"Kâfir"lere Karsi Hosgörüsüz'lük Siyâseti
Seriât'in özü'ne Sapli Kalindikça Katilasmis, Bu Öz'den Uzaklasildikça yumusamistir.
Muhammed'in ölümünü Hulefa-i Rasid'in dönemi izler ki, Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali'nin halifelik yillarini kapsar. Bu ilk dört halife döneminde, ve özellikle Ömer b. Hattâb'in halifeligi zamaninda "kâfirlere" (ve daha dogrusu Yahudi'lere ve Hiristiyan'lara) karsi düsmanlik siyâseti, tipki Muhammed'in uyguladigi sertlik'te olmustur. Fakat daha sonraki dönemlerde, yönetici siniflarin Islâm seriâti'na bagliliklarina göre bu düsmanlik siyâsetinde degisiklikler, esneklikler görülmüstür. Örnegin oldukça "liberal" görüslü sayilan ve Kur'ân emirlerine pek aldirmayan Abbasî halifeleri zamaninda (ve özellikle Harun Resid'in iktidari döneminde), Yahudi ve Hiristiyan'lara karsi ilimli bir hosgörü siyâseti uygulanirken, daha sonralari iktidara gelen ve Islâm'in özü'nü en büyük bir kiskançlikla uygulamaga hevesli bulunan Emevî'ler döneminde, "Gayr-i müslim"lere karsi, Muhammed'in yerlestirdigi buyruklar dogrultusunda olmak üzere, husumet siyasetine agirlik verilmistir. Örnegin 850 yilinda halife al-Mütevekkil'in (M. 847-861) yayinladigi bir emirnamede, Yahudi'lerle ve Hiristiyan'larla iliski kurulmamasi, bu gibi kimselerin devlet memuriyetine alinmamalari, sokakta taninabilmeleri için sari renkte kukaleta ve kusak giymeleri, kadinlarinin dahi baslarina sari renkte basörtüsü koymalari, evlerinin kapilarina tahtadan kesilmis seytan resimlerinin konmasi (sirf Müslüman evlerinden ayirdedilebilmek için), çocuklarinin müslüman okullarina alinmamalari, mezarlarinin müslüman mezarlarindan tefrik edilebilmesi için yer seviyesinden yukari olmamasi, yeni insa edilmis olan Klise'lerin yikilmasi, ya da buna benzer hususlar yer almistir1.
Ayni olaylara Islâm ülkelerinin Mogol ya da Türk isgalleri altina girmeleri vesilesiyle tanik olmaktayiz. Henüz Islâm olmadiklari ya da Islâm'a yeni girdikleri dönemlerde Mogol hükümdarlarinin farkli din ve inançtakilere (örnegin Yadudi'lere ve Hiristiyan'lara) karsi hosgörülü tutumlari olmustur; o kadar ki Kur'ân'in onlar aleyhindeki emirlerini uygulamamislardir. Fakat ne zaman ki seriât'a giderek saplanmislardir, iste o andan itibaren bagnazliklari artmistir2
Osmanli dönemine gelince, bazi padisahlarin hosgörülü tutumu sayesinde, Yahudi'ler ve Hiristiyan'lar nispeten serbest denebilecek yasamlara sahip olmuslardir; fakat din adamlarinin kiskirtmasiyla bu tutum olumsuzlasmistir. Örnegin, 15.yüzyilin ortalarinda Fâtih Sultan Mehmed, basta Kur'ân olmak üzere seriât'in pek çok yasaklarina, çogu zaman, aldiris etmeden is görmüstür. Bati kültürünü ve hiristiyan dinini anlamaga çalismak, ve kitapligi için Bati kültürüyle ilgili kitaplar getirtmek yaninda, seriât'in resim cinsi seyleri "haram" kilan hükümlerini çignercesine, Italya'dan ressam getirterek resmini yaptirmistir. Bu ressamlardan biri Gentile Bellini'dir ki, Fatih'in yeni sarayinin duvarlarini "rönesans usulû fresklerle süslemistir". 1458 yilinda Atina'yi gezerken Akrapol'a çikmis ve Atina'lilara, bu yapitlari övücü nitelikte sözler söylemistir3. Tarihçi'lerin söylemesine göre Fâtih devrinde Osmanli Kültürü ile Bati kültürü arasinda köprü kurulmus ve fakat daha sonraki dönemlerde seriâtçiligin agir basmasiyle bu iliskiler ve gelismeler kösteklenmistir4. Öte yandan Fâtih, seriât'in "kâfir"leri (örnegin Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari) asagilayan, onlara lânet'ler yagdiran, onlarla ahbablik ya da dostluk iliskisinde bulunmayi yasaklayan hükümlerine de sirt çevirmekten geri kalmamistir. Taninmis tarihçi'lerden ögrenmekteyiz ki Venedik'e karsi savas ilanindan sonra Floransali'larla "çok samimi münasebetler" kurmus, 1463 yilinda Bosna seferinden dönüsünde, Galata'da floransali'lara senlikler yaptirtmis, onlardan bazi kimselerin evine giderek birlikte yemek yemistir5. Fakat bütun bunlar bir yana, bir de Ispanya'dan sürülen Yahudi'lerin Osmanli ülkesine göç etmelerini kabul etmis ve gerek onlara ve gerek Rum uyruklara (tebaa'ya) güvence saglamis ve hattâ onlara Devlet idaresinde is vermistir. Buna karsilik oglu Beyazid II (M. 1481-1512), sirf din adamlarinin elinde yetistigi ve onlarin etkisi altinda is gördügü ve seriât'in özü'ne yöneldigi için, Fâtih'in olumlu butun davranislarini baltalamistir. Örnegin, babasinin saray duvarlarina astirttigi resimleri söküp attirmis, bazi havra'lari ve kliseleri kapattirmis, Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari devlet memuriyetinden attirmistir6.
