacaklardir. Çünkü Tanri: -Ey inananlar! (Yahudileri ve Hiristiyanlari) kendinize dost edinmeyin çünkü onlar sizi saptirmak için hiçbir firsati kaçirmazlar; onlarin istedikleri tek sey sizlerin azab çekmenizdir; onlarin nefretleri agizlarinda belirir, fakat kalplerinde gizledikleri daha da kötüdür..- seklinde konusmustur, Bunun anlami sudur ki sizden hiçbiriniz, onlarin sizin islerinize burunlarini sokmasina izin vermemelidir..." 51
IX) Yahudi'ler ve Hiristiyan'lar (ve genellikle Kâfirler) müslüman kisiler hakkinda "taniklik" edemezler. Onlarin yeminlerine i'tibar etmek câiz degildir (K. Maide 106-7)
Muhammed'in Kur'ân'a koydugu âyet'lerden ve bu âyet'lerle ilgili olarak biraktigi hadîs'lerden anlamaktayiz ki Yahudi'lerin ve Hiristiyan'larin yeminlerine itibar edilemez; onlarin müslümanlar hakkinda taniklik (sahadet) etmeleri de câiz degildir52. Örnegin Maide Sûre'sinde söyle yazili: "(Ey müslümanlar) Ölüm birinize geldigi zaman vasiyet ederken içinizden (akrabanizdan) iki adil kimseyi; sayet yolculukta olup basiniza da ölüm müsibet gelmisse, namazdan sonra alikoyacaginiz... iki kisiyi sahid tutun. Eger bu sahidlerin günah islemis olduklari ortaya çikarsa, öncekilerin aleyhlerinde hak iddia ettikleri iki kisi bunlarin yerine geçer ve 'Bizim sahidligimiz ikisininkinden de daha dogrudur, biz asiri gitmedik, yoksa süphesiz zulmedenlerden (kâfirlerden) oluruz-' diye Allah'a yemin ederler..." (K. Maide 106-107). Görülüyor ki Muhammed'in söylemesine göre Tanri, vasiyet konusunda müslümanlara, kâfirlerden degil, fakat kendi içlerinden tanik (sahid) getirmelerini emretmistir.
Yukardaki hükmün, Yahudi'lerle, Hiristiyan'lari, her ne sûretle olursa olsun Müslümanlar hakkinda sahidlik etme olasiligindan yoksun kildigini anlayabilmek için, Buharî'nin Ibn-i Abbas'tan rivâyet ettigi bir hadîs'i, ve bu hadîs'le ilgili su olayi bilmek gerekir:
Benu Sehm kabilesinden Budeyl adinda bir müslüman kisi, Habes kirali Necasi'yi ziyaret maksadiyle, bir gemi içinde deniz yolculuguna çikar. Fakat yolda hastalanir ve ölür. Ancak rahatsizligi sirasinda ölecegini anladigi için, vasiyetnamesini hazirlar, ve esyalari arasina koyarak bunlari, varislerine verilmek üzere, gemi yolcularindan Temim ile Adiy adindaki iki tanidigina birakir. Tarihçi Vakidî'nin söylemesine göre Temim ve Adiy iki kardestirler ve her ikisi de hiristiyandirlar. Kendilerine teslim olunan esya arasindaki kiymetli bazi parçalari kendileri için alikorlar ve gerisini Budeyl'in varislerine götürüp verirler. Kendilerine ayirdiklari esyayi da ona buna satarlar. Budeyl'in varisleri, vasiyetnameyi inceledikten ve aldiklari esyayi da gözden geçirdikten sonra, "terike" arasinda bazi kiymetli parçalarin eksik bulundugunu anlarlar. Sorduklarinda Temim ve Adiy: "Bizim haberimiz yok" diye yemin ederler. Fakat bir süre sonra bu esyadan altin kakmali gümüs bir bardak, Mekke'de ele geçirilir. Bardagin bu iki hiristiyan kardes tarafindan satildigi meydana çikar. Bunun üzerine varisler, Temim ve Adiy aleyhinde dava açmak üzere Muhammed'e basvururlar. Sehm ogullari'ndan tanik olarak getirdikleri kimse de, kendileriyle birlikte, bardagin Budeyl'e âit olduguna dair yemin eder. Ederken de kendi sözlerinin ve yeminlerinin, baska bir dine mensup kisilerin (yâni Temim ile Adiy'in) yemininden daha güvenilir oldugunu söylerler. Bu arada Temim, güyâ dayanamayarak cürmünü i'tiraf eder. Bunun üzerine Muhammed kendisine söyle der: "Ey Temim! Müslüman ol! Ta ki Allah senin haal-i sirk'te isledigin kusurlari avfeder".
