Baska Din ve Inançta Olanlara Karsi "Cihad" (Vurusmali Saldiri) Siyâseti!
[Muhammed'in "Ögüt verici ve Teblig edici Peygamber" niteligini terkedip baska din ve inançta olanlara karsi "Cihâd açmakla görevli Peygamber" durumuna geçmesi]
Daha önce de belirttigimiz gibi Muhammed, baska din ve inançta olanlari, özellikle Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari Islâm'a sokamayinca, onlara karsi düsmanlik siyâseti uygulamak ve onlari asagilamak üzere Kur'ân'a: "Allah'in gazabina ugramis milleti (Yahudileri, Hiristiyanlari) dost edinmeyin" (K. 60 Mümtahine 13), ya da: "...Ehl-i Kitab ile (Yahudilerle, Hiristiyanlarla, vs)"... (Islâmi kabul edene ya da) Boyunlarini büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savasin " (K. 9 Tevbe 29) seklinde ya da bunlara benzer hükümler koymustur. Bununla beraber bu tür hükümleri söz'de birakmayip eyleme sokmaktan ve vurusmali saldirilara, yâni "cihâd" siyâsetine basvurmaktan geri kalmamistir.
Gerçekten de, Muhammed'in söylemesine göre Tanri: "Kâfirler ve munafiklarla savas, onlara karsi sert davran" (K. 66 Tahrîm 9) diye emretmis, ya da:"... Onlarla savasmaya çagirilacaksiniz. Onlar Islâm oluncaya kadar vurusacaksiniz" (K. 48 Fetih 16), ya da:"...boyunlarini büküp kendi elleriyle Cizye verene kadar onlarla savasin" (9 Tevbe 29) demis ya da bu dogrultuda emirler vermistir. Yine hatirlatalim ki "Cizye" denen sey, Kitab ehli sayilan Yahudi'lerden ve Hiristiyan'lardan, nufus basina alinan bir tür vergidir ki, "Kafa parasi" diye de bilinir1. Eskiden bu "kafa parasi", onlardan her toplumun zenginligine, ya da fakirligine göre ayarlanir ve alinirdi. Örnegin Sam Hiristiyan'larindan nüfus basina dört dinar, buna karsilik Yemen'in müslüman olmayan ahalisinden bir dinar olmak üzere alinirdi2.
Her ne kadar bu verginin, müslüman olmiyan kimselerin Islâm diyarinda oturmalari ve hayat ve özgürlük haklarinin korunmasi karsiliginda alindigi kabul edilirse de aslinda islâm'a girmemis olmalarinin cezâsidir. Ve kafa parasini onlara, kendi elleriyle ve "zelîlâne" (asagilanmis) bir sekilde ödettirmekten maksat, müslümanligi kabul etmemis olmanin kötülügünü anlatmaktir. Nitekim Diyânet Isleri Baskanligi, Kur'ân'in Tevbe sûresi'nin 29cu âyeti'nin açiklamasinda aynen söyle diyor: "Cizye: Fukaha örfünde Ehl-i Kitaptan (yâni Yahudi'lerden ve Hiristiyan'lardan) müslüman olmiyanlarin bir muâhede ile nüfus basina vermegi deruhte ettikleri vergidir ki, bu vergi bir bakimdan Ehl-i Kitab'in Islâm diyârinda ikâmetleri ve hayat, hürriyet haklarinin muhâfazasi mukâbilinde zimmetlerine terettüb eden bir vazîfedir. Ve bu cihetle kendilerine Zimmî itlâk olunmustur. Öbür bakimdan da Müslümanliktan imtinâlarinin cezâsidir. Ayet'in son fikrasinda: -'... bu vergiyi derûhde eden muâhidlerin (yâni Yahudi'lerin, Hiristiyan'larin) vergilerini bizâtihî kendileri getirip zelîlâne bir vez' ile vermelerinin sart kilinmis olmasi da bunu tey'id etmektedir ki, muâhidlere, her bergi verdikçe, müslümanliktan imtinâlarinin fenâligi ihtâr edilmis olacaktir-"3
Hemen ekleyelim ki Kur'ân, "kâfir'lere" karsi vurusmali saldirilari (yâni "cihad"i) öngören hükümleri kapsar. Islâm tarihi, bu hükümlerin uygulanmasi tarihinden baska bir sey degildir. Islâm devletlerinin baslica görevi, Kur'ân'in bu hükümleri geregince is görmek, yâni "savas" siyâsetine yönelmek olmustur4.
Eger Islâm devletleri, bu görevi günümüzde yerine getiremiyor iseler, bu onlarin güçsüz ve âciz durumda bulunmalarindandir. Bati dünyâ'sina galebe çalabilecek silahlara ve olasiliga sahip bulunmus olsalar, "cihad" siyasetini gerçeklestirmekten ve yeryüzünü "Dar-ül Islâm" sekline getirmekten bir an için geri kalmayacaklardir.
*
Daha önceki sayfalarda gördük ki Muhammed, ilk baslarda, yani daha henüz güçsüz durumda iken kendisini, "uyarici", "ögüt verici" seklinde, yani sanki sadece teblig'de bulunmakla görevli kilinmis gibi göstermistir (Örnegin: Imran sûresi, âyet 20, vs...). Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari kazanmak amaciyle, onlarin dinsel geleneklerini benimser görünmüs (örnegin Kudüs'ü "Kible" yapmis, giyecek, yiyecek ve âilevi iliskiler, vs... konularinda onlari hosnud edici hükümler koymus), ve fakat güçlenipte onlarin hakkindan gelecegini anlayinca "teblig edici" ya da "ta'viz" verici siyâsetten vazgeçmistir. Vazgeçtikten sonra, daha önce onlari hosnud etmek maksadiyle koydugu seyleri degistirmis (örnegin Kible'yi Kudüs'ten Mekke'deki Kâ'be yönüne döndürmüs, onlarin yasam tarzina uymaktan vazgeçmis, vs...) ve saldirgan, ve tehdit saçan bir siyâset izlemistir. Basvurdugu tehdit'ler arasinda "Artik müslüman olacak misiniz?" (K. 21 Enbiyâ 108) seklinde sabirsizligini belirtirten, ya da: "Size ...açikladim, tehdit oldugunuz seyin yakin mi, uzak mi oldugunu bilmem" (K. 21 Enbiya 109) diyerek niyetlerinin ne oldugunu hissettiren hükümler vardir. Islâm'i yaymak hususunda onlari birer engel saydigi içindir ki, kendi taraftarlarini onlara karsi husumet ortami içerisinde tutmak zorunlugunu hissetmekteydi. Nitekim giderek güçlendikce, "tehdid" ve "düsmanlik"larinin dozunu da arttirmis, örnegin onlari iki yüzlülükle, fesatcilikla damgalayarak ölümle tehdit eder olmustur (K. 33 Ahzab 61-62). Ve nihâyet "cihad" siyasetine geçmis ve "Kâfirlerle" savasmadikca kiyamet gününün gelmeyecegini" açiklamistir5. Örnegin Yahudi'lere karsi vurusmali saldiri siyâsetini, su sözleriyle vurgulamistir: "Müslümanlar Yehûd ile harb edecek (ve onlari tamâmiyle kirip mahvedecek) Hattâ onlardan bir Yehûdî tas arkasina saklansa (da sag kaldigi farz edilse) tas parçasi da (dile gelerek) -Ey Allah'in kulu, su arkamdaki Yehûdî'dir, onu da öldür- diyecektir"6.
Medîne'ye hicret edisinden iki yil kadar sonra giristigi bu saldiri siyasetini, ölünceye kadar sürdürecektir. Bu siyâseti, sadece içerdeki "kâfir"lere karsi degil fakat disardaki "kâfir"lere karsi da ayni siddetle uygulamaga girisecektir. Örnegin Hüdeybiye olayindan sonra müslümanlara verdigi emir sudur: "Onlarla savasmaya çagirilacaksiniz. Onlar Islâm oluncaya kadar vurusacaksiniz" (K. 48 Fetih 16). Burada geçen "Onlar" sözcügü, Hiristiyan'ligin temsilcisi olan "Rumlar"dir (Romalilar'dir). Her ne kadar bazi yorumcular "onlar" sözcügünü "Romalilar" ya da "Farslilar" seklinde anlarlarsa da, farketmez, çünkü her iki sekilde de "hosgörüsüzlük" söz konusudur. Belirtmekte yarar vardir ki Muhammed, Orta Asya'da yasamakta olan Türkler'e karsi savas verilmedikçe "kiyâmet" günunun gelmeyecegini söylemekten geri kalmamistir7.
Fakat her ne olursa olsun, ömrünün son dönemini kapsayan on, ya da on üç, yillik süre boyunca, bir yandan "müsrik" Arap'lara karsi savasirken, diger yandan da Yahudi kabilelerine saldirmis, esirler ve ganimetler almis, aldigi esirleri "köle" olarak kullandirmis, ya da yurtlarindan sürmüs, ya da kiliçtan geçirtmis (Benî Kureyza esirlerine yaptigi gibi), ve nihayet ölüm dösegine düsüpte son nefesini verirken: "Arap yarim adasinda (Cezîretü'l-Arab'da) iki din bir arada bulunmayacak" , ya da "Islâm'dan baska din kalmayincaya kadar savasin", seklindeki vasiyetiyle 8, müslüman'lari, müslüman olmayan'lara karsi kin, düsmanlik ve savas duygulariyla yogurmustur.
