I) Düsünme gücü'nden yoksunlugun derecesi:
II) Kisi'yi düsünme yeteneginden yoksun kilma san'ati:
A) Din adami insanlarimizin günlük yasantilarinin her yönünü, çöl Arap'inin zihniyetine ve ihtiyaçlarina yatkin buyruklarla düzenler:
Semavi dinlerin hiç biri akil rehberligine yer vermez; hiç biri insan zekasini yaratici kerteye eristirmez; hiç biri kisi'yi düsünme gücü'ne sahip kilmak istemez; çünkü akilciligin, yaraticiligin ve hele düsünme gücü'nün, eninde sonunda kendi aleyhine is görecegini, kendisini yok kilacagini bilir. Kisi, düsünebilir oldugu an, kendisine "Tanri" sözleridir diye belletilen seylerin Tanri yapisi degil fakat insan yapisi seyler oldugunu anlamaga baslar. Bundan dolayidir her din, akilci girisimlere karsi daima korku beslemis ve direnmistir. Ancak ne var ki Bati'da Kilise, Orta Çag boyunca aydin siniflarin verdikleri "akilcilik" savasimi karsisinda direnemeyecegini anlayinca kurnaz bir yol bulmustur ki o da bir yandan hatalarini i'tiraf eder görünürken, diger yandan da din verilerini akil süzgecinden geçiriyormus gibi görünmektir. Örnegin 1500 yil boyunca dünya'nin düz ve dönmez oldugunu "dinsel gerçek" diye belletirken Galileo ve Copernicus gibi bilginlerin aksini iddia etmeleri üzerine önce onlari "zindik" ilan edip direnmis ve fakat bu direnmenin budalalik oldugunu anlayarak 300 yil sonra hizaya gelmistir. Bati Hiristiyanligi'nin 18. yüzyildan itibaren uyguladigi bu tür bir taktigi Yahudilik de benimsemis ve çag gelismesine ayak uydurma yoluna girmistir.
Semavi dinler içerisinde bunu yapmayan ve insani düsünme gücünden ve düsünce özgürlügündan yoksun kilip kul kertesindeki müptezel yasamlar içerisinde tutabilen tek din Islam'dir. Çünkü Islam, din verilerini akil süzgecinden geçirmek ve insan sahsiyetinin haysiyetine yarasir hale getirmek isteyenleri (örnegin eski Yunan felsefesine bagli olarak is görmege çalisanlari, ki aralarinda ar-Razi, al-Farabi, Ibn-i Sina, Ibn Rüst vs... gibi nice pariltili simalar vardir) kolaylikla sindirebilmistir. Bu sindirme siyasetine karsi ne "aydin" diye bilinen siniflar ve ne de "din adamlari" direnememislerdir. Aydin siniflarin bu konudaki sorumlulugunu Aydin ve "Aydin!..." baslikli kitabimizda özetlemistik 60a. Burada din adamlarinin rolünü kisaca elestirmekle yetinecegiz.
Hemen belirtelim ki geçmis yüzyillar boyunca oldugu gibi bugün dahi din adamlarimiz, genellikle din sorunlarina çagdas bir yaklasim getirebilecek yeterlige erisememislerdir. Halkimiza din bilgileri ya da din ahlaki diye bellettikleri seylere söyle bir göz atmak ve dünya görüslerini söyle bir teraziye vurmak bu hususta fikir edinmek için yeterlidir. Bu yapilacak olursa görülecektir ki din adaminin eline terkedilmis insanlarimiz için fikren ve ahlaken çagdas uygarliga ayak uydurmak mümkün degildir.
I) Düsünme gücü'nden yoksunlugun derecesi:
Seriat ortaminda yetisen insanlar genellikle düsünme gelenegine yabanci kalmislardir. Bizim toplumumuz için de durum budur. Sadece okumasi-yazmasi olmayanlarimiz degil fakat kültürlü say diklarimiz ya da yüksek diplomali olanlarimiz bakimindan da durum asagi yukari aynidir. Okudugumuz ya da duydugumuz seyleri (hele bunlar seriat verileri niteliginde seyler ise) hiç düsünce süzgecinden geçirmeden, oldugu gibi kabul ederiz. O kadar ki, çogu kez bu kabul ettigimiz seylerin kutsallikla bagdasmaz oldugunu dahi farketmeyiz. Örnegin her ne kadar Kur'an'i ve Kur'an'daki Tanri'yi yüce bilmekle beraber seriat verilerini bellerken çogu kez Tanri fikrini, su ya da bu sekilde küçülttügümüzü düsünemeyiz. Örnegin Kur'an'in Tevbe Sure'sinde Tanri'nin güya: "Müsrikleri (puta tapanlari) nerede görürseniz öldürün" (K. 9 Tevbe 5) diye emrettigi ve pek çesitli diger ayet'lerle de müsriklerin Cehennem atesine atilacaklarini bildirdigi yazilidir. Ancak ne var ki En'am Sure'sinde bu ayni Tanri'nin : "Allah dileseydi puta tapmazlardi" (K. 6 En'am 107) diye konustugu görülür. Üstelik de Secde Sure'sinde: "Cehennemi tamamen cin ve insanlarla dolduracagima dair benden söz çikmistir" (K. 32 Secde 13) dedigi eklenmistir. Yani Tanri diledigini putperest yapmakta ve putperest yaptiklarini da öldürtmekte ve Cehennemlere göndermektedir. Çünkü Cehennemleri cin'ler ve insanlarla dolduracagina dair kendi kendisine söz vermistir.