Bu sözler üzerine Temim müslüman olur; fakat kardesi Adiy olmaz, Hiristiyan dininde kalir ve Hiristiyan olarak ölür. Ve iste Muhammed, pek muhtemelen kafasinda canlandirdigi bu olayi bahane edinerek Kur'ân'a, müslüman olmiyanlarin sahadet ve yeminlerinin, müslümanlar hakkinda geçersiz olduguna dair yukardaki âyetleri (yâni Maide sûresi'nin, 106-107ci âyet'lerini) koyar53
Bu konuda Buharî'nin naklettigi baska bir hadîs ve bu hadîs''le ilgili baska bir olay daha vardir ki o da söyle: Câbir'in babasi Abdullah, Uhud savasi sirasinda sehid düser. Yarim düzineyi askin çocuklarini yetim birakir; bir hayli de borcu vardir. Borçlu bulundugu kisilerin çogu Yahudi'dir. Fakat onlardan borç alirken akid yapmamis ve yazili bir sey birakmamistir. Alacakli olan Yahudiler, Câbir'i sikistirmaga baslarlar. Câbir ne yapacagini sasirir. Babasindan kendisine sadece hurmalik bir arazi kaldigi için, bu hurmaligin ürünlerini alacaklilara vererek, babasinin borçlarini karsilamak ister. Fakat alacaklilar buna razi olmazlar. Câbir hemen Muhammed'e danisir ve babasinin Uhud seferi sirasinda sehid düstügünü hatirlatarak durumu anlatir. Muhammed kendisine söyle der: "Haydi sen hurmalari topla. Her cins hurmayi ayri ayri... harman et, sonra gelip bana haber ver". Câbir de öyle yapar. Bunun üzerine Muhammed, alacakli olan Yahudileri çagirir. Yahudiler hurma harmanlarini görünce güyâ taleplerini arttirirlar; alacaklari olandan fazlasini isterler. Fakat Muhammed, hurma harmanlarindan en büyük olaninin yanina giderek, bunlari alacaklilara dagitir ve böylece Câbir'in babasinin borçlarini tamamen öder. Geriye de bir hayli hurma kalmistir. Cabir : "Vallahi borç ödensin de kardeslerime bir hurma ile dönüp gitmege râzi idim. Halbuki ben bakiyordum, Resulullah bu bir harman'dan bütün alacaklilara verdigi halde hiç bir hurma eksilmedigini görmüstüm" diye anlatir54
Islâm kaynaklari, pek muhtemelen hayal ürünü bu olay vesilesiyle, Muhammed'in mucize yarattigini anlatmaga çalisirlar. Oysa ki bu bir mucize degil ve fakat Muhammed'in bir bulusudur. Yahudilerin sözüne ve yeminlerine ve sahadetine itibar etmeyip müslüman kisi'nin hesabina göre hareket etmis ve hurma ürünlerinin sadece bir kismini dagitarak borçlari ödemistir. Diger bir ihtimal'e göre de, Cabir'in babasinin Uhud'da sehid düstügünü göz önünde tutarak, onun ogluna cemile'de bulunmak istemis ve düsmanlik besledigi Yahudilere hiç bir sey vermemistir. Hurma harmaninda eksilme olmayisinin nedeni, pek muhtemelen, budur.