I) Baska dindekilere (özellikle Yahudi kavim'lerine) karsi vurusmali saldiri (Cihâd) siyasetini pekistirme yollari:
Islâm'dan gayri din ve inançtakileri "sapik" olarak tanimlayan Muhammed, onlara karsi saldiri siyasetini geçerli kilabilmek için bir takim gerekçe ve bahaneler ortaya vurmus, ve bunlari Tanri'dan geldigini söyledigi vahiy'lere oturtmustur. Örnegin Yahudi'lerin ve Hiristiyan'larin kendisini peygamber olarak kabul etmemelerini, ya da alaya alip yermelerini Tanri'ya karsi gelmek seklinde yorumlamistir. Vaktiyle kendilerine gönderilmis olan peygamber'leri öldürmüs olduklarini, kendilerine verilen Kitab'lari (Tevrat'i, Incil'i) tahrif edip ahidlerini ihlâl ettiklerini iddiâ ederek (Örnegin Bkz. Nisa 155), ve nihâyet Islâm'a girmekten kaçindiklarini söyleyerek onlari, Tanri'nin gazabina muhatap kilmistir. Bu arada kendisini tenkid eden Yahudi sairlerini (örnegin Mervan kizi Esmâ'yi, ya da Ka'b Esref'i, vs...) öldürtmek sûretiyle yildirma siyâsetine girismistir. Öte yandan mevcut andlasmalari ihlâl ettiklerini ileri sürerek Medîne ve civarinda yasayan Benî Kaynuka, Benî Nadir ve Benî Kureyza gibi en ünlü ve varlikli Yahudi kabilelerini yok etmis, mal ve arazilerine el koyup onlari yerlerinden sürmüstür. Her ne kadar seriâtçi'lar, Yahudi'lere karsi Muhammed'in giristigi bu saldiri ve savaslari, onlardan gelen (ve gelebilecek olan) tehlikeleri önleme amacina dayali bulundugunu söylerlerse de yalandir. Su bakimdan ki bu saldiri ve savaslarin tek amaci, Islâm'dan gayri unsurlari ortadan yok etmek idi. Nitekim ölüm döseginde iken söyledigi: "Arap yarim adasinda (Cezîretü'l-Arab'da) iki din bir arada bulunmayacak" seklindeki sözler bunun kanitidir. Kisaca fikir edinmek üzere bir iki örnekle yetinecegiz.
Fakat bu örnekleri özetlemeden önce sunu belirtmek gerekir ki, bir an için bu saldiri ve savaslarin nedenlerinin, Yahudi'lerden ya da Hiristiyan'lardan gelme direnmeler, ya da kötülükler oldugunu kabul etsek bile, kendisini "Tanri elçisi" olarak tanimlayan bir kimse'nin, kiliç yolu is görmesini, saldirilar tertipleyip ganimetler edinmesini, ele geçirdigi esirleri köle olarak kullanmasini ya da kafalarini kestirterek öldürmesini, ve bütün bunlari Tanri emriyle yaptigini söylemesini kabul etmek güçtür.
A) Islâm'a girmek istemeyen "Benî Kaynuka" Yahudilerinin sürgün edilmeleri:
Medîne'ye hicret ettikten sonra Muhammed, kendisini siirleriyle hicveden Abû Afak, ve Mervan kizi Esmâ ve Ka'ab b. Esref adindaki Yahudi sâir'lerini öldürtmek sûretiyle Yahudi kabileleri arasinda büyük bir korku, telas ve huzursuzluk yaratmis olur. Yahudi'ler, kendileri bakimindan büyük bir tehlikenin dogmakta oldugunu hissederek endiselenirler. Nitekim Hicret'in ikinci yili içerisinde Beni Kaynuka kabilesinin basina gelenler, bu endiselerin dogruklugunu ortaya vurmustur.
Beni Kaynuka kabilesi, Medîne Yahudilerinin altun ve ziynet ticaretiyle ugrasan bir bölümüdür ki cesâretlilikleriyle taninmistir9. Muhammed'in Medîne'ye gelisinde, diger Yahudi kabileleri gibi, onlar da onunla yardim andlasmasi yapmistirlardir. Andlasma hükümlerine göre Muhammed'in aleyhinde hiç kimseye yardim etmeyeceklerine, Medîne'ye bir saldiri vâki olacak olursa Muhammed'e katilarak karsi cephe yaratacaklarina dair söz vermislerdir. Böylece her hangi bir dis tehlikeye karsi kendi güvenliklerini saglamis olacaklardi. Bazi Arap kaynaklarinin (örnegin Ibn Selûl'ün) söylemesine göre Beni Kaynuka yahudilerinin müslümanlara, bir çok vesilelerle, büyük yardimlari dokunmustur. Bununla beraber bu Yahudi'ler, Muhammed'in bütün israrlarina ragmen Islâm'a girmemislerdir.
Ancak ne var ki Bedir savasi'ndan sonra is degisir: bu savasi kazanan Muhammed, güçlenmis olmanin verdigi bir güvenle Yahudi'ler üzerindeki baskilarini arttirir; onlari müslüman olmaga çagirir. Muhammed'in çok israrli baskilari karsisinda Yahudi'ler ne yapacaklarini sasirirlar. Muhammed, bir gün Benî Kaynuka Yahudi'lerini Medîne'nin pazar yerlerinden birinde toplar, ve son def'a olmak üzere müslüman olup olmayacaklarini sorar; olmayacak olurlarsa, Bedir savasi vesilesiyle Kureys'lilerin basina gelen felâketin, kendi baslarina da gelecegini hatirlatir10. Fakat Benî Kaynuka Yahudi'leri direnirler ve Islâm'a girmeyeceklerini, kendi atalarinin dininde kalacaklarini bildirirler. Bunun üzerine Muhammed, onlarla olan andlasmayi bozmak için bahaneler arar; bahane olarak da bir Arap kizinin yahudiler tarafindan alaya alinmasini vesile yapar. Islâm kaynaklarinin bildirmesine göre olay kisaca söyle:
Güyâ Yahudi'ler bir gün bir Arap kizini alaya alirlar. Buna öfkelenen bazi Arap'lar, Yahudilerden birinin üstüne saldirip öldürürler. Yahudi'ler de buna karsilik verirler. Mevcud antlasma hükümlerine göre böyle bir durumda, iki tarafin birbirlerine kisas hükümlerini uygulamalari ve anlasmazligi bu sekilde çözümlemeleri gerekirken Muhammed böyle yapmaz. Bu olayi vesile edinerek, Benî Kaynuka ile olan antlasma'yi iptal eder. Ederken de, antlasmanin Yahudiler tarafindan bozulmasi ihtimalinin Tanri tarafindan kendisine önceden bildirilmis oldugunu öne sürer ve Kur'ân'a su âyet'i koyar: "Eger bir toplulugun antlasmaya hiyânet etmesinden korkarsan, sen de onlara karsi ayni sekilde davran. Dogrusu Allah hâinleri sevmez" (K. 8 Enfal 59)11.
Oysa ortada, antlasma'nin Yahudi'ler tarafindan bozulmasi ihtimaline yer veren bir sey yoktur; çünkü Yahudi'ler, Bedir savasini kazanmis olan Muhammed'e karsi bunu yapacak durumda degillerdir. Nitekim Muhammed'in onlara karsi: "Eger Islâmiyeti kabul etmezseniz basiniza ayni sey gelir" seklinde tehdit'te bulunmasi, bunun böyle oldugunun kanitidir.
Görülüyor ki ortada henüz ciddî bir tehlike yok iken, ve andlasmanin Yahudiler tarafindan bozulmasi ihtimali dahi söz konusu degilken Muhammed, Benî Kaynuka'ya karsi savas vesilesi yaratmistir12.
Antlasmayi bozduktan sonra, tasarladigi plan geregince Beni Kaynuka'ya karsi saldiriya geçer; 15 gün onlarin evlerini ve kalelerini kusatir. Kusatma boyunca seslerini çikarmayan Yahudiler, onbesinci gece kalelerinden çikarak teslim olurlar. Islâm kaynaklarindan açiklamlarina göre Muhammed, bütün esirlerin elleri arkalarina çekilerek baglanmalarini ve sonra da kafalarinin kesilerek öldürülmelerini emreder. Fakat Sahabe'den Abdullah Ibn-i Ubeyy Ibn-i Selül bu karari "insafsiz" nitelikte bulur ve Muhammed'in yanina giderek müdahele eder: bu Yahudilerin evvelce kendisine ve Müslümanlara yardimci olduklarini hatirlatir ve bagislanmalarini ister. Fakat Muhammed onu dinlemez ve adamlarina verdigi "öldür" emrini yeniler. Bunun üzerine Ibn-i Selül öfkelenir, ve Muhammed'in yakasina sarilarak: "Onlar beni siyah ve kizila karsi korudular, sen ise onlari bir günün sabahinda kesip biçmek istiyorsum. (Onlari) serbest birakincaya kadar elimi yakandan çekmeyecegim" der. Hattâ bununla da yetinmez, bir de ayrica Muhammed'i tehdit edercesine sunlari ekler: "(Eger kararindan dönmezsen) bozgunlara sebeb olacagindan korkmakta oldugumu tey'id ederim "13.
Belirtelim ki Ibn Selül, taninmis bir Arap kabilesi olan Hazrecî'lerin reisi olup Muhammed'in Medîne'ye gelmesinden sonra müslümanligi kabul edenlerdendir. O zamanlar Sahabe'nin önemli kisilerinden biri olarak bilinirdi14.
Ibn Selül'ün bu sekildeki tehdidinden çekinen Muhammed: "(Beni Kaynuka ahalisine) ve onlarla birlikte (Ibn-i Selül'e) lânetler olsun" diyerek Yahudi esirleri öldürtmekten vazgeçer. Fakat kadin ve erkekleriyle, çoluk ve çocuklariyle onlari yurtlarindan sürer. Bu sürülenlerin sayisinin yediyüz'den fazla oldugu anlasilmaktadir15. Bu Yahudiler, biraz önce dedigimiz gibi, kuyumculukla ugrasirlardi; topraga sahip degillerdi. Sürgün emrinden sonra Muhammed onlarin bütün varligina, esyalarina, kuyumculuk aletlerine el koyar, ve her seylerini ganimet olarak alir. Ele geçirdigi ganimet mallarindan begendiklerini kendisi için ayirir. Ganimet mallarini bese böler, ve beste birini de kendisi için ayirdiktan sonra kalan kismi Sahabe'leri arasinda paylastirir. Bu vesile ile tarihçi Taberî söyle diyor: "Islâmiyette ilk önce ganimet mallarindan beste biri bu yil alindi... Bu kisim Tanri elçisi tarafindan alinan ilk beste bir idi "16.