"Yüce" oldugu söylenen bir Tanri'nin, sanki insanlari ateste yakmaktan zevk aliyormus gibi Cehennem'leri insanlarla dolduracagina dair kendi kendine söz vermesi, kuskusuz ki akla ters düser. Fakat bizler bu tersligi farketmeyiz, çünkü düsünmek nedir bilmeyiz.
Yine yukardaki ayet'ler dogrultusunda olmak üzere Kur'an'in Enfal Sure'sinde söyle yazilidir: "Allah kimi dogru yola koymak isterse onun kalbini Islamiyete açar, kimi de saptirmak isterse... kalbini dar ve sikintili kilar. Allah, inanmayanlari küfür batakliginda birakir...." (K. 6 En'am 125)
Dikkat edilecegi gibi bu ayet'in ilk tümcesi ile son tümcesi çelisme halindedir. Çünkü ilk tümce'de "müslüman"ya da "kafir" olmanin kisi iradesine degil fakat Tanri iradesine bagli bir is oldugu anlatilmistir. Tanri diledigini "müslüman" ve diledigini de "kafir" yapmaktadir. Buna karsilik ayet'in ikinci tümcesi'nde kafir'lerin Cehennem'e atilacaklari belirtilmistir. Daha baska bir de yimle kisi, sorumlu bulunmadigi bir isten dolayi ceza görmektedir. Dilediginin kalbini açarak müslüman yapan ve dilediginin kalbini kapayip kafir kilan Tanri oldugu halde bu ayni Tanri kafir yaptiklarini, sanki sorumluluk onlara aitmis gibi, cezalandirmakta, böylece kendi tutum ve davranislariyle çelisme yaratmaktadir.
Ancak ne var ki düsünme gücü'nden yoksun olanlar için bu çeliskiyi farketmek pek mümkün degildir; nitekim 1400 yil boyunca farkeden pek az olmus ve farkedipde sesini çikarmaga kalkanlari din adami ya korkutup susturmus ya da: "Çelisme bize göredir, Tanri'ya göre çelisme yoktur" diyerek uyutmustur.
Kuskusuz ki yüce oldugu söylenen bir Tanri'nin akla ters düsen çeliskilere düsmesi mümkün degildir. Ancak ne var ki yukardaki (ve benzeri) hükümleri okuyanlarimiz, bu hükümlerden Tanri'nin yüceligiyle bagdasmayan, Tanri fikrini asagilatan bir sonuç çikacagini dahi düsünmezler; çünkü düsünme yeteneginden yoksun birakilmislardir.
Düsünme gücü'nden yoksunluk nedeniyle din adamlari, çogu kez Tanri'yi ve Muhammed'i küçültücü sonuçlara yöneldiklerinin dahi farkinda olmazlar. Örnegin Islam'in en kutsal saydigi Mir'aç olayi'ni (ki Kur'an'in Necm Suresi'nin 7-18 ayetlerini kapsar) anlatirlarken Musa' yi, hem Tanri'dan ve hem de Muhammed'den daha "akilli" bir duruma soktuklarini düsünmezler. Diyanet Isleri Baskanligi'nin yayinlarinda Islam kaynaklarindan naklen yer alan ve din adamlarimiz tarafindan belletilen hikaye aynen söyledir 60 b.:
Güya Muhammed bir gün Ka'be'de yatarken Cibril (Cebrail) gelir, Muhammed'in gögsünü yarar, kalbini çikarir, içini imanla dolu altin bir kapta yikar, sonra da esekten büyük, katirdan küçük beyaz bir binek getirir (adi Burak'tir). Muhammed'le birlikte Mescid-i Aksa'ya varirlar. Orada Muhammed namaz kilar; bütün peygamberler de onunla birlikte namaz kilarlar. Sonra yüksek makamlara çikilacak bir Mi'rac (merdiven) kurulur. Cibril ile Muhammed oradan gögün yedi katina çikmaga baslarlar. Simdi hikaye'nin geri kalan kismini Diyanet'in yayinlarinda yer alan sekliyle Muhammed'in agzindan dinleyelim (Bkz. Buhari'nin Malik Ibn-i Sa'saa'dan rivayeti olarak Diyanet'in Sahih-i Buhari Muhtasari.... adli yayinlarinin Cilt X, sh. 60 ve d. Hadis no. 1551):
"Cibril gök kapisini çaldi (Hazin, bekçi melek tarafindan)
-'Kim o?' denildi. Cibril:
-'Cibril'im'- dedi. (Hazin tarafindan)
-'Yanindaki kimdir?-' diye soruldu. Cibril:
-Muhammed! diye cevap veri. (Hazin tarafindan):
-Ya (göge çikmak için) ona (vahiy ve Mir'ac daveti) gönderildi mi? diye soruldu. Cibril:
- Evet gönderildi! diye tasdik etti. (Hazin tarafindan):
-Merhaba gelen zata! Bu gelen kisi ne güzel yolcu? denildi. Ve hemen gök kapisi açildi. Ben birinci semaya varinca orada Adem (peygamber)le karsilastim. Cibril bana:
-Bu senin baban Adem'dir; ona selam ver! dedi. Ben de selam verdim. adem selamima mukabele etti. Sonra:
-Merhaba hayirli, iyi oglum, salih peygamber! dedi.