Muhammed'in getirdigi sistemde kâfirlerin tanikligi geçerli olmadigi gibi, yemin'leri de geçerli degildir. Onlarin yeminlerine itibar edilemeyecegini Abdullah Ibn-i Sehl'e'nin öldürülmesiyle ilgili olarak Sehl Ibn-i Ebî Hasme'nin rivâyetine dayali bir hadîs'den ögrenmek mümkündür; hadîs'le ilgili olay söyle:
Hayber Yahudi'lerini kendisine çekebilmek maksadiyle Muhammed, bir aralik onlara karsi taviz ve baris siyâseti uygulamaga baslar. O tarihlerde Abdullah ile Muhayyisa adindaki iki müslüman kisi, hurma toplamak üzere Hayber'e giderler. Islerini görmek üzere bir aralik birbirlerinden ayrilirlar. Bir müddet sonra Muhayyisa dönüp geldiginde Abdullah'i kana bulanmis sekilde öldürülmüs olarak bulur. Onu oracikda defnettikten sonra, yakin akrabasindan iki kisiyi55, yanina alarak beraberce Muhammed'in huzuruna çikar ve olayi anlatir. Muhammed, kendisine cinâyet'in Hayber'deki Yahudiler tarafindan islendigine dâir yemin etmesini söyler. Fakat Muhayyisa, olay sirasinda orada bulunmadigini ve öldürme olayini görmedigini belirterek: "Yaninda bulunmadigim ve görmedigim bir cinâyet hakkinda nasil yemin ederim?" diyerek yeminde kaçinir. Bunun üzerine Muhammed: "Su halde Yehûd elli yemîn ile isnâd ettiginiz cinâyetten berâet eder" der. Bunu duyan Muhayyisa ile yanindakiler itiraz ederler ve: "Yâ Resûla'llâh! Kâfirler gürûhunun yeminlerine nasil i'tibar ederiz?" diyerek razi olmiyacaklarini bildirirler. Onlarin bu itirazini uygun gören Muhammed, Yahudilere yemin teklifinde bulunmaktan vazgeçer. Vazgeçince davanin uzamasi ve Yahudilerin "kisâs" edilmeleri söz konusu olur. Oysa ki o siralarda Muhammed, biraz önce dedigimiz gibi, Yahudileri Islâm'a sokmak için "taviz" siyasetini sürdürmektedir. Iste bundan dolayidir ki öldürülenin diyetini (kan pahasini) hazineden ödeterek davayi bir an önce sona erdirmis olur56
Dikkat edilecek olursa Yahudilere yemin teklifi egiliminde görünmesi, adaleti saglama ve hak durumunu ortaya çikarma amacina dayali degildir. Çünkü böyle olmus olsaydi, sanik durumunda bulunan Yahudilere, taraftarlarinin itirazina ragmen, yemin verirdi. Oysa ki taraftarlarinin "Kâfirler gürûhunun yeminlerine nasil i'tibar edebiliriz?" seklindeki sözlerini geçerli saymis, ve böylece Yahudilerin yeminlerine bagli olarak is görülmeyecegini hükme baglamis olmaktadir.
X) Muhammed'in söylemesine göre Yahudi'ler ve Hiristiyan'lar kabirlerinde azâb içinde kivranirlar; Müslüman'lar ise kabir azâbindan Tanri'ya siginirlar
Muhammed'in es'lerinden Ayse'nin yanina bir gün, dilenmek için bir "yahudi karisi" gelir ve: "Allah seni kabir azâbindan korusun" diyerek duâ eder. Baska bir rivâyete göre Yahudi kadinlarindan biri Ayse'ye, "kabir azâbi" konusunda Muhammed'in bir sey söyleyip söylemedigini sorar. Ayse, kabir azâbi'nin ne oldugundan haberli bulunmadigi için: "Hayir (böyle bir seyden haberim yok), azâb-i kabir de ne imis?" der, ve gidip Muhammed'e: "Insanlar kabirlerinde azâba giriftâr edilirler mi?" diye sorar. Bu soruya Muhammed: "Ondan (yâni kabir azâbindan) Allah'a siginirim" der, ve sonra kabir azâbindan siginmayi Ashâbina "fermân buyurur" 57 .