Söylemeye gerek yoktur ki kendisini peygamber olarak kabul ettirmek isteyen bir kimse için bu, pek "imrenilecek" bir davranis degildir: Islâm'i kabul etmediler diye baska bir dinden olanlara saldirmak maksadiyle bahane yaratmak; "Andlasmayi bozmalari ihtimali vardir" seklinde Tanri'dan âyet geldi diyerek saldiriya geçip, koca bir kavmi esir almak, ve sonra kadin erkek, çoluk çocuk hepsinin kafalarini kestirmege kalkismak; ve sonra Sahabe'den birinin tehdit ve israri üzerine bundan vazgeçip bütün mallarina el koyarak onlari sürgüne yollamak! Kuskusuz ki Tanri elçisi olarak is gören bir kimsenin yapacagi seyler degildir bunlar! Yüce oldugu kabul edilen bir Tanri'ya elçilik eden kimselerden beklenen sey, kiliç yolu ile ve korku yaratarak degil fakat iknâ yolu ile is görmektir.
B) Benî Nadir Yahudilerinin (Nadirogullari'nin) Yurtlarindan çikarilip sürgüne yollanmalari; arazi ve tarlalarinin Muhammed'e ait sayilmasi (K. Hasr 2-6);
Hayber yahûdilerinden bir kabile olan Benî Nadir (Nadirogullari) kabilesi, Medîne'de yasayan Benî Kurayza ve Benî Kaynuka Yahudileri gibi, zenginliklere sahipti: ticâret, san'at ve ziraatle ugrasirlardi17. Tipki diger Yahudi kabileleri gibi, onlar da önceleri, Muhammed'le savunma sözlesmesi yapmislar ve ona yardimci olmuslardir. Fakat Muhammed'in giderek artan hosgörüsüzlügüne ve hele Benî Kaynuka'ya karsi giristigi saldirilara tanik olmakla, tam bir huzursuzluga kapilmislardir. Tehlikenin kendilerine yöneldigini anladiklari için korunma yollarini aramislardir. Bununla beraber Muhammed'i tahrik etmis olmamak için, ona karsi kötü bir davranisa yönelmekten kaçinmislardir.
Her ne kadar Islâm kaynaklari, Benî Nadir Yahudi'lerinin Islâm'a karsi ayaklanmaga kalkistiklarini, Müslümanlari arkadan vurmaga çalistiklarini, ve bu nedenle Muhammed'in onlara savas açtigini söylerlerse de tarihî gerçek bundan çok farklidir. Su bakimdan ki, yukarda belirttigimiz Benî Kaynuka olaylarindan sonra, Mekke'deki Kureysli'lerden bir grup, daha önce Bedir'de ugradiklari yenilgiyi hazmedemeyerek, Abû Sufyan idaresinde Medîne önlerine geldiklerinde, Benî Nadir Yahudileri ona yardimci olmaktan kaçinmislardir; hattâ Abû Sufyan'in istegine ragmen, onu kabul edip konusmaga bile yanasmamislardir. Ancak ne var ki aralarindan biri Kureys lehine casusluk yapmis ve Abû Sufyan bu sayede bazi müslümanlarin evini atese vererek Mekke'ye dönmüstür. Ve iste Muhammed bu olayi kendisine vesile edinmis, ve sanki Benî Nadir, Islâm'i yok etmek için antlasmaya ihânet etmis de kendisine karsi isyana kalkmis gibi bir hava yaratmistir. Bazi Islâm kaynaklari, Benî Nadir'in Muhammed'e karsi savas açtigini söyliyecek kadar ileri giderler18. Bazilari da Benî Nadir Yahudi'lerinin Muhammed'i öldürme girisiminde bulunduklarini, fakat Tanri'nin haber vermesi üzerine Muhammed'in bu tehlikeden kurtuldugunu söylerler19. Oysa ki, biraz önce degindigimiz gibi, bu söylenenlerin hepsi de yalandan ibârettir. Nitekim Muhammed, ne Benî Nadir'in, ve ne de diger yahudi kabilelerinin, kendisine ve müslümanlara karsi tehlike yaratabilecek bir davranisa geçmeyeceklerini, ve çünkü onlarin hakkindan gelebilecek kadar güçlendigini çok iyi bilmekteydi. Ne var ki, az zaman önce Benî kaynuka Yahudi'lerinden ele geçirdigi ganimetler, onun ve taraftarlarinin varlik edinme (yagma ve talan) hirslarini arttirmisti. Benî Kanuka'dan saglanan seylerin bir o kadarini, Benî Nadir'e saldirmak suretiyle saglanacagindan emindi. Saldirmak için Tanri'dan âyet indigini söyleyerek gerekçe bulmak da kolay olduguna göre mesele yoktu.
Iste bu düsüncelerle, hicret'in 37. ci ayinda, Medîne'ye iki mil mesafede bulunan Nadirogullari'na karsi saldiriya geçmek üzere hazirliklarini tamamlar. Esas amaci, onlari yerlerinden sürmek ve zengin arazilerine ve hurmaliklarini ele geçirmek oldugu için, isini kolaylikla basarabilmek maksadiyle, saldiriya geçmeden önce onlara, tasinabilir mallariyle birlikte Medîne'yi terkedip baska yerlere gitmelerini, aksi taktirde boyunlarinin vurulacagini bildirir. Yahudiler ona karsi koyamayacaklarini düsünerek teklifi kabul ederler ve yol hazirligina girisirler. Fakat güyâ munafik'larin kiskirtmasi üzerine vazgeçerler ve : "Biz yerimizden çikmayacagiz" derler. Bunun üzerine Muhammed, onlarin kalelerini kusatir; pusu kurmasinlar diye de onlara âit hurmaliklardan bir kisminin kesilmesi için askerlerine emir verir. Ancak ne var ki onlar tarafindan: "Ya Muhammed! Hani sen yeryüzünde fesat çikarmamakla emrolunmustun?" seklindeki bir itirazla karsilasir. Bu itirazlari karsilamak üzere Tanri'dan vahiy geldi diyerek Kur'ân'a su âyet'i koyar: "Hurma agaçlarindan, herhangi birini kesmeniz veya oldugu gibi birakmaniz hep Allah'in izniyledir ve O'nun yoldan çikanlari rezil etmesi içindir" (K. Hasr sûresi, âyet 5). Bununla anlatmak ister ki, kendileriyle savas yapilan "kâfir"lerin kale'lerinin, ev'lerinin yikilmasinda, agaçlarinin kesilmesinde bir sakinca yoktur20. Bu emir üzerine askerler hurma agaçlarini kesmeye baslarlar. Bunu gören Benî Nadir ahalisi, kusatma'dan az sonra "eman" dileyerek yurtlarini terkedeceklerini bildirirler. Böylece Muhammed, savas vermeden Benî Nadir Yahudilerini esir almis olur. Ve ilk is olarak onlara evlerini ve arazilerini terkedip gitmelerini, giderlerken de develerini yükleyip götürebilecekleri kadar mal almalarini ve fazlasini birakmalarini emreder21.
Söylemege gerek yoktur ki deve'lerin yüklenebilecegi mal, pek fazla bir sey degildir22. Nitekim Yahudiler, bu emir geregince bir miktar mallarini alip götürmekle beraber, büyük bir kismini birakmak zorunda kalmislardir. Bir kismi Sam'a, bir kismi da Filistin bölgesine gidip oralarda yerlesmislerdir. Muhammed onlarin evlerine, arazilerine, mallarina ve zengin hurmaliklarina el koymus; bunlarin tamamini kendisine ait saymistir. Onlardan ele geçirdigi elli adet zirh'i, elli migferi ve 340 kadar kilici askerleriyle paylasmistir23. Daha baska bir deyimle arazi ve hurmalik'lardan askerlere pay vermemis, bunlarin hepsinin kendisine ait oldugunu, ve çünkü bu mallarin savassiz olarak ele geçirildigini söylemistir. Vurusmali savas yolu ile (yani çarpisarak) düsmandan alinan mallarin beste birinin Tanri'ya ve kendisine âid olup geri kalanlarin "Gâzi"ler arasinda paylastirdigi halde, savassiz elde edilen mallarin tamaminin (ki "Fey" tâbir olunur) Tanri'ya ve kendisine kalmasi gerektigini bildirmis, bu dogrultuda olmak üzere Kur'ân'a su âyet'i koymustur: "Ey inananlar! onlarin mallarindan Allah'in Peygamberine verdigi seyler için siz ne at ve ne de deve sürdünüz; fakat Allah peygamberlerine de diledigi kimselere karsi üstünlük verir" (K. 59, Hasr Sûre'si, âyet 6)
Böylece Benî Nadir Yahudi'lerine âit arazi ve hurmaliklarin tamamini ele geçirmistir. Ayni seyi, savassiz olarak elde ettigi Fedek arazileri için de yapmis ve bu arazileri kendisine âit saymistir24. Islâm kaynaklarindan ögrenmekteyiz ki bu arazilerin gelirleriyle kendi kadinlarinin yillik nafakalarini saglar, kendi hizmetinde çalistirdigi iscilerinin ücretlerini karsilardi. Bu arazilerin ve hurmaliklarin geliri öylesine bol olmali ki, âilesinin yillik nafakasini ve isçilerinin yillik ücretlerini karsiladiktan gayri geriye kalanlari da Islâm "mücâhidlerine" ve önemli buldugu diger müslüman kisilere dagitirdi25.