Sonra Cibril benimle yukari yükseldi. Ta ikinci semaya geldi"
(Hikaye'nin bu noktasinda din adamlarimiz bir hususu eklemekte yarar bulurlar ki o da, bazi rivayetlere göre, bu ikinci ve diger sema tabakalarina Muhammed'in Mi'rac merdiveniyle degil fakat Cibril'in kanadiyle yükselmis olmasidir. Her ne hikmetse pek önemlidir bu husus) 60 c.
"Bunun da kapisini çaldi:
-Kim o? denildi. Cibril
-Cibril'im! dedi.
-Yanindaki kimdir? denildi. Cibril:
-Muhammed! diye cevap verdi.
-Ya! Ona vahiy ve Mi'rac gönderildi mi? denildi. Cibril:
-Evet gönderildi! dedi.
-Merhaba gelen zata! Bu gelen kisi ne güzel yolcu, denildi. Ve hemen gök kapisi açildi. Ben ikinci semaya varinca orada Yahya ve Isa (peygamberler) ile karsilastim. Yahya ve Isa teyze ogullaridir. Cibril bana:
-Bu gördüklerin Yahya ve Isa'dir; bunlara selam ver! dedi. Ben de onlara selam verdim. Onlar da selamima mukabele ettiler. Sonra:
-Merhaba hayirli kardes, salih peygamber! dediler. Sonra Cibril benimle üçüncü semaya yükseldi. Bunun da kapisini çaldi.
-Kim o? denildi. Cibril
-Cibril'im! dedi.
-Yanindaki kimdir? denildi. Cibril
-Muhammed! dedi.
-Ya ona vahiy ve Mi'rac gönderildi mi? denildi. Cibril:
-Evet gönderildi! dedi. Hazin tarafindan:
-Merhaba gelen zata! Bu gelen kisi ne güzel yolcu denildi. Ve hemen gök kapisi açildi. Ben de üçüncü semaya vardigimda Yusuf (peygamber) ile karsilastim. Cibril:
-Bu gördügün Yusuf'tur; ona selam ver! dedi. Ben de Yusuf'a selam verdim. O da mukabele etti. Sonra:
-Merhaba hayirli kardes, salih peygamber! dedi. Sonra Cibril benimle yükseldi. Ta dördüncü semaya vardi.
(Muhammed'in anlatmasi, altinci ve yedinci gök katlarina kadar bu minval üzere devam eder. Her gök katina geliste kapici: "-Kimdir o?-" diye sorar; her def'asinda Cibril kendisini ve Muhammed'i tanitir. Her def'asinda kapici "-Ona Mi'rac daveti gönderildi mi?-" diye sorar ve her def'asinda Cibril "-Evet-" diye cevap verir. Böylece Muhammed dördüncü gök katinda Idris ile, besinci katta da Harun ile karsilasir, selamlasir. Ve nihayet altinci katta Musa ve yedinci kat'ta da Ibrahim ile karsilasir. Musa'nin bulundugu altinci gök katina geldiginde Musa aglamaga baslar; çünkü güya kendisinden sonra peygamber olarak gelen Muhammed'in ümmetinden cennete girenlerin sayisinin, kendi ümmetinden çok oldugunu hatirlamistir. Diyanet'in yayinina göre Muhammed sözlerine söyle devam ediyor)
"Sonra Cibril benimle yükseldi. Ta altinci kat göge eristi. Gök kapisini çaldi:
-Kim o? denildi. Cibril:
-Cibril! diye cevap verdi.
-Yanindaki kimdir? denildi. Cibril:
-Muhammed! dedi.
-Ya ona (Mi'rac için vahiy) gönderildi mi? denildi. Cibril:
-Evet gönderildi! dedi. Bu gögün bekçisi:
-Bu gelen kisiye merhaba; ne güzel bir yolcu geldi! dedi. Ben altinci göge varinca Musa (peygamber)le karsilastim. Cibril bana:
-Bu Musa'dir. Selam ver! dedi. Ben de Musa'ya selam verdim. O da mukabele etti. Sonra:
-Salih kardes ve salih peygamber merhaba! dedi. Ben Musa'yi birakip geçince Musa aglamaga basladi. Musa'ya:
-Neye agliyorsun? denildi. O da:
-Benden sonra bir genç peygambere biat olundu ki onun ümmetinden Cennet'e girenler, benim ümmetimden girenlerden çoktur da ona agliyorum! dedi."