Daha baska bir deyimle insanlar ölüpte gömüldüklerinde, kabir'lerinde azâba tutulurlar; fakat Müslümanlar Tanri'ya sigindiklari için bu azâb'tan kurtulurlar. Çünkü Muhammed onlara Tanri azâbindan Tanri'ya siginmalari için yukardaki sekilde "ferman buyurmustur"
Buna karsilik Hiristiyan'lar ve Yahudi'ler böyle bir fermandan yoksun birakildiklari için, kabirlerinde azâba ugrayacaklardir; hem de "dört ayakli hayvan"larin çektikleri sekilde azâb'a ugrayacaklardir. Çünkü Muhammed, Yahudi "karisinin Ayse'ye sordugu soruyu58 yanitlarken, bir de sunu eklemistir: "Onlar kabirlerinde öyle bir azâb görürler ki, o azâb-i behaim isidir". Burada geçen "onlar" sözcügü "Yahudi'ler", "behaim" sözcügü de "dört ayakli hayvanlar" karsiligi olarak anlasilmak gerekir59.
Hemen ekleyelim ki Muhammed, Yahudi'lerden ve Hiristiyan'lardan gayri, "münafik"larin da kâbir azâbinda kivranacaklarini bildirmekten geri kalmamistir. Hattâ "mÜnafik"likta asiri gitmis olanlara, Tanri'nin "iki kez" azâb edecegine daîr Kur'ân'a su âyet'i koymustur: "Çevrenizdeki bedevî Arap'lardan ve Medine halkindan münafiklar vardir ki, münafiklikta maharet kazanmislardir. (Ey Muhammed!) Sen onlari bilemezsin, biz biliriz onlari. Onlara iki kez azap edecegiz, sonra da onlar büyük bir azaba itileceklerdir" (K. Tevbe 101). Katâde ve Rebî' Ibn-i Enes gibi Kur'ân yorumcularinin söylemelerine göre burada geçen "iki kez azâb" deyiminden anlasilmak gereken sey, biri dünyâ'da, digeri de kabir'de olacak olan azab'tir60. Görülüyor ki "münafiklikta maharet kazanmis olanlar", iki kez azâb'a ugrayacaklar, ve sonra, daha büyük bir azâb'a sokulacaklardir, ki bu, muhtemelen cehennem azâbi olacaktir.
XI) Muhammed'in söylemesine göre "Kâfir"lerin (Yahudi'lerin ve Hiristiyan'larin) yeri Cehennem'dir; suç islemis Müslümanlar, Cehennem'den çikarilip yerlerine "kâfir'ler" konacaktir (K. Beyyine 6; Meryem 71-72)."(Cehennem'de, her bir Yahudi'nin ya da Hiristiyan'in ya da Sabiî'nin ruhu) Merkeb'in cani gibi agzindan ve burun deliklerinden çikacaktir "
Kur'ân'a koydugu çesitli âyet'lerle Muhammed, Ehl-i Kitab'in, yâni Yahudi'lerin ve Hiristiyan'larin tipki puta tapan Araplar (müsrikler) gibi cehennemde yanacaklarini bildirmistir. Bu âyet'lerden biri söyle: "Ehl-i Kitab ve müsriklerden olan inkârcilar, içinde ebedî olarak kalacaklari cehennem atesindedirler. Iste halkin en serlileri onlardir" (K. 98 Beyyine 6).
Öte yandan Muhammed'in söylemesine göre Tanri, öylesine keyfî ve öylesine kaprisli'dir ki, Cehennem'i insanlarla (ve Cin'lerle) dolduracagina dair kendi kendine söz vermis ve güyâ söyle demistir: "Biz, dilesek herkese hidayet verirdik, fakat (Cehennemi) cin ve insanlarla dolduracagima dair Benden söz çikmistir" (K. 32 Secde 13).