Müslüman olmadilar diye Yahudi'lerin üzerine yürüyüp onlari dize getirmis olmayi, ve sürgüne yollamayi Tanri'nin bir basarisi imis gibi göstermek üzere de Kur'ân'a su âyet'i koymustur: "Kitab ehlinden inkarci olanlari ilk sürgünde yurtlarindan çikaran O'dur. Oysa ey Inananlar! çikacaklarini sanmamistiniz, onlar da, kalelerinin kendilerini Allah'tan koruyacagini sanmislardi. Ama Allah'in gazabi onlara, beklemedikleri yerden geldi..." (K. 59 Hasr 2). Yâni Muhammed'in söylemesine göre Tanri, "inkârci" olan Yahudileri yurtlarindan sürgüne çikarmis olmakla övünmüs ve Müslüman kul'larina: "Gördünüz mü! Onlari kalelerinden çikaracagimi sanmamistiniz ama, iste çikardim ve sürgüne yolladim" seklinde konusmustur. Bununla da yetinmeyip: "Eger onlari sürgüne yollamasaydim baska türlü de cezalandirirdim. Ahirette de onlar için cehennem azabi vardir" diyerek öfkesini çikarmistir (K. Hasr sûresi, âyet 3)
Yukarda anlattiklarimizda anlasilmaktadir ki Benî Nadîr Yahudi'lerine karsi girisilen ve onlarin sürgüne yollanmalariyle sonuçlanan saldirilarin, dis görünüs itibariyle nedeni, onlarin müslüman olmayi kabul etmeyip "inkarci" kalmalaridir. Fakat bu saldirganligin asil baska bir amaci daha vardi ki, o da onlarin zenginliklerini ele geçirmekti. Iste bu amaci gerçeklestirmek içindir ki Muhammed, onlarin kendisine ihânet, ve sözlesmeyi ihlâl ettikleri gerekçesine sarilmistir.
C) Benî Kureyza Yahudi'lerinin kiliçtan geçirilmeleri (K. Ahzâb 26-27):
Hicret'in 5.yilinda Muhammed, Benî Kureyza adindaki Yahudi kabilesini yok eder. Benî Kureyza, tipki Benî Nadir ve Benî Kaynuka kabileleri gibi, eskiden beri Medîne ve civarinda yasayan Yahudi kabilelerinden biridir. Tipki digerleri gibi, onlar da san'at ve ticaretle ugrasirlar, bol varliga sahib bulunurlardi. Ve yine onlar gibi, Muhammed'in bütün çagrilarina ragmen Islâm olmaktan kaçinmislardi.
Muhammed'in giristigi saldirilari hakli göstermek hususunda pek usta olan Islâmcilar, Benî Kureyza Yahudi'lerinin, tipki diger Yahudi kabileleri gibi, Muhammed'le yapmis olduklari antlasma'yi bozup, müslümanlara karsi savas açtiklarini öne sürerler; güyâ "ihânet" niteligindeki bu davranislari yüzündendir ki Muhammed, onlarin üzerine yürümüs, ve "erkeklerini öldürtmüs, kadinlarini ve çocuklarini ve mallarini müslümanlar arasinda bölüstürmüstür"26
Oysa ki Benî Kureyza Yahudi'lerinin müslümanlara karsi savas açtiklari, ya da savasa vesile yarattiklari iddiâlarinda tarihî bir gerçek yoktur. Çünkü savasi açan Benî Kureyza degil, fakat Muhammed'tir. Bunun böyle oldugunun kaniti sudur ki, Benî Kureyza reisi Abu'l-Hukayk, kendisini Muhammed'e karsi ortak saldiriya çagiran Gatafan'lara yardimci olmamis ve onlara : "(Hayir size katilamam çünkü) Ben Muhammed'le antlasmaliyim" diye cevap vermistir. Ancak ne var ki Muhammed, Beni Kaynuka'yi ve Benî Nadir'i yok ettikten sonra, onlar kadar varlikli olan Benî Kureyza kabilesini de temizleyecek olursa, hem yeni bir zenginlik kaynagina kavusacagini ve hem de artik Yahudi'lerden büs-bütün kurtulmus olacagini hesaplamistir. Bu plani'ni gerçeklestirmek ve saldiriya geçmek üzere bahane olarak Beni Kureyza'nin müsriklere yardimci oldugunu, ve ihânet içerisinde bulundugunu söyler. Söylerken de Cebrâil'in gelip kendisini, Benî Kureyza'ya karsi saldiriya geçmek hususunda zorladigini ekler. Güyâ Cebrâil ona, Hendek savasi'ndan sonra, söyle demistir: "(Ey Muhammed) Sen (ve Ashabin) silhahlarinizi çikardi iseniz, melekler Hendek olayindan sonra silahlarini çikarmadilar... Tanri sana, Benî Kureyza üzerine yürümeni emrediyor; ben Benî Kureyza yurduna gidiyorum (arkamdan gel)".
Ve iste Tanri'dan geldigini söyledigi bu emir geregince, askerlerini pesine takip Benî Kureyza üzerine yürür, ve onlara: "Ey maymun evlâdi (Yahudiler) Tanri sizi zelîl edip size azâbini indirmedi mi?" diye küfürler savurarak kalelerini kusatir. Yirmi bes günlük bir kusatmadan sonra onlari, kalelerinden indirerek esir alir. Esir aldiklarinin sayisi, kadin, erkek, çoluk çocuk olmak üzere iki bin civarindadir. Ele geçirdigi mallari, esir kadinlari ve çocuklari ganimet kurallarina göre paylastirir. Esir aldigi kadinlardan bir kismini, pazarda satisa çikartir ve at ve silah karsiliginda olmak üzere sattirir. Erkek esirlerden dokuz yüz kadarinin ellerini ve ayaklarini iple baglatarak bir kenara ayirtir. Bunlarin tümünün kafalarinin kesilmesine karar verir. Fakat kendi taraftarlarindan olan Evsî'ler, onu bu kararindan vazgeçirmek isterler, çünkü Benî Kureyza onlarin eski müttefikleridir, onlardan vaktiyle yardim görmüslerdir. Onlari hosnud eder görünmek için Muhammed, Benî Kureyza'nin kaderi hakkinda karar vermek üzere birini seçmelerini emreder. Bu emir üzerine Sa'd b. Mu'âz adinda biri hakem seçilir. Bir rivâyete göre Mu'âz'i Evsî'ler, bir baska rivâyete göre de Yahudi'ler seçmislerdir. Fakat her ne olursa olsun Evsî'ler, hakem olarak Mu'âz'in seçilmesine sevinirler, çünkü onun kendi içlerinden biri olarak tarafsiz karar verecegini sanirlar. Oysa Mu'âz Muhammed'in en sadik ve itaatkâr adamlarindan biridir, ve Benî Kureyza ile geçmiste, zaman zaman kötü iliskileri olmustur. O kadar ki besledigi intikam duygularinin itisiyle Tanri'ya söyle duâ etmistir: "Ilâhî, Benî Kureyza'dan intikam ile dideleri rusen etmedikçe ruhumu kabzetme...".
Arap kaynaklarin bildirmesine göre Mu'az bu duâ'yi, kendisine Benî Kureyza hakemliginin verildigi günden bir evvelki gece yapmis27, ve ertesi gün bütün esirlerin öldürülmelerini hükme baglamistir! Mu'âz'in verigi hüküm'den son derece hosnud olan Muhammed, bu hükmün Tanri'nin hükmüne uygun düstügünü ve bunun böyle olacaginin melekler tarafindan esasen kendisine önceden bildirildigini söyler ve Mu'âz'a söyle der: "Kasem olsun ki sen, Allah'in yedi kat semâvât üzerindeki hükmüne muvâfik hükmü verdin. Bunun böyle olacagini seher vakti Melek gelip bana haber verdi idi" 28 .
Ibn-i Ishak ve Ibn-i Hisâm gibi en saglam kaynaklardan ögrenmekteyiz ki Muhammed, kafalarin kesilmesi hakkinda Mu'âz'in vermis oldugu kararin derhal yerine getirilmesini, yâni dokuz yüz esirin29 kellelerinin kestirilmesini emreder. Ederken de, her seyden önce Medîne pazari'nin ortasina büyükçe bir kuyu kazdirtir, ve esirlerin kesilen kafalarinin bu kuyuya atilmasini ister. Ve sonra Ali ile Zübeyr'i yanina çagirarak: "Kilicinizi çekin ve bunlarin kafalarini birer birer kesip, kuyuya atin" der30. Ali ile Zübeyr kafalari kesmege baslarlar. Az geçmeden Muhammed bu isi, yaninda bulunan Hazrecî'lere havale eder. Ister ki Hazrecî'ler, Benî Kureyza Yahudi'lerinden, hiç degilse bu yoldan intikam alsinlar. Çünkü Beni Kureyza Yahudi'leri, vaktiyle Hazrecî'lerin rakibi olan Evs kabilesiyle andlasmali idiler. Bundan dolayidir ki Hazrecî'ler, Benî Kureyza Yahudi'lerine karsi kin ve düsmanlik beslerlerdi. Ve iste simdi Muhammed onlara, yâni Hazrecî'lere, bu düsmanliklarinin intikamini alma firsatini vermekteydi. Nitekim Muhammed'in emrini sevinçle karsilayip esirlerin kafalarini kesme isine büyük bir sevkle baslarlar. Onlar bu isi yaparlarken, Evsî'ler (Evs kabilesinden kisiler) bir kenara çekilmis üzüntü içertisinde beklemektedirler. Vaktiyle çok iyilik gördükleri Benî Kureyza erkeklerinin kana bulanmis kesik kafalarini görmek onlari azaba sokmustur. Evsî'lerin bu üzüntülü halini farkeden Muhammed, kafa kesimi isini, Hazrecî'lerden alip Evsî'lere verir. Geride kalan on iki esirden her birinin öldürülmesi isine iki Evsî'yi memur ederek onlara su emri verir: "Içinizden biri su esirin kafasina kilicini indirsin, digeri de kelleyi kilici ile gövdeden ayirsin" . Böylece Evsî'leri, biraz daha üzüntüye sokmus olur ki, vaktiyle Benî Kureyza ile andlasma yapmis olmaktan dolayi cezalanmis olsunlar diye31.