(Bundan sonraki yedinci gök katinda Muhammed, yine yukardaki sekilde karsilanir ve orada Ibrahim ile tanisip selamlastiktan sonra nihayet düz bir saha'ya çikarilir ki burasi güya Kur'an'in Necm Suresi'nde sözü geçen "Sidre-i Münteha" denilen yerdir (K.53 Necm 13-14); orada kainatin "mukadderatini yazan kalemlerin sesini" isitir. Kendisine sarap, süt, bal dolu üç bardak sunulur. Bundan sonra Tanri tarafindan Muhammed'e günde elli vakit namaz kilmasi emrolunur. Bu emri alipta gök katlarini inmege basladiginda Musa kendisine günde 50 vakit namazin çok oldugunu, müslümanlarin buna tahammül edemeyeceklerini, Tanri katina dönüp bunu azalttirmasini söyler. Muhammed, Musa'nin dedigi gibi yapar ve gök katlarini tekrar çikarak Tanri'nin yanina gelir ve 50 vakit namazin çok oldugunu bildirir. Tanri 10 vakit indirim yaparak 40 vakit namaza karar verir. Bu emri sevinerek kabul eden Muhammed gök katlarini inerken yine Musa'ya rastlar. Musa, Muhammed'e bunun çok oldugunu, Tanri katina dönüp yeniden indirim yaptirmasini söyler. Muhammed tekrar geri döner Tanri'dan on vakit namaz daha indirim saglar. Fakat Musa bunu da çok bulur. Muhammed tekrar yukari çikarir 10 vakit daha indirir. Böylece Muhammed gide gele 50 vakit namazi nihayet günde 5 vakte indirtir. Muhammed'in anlatisi söyle devam ediyor):
"Ben süt dolu bardagi aldim (içtim)... Sonra benim (le ümmetim) üzerine her gün elli vakit namaz (emir) kilindi. Ben dönüp Musa'ya ugradigimda, Musa:
-Ne emrolundun? diye sordu. Ben:
-Her gün elli vakit namazla emrolundum! diye cevab verdim. Musa:
-Her gün elli vakit namaza ümmetinin gücü yetmez. Vallahi ben, kesin olarak nasi (halki) senden önce denedim. Ve Beni Israil'i siki bir mümarese'ye tabi tuttum. Binaenaleyh sen, Rabbine müracaat edip ümmetin için tahfif buyurmasini niyaz eyle! dedi. Ben de müracaat ve niyaz eyledim. Benden (ve ümmetimden) on vakit namaz tenzil olundu. Bunun üzerine Musa'ya dönüp geldim. Musa evvelki gibi tavsiyede bulundu. Ben de Rabb'ime arz-i niyaz ettim. Bu def'a on vakit namaz daha tenzil olundu. Ben yine Musa'ya geldim. Musa da eskisi gibi ögüt verdi. Ben de Rabb'ime arz-i niyaz ettim. Benden on vakit namaz daha tenzil olundu Ben yine Musa'ya dönüp geldim. Musa da önceki tavsiyede bulundu. Ben de Rabbime arz-i niyaz eyledim. Benden on vakit namaz daha tenzil olundu da her gün on vakit namazla emrolundum. Ve Musa' ya dönüp geldim. Musa bana evvelki mütalaasini söyledi. Ben de Allah'a arz-i niyaz eyledim de bu def'a her gün bes vakit namazla emrolundum. Bunun üzerine Musa'ya dönüp geldim. Musa:
-Ne emrolundun? diye sordu. Ben de:
-Her gün bes vakit namazla emrolundum! dedim. Musa:
-Ümmetin her gün bes vakit namaza muktedir olamaz. Ben senden evvelce nasi epey tecrübe ettim. Ve Beni Israil'i siki bir mümarese ile tecrübe etim. Simdi sen Rabb'ine müracaat et de bunun ümmetin için tahfifini dile! dedi. Ben:
-Rabb'ime çok niyaz ettim. Ta ki, bir daha arz-i niyaz eylemekten utandim. Bu suretle bes vakit namaza razi olacagim. Ve buna teslimiyet gösterecegim! dedi...." 60 d.
Görülüyor ki yukardaki hikaye'ye göre Tanri, günde 50 vakit namaz emrettikten sonra, Muhammed bu emri benimseyip kavmine bildirmek üzere yeryüzüne inerken Musa'nin tavsiyesi üzerine tekrar geriye dönüp Tanri'ya bunun çok oldugunu bildiriyor ve yine Musa'nin tavsiye'si sayesinde namaz vakitlerini günde bes'e indirtiyor. Böylece müslüman kisi, 50 vakit namaz kilmak suretiyle bütün gününü namazla geçirmekten Musa sayesinde kurtulmus oluyor.
Simdi geliniz yukardaki hikaye'yi, salim bir kafa ile beraberce akil süzgecinden geçirelim. Bir kere hikaye'nin anlatilis sekline göz atalim; dikkat edilecegi gibi hikaye son derece basit kafa yapisindaki kimseleri hedef edinmistir. Bu tür hikayelerle kisiyi fikren gelistirme olanaginin bulunmadigi ortadadir. Gök katlarinin kapilarini bekleyen Tanri bekçilerinin, her kapi çalinista "Kim o?" diyerek Cibril ile Muhammed'in gelisinden habersiz görünmeleri, ve hele Muhammed'e vahiy ve Mi'rac da'veti gönderilip gönderilmedigini sormalari da ayrica "düsündürücüdür!"
Bütün bunlar bir yana fakat asil "düsündürücü" olan sey Tanri'nin, kendi yarattigi kullarinin takatlerinin ne oldugunu bilmeden, daha dogrusu günde 50 vakit namaz kilip kilamayacaklarini hesap etmeden 50 vakit namaz emretmesi, Muhammed'in de kendi ümmetinin gücünün 50 vakit namaz kilmaga müsait bulunmadigini düsünmeden bu emri kabul etmesi, ve nihayet Tanri'nin ve Muhammed'in düsünemedikleri bir seyi Musa'nin düsünerek 50 vakit namazi insan gücü'nün tahammül edebilecegi bir miktara indirtmege calismasidir. Bundan çikan sonuç sudur ki Musa, hem Tanri'ya ve hem de Muhammed'e oranla daha isabetli bir karar vermistir.