Anlasilan o'dur ki Tanri, eger dilemis olsa her kulunu Cennet'lik yapabilecek iken yapmamis, ve insan mantigin kolaylikla kavrayamayacagi bir mantikla, bütün insanlari, önce cehennem'e tikmak hususunda yeminler etmistir. Neden etmistir? Bilinmez. Fakat yemin ettigi içindir ki her bir kuluna su hatirlatmada bulunur: "Sizden (Cehennem'e) ugramayacak yoktur. Bu, Rabbinin yapmayi üzerine aldigi kesinlesmis bir hükümdür!" (K. 19 Meryem 71). Daha baska bir deyimle her insan, ister müslüman ister kâfir, ya da ister iyi, ister kötü olsun, önce cehennem'e sokulacaktir. Bununla beraber Tanri, müslümanlari cehennem atesinde yakmayip, kuraracaktir. Bir baska rivâyete göre mü'minler, daha önce Cehennem'e ugramakla beraber, orada yürdükleri yerlerin atesi sönecek, böylece yanmaktan kurtulacaklardir61. Daha dogrusu Tanri müslümanlari cehennem'den kurtaracak, fakat kâfirleri orada birakacaktir. Bununla ilgili âyet söyle: "Sonra BIZ, Allah'a karsi gelmekten sakinmis olanlari kurtarir, zalimleri (Kâfirleri) de orada diz üstü çökmüs olarak birakiriz" (K. 19 Meryem 72). Dikkat edilecek olursa Tanri burada "...Allah'a karsi gelmekten sakinmis olanlari kurtarir(iz)..." diyor! Hani sanki kendisine karsi gelmekten sakinmis olanlarin kim olduklarini bilmeden onlari cehenneme atmis da, attiktan sonra farkina varip hatasini düzeltmek istercesine cehennem'den çikarmis gibi bir durum var ortada!
Daha baska bir deyimle müslümanlar, tipki müslüman olmiyanlar gibi, önce cehennem'e atiliyorlar, fakat Allah'a karsi gelmekten sakinmis olanlar, Tanri tarafindan oradan çikartilip cennet'lere aliniyor. Kafirler ise Cehennem'de birakiliyor. Pek güzel ama Tanri, kendisine karsi gelmekten sakinmis olanlarin kim olduklarini bilmiyor miydi ki, onlari ceheneme atiyor? Eger bu insanlar nasil olsa cennet'e gidecek idiyseler, hiç korku ve endiseye kapilmadan dogruca cennet'e sokulsalar olmaz miydi?
Hiç kendinizi bu tür sorularla yormayiniz; yalniz sunu biliniz ki müslümanlarin cehennemde birakilmalari, ya da kâfir'lerin Cennete alinmalari hiçbir sekilde söz konusu degildir. Ebû Hüreyre'nin rivâyetine göre Muhammed, bu hususu biraz daha açikliga kavusturmak üzere söyle demistir: "Mü'min olmadikça Cennet'e giremezsiniz" 62
Her ne kadar Muhammed Kur'ân'a, Yahudi ve Hiristiyan'lardan "Allah'a ve ahiret gününe inanip yararli is görenlerin" mükafatlandirlacaklarina dair bazi âyet'ler (örnegin: Bakara 62; Maide 69)63 koymus olmakla beraber bunlari, sirf Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari kendisine bas egdirtmek, müslüman etmek ve bu nedenle onlarla iyi geçinmek maksadiyle davrandigi zamanlar koymustur. Esasen burada yer alan "Allah'a ve ahiret gününe inanip yararli is görenler" deyimi, müslümanliga yönelmis olan Yahudi'lerle Hiristiyan'lari kapsamaktadir. Bu dogrultuda olmayanlari cehennemlik saymis, ve onlarin kesin olarak Cehennem'de yakilacaklarina dair hükümler koymustur. Ayrica da ölüm döseginde son nefesini verirken müslüman kisinin cani'nin "ter" ile, "kâfir" (yahudi, hiristiya) kisinin cani'nin ise merkebin cani gibi agiz ve burun deliklerinden çikacagini bildirmis, aynen söyle demistir: "Mü'minin ruhu ter ile, kâfir'in ruhu ise merkebin cani gibi agiz ve burun deliklerinden çikar"