Bütün bu olan bitenlerin Tanri emriyle oldugunu anlatmak üzere Muhammed Kur'ân'a su âyet'i koymustur: "Allah, ehl-i kitaptan, (müsrik ordularina) yardim edenleri kalelerinden indirdi ve kalplerine korku düsürdü; bir kismini öldürüyor, bir kismini da esir aliyordunuz" (Bkz. Ahzâb sûresi, âyet 26)
Benî Kureyza Yahudi'lerinden alinan mal'larin, arsa ve arazilerin ve esirlerin müslümanlar arasinda paylastirilmasinin Tanri emriyle oldugunu anlatmak üzere de su âyet'i ekler:"Allah, onlarin yerlerine, yurtlarina, mallarina ve ayak basmadiginiz topraklara sizi mirasçi yapti. Allah'in her seye gücü yeter" (K. Ahzâb 27)
Benî Kureyza'dan edindigi paralarla bol miktarda silâh satin alir, ve daha da güçlenmis olarak Yahudi'leri yok etme siyâsetine devam eder, ve Hayber ile Fedek'deki Yahudilerin hesabini görür32. Bütün bu hususlari ayri bir kitap halinde ele aldigimiz için burada özet vermekle yetiniyoruz.
D) Benî Kaynuka, Benî Nadir ve Beni Kureyza Yahudi'lerinden sonra sira, Hayber ve Fedek Yahudi'lerine gelir:
Hicret'in yedinci yilinda Muhammed Medîne'ye yüz mil mesafede bulunan Hayber Yahudi'leri üzerine yürür. Hayber arazisi verimli, sulak, ve hurmaliklarla dolu çok zengin bir yerdir. Hayber'i ele geçirmekle hem bir yandan oradaki zenginliklere sahip olmak, hem muhtemelen Yahudi'leri müslüman yapmak, ve hem de bu bölgeleri Islâm topragi haline getirip kendi ümmetini yabanci unsurlardan arimak olanagini saglayabilecektir. Islâm kaynaklarinin bildirmesine göre: "Hicaz kit'asini gayr-i müslim anasirdan (müslüman olmayan unsurlardan) temizlemek (Muhammed'in) en mühim umdelerinden birisi idi" 33. Nitekim taraftarlarini Hayber'e karsi saldiriya tesvik için basvurdugu taktik'ten biri, Tanri adina hakli bir dava'ya katiliyorlarmis kanisini yaratmak olmustur. O kadar ki, Hayber'e saldiriya geçildigi zaman müslümanlarin bayragini Ali'ye verdiginde, Ali kendisine: "Yâ Resûla'llâh! Hayber Yahudi'leriyle. onlar da bizim gibi (müslüman) oluncaya kadar vurusuruz" demis, ve onun bu sözlerine Muhammed söyle karsilik vermistir: "Yâ Ali, agir ol! Hayber sahasinda alarga bir tarafa in. Sonra (Hayber yahudi'lerini) Islâm'a dâvet et! Ve üzerlerine vâcib olan Islâm umdelerini bildir! Yâ Ali, senin bu irsadinla tek bir kisinin müslüman olmasi, sana kizil deve'ler bahsedilmesinden çok daha hayirlidir"34.
Dikkat edilecegi gibi Hayber'e karsi saldiriya geçmek üzere kendisine dayanak edindigi gerekçe, onlari Islâm yapmak idi! Bununla beraber Hayber'i ele geçirmekle, asil maddî bakimdan büyük ganimetler saglanacagini, ve bu ganimetleri paylasmak hevesiyle taraftarlarinin sefere katilmak hususunda istekli davranacaklarini bilmekteydi. Her ne kadar onlara: "Benimle yalniz cihad arzusiyle (sefere) çikiniz. Yoksa ganimeti zihninizden geçirmeyiniz" demekle beraber, bunu daha önceki seferlere katilmaktan kaçinmis olupta simdi bu sefere katilip elde edilecek ganimet'ten yararlanma hevesinde olanlara karsi olan kirginliginin acisini çikarmak maksadiyle söylemistir. Yoksa aklindan, ganimet edinme be ganimet'leri paylasma düsüncesini dislama diye bir fikir geçmis degildir. Nitekim Hayber ahalisinden ele geçirdigi ganimet mallarini, kendisine, eslerine ve kizlarina ve yakin akrabalarina âit pay'lari ayirdiktan sonra, savasa katilan askerlere dagitmis, hattâ Hayber seferine katilmayan (örnegin Habese'den gelen müslüman) kisileri dahi bundan yararlandirmistir35. Hayber Yahudi'lerinden edindigi bu zenginlik nedeniyle öylesine mutluluk duymus olmali ki: "Cafer'in ilerlemesi mi, yoksa Hayber'in fethi mi, bunlardan hangisinin bana daha çok zevk verdigini bilemiyorum" demistir36. Görülüyor ki Hayber seferine girismekle, Yahudi'lerden büyük ganimet edinme olasiligina erismis olacakti.
Hemen belirtelim ki Muhammed, Hayber'e karsi saldiriya geçebilmek için, onlarla daha önce yapmis oldugu andlasmayi geçersiz kilmak zorundaydi. Bunu yapabilmek için, andlasmanin onlar tarafindan ihlâl edildigini, ve onlarin müslüman'lara karsi düsmanca davranislarda bulunduklarini öne sürmek gerekirdi. Ve iste Abdullah Ibn-i Sehl adindaki adindaki bir müslüman kisinin, hurma toplamak maksadiyle Hayber'e gittiginde, öldürülmüs olmasini firsat edinerek bu düsüncesini gerçeklestirebilmistir. Her ne kadar Yahudi'ler, Abdullah'i öldürmediklerini iddiâ ederlerse de Muhammed, onlarin muslümanlari rahatsiz ettiklerini, ve aradaki andlasmayi bozduklarini söyliyerek, bir sabah karanliginda saldiriya geçer. Geçerken de avaz avaza: "Allahu Ekber, Hayber (harab olsun). Biz (düsman) bir kavmin yurdunu (basip içine) girdik mi (korkudan çekilip giden o kâfirlerin) hâli yaman olur" diye bagirir ve askerlerini de bu sekilde bagirtirir37. Bunu yapmakla, daha önceleri Kur'ân'a koymus oldugu sözleri tekrarlamis gibidir, ki o da söyle: "... azap yurtlarina indiginde, uyarilanlarin (fakat yola gelmeyenlerin) sabahi ne kötü olur..." (K. Saffat 176-177).
On dört gün süren bir kusatma'dan sonra Kamus kalesini ele geçirip Yahudi'leri esir alir. Onlardan edindigi bol miktar ganimet mallarini ve esirleri daha henüz paylastirmaga girismeden önce Dihye (b. Halifetü'l-Kelbî) adinda bir asker gelip kendisinden: "Bana bir câriye ver" seklinde dilekte bulunur. Ganimet mallari henüz tasnif edilmedigi ve paylasilmaga hazir duruma getirilmedigi, yâni herkesin payina ne düsecegi belli olmadigi halde Muhammed, muhtemelen onun pek yararli bir asker oldugunu düsünerek: "Git, esirler arasindan diledigin kadini kendine cariye olarak al" der. Bu izin üzerine Dihye, esir kadinlar arasindan en güzelini seçer. Bu aldigi kadin, Hayber'e siginmis olan Benî Nadîr Yahudi'lerinin reislerinden Huyey b. Ahtab'in kizi Safiyye adinda, genç güzel bir kadin'dir. Henüz 17 yasinda olup Yahudi'lerin ileri gelenlerinden biri olan Kinâne b. Ebi'l-Hukayk ile yeni evlidir. Böylesine güzel ve asâlet sahibi bir kadin'in kendisinden baskasina lâyik olamayacagini düsünen Muhammed, Dihye'ye baska bir cariye hediye ederek onun elindeki Safiyye'yi kendisine alir38. Bu arada Safiyye'nin babasini ve kocasini, Yahudi kavmine âit hazine'nin nerede oldugunu biuldirmediler diye, kafalarini kestirterek öldürtür. Bundan sonra eldeki ganimet mallarini askerleriyle paylasir. Tam bu sirada yanina Benî Sehm'den müslümanligi kabul eden kisiler gelerek ganimetten pay isterler. Ancak ne var ki Kamus kalesindeki Yahudi'lerden elde edilen ganimet paylasilmis bitmistir, ve bu kisilere verilecek bir sey kalmamistir. Bunun üzerine Muhammed, ganimet saglamasi için Tanri'ya su sekilde yalvarida bulunur: "Ey Rabbim! Sen (ganimet isteyen bu adamlarin) hâlini biliyorsun; geçinecek bir seyleri yoktur. Ey Rabbim! Yahudilerin yiyecek maddesi ve çervisler bakimindan zengin olan kalelerini fethetmek hususunda kullarini basarili kil"39
Muhammed'in bu sekilde duâ ettigini gören müslüman askerler Hayber'e âit diger kale'leri ele geçirmek üzere büyük bir sevkle saldiriya geçerler ve on günlük bir kusatmadan sonra Hayber'in en zengin kalelerinden bir digeri olan Sa'b bin Mu'az kalesini teslim alirlar. Elde edilen mal'lar ve esir kadinlar paylasilir. Muhammed, Yahudi kadinlardan hamile olanlarla cinsî münasebette bulunulmasini yasaklar; yasaklamasinin nedeni, "yahudi men'i'sinin (müslüman men'i'si ile) karismasini önlemektir"40.