Düsününüz ki 1400 yil boyunca bu hikaye, müslüman halklarin en kutsal duygularla bagli bulunduklari bir olay olarak kusaklar bo yunca anlatila gelmis ve milyonlarca insan buna inanmistir. Bir tek kisi çikipta bu hikaye'nin Tanri'yi ve Muhammed'i müskil durumda birakici, buna karsilik Musa'yi, onlara nazaran daha "akilli" imis gibi gösterici sonuç yaratacagini düsünmemis, düsünse de söylememistir.
Insanlarimizin düsünme gücünden yoksunluklarini anlamak için deneyinize devam etmek istiyorsaniz seriat verilerini tek tek inceleyiniz. Hemen hepsinin, yukardaki örneklerde oldugu gibi, "Tanri" ve "Peygamber" kavramlarini zedeledigini göreceksinizdir.
II) Kisi'yi düsünme yeteneginden yoksun kilma san'ati:
Kisi'deki "düsünme" gücü'nü kökten yok edebilmek için din adami'nin uyguladigi usul, seriat verilerini "Tanri ve peygamber" emirleridir diye "gerçegin" ta kendisi olarak belletmek, belletirken de "Muhammed'e" körü körüne itaat etme'yi iman'in temeli olarak göstermektir. Bunu saglamak üzere elinin altinda, Muhammed'e (ve onun emirlerine) itaat etmenin Tanri'ya itaat etmek olduguna dair hükumler vardir ki bunlardan bazilari söyledir: "Ey Muhammed! Süphesiz sana bas egerek ellerini verenler Allah'a bas egip el vermis sayilirlar" (K. 48 Fetih 10); "Allah ve peygamberine kim itaat ederse Allah onu bu Cennetlere kor" (K.4 Nisa 13-14).
Bu hükümler dogrultusunda olmak üzere Muhammed, kendisine itaat etmenin her müslüman kisi için mutlak zorunluk olduguna iliskin pek çok hadisler birakmistir. Bunlardan her biri, din adaminin elinde, kisiyi düsünme gücünden yoksun kilabilmek için etkili birer araç isini görür. Nice örneklerden biri olmak üzere Buhari'nin, Ebu Hüreyre'den rivayet ettigi bir hadisin ve bu hadis'le ilgili Kur'an hükmünün (K. 33 Ahzab 69) içerigini özetleyelim. Bu hükümlere göre Muhammed, çiplak sekilde bir arada yikanmanin "hayasizlik" olup caiz sayilmadigini söylerken kendi emirlerine boyun egmenin, her müslüman kisi için mutlak zorunluk oldugunu açiklamistir. Ve bu isi Musa "peygamber" ile ilgili bir hikaye'ye baglamistir ki söyledir.
Güya Yahudiler vaktiyle çiplak sekilde ve birbirlerine baka baka yikanirlarmis, oysa ki Musa bunu hos karsilamaz, hayasizlik sayar, onlardan ayri ve yalniz olarak yikanirmis. Böyle yaptigi için Yahudiler, onun sakat ve hastalikli oldugunu bu yüzden gizlendigini, kendileriyle birlikte yikanmadigini söyliyerek onu incitirlermis. Incittikleri için de Tanri onlari cezalandirmismis. Diyanet yayinlarinda yer alan Hadis aynen söyle: "Nebiyy-i Ekrem... buyurdu ki: Beni Israil çiplak ve birbirine baka baka yikanirlardi. Musa (peygamber) ise (kemal-i hayasindan) yalnizca yikanirdi. Beni Israil -'Vallahi Musa'yi bizimle beraber yikanmaktan men eden sey (mutlaka) debbe, yani kasigi çikik olmasidir-' der (ve bu tür dedikodularla ona eza ederlerdi). Musa... bir def'a yikanmaga gitti. Elbisesini de bir tasin üstüne koydu. Tas, elbisesini alip kaçti. Musa...-'Aman tas, rubam! Aman tas, rubam'- diyerek (ve alabildigine kosarak) arkasina düstü. Beni Israil onu (bu halde) görüp de -'Vallahi Musa'da bir kusur yokmus'- deyinceye kadar (ardindan gitti). (Ondan sonra Musa...) elbisesini alip tasi dögmeye basladi. Ebu Hüreyre der ki '-Vallahi o tasta dayaktan hala alti, yahud yedi bere izi kalmistir-'..." 60 e.
Görülüyor ki din adami'nin söylemesine göre Muhammed, bir arada çiplak yikanmanin "kötü" bir sey oldugunu anlatmak için Yahudileri örnek vermistir; güya Yahudiler çiplak olarak yikanmayi gelenek edindikleri ve bu sekilde yikanmayan Musa "peygamberi" izlemedikleri için kötüdürler. Fakat yine din adamlarindan ögrenmekteyiz ki Muhammed'e göre Yahudiler, bir de asil bu yukardaki olay vesilesiyle Müsa hakkinda dedikodu ettikleri, onu incittikleri için kötüdürler, çünkü Kur'an'da: "Ey Inananlar! Musa'yi incitenler gibi olmayin. Nitekim Allah onu söylediklerinden ari tutmustu. O Allah'in katinda degerli bir kisiydi" (K. 33 Ahzab 69) diye yazilidir 60 f.
Din adami'nin yukardaki hükümlere dayali olarak anlattiklarindan anlasilan sudur ki Muhammed, bir yandan Yahudileri çiplak yikaniyorlar diye küçültürken ve Musa'ya boyun egmedikleri, onun aleyhinde dedikodu ettikleri için onlari yererken, diger yandan da Musa'nin yarattigi mu'cize'yi (elbisesiyle tas'a vurarak tasin üstünde çentikler husule getirmesini) sergilemektedir.
