Din adami'nin seriat verilerine dayali olarak söylemesine göre insanlara verilenlerin en hayirlisi, en iyisi ve kiyamet gününde en agir gelecek olani "güzel ahlaktir". Ahlaki en güzel olan kimse, en "hayirli" olan kimsedir 193. Bu gibi kimseler "yalan", "hile", "hirsizlik", "rüsvet", "katil" (öldürme) vb... gibi eylemlerden kaçinirlar, çünkü seriat dini, yine din adaminin açiklamasina göre, bu tür eylemleri "haram" ve "günah" saymistir.
Ancak ne var ki ibadet yollarina basvurmak suretiyle "haram" ve "günah" sayilan bu gibi eylemlerin kötü sonuçlarindan kurtulmak mümkün oldugu gibi Islam'in "hayrina" olmak kaydiyle bu tür eylemlere girismek caiz'dir. Örnegin "rüsvet" vermek ya da almak günah niteliginde bir sey sayilmakla beraber kisileri, para ve mal karsiliginda Islam'a sokmak ya da isindirmak "geçerli" ve "yararli" bir eylemdir, çünkü biraz ilerde görecegimiz gibi Kur'an'da zekat'larin: "... kalbleri müslümanliga isindirilacaklara (verilecegi) " (K. 9 Tevbe 60) yazilidir ve yine din adami'nin söylemesine göre Islam'in daha ilk anlarindan itibaren pek çok kimseleri bu yoldan Islam'a kazandirmak dogal sayilmistir. Yine bunun gibi "yalan", "hile" (hud'a) ya da benzeri usullerin de ayni amaçla kullanildigina tanik olmaktayiz.
Her seyden önce sunu belirtmek gerekir ki yüzyillar boyunca ve bugüne degin halk yiginlarina belletilen bu ahlak anlayisi "dinsel" deger ölçülerine dayali olup "akilci" ahlak anlayisina ters nitelik tasir ve çagcil uygarliga yatkin olmaktan uzaktir. Su bakimdan ki dayanagi "akil" ögesi degil fakat "iman" dir; "iman" ise "Tanri'ya, O'nun meleklerine, O'nun Kitabi'na, Peygamberi'ne, Kiyamet gününe... inanmaktir" 194. Daha baska bir deyimle seriat anlayisina göre ahlakin "en güzelini" saglamanin yolu Tanri yolunda olmak, Kur'an'a uymak ve Muhammed örnegini izlemektir. Din adami'nin belletmesine göre Tanri "peygamberi'nin" üstün bir ahlaka sahib bulundugunu, ahlakiligin temsilcisi oldugunu ve onun özellikle örnek alinmasi gerektigini bildirmis ve: "Ey inananlar! Andolsun ki sizin için Allah ve Ahiret gününe kavusmayi umanlar ve Allah'i çok seven kimseler için Resulullah en güzel örnektir" (K. Ahzab 21) seklinde ayet'ler göndermistir (Ayrica bkz. Kalem 1-7; Tevbe 128)..
Daha baska bir deyimle din adami'nin bellettigi ahlak anlayisina göre "Islam" demek hem "iman" ve hem de "ahlak" demektir. Ve Islami ahlak kaynagini ve geçerliligini (mesruiyetini) "uhreviyet'ten" alan bir ahlaktir; bunun disinda da gerçek ahlak diye bir sey yoktur.
Oysa ki ahlakiligin bir de akilciliga dayali olan sekli vardir ki çogu zaman Islami ahlak ile çatisir. Örnegin "kölelik", ya da "Hülle" ya da "kadina dayak", ya da farkli din ve inançta olanlara ("müsriklere", "mürtedlere", "kafirlere" vb...) karsi savas, ya da kisileri müslüman kilmak için maddi çikarlar saglama usulleri, vb... seriat'in öngördügü ve "Tanrisal" bildigi seylerdir; fakat akilci ahlak'la bagdasmayan seylerdir.
Kisaca animsatalim ki Islam'a göre kölelik, Tanrisal, yani dogal bir kurulustur ve Tanri köle olan ile olmayan arasinda esitsizlik yaratmistir. Kur'an'da söyle yazilidir: "Allah hiçbir seye gücü yetmeyen ve baskasinin mali olan bir köle ile kendisine verdigimiz güzel nimetlerden.... sarfeden kimseyi misal gösterir. Hiç bunlar esit olur mu?..." (K. 16 Nahl 75).
Bundan dolayidir ki Muhammed, her ne kadar köle azadlama usullerinden söz etmekle beraber, yasami boyunca köle edinmis, köle satin almis ya da satmis, baskalarinin da bu sekilde davranmalarini uygun bulmustur. Eger köleligi ahlakilige aykiri bulmus olsa idi, daha ilk anlardan itibaren yasaklar ve kendi kölelerini tüm olarak azad ederek baskalarina örnek olurdu: nasil ki hirsizligi ahlakilige aykiri bulup kesin olarak yasakladi ise.
Köleligi yasaklamadigi içindir ki bin dört yüz yil boyunca (yirminci yüzyila gelinceye dek) tüm Islam ülkelerinde kölelik ahlakilige ters görülmemis, aksine "dogal" bir kurulus olarak is görmüstür: esir pazarlarinda insanlar "köle" olarak alinip satilmislardir.