Kusatilip da henüz teslim alinamamis olan "el-Vatih" ve "Es-Selâlim" adinda iki kale daha vardir ki, oraya siginmis olan Yahudi'ler, Muhammed'e haber göndererek canlarinin bagislanmasi karsiliginda teslim olacaklarini bildirirler, ve tekliflerinin kabul edilmesi üzerine kale'lerinden inerler. Muhammed'in düsündügü sey, bütün bu Yahudi'leri yurtlarindan sürmektir. Fakat Yahudi'ler söyle bir teklifte bulunurlar: "Biz bahçecilik, ekin ve bayindirlik islerini sizden iyi biliriz; eger isterseniz, mahsülleri yari yariya paylasmak sûretiyle, topraklari bize birakin"41. Hurmaliklarin onlar tarafindan timar edilmesi ve mahsûlün yarisinin kendisine verilmesi, kuskusuz ki Muhammed'in isine gelir ve bu nedenle teklifi kabul eder. Ederken de, bir rivâyete göre: "Teklif ettiginiz kosullara göre dilediginiz müddetçe, sizi burada biraktik" der42, bir baska rivâyete göre de: "Sizleri yurdunuzdan çikarma hakkini hâiz olacagiz" 43seklinde konusur. Fakat anlasilan o ki, Yahudi'lere, yukardaki kosullarla arazide çalisma iznini verirken, bu iznin kesin ve devamli bir nitelik tasimadigini, yâni belirsiz bir zamanla verilmis oldugunu, ve her zaman için geçersiz kilinabilecegini anlatmistir44. Nitekim bir gün Hayber'li bu Yahudi'lerden birine, ilerideki bir tarih itibariyle Hayber'den çikarilabileceklerini imâ eder sekilde konusmustur45. Öte yandan ölüm döseginde iken: "Arap ceziresinde iki din bir arada bulunmayacak" seklindeki vasiyetinden de anlasilmaktadir ki, Hayber Yahudi'lerine vermis oldugu oturma izninin devamli nitelik tasimasini istememistir46. Nitekim ölümünden az bir süre sonra halifelik mevkiine gelen Ömer bin Hattâb, ilerdeki sayfalarda ayrica belirtecegimiz gibi, Muhammed'in yukardaki sözlerine dayali olarak Hayber'deki bu Yahudi'leri buradan çikarip Teymâ ve Erîha denen yerlere sürmüstür47. Teyma diye bilinen yer, Medîne'nin 350 kilometre Kuzey'inde, Sam ile Vâdi'l-Kurâ arasinda bir kasaba'dir. Erîha ise, Kudûs'un 20 kilometre Dogu'sunda küçük bir kasabadir.
Hayber kusatmasini bu sekilde basari ile devam ederken Muhammed, o civarda bulunan Fedek Yahudi'lerine Muhaysa Ibn-i Mes'ûd adindaki bir adamini göndererek Fedek halkina Islâm olmalari gerektigini, olmadiklari takdirde baslarina belâ gelecegini bildirir48. Yine görülüyor ki Muhammed, saldiriya geçmek üzere Islâm'i yayma gerekçesine yer vermistir; Islâm olmadiklari takdirde onlari yurtlarindan sürecek ve mallarini ganimet olarak alacaktir.
Fedekliler, kendilerine âit bütün topraklari Muhammed'e terkedeceklerini bildirirler, ve yaricilik yapmak kaydiyle kendilerinin yerlerinde birakilmalarini isterler. Teklif Muhammed'e uygun görünür, çünkü silah kullanmadan, yâni vurusmasiz sekilde elde edilen bu topraklarin mülkiyeti, askerler arasinda paylasilmayip, dogrudan dogruya kendisine kalmis olacaktir. Nitekim, Kur'ân'a koydugu su âyet'le Tanri'nin böyle karar verdigini anlatir: "Allah'in, (fethedilen) ülkeler halkindan Peygamberi'ne verdigi ganimetler Allah, Peygamber, yakinlari, yetimler, yoksullar ve yolda kalmislar içindir..." (K. 59 Hasr 7). Her ne kadar seriâtçilar, düsmandan silâh kullanilmadan elde edilen bu tür ganimet'in, devlet hizmetleri için kullanildigini söylerlerse de yine yalandir. Çünkü bu mallari Muhammed, kendi eslerinden her birinin birer yillik nafakasi olarak, ve ayrica da yakinlari (örnegin kizi Fatima) için kullanmistir49. Bir rivâyet'e göre, güyâ Cebrâil gelip Muhammed'e: "(Ey Muhammed!) Tanri sana, yakinlarinin (Fedek'ten aldigin) bu ganimetler üzerindeki haklarina riâyet etmeni emrediyor" demis, ve Muhammed'in: "Kimdir benim yakinlarim? Ve onlarin (bu ganimet'ler üzerindeki) haklarinin miktari nedir?" diye sorunca Cebrâil de ona: "(Kizin) Fatima ve onun dölünden gelenler senin yakinlarindir! Fedek'ten edindiklerini ona ver. Tanri'nin ve Peygamberi'nin paylarini da ona ver" diye emretmistir. Yine rivâyete göre Fatima, Muhammed'in ölumünden sonra, Fedek arazisi üzerinde miras hakkina sahip oldugunu öne sürmüs ve fakat halife Ebû Bekir, onun bu istegini red etmistir; ederken de Muhammed'in: "Biz peygamberler miras birakmayiz, terkettiklerimiz sadakadir..." seklinde konustugunu öne sürmüstür50.
Bu konulari ayri bir kitap halinde ele aldigimiz için burada fazla durmayacagiz. Fakat hemen ekleyelim ki Islâm kaynaklarinin açiklamalarina göre Muhammed, Hayber ve Fedek Yahudi'lerini dize getirip, haklarindan geldikten sonra, Islâm dini'nin gelismesine engel saydigi Yahudi sorununa son vermistir51.
E) Müslümanligi kabul etmeyen Hiristiyan kavim'ler de "cizye" vermege zorlanir:
Muhammed'in saldirilari sadece Yahudi kavimlerine karsi degil, fakat Hiristiyan kavimlerine, ve daha dogrusu baska din ve inançta olanlarin tümüne de yönelik idi. Kendisini artik iyice güçlü bulur oldugu zaman (özellikle Medîne'ye hicretinin altinci yilindan sonra) hem bir yandan "müsrik" Arap'lara karsi saldirirken, hem de, diger yandan, Hiristiyan kavimleri, ya da mecûsî'leri (zerdüst dininden olanlari) Islâm'a çagirmaga baslamistir. Çagirida bulunurken: "Ey insanlar! Emin olunuz ben hepinize Allah'in gönderdigi Peygamberim" seklinde femanlar gönderirdi. Örnegin Dogu Roma Imparatoru Hirakliyüs'a yaptigi çagirida: "....Ey Rum milletinin ulusu! Seni Islâm câmiasina ve Müslümanliga da'vet ediyorum. Müslüman ol ki, selâmette bulunasin, müslüman ol ki Allah ecrini iki kat versin...." seklinde konusmustur52. Iran hükümdari'na gönderdigi fermaninda: "... Ey Kisrâ! Seni Allah Dîni Müslümanliga da'vet ediyorum. Çünkü ben bütün insanlara Peygamber gönderildim: hayatta olanlari inzâr eylemek (sonunun kötü oldugunu bildirmek) ve kâfirler üzerinde ihkâk-i hak etmek için. Ey Kisrâ! Müslümana ol ki, selâmete eresin. Olmazsan Mecûsî kavminin günâhi boynuna olsun..." 53.
Habesistan Melîki Necâsî'ye gönderdigi mektubunda: "... Simdi ben size (Islâm umdelerini) teblig ettim ve nasîhat eyledim; siz de nasîhatimi kabûl ediniz! Dogru yola gidenlere selâm olsun" 54 diye yazmistir.
O tarihlerde Dogu Roma Imparatorluguna bagli bulunan Misir Melîki (Kibt kavmi'nin Melîki) olan Mukavkis Cüreye Ibn-i Mînâ'ya gönderdigi mektubunda: "... Müslüman ol ki selâmete eresin... Eger bu da'vetimden yüz çevirirsen, Kibt kavminin günâhi boynuna olsun!..." seklinde konusmustur55.
Yemâme ve Gassan ve Bahreyn gibi bölgelerde yasayan halklarin hükümdarlarina da, bu dogrultuda çagirida bulunmustur. Söylemeye gerek yoktur ki Roma, Iran ya da Habes gibi güçlü ülkelere karsi yapabilecegi pek bir sey yoktu. Onlara yapmis oldugu çagirilarda, sadece yari kapali tehditlere yer vermisti. Fakat kolaylikla dize getirebilecegini bildigi kavimlere karsi tehdit ve saldiri siyâsetini gerçeklestirmekte kusur etmemistir. Örnegin Arabistan yarim adasinin güney dogusunda bulunan Umân bölgesi hükümdalari Ceyfer ile Abd adindaki kardeslere (ki Cülendî ogullari olarak bilinirlerdi) gönderdigi çagirisinda su tehdidi savurmaktaydi: "... Dogru yolda gidenlere selâm olsun! Bu du'âdan sonra ey iki birâder, sizi Islâm câmiasina da'vet ediyorum. Müslüman olunuz ki selâmete eresiniz. Ben beseriyetin umumuna gönderilmis, Allah'in peygamberiyim. Hayatta olanlari inzâr etmek, kâfirler üzerine de Allah'in emirlerini yerine getirmek vazifemdir. Ey kardes hükümdarlar! Islâm dînini tasdîk ve kâbul ederseniz, sizi mülkünüzde hâkim kilarim. Eger Islâm'i kabul etmezseniz, gene biliniz ki, mülk ve saltanatiniz uhdenizden zâil olmustur. Islâm süvârileri topraklarinizi çigniyecektir. Mülkünüzde nübüvvetim hâkim olacaktir" 56.