Din adami bu örnegi islerken mü'min kisileri, peygamberin sözlerine gözü kapali sekilde uymaya çagirmis olur. Bu arada da Kur'an'in: "Ey Inananlar! Musa'yi incitenler gibi olmayin" (K. 33 Ahzab 69) seklindeki ayeti'ni örnek vererek bu çagirisini pekistirir. Böylece müslüman kisiyi, hiç beynini kullanmadan, "Tanri ve peygamber emirlerine" kusursuzca boyun eger nitelikte olmak üzere yetistirmis olur. Öylesine ki en kutsal sayilmak gereken "Tanri" kavramindan tutunuz da dünyevi yasamlarin en basit kurallarina (örnegin yatmak, kalkmak, yemek, içmek, giyinmek, gülmek vs...) varincaya kadar her seyi akli dislayarak belletir. Örnegin Tanri'nin tek oldugunu anlatmak için tek sayilarin kutsalligindan söz eder ve her isi tek sayi esasina göre yaptirtir: örnegin "suyu üç yudumda için" ya da "Hurma ve zerdali gibi sayilabilen seyleri yerken tek sayiya göre yeyin; ya da Istinca ederken altinizi üç tas ile temizleyin" der. Derken de "Tanri" fikrini bu tür müptezel örneklerle zedeledigini farketmez.
Yine bunun gibi istinca ile ilgili olarak din verisi diye sunu belletir: "(Kisi) Üç kerpiç parçasi yahut düzeltilmis üç tasi büyük abdestten önce alir. Kaza-yi hacet bitince, sol eliyle alir ve necaset bulunan yere sürer ve orada döndürür ve necaseti bulastirmadan kaldirir. Böylece üç tasi kullanir. Eger temizlenmezse , iki tas daha kullanir. Böylece (taslarin sayisinin) tek olmasina dikkat eder. Sonra düz bir tasi sag eline alir, zekerini sol eliyle tutar, o tas üzerine üç def'a sürer..." 61. Daha baska bir deyimle abdestten sonra temizlenirken tek sayida tas kullanmanin islami bir "sart" oldugunu anlatmis olur.
Ve bütün bunlari Tanri'nin tek olmasi gerekçesine baglamak üzere söyle der: "Böylece (kisi'nin) bütün isleri, Allahu Teala ile alakali olmalidir. Çünkü O tektir; çift degildir. Bir isin her herhangi bir bakimdan Allahu Teala ile alakasi yoksa bostur ve faydasizdir. O halde tek, Allahu Teala ile alakali olmak sebebiyle, çiften daha iyidir" 62.
Öte yandan din adami, kisi'nin dünyevi yasaminin her noktasini da akli durduran buyruklarla ayarlamaga çalisir. Bunlari ilerdeki bölümlerde sergileyecegiz; fakat simdilik burada bir kaç örnek verelim:
Abdest yaptiktan sonra tek sayida tas ile temizlenmek gerektigini su hadis hükmü ile belletir: "Her kim (istinca için) tas isti'mal ederse adedini tek yapsin (yani üç tas kullansin)" (Sahih-i..., Cilt I, sh. 147, Hadis no. 129);
Esneyen kimsenin agzina seytanlarin gireceklerini anlatmak için su hükmü gösterir: "Esnemege gelince, süphesiz o seytandandir. .. biriniz esneyip (ha) diye agzini ayir(inca) onun gafletine seytan güler" (Sahih-i...XII, sh. 164,Hadis no. 2013 ve sh. 165, hadis no. 2014) ;
Seytan'larin kurnazliklarina karsi kisi'yi Muhammed'in su sözleriyle korumaga çalisir: "Seytan her isinizde, hatta yemek yerken dahi yaninizda bulunur. Birinizin lokmasi elinden düserse onu alip yesin, seytana birakmasin" ; "Sizin biriniz uykusundan uyanip da abdest aldiginda burnundaki nesneyi nefesiyle üç def'a disariya çikarsin, çünkü seytan uyuyanin genzinde gezer " (Riyazü's Salihin..., Cilt I, sh. 59; ve Cilt II, sh. 163).
"Merkep seytan görmedikçe anirmaz. Merkep anirinca siz (Tanri'nin adini) zikredin, bana da salavat getiriniz" (Sahih-i... I, sh. sh. 68) ; "Hani su gümüs kaptan bir sey içen kisi yok mu? Muhakkak o kisi karnina cehennem atesini (çurp çurp diye) içerek gönderir" (Sahih-i... XII, sh. 56, H. 1904) ;
Çorba içen kisiye Tanri'nin inayetlerini su hükümle anlatir: "Tanri'nin inayetleri çorba kasesinin ortasinda degil kenarindadir; kasenin ortasindan baslayacak olursaniz Tanri'nin inayetine erisemezsiniz" (Sahih-i... XII,);
Yemek içine düsen sinegin idrak sahibi oldugunu su hadis hükmüne baglar: "Sizden birinizin içecegi (ve yiyecegi) içine sinek düstügü zaman, o kisi o (nun her tarafini) batirsin, sonra çikarsin (atsin). Çünkü sinegin iki kanadinin birisinde hastalik, öbirisinde de sifa vardir" (Sahih-i... Cilt IX, sh. 71 , Hadis no. 1365)
Fare'lerin deve sütü içmeyip koyun sütü içer olduklarinin anlatmak için din adami su hadis hükmüne dayanir: " (Muhammed dedi ki): Beni Israil'den bir kavim (mesh olunup) beser tarihinden silindi, yok oldu... Ben zannetmem ki, o ümmet fareden baska bir seye mesh ve tahvil edilmis olsun. Çünkü fare (içsin) diye (bir yere) deve sütü konulursa, onu içmez de koyun sütü konulursa onu içer" (Sahih-i Buhari Muhtasari.., Cilt IX, sh. 68-69, Hadis no. 1364). Bu hükmü belletmekle din adami, müslüman kisi'yi Tanri ve "peygamber" emirlerine uymayanlara karsi düsmanca duygulara sürükler.