Oysa ki akilci ahlak, köleligi Tanri yapisi degil fakat insan yapisi bir kurulus olarak görmüs ve insan sahsiyetinin haysiyetiyle bagdastirmadigi için yasaklamistir.
Yine bunun gibi Hülle, Seriat dinine göre ahlakilige ters düsmeyen bir uygulamadir. Kocasi tarafindan "üç talak" ile bos edilen bir kadinin kocasina dönebilmesi için baska bir erkekle evlenmesi, onunla mutlaka cinsi münasebette bulunmasi, sonra ondan ayrilip kocasiyle yeniden evlenmesi gerekir (K. Bakara 229-230) 195. Oysa ki akilci ahlak böyle bir uygulamaya karsidir; kocasi tarafindan, hem de de çogu kez haksiz yere, bos edilen bir kadinin, baska bir erkekle cinsi münasebet zorunlugunda birakilmasina cevaz vermez.
Kadina dayak, çesitli nedenlere dayali olarak seriat'in öngördügü bir kurulustur ki (örnegin K. Nisa 34) akilci ahlak anlayisiyle bagdasmaz.
Farkli din ve inançtadirlar diye "müsrik'lerin" (ilah'lara tapanlarin) ya da "mürted'lerin" (Islam'dan çikanlarin) öldürülmeleri, Seriat'in öngördügü seylerdendir (K. Tevbe 5, vs...). "Kitab ehli" diye tanimlananlara (örnegin Hiristiyanlara, Yahudilere, vs...) karsi, Islam'i kabul etmelerine kadar savas açilmasi, etmedikleri takdirde ceza olarak "cizye" (kafa parasi) vermege zorlanmalari, bunu da yapmadiklari takdirde öldürülmeleri, seriat hükmü olarak ortadadir (K. Tevbe 29). Diyanet Isleri Baskanligi'nin din adamlari araciligiyle insanlarimiza bellettigine göre "cizye" (yani "kafa parasi) Yahudilerin ve Hiristiyanlarin, Islam'i kabul etmemelerinin cezasi olmak üzere ödemek zorunlugunda birakildiklari bir bedeldir. Baskanligin söylemesi söyle: " Cizye (ehl-i kitab'dan müslüman olmiyanlarin) Müslümanliktan imtinalarinin cezasidir" 196.
Oysa ki akilci ahlak anlayisina göre bir kimse'nin farkli inançta olmak nedeniyle öldürülmesi ya da "kafa parasi" ödemege zorlanmasi ya da baska sekilde cezalandirilmasi caiz degildir.
Bu yukardakilere benzer daha nice örneklerin ortaya vurdugu gerçek sudur ki din adami'nin insanlarimiza bellettigi seriat ahlaki ile çagcil zihniyetin izledigi akilci ahlak birbirlerine zit seylerdir.
Öte yandan, yine din adami'nin ögrettiklerinden anlamaktayiz ki Islam, kendi deger ölçülerine göre "günah" (haram, suç) saydigi eylemleri (örnegin zina, hirsizlik-sirkat, yalancilik, rüsvetcilik vb... gibi eylemleri) bir takim yollarla cezai sonuç yaratabilir durumlardan çikarabilmekte ya da Islam'in hayrina olmak üzere bunlari onaylayabilmektedir. Örnegin zina ya da hirsizlik yapan kisi, ibadet etmek, kaza ve kefaret orucu tutmak, ya da kurban kesmek, ya da köle azad etmek ya da Tanri'ya ve Muhammed'e bagli kalmak, vb...suretiyle "günah" döküp Cennet bahçelerine girme olasiligina sahiptir. Öte yandan kisileri, müslümanliga sokmak ya da isindirabilmek için rüsvet yoluna gitmekte ya da din ugruna yalan söylemekte sakinca yoktur.
Oysa ki bütün bunlar akilci ahlak anlayisinin onaylamadigi seylerdir. Hemen ekleyelim ki seriat verilerinin "akilci" ahlaka ters düstüklerini söylemek ya da hatta düsünmek dahi, din adami'nin gözünde, dinsizlik (suç) sayilir. Bundan dolayidir ki Islam dünyasinin yetistirdigi en ünlü bilginler ve düsünürler (örnegin Farabi, Ibn-i Sina, Ibn- Rüst, vs) dahi dinsel ahlaki akilci ahlak anlayisindan ayirmak ve ikinciyi birinciye üstün kilip rehber yapmak fikrine yönelememislerdir. Din adina girisilen savaslari (Cihad'i), öldürmeleri, ganimet edinmeleri, köleligi ve benzeri seyleri elestirmek ve yermek söyle dursun ve fakat genellikle yüceltmislerdir. Oysa ki Bati'da, hem de Orta Çag karanliklarinda, ahlak'in temeli din iken ve ahlak normlarini dinsel verilere oturtmak gerekirken aydin kisiler (ki aralarinda din adamlari dahi yer almisti) akil verilerine dayali ahlak anlayisini yerlestirme caba'larina yönelmislerdir. Erasmus ya da Spinoza ya da Rahib Postel gibi nice isimleri siralamak kolay.
Islam dünyasinda ise "Tanri ve peygamber" emirleridir diye bilinen hükümlerle belirlenen ahlak anlayisi disina çikilamadigi için akilci ahlak arayisi söz konusu olmamistir. Daha baska bir deyimle islam'da "ahlak" denilen sey, din'den ayri kilinamadigi içindir ki müslüman halklar akilci ve çagcil ahlak anlayisina