Görülüyor ki Muhammed burada, Islâm'i kiliç yolu ile kabul ettirme siyâsetini uygulama kararliligini bir kez daha ortaya vurmustur. Umân bölgesinin bu iki hükümdarina, eger Islâm'i kabul etmiyecek olurlarsa, ülkelerinin Islâm süvarileri tarafindan çignenecegini ve kendilerinin saltanat mevkiinden silineceklerini bildirmistir. Hemen ekleyelim ki bu iki hükümdar, baslarina gelecek olan felâket'ten kurtulabilmek için, Islâm dînine girmisler, kendi kavimlerini de böyle yapmaga sürüklemislerdir.
Fakat bazi kavimler Islâm'a girmeyip "Hiristiyan" kalmayi, ve kalabilmek için "cizye" (kafa parasi) vermeyi yeglemislerdir. Muhamed onlari harac'a baglamistir; bu yoldan ele geçirdigi ganimet'lerin haddi hesabi yoktur. Örnegin Bahreyn denen bölge'de yasayipta Islâm'i kabul etmeyen Hiristiyan'larla (ki bunlardan çogu Hiristiyan Arap'lardi) Yahudi'lerden elde ettigi varlik bunlardan biridir. Bu bölgeye Vali olarak tayin ettigi Alâ b. el-Hadramî zamaninda elde ettigi harac mal, söylendigine göre, kendisine gönderilen "en kesretli mal olmustu" 57. Buharî'nin Enes b. Mâlik'ten rivâyetine göre Muhammed, bu mal geldiginde, malin basina oturup her kimi görürse ondan bir miktar vermistir. Hattâ bir aralik, amucalarindan Abbâs b. Abdü'l-Müttalib gelip, vaktiyle Bedir'de esir düstügünde hem kendisi ve hem de Ali'nin kardesi Akîl için fidye verdigini hatirlatmis ve pay istemistir. Onun bu istegi üzerine Muhammed "Al!" deyine Abbâs, tasiyabilecegi miktar mali sirtlayip gitmistir58.
D) Muhammed'in Yahudilere karsi uyguladigi "siddet" siyâsetiyle ilgili bir kiyaslama:
Sik sik öne sürülür ki Yahudiler, Hitler'in basvurdugu siddet ve soykirim siyâseti disinda, en büyük darbeyi, 15ci yüzyilda Ispanya'dan sürülmekle yemislerdir ve bu, tipki Hitlerin'ki gibi, benzeri olmayan ve esine rastlanmayan "insanlik disi" bir eylemdir.
Yahudilerin 1492 yilinda Ispanya'dan kovulup sürüldükleri dogrudur; ancak ne var ki bu kovulma olayini, bütün insanlik disi niteligine ragmen, Hitler'in Yahudi'lere yaptigi mezalimle es degerde tutmak yanlis olur. Zirâ Hitler'in uyguladigi soy kirimi olayi, alti milyona yakin Yahudi'nin gaz odalarinda öldürülmeleri boyutunda bir olaydir ki, bir benzerine rastlamak kolay degildir.
Su bir gerçektir ki, vaktiyle Ispanya'da yasayan Yahudi'lere ölüm cezâsi uygulanmamistir; sadece sürgün cezâsi uygulanmistir. Bu itibarla Ispanya'daki Yahudi'lere uygulanan sürgün cezâsini, olsa olsa, Muhammed zamaninda Yahudi'lere yapilanlarla kiyaslayarak degerlendirmek mümkündür. Bakiniz nasil ve neden:
Ispanya kirali Ferdinand ile Kiraliçe Isabella'nin, 31 Mart 1492 tarihinde imzaladiklari bir kararname (ferman) ile, Ispanya'da yasayan Yahudiler, kiraliyet sinirlari disina sürgüne mahkum kilindilar. Böylece, Ispanya'ya gelisleri tarihi olan Milâdî 3cü. yüzyildan bu yana, yâni bin yillik bir süre boyunca yasadiklari bu topraklari terketmek zorunlugunda birakildilar. Birakilmalarinin gerçek nedeni, Katolik klise'sinin bagnazligi idi. Su bakimdan ki Katolik klisesi'nin etkisiyle, 1480 tarihinden itibaren Ispanya'daki Yahudiler, bulunduklari Kent'lerde ve bölgelerde tecrid edilmisler, kendilerine ayrilmis özel mahallelerde yasamaga mahkum edilmislerdir. Edilmelerinin sebebi de, güyâ Hiristiyan'lari, ya da Hiristiyan dinine girmis olan Yahudi'leri din'den çikarip, kendi dinlerine çevirmege, yâni Yahudi yapmaga çalismalari, ve onlari sünnet olmaga, oruç tutmaga tesvik gibi tutum ve davranislara yönelmeleri ve böylece Hiristiyan ahaliyi tedirgin edip ülkede huzursuzluk yaratmalari idi.
Ve iste yine güyâ, tecrid edilmis olmalarina ragmen, bu tür "kötülüklerden" vazgeçmedikleri içindir ki Kiral Ferdinand ve Kiraliçe Isabella'nin imzaladiklari 31 Mart 1492 tarihli Kiraliyet kararnamesi (fermani) ile, bir daha asla geri dönmemek üzere Ispanya disina sürülmeleri hükme baglanmistir. Ferman geregince kendilerine üç aylik bir mühlet taninmakta, ve üç ay içerisinde, yâni 1492 yilinin Temmuz ayi sonuna kadar, kadin, erkek, çoluk çocuk tüm olarak ülkeyi terkemege çagirilmaktaydilar. Ve eger bu tarihe kadar ülkeden çikmayacak, ya da çiktiktan sonra geri dönecek olurlarsa ölüm cezâsina çarptirilacaklari hatirlatilmaktaydi.
Hemen belirtelim ki Yahudi'lerin bu sekilde kovulmalarinin gerçek nedeni, onlarin Hiristiyan'lari huzursuz kilmalari, ya da kendi dinlerine sokmaga çalismalari degildi; gerçek neden, biraz önce degindigimiz gibi, Katolik kilisesinin bagnazligi idi. Zirâ Kilise, hiristiyanliktan baska bir inanç ve dîn'e, yasam olanagi tanimadiktan gayri, bir de Yahudi'leri katolik dinine sokma kararliligindaydi. Ferdinand ile Isabella'nin 31 Mart 1492 tarihli söz konusu kararname'yi imzalamalari, Kilise'nin etkisiyle olmustur.
Fakat her ne olursa olsun durum su ki Yahudi'ler, ülkeyi terketme zorulugunda birakilmis olmakla beraber, mal ve mülkleri üzerinde serbestce tasarrufta bulunma hakkina sahip kilinmislardi. Nitekim kararname'de söyle denmekteydi:"
... Yahudiler, Temmuz ayinin sonuna kadar, ellerinde bulunan varliklar üzerinde diledikleri gibi tasarrufta bulunma hakkina sahiptirler ve biz kendilerine, bu mallarini satmak ya da serbestce mübadele (degis tokus) etmek hususunda Kiraliyet güvencesi veririz"
Daha baska bir deyimle Kiraliyet fermani ile sürgün cezâsi'na mahkum kilinan Yahudi'ler, kiliçla kafalari dogranmak, ya da mallarindan mülklerinden olmak gibi bir durumla karsi karsiya birakilmamislardir; sadece mallarini alip baska diyarlara gitme zounlugunda birakilmislardir.
Bu kararnamenin ilânindan sonra Yahudi'lerden bir kismi din degistirip katolik oldular. Fakat sayilari ikiyüz bini bulan büyük çogunluk, bin yildan fazla bir süredenberi yasamakta olduklari ve kendi ülkeleri olarak bildikleri Ispanya'yi terketmislerdir. Bir kismi Portekiz'e, bir kismi Napoli'ye, Roma'ya, Marsilya'ya, Amsterdam'a ve bir kismi da Osmanli Imparatorluguna (Istanbul'a) sigindilar.
Söylemeye gerek yoktur ki Yahudi'lerin, yoktan bir bahane ile tüm olarak yerlerinden, yurtlarindan edilmeleri pek insafsiz bir davranistir. Bu itibarla Kiral Ferdinand ile Kiraliçe Isabella'nin imzaladiklari yukardaki kararname'yi (ferman'i), insanlik disi bir eylem seklinde tanimlamak dogaldir.
Fakat her seye ragmen sunu kabul etmek gerekir ki, bütün insafsiz niteligine ragmen söz konusu kararname, Yahudi'lere belli bir süre tanimis ve bu süre içerisinde mal ve mülklerine sahip olarak ülkeyi terketmeleri zorunlugunu yüklemistir.
Oysa ki Muhammed'in Yahudi'lere uyguladigi siyâset, yukardaki bölümlerde kisaca özetledigimiz gibi, mallariyle, mülkleriyle ve herseyleriyle Yahudi'leri yok etme ya da sürgüne gönderme siyâseti olmustur. Benî Kaynuka kabilesini Islâm'a çagirmis, Islâm olmadiklari için üzerlerine yurümüs, dize getirmis varliklarini ele geçirmistir. Ancak bununla kalmayip Benî Kaynuka ahalisinin tümünü kiliçtan geçirmek istemis, fakat Ibn Selül'ün israr ve tehditleri üzerine bundan vazgeçmistir. Bunun üzerinedir ki, onlari sürgüne göndermekle yetinmistir. Benî Kureyza kabilesini yenilgiye ugrattiginda, erkek esirlerden dokuz yüz kadarinin kellelerini kestirmis, geri kalan esirlerden bir kismini paylastirmis, bir kismini sattirmistir.