Bu yukarda belirtilen hükümler, müslüman kisilerin inanç ve imanlarini saglayan seriat verilerinden sadece bir kaçidir ki akli basinda olan her insani yerinden siçratmaya yeter. Ne yazik ki seriat egitimi tümüyle gökten inme ve akli dislayan bu tür verilerin ögreniminden ibaret olup her yönü ile insan denilen varligi düsünemez hale getirme amacini içerir. Bununla da yetinmez fakat ayni zamanda "bilimsel mantik" diye bir sey olamayacagi bilincini yerlestirir. Su nedenle ki "sebeb" ve "illet" arasindaki iliskiler "akilci mantik" veya "deney" usulleriyle degil fakat "iman" ve "inanç" ögeleriyle anlatilmak istenmistir: "Tanri inayetleri", "Cennet'ler", Cehennem'ler", "Seytan''ar", "Cin'ler" vb... gibi hususlar ve özellikle "batil" inanislar kisi'nin tek "düsün" ölçegi yapilmistir. Örnegin fare'nin deve sütü içmeyip koyun sütü içmesi konusunda yukariya aldigimiz, hadis güya günahkar bir Yahudi kavmi'nin vaktiyle Tanri tarafindan fare cinsine dönüstürülmüs olmasiyle ilgilidir. Diyanet'in Islam kaynaklarindan naklen söylemesine göre güya vaktiy le Yahudi kavimlerinden biri, günahkar oldugu için Tanri tarafindan fare sekline dönüstürülmüstür. Ancak bu Yahudi kabilesi deve sütü içmez oldugu için fare'ler de öyle olmuslardir. Diyanet'in açiklamasi aynen söyle: " Mesh, günahkar bir kavmin Allah tarafindan toptan maymun, hinzir gibi bir hayvan cinsine kalb-ü tahvil edilmesidir ki, geçmis ümmetler arasinda vuku' bulmustur. Hadiste haber verilen hadise de onlardan biridir. Fare deve sütü içmez de, koyun sütü içer , fikrasi Beni Israil'den olan o kavmin fareye tahvil olundugunun delilidir. Söyle ki devenin eti, sütü Beni Israil'e Allah tarafindan haram kilinmisti. Kat'iyyen Beni Israil deve sütü içmezlerdi. Fare'nin de içmemesi, onlari bir yerde toplayan nokta oluyor" (Bkz. Sahih-i... Cilt IX, sh. 68-69) .
Daha baska bir deyimle yukardaki hükümde, Tanri ve peygamber emirlerine aykiri davranmanin, yani günahkar olmanin, hayvan cinsine dönüsme gibi bir cezai sonuç yaratacagi anlatilmak istenmistir.
"Istinca" için üç tas kullanmayi öngören hadis hükmü, her isin tek sayilara göre görülmesi hususunda Muhammed'in verdigi emirle ilgilidir ki, suyu tek sayida yudumlamaktan tutunuz da "def-i hacet" ten sonra temizlenmeye (yani "istinca' ya) varincaya kadar kisinin tüm davranislarini kapsar. Din adami'nin açiklamasina göre her isin tek sayilara göre görülmesi geregini Muhammed, müslüman kisilere Tanri'nin tek oldugunu animsatmak maksadiyle öngörmüstür.
Yine bunun gibi "Çorba içerken, ya da yemek yerken çanagin ortasindan degil kenarindan baslamak gerektigi" emredilmis ve gerekçe olarak "Tanri'nin inayeti'nin çanagin kenarinda toplandigi, ortasina dogru azaldigi" bildirilmistir. Yemek yerken örtüye dökülen kirintilari mutlaka yemek gerektigi belirtilirken aksi taktirde seytanlarin gelip bu kirintilari yiyecekleri söylenmistir. Yemeklerin üstünü kapamak gerektigi anlatilirken aksi taktirde cin'lerin gelip yemekleri yiyecekleri hatirlatilmistir. Yemege tuz ile baslamak ve tuz ile bitirmek gerektigi açiklanirken Tanri inayetinin buna göre ayarlandigi anlatilmistir. Sol el ile yemek yemenin, su içmenin caiz olmadigi bildirilirken sebeb olarak seytan'in hep sol elini kullanarak is gördügü belirtilmistir. Çanaktaki yemegi sonuna kadar yiyip bitirmek ve bitirdikten sonra parmaklari yalamak gerektigi din verisi olarak emredilirken böyle yapilmayacak olursa seytan'in gelip çanakta ve parmaklarda kalan yemegi yiyecegi bildirilmistir. Yemek ve içecek içine sinek düstügünde sinegin disarda kalan kanadinin iyice yemege (içecege) batirilmasi, sonra çikarilip atilmasi geregi, güya kanad'larin birinde "günah" digerinde "sevab" bulunup, sinegin "idrak sahibi" olmak nedeniyle sevab kanadini disarda birakacagi ve iste disarda kalan kanadin yemege batirilmasi halinde sevab'in günahi gidermis olacagi "gerekçesine" dayatilmistir. Gümüs veya altin kaptan su içmenin dogru olmamasi, içildigi taktirde kisinin karninda cehennem ateslerinin gürültüsünü duyacagi gerekcesiyle açiklanmistir.