Bununla beraber Osmanli döneminde "gayr-i müslim" teba'nin genellikle Devlet himayesine mazhar oldugu, ve fakat buna karsilik halkin husumeti ile karsilastigi anlasilmaktadir. Bunun baslica nedeni, muhtemelen Padisah'larin ve yöneticilerin, bir takim çikar mülahazasiyle bu sekilde hareket etmelerine karsilik halk yiginlarinin, din softalarinin elinde kalmis olarak, bagnazliga sürüklenmis olmalaridir. Gerçekten de ticaret ve san'at alaninda becerikli ve bilgili olan "gayr-i müslim" tebaa'nin huzur ve güvence içinde is görebilmesi, yönetici sinifin çikarlarina uygun düsmekteydi. Onlardan çesitli alanlarda yararlanmak, ve özellikle "cizye" (kafa parasi) almak suretiyle bu çikarlarini saglama olanagina sahiptiler. "Gayr-i müslim"lerin saldiriya ve zarara ugramasi demek, kendi çikarlarinin tehlikeye maruz kalmasi demekti. Bu itibarla onlari seriât'in sert emirlerine ve saldirganligina karsi korumakta yarar görmekte idiler. Bundan dolayidir ki Beyazid II bile, biraz önce belirtmis oldugumuz olumsuz tutumuna ragmen, Ispanya'dan ve Portekiz'den kovulan Yahudilerin Istanbul'a yerlesmesine engel olmaktan kaçinmistir7.
Bu vesilyle belirtmek gerekir ki, Türk halkinin, esas itibariyle geçmisten gelme bir hosgörülü yönü ve gelenegi vardi. Ancak bu gelenek, din adamlarinin etkisiyle kolayca bagnazlasabilir ve sadece "gayr-i müslim"lere karsi degil, fakat kendi içindeki "özgür" düsünceli olanlara karsi dahi (yeteri kadar "müslüman" görünmiyorlar diye) düsman kesilebilirdi. Nitekim Cumhuriyet dönemine kadar öyle olmustur. Su bakimdan ki Atatürk'ün getirdigi dönemde yepyeni bir zihniyet yerlesmis, laik'lik benimsendigi için, seriât'in "gâvur" düsmanligina yer veren yönlerinin uygulamasina firsat birakilmamistir. Denilebilir ki bu dönemde gerek "gayr-i müslim" ahali (Yahudi'ler ve Hiristiyan'lar), ve gerek müslümanlarin laik kesimi, baska hiç bir Islâm ülkesinde görülmedik bir özgürlüge ve hosgörü havasina kavusmuslardir. Yine bunun gibi, Osmanli dönemi boyunca sirf seriât'in "Cihad" emirlerine uymus olmak için "kâfir"lere karsi savas üstüne savas açilmis iken, laik'ligin benimsendigi Cumhuriyet döneminde hiç kimsenin aklina din adina saldiri ve savas fikri gelmemistir.
Laik'lik sayesinde seriât etkisinin yok edilmesiyle saglanan olumlu ortam, ne yazik ki Atatürk'ün ölümünden sonra giderek bozulmaga baslamistir. Özellikle Demokrat parti'nin, din "faktör"ünü ön planda tutup halk yiginlarindan oy koparma heveslerine kapilmasi ve 1945 seçimlerini kazanmasiyle birlikte seriâtçilik azginlasmis, 1997'lerde ise Refah Partisi gibi gerici kuruluslarin iktidara gelmeleriyle, tahammül edilemez boyutlara ulasmistir.
Bütün bu, ve buna benzer hususlari kanitlayan nice örneklere bakarak söylemek mümkündür ki seriât'in özü'ne sadik kalindikca "bagnazlik" hâkim gelmis, seriât'dan uzaklasildikca "hosgörü" is görmüstür.
1 Bu konuda bkz. Bernard Lewis, The Jews of Islam (Princeton, 1984, sh. 47-49, 137-8, 151)
2 Ibid. 49-50
3 Bu hususlar için Prof. Halil Inalcik'in, Islâm Ansiklopedisi'nde yayinladigi "Mehmed II" baslikli yazisina bakiniz.
4 Ibid. sh. 535
5 Ibid. sh. 535
6 Bernard Lewis, age , sh. 137-150
7 Ibid. sh. 137-8