Daha baska bir deyimle Yahudi'lerin mallarini ve mülklerini ganimet olarak almak bir yana, ve fakat pek çogunu kiliçtan geçirmis ve geri kalanlari da Arap yarim adasindan sürmüstür. Kendisinden sonra devletin basina geçecek olanlara da böylesine amansiz bir siyâsetin uygulanmasini vasiyet birakmistir. Nitekim Muhammed'in ölümünden sonra halife Ömer b. Hattâb bu insafsiz siyâsetin en kararli uygulayicilarindan biri olacaktir.
Bütün bunlari göz önünde tutarak bir kiyaslama yapacak olursak, Ispanya Kiral ile Kiraliçesi'nin Yahudi'lere uyguladigi yildirma siyâsetinin, Muhammed'in kendi zamaninda Yahudi'lere uyguladigi siyâset'ten daha kötü olmadigi sonucuna variriz. Aradaki fark, Ferdinand ile Isabella'nin Klise tahrikiyle hareket eder olmalari, Muhammed'in ise Tanri elçisi olarak is gördügünü ve Tanri'nin emirlerini yerine getirdigini bildirmesidir.
1 Bvkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt VIII, sh. 451)
2 Bu konuda bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt VIII, sh. 451-2)
3 Sahih-i Buharî Nuhtasari... (Cilt VIII, sh. 451).
4 Bu konuda benim "Seriât Devleti'nden Laik Cumhuriyet'e" adli kitabima bakiniz.
5 Bu konuda bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt VIII, sh. 342)
6 Buharî'nin Abdullah Ibn-i Ömer'den rivâyeti için bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari...(Cilt VIII, sh. 341-2, Hadîs no. 1233)
7 Bu konuda daha genis bilgi için benim: "Arap Milliyetçiligi ve Türkler" adli kitabima bakiniz. Ayrica bkz. Erdogan Aydin, Nasil Müslüman Olduk? (Basak Yayinlari, Istanbul 1994)
8 Muhammed'in: "Islâm'dan baska din kalmayincaya kadar savasin" seklindeki sözleri için bkz. Ibn Sa'd, age, II, 2, 44; Ibn-i Ishak, age (1955), sh. 368 ve d.;
9 Taberî, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, (Millî Egitim Bakanligi Yayinlari, Istanbul 1966, Cilt II, sh. 342 ve d.). Ayrica bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt VI. sh. 396-7)
10 Taberî, age (1966), (Cilt II, sh. 342 ve d.)
11 Gölpinarli'nin Kur'ân çevirisinde, yukardaki âyet söyle okunmakta: "Bir toplulugun hânlikte bulunacagindan korkarsan aradaki muahedeyi boz ve bunu, yâni iki tarafin da bir sözle bagli olmadigini, onlara bildir. ?üphe yok ki Allah, hâinleri sevmez" (K. al-Anfâl, 59)
12 Islâm'cilar, Bedîr savasindan sonra Benî Kaynuka Yahudi'lerinin, rekâbet amaciyle Antlasma'yi bozduklarini iddiâ ederler (Bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... , Cilt VI, sh. 396). Oysa , yukarda belirttigimiz gibi, bu iddiâ'lar yalan'dan ibârettir.
13 Bu hususlar için bkz. Taberî, age (1966), Cilt II, sh. 344 ve d.
14 Islâm kaynaklari'nin bildirdigine göre Ibn Selûl, müslümanligi kabul ettikten sonra Muhammed'in hosuna gitmeyen seyler yapmis, samimiyet'ten uzak kalmis, ve bu nedenle "münafik" olarak ilân edilmistir (Bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... , cilt VI, sh. 396 ve d.). Muhammed, "münafik"lari bir bakima "kâfir" niteliginde saydigi için, onlar için namaz kilmanin, ya da onlarin mezarlarinin basinda durmanin Tanri tarafindan yasaklandigina dâir Tevbe sûresi'ne âyet koymustur. (Bkz, Tevbe sûresi, âyet 84).
15 Taberî, age (1966), II, 344; Ayrica bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt VI, sh. 396).
16 Taberî, age (1966), II, 344 ve d.
17 Bu konuda bkz. Taberî, age (1966), II, 445 ve d. ; Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt VII, 155; Cilt X, 67-8; Cilt XI, 374-5
18 Bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt X. 164).
19 Bkz. Sahih-i. Buharî Muhtasari... (Cilt VII,155; Cilt X, 167; Cilt XI, 374).
20 Diyânet Vakfi'nin Kur'ân çevirisinde, Hasr sûresi'nin 5.ci âyeti'nin açiklanmasina bakiniz. Ayrica bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt VII, 155 ve d.)
21 Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt X. 168)
22 Her ne kadar Ibn-i Sa'd, bu Yahudi'lerin 600 deve yükü esya ile sürgüne gittiklerini söylerse de, bu söyledigi abartmadir. Bu sayida deve bulunsa bile, yüzlerce âile'nin tüm varliginin bu deve'lerle tasindigini düsünmek güctür. Kaldi ki Yahudi'lerin asil büyük varliklarini olusturan arazi ve hurmaliklarin tümü, Muhammed'in eline geçmistir.
23 Bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt X, 168).
24 Bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt VIII, sh. 235, Hadîs no. 1173)
25 Ömer bin Hattâb'in rivâyeti söyle: "Nebî... (Kendiisine mahsus olan) Benî Nadîr hurmaliginin mahsülünü satardi ve âilesinin bir senelik nafakasini muhâfaza ederdi" (Bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari.. Cilt XI. sh. 3743, Hadîs no. 1844).
26 Buharî'nin Abdullâh Ibn-i Ömer'den rivâyeti için bkz. Sahih-i, Buharî Muhtasari... (Cilt X, sh. 164, Hadîs no. 1575.
27 Sahih-i Buharî Muhtasari..., (Cilt II, sh. 407-8)
28 Ibid.
29 Bir rivâyete göre kafalari kesilen bu esirlerin sayisi sekiz yüz kadardir.
30 Bu konudaki bilgiler için bkz. Taberî, Tarih-i Taberî Terecümesi (Can Kitap evi, Konya 1982, Cilt II, sh. 423).
31 Benî Kureyza ile ilgili bu bilgiler için bkz. Taberî, age (1966), II, 492 ve d.; Ibn-i Ishak, age (1980), 461; al-Halabî, al-Sira al-Halabiya, II, 223;Vakidî, al-Magazî, Ibn-i Hisâm, Siyer; al-Darimî, Musnad al-Cami, 364 ; Ibn-i Sa'd, al-Tevbe al-Kebir (Leiden 1904-1928, Vol. III, 9, 17); Ibn-i Kuteyba, al-Muhtalib al-Hadîs; al-Mubarrad, al-Kâmil (Leipzig 1864-1892; Vol. II, 778); Abu'l-Faraç, Aganî. Ayrica bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari, ... (Cilt II, 406-408; Cilt III, 144 ve d. H. no. 512; Cilt VIII, 282, H. no. 1191; Cilt X, 227 ve d.
32 Bütün bu konularda Ibn-i Ishak, Ibn Hisam ve Taberî kaynaklarinda genis bilgi vardir.
33 Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt VII, sh. 166).
34 Buharî'nin Ebû Mûse'l-s'ârî'den rivâyeti için bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt VIII, sh. 354, hadîs no. 1236; Cilt X, sh. 279, hadîs no. 1617).
35 Buharî'nin Ebû Mûse'l-Es'ârî'den rivâyeti icin bkz. Sahih-i. Buharî Muhtasari... (Cilt X,. sh. sh, 279, hadîs no. 1617).
36 Mihron, Ravzat al-?afa... (Cilt II, sh. 553)
37 Bütün bu hususlarla ilgili hadîs'ler ve açiklamalar için bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt II, 299-304; Cilt VIII, Hadîs no. 1311; Cilt XII, 320 ve d.). Ayrica bkz. Ibn Ishak, age (1980), 510-519; Tarih-i Taberî (Cilt II, 449 ve d.) ; Ibn Sa'd, Tabakat
38 Vakidî'nin Sîret'inden naklen bkz. Sahih-i. Buharî Muhtasari... ( Cilt II, sh. 308)
39 Bkz. Taberî, age (1966), Cilt II, sh. 602; Ayrica bkz. Ibn Ishak , age (1980), sh. 511 ve d.
40 Ibn Ishak, age (1980), 512
41 Taberî, age (1966) II,. 618; Mihron, Ravzat al-?afa... (Cilt II, sh. 548 ve d.)
42 Buharî'nin Ibn-i Ömer'den rivâyeti için bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt VII, sh 164, Hadîs no. 1056).
43 Taberî, age (1966), II, 610; Mihron, age, 548 ve d.
44 Kurtubî'nin söylemesine göre ulemâ'dan bir çogu, söz konusu iznin siniri belli olmayan bir zaman i'tibariyle verilmis oldugu görüsündedirler, Bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt VI, sh. 167)
45 Buharî'nin Ibn-i Ömer'den rivâyeti için bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt VIII, sh. 139-142 , Hadîs no. 1163).
46 Bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt VIII, sh. 142).
47 Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt VII, sh. 167)
48 Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt X, sh. 282)
49 Sahih-i Buharfî Muhtasari... (Cilt VIII, sh 431 ve d. hadîs no. 1288)
50 Bu konularda bkz. Mirhon, Ravzat al-?afa... (Cilt II, sh. 553); Ibn Hisam, Sira (Wüstenfeld baskisi, sh. 776 ve d.); Yâkut, Mu'cam (Wüstenfeld baskisi, Cilt II, sh. 823 ve d).
51 Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt X, sh. 283)
52 Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt XII, sh. 382-3)
53 ibid. sh. 384-5
54 ibid. sh. 386-7
55 ibid. sh. 390-1
56 Ibn-i Hisâm'in Sîret'inde anlatilan bu olay için bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt. XII, sh. 399)
57 Bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt II, sh. 357, Hadis no. 267)
58 ibid.