Söylemeye gerek yoktur ki yukardaki hükümlerin ve "gerekçelerin" akilciliga dayali hiçbir yönü yoktur: Her sey ilahi "mükafat" ve "mücazaat" usullerine, seytanlarin, meleklerin ve cinlerin keyfine terkedilmis gibidir: fazla yiyen, fazla içen, fazla uyuyan kisi "melekut alemine yükselemez", "Allah katinda sevimsizdir", "Kiyamette en çok aç kalacaklardandir"; bu gibi kimselerin "kanina seytan hülul eder"; "Tok karnina uyuyanin kalbi katilasir" vs... (Bkz. Gazali, Ihyau Ulumi'd-Din... III, sh. 184-192)
Yine söylemeye gerek yoktur ki bu tür seriat emirlerini "Tanri'dan ve peygamber'den gelmistir" diye belleyen müslüman kisi "eylem" ile "sonuç" arasindaki iliskiyi akilci bir düsünce ölçegine vurmaz; "neden bu böyledir?" diye kendi kendine soru sorma ihtiya cini duymaz. Oysa ki yasam kurallarini bellerken bu kurallarin mantiksal anlamini ve amacini bilebilmis olsa, örnegin çorbayi içerken çanagin ortasindan degil kenarindan baslamakla dilinin yanmayacagini ve çünkü çanagin kenarlarinin orta kisma nazaran daha ilik oldugunu ögrense ve yine bunun gibi altin/gümüs kaptan su içmenin israf sayilacagini ve bunun toplum ekonomisi bakimindan sakincali olacagini bilimsel, deneysel ve düzensel düsünce yolu ile ögrense, kuskusuz ki fikirsel gelisme yönünden hem kendisi, hem de mensubu bulundugu toplum için yararli bir varlik haline gelebilir. Böylece yasamini ve davranislarini akil ve mantik rehberligiyle, gelisme kanunlarina uyarak ayarlama olanagina kavusmus ve uygarlasmis olur.
Akli dislayan egitim sisteminde kisi'nin yasam ve düsünce tarzini sekillendiren kurallar zihinsel, bilimsel, nesnel ve deneysel bir düsünce mantigina dayali degildir. Bu nedenle kisi, aklen ve fikren olumsuz, kötü ve hatta kendi çikarlarina ya da insanlik haysiyetine aykiri olan her seyi, akil ve mantik terazisine vurmadan kör bir imanla benimser. Bunun sonucu olarak kendi kendisini kul olarak görmekte sakinca bulmaz; dolayisiyle de vicdan sesine ve insan sevgisi duygusuna yabanci kalmaktan kurtulamaz. Bundan dolayidir ki birbiri ardina gelen ve hiç bitmeyen istibdat rejimlerine boyun egmekten geri kalmaz. Laikligi benimsemis olan Türkiye hariç, Seriat ülkelerinin her birinde görülen kara manzara budur.
III) Din adami, kisi'nin tüm yasantilarini akil disi verilerle ayarlayan seriat düzeni'nin bekçisi'dir:
Seriat egitiminden geçen kisi için düsünmek gereksiz bir seydir; çünkü onun düsünebilecegi her sey onun adina Tanri ve "peygamberi" tarafindan düsünülmüstür. Daha baska bir deyimle Islam seriati kisi'nin ve toplumun tüm yasantilarini, Tanri'dan ve Peygamber'den geldigi söylenen emirlerle, en ince noktasina varincaya kadar düzenlemistir. Günlük yasam içerisinde bir tek davranis yoktur ki bu emirler disinda kalmis olsun: Sabahleyin yataktan kalktigi andan itibaren kisi, ayakkabisini giymek, saçini taramak, dislerini yikamak, koku sürmek, giyinmek, yemek içmek, gülmek, taretlenmek, düsünmek, is görmek, cinsel ihtiyacini gidermek ve nihayet aksam yataga girmek vb... gibi fiziksel ya da fikirsel her tutum ve davranisiyle çöl kosullarina yatkin emirlere baglidir. Din adami insan beynini, sayisiz denebilecek bu verilerle doldurur ve dondurur. Müslüman kisi "akilci" bir düsünce ürünü olmayan bu emirlere uymak zorunlugundadir, çünkü aksi taktirde hem dinsel ve hem de dünyevi ceza'lara muhataptir.
Fakat akli dislayan bu dinsel emirlerin uygulanmasinin daha da kötü bir sonucu vardir ki o da bu sekilde egitilen kisi'nin ne özgür sekilde düsünmek ve ne de özgür insana yarasir bir yasam sürmek olasiligina kavusamamisidir. Kisi "Kul" kertesinde kalip "müptezel" yasamlara katlanmak durumundadir. Islam kaynaklarindan ve genellikle Diyanet Isleri Baskanligi' nin yayinlarindan alinma bir kaç örnegi siralayarak müslüman kisinin günlük yasaminin din adamlarimiz tarafindan nasil sekillendirildigine göz atmakta yarar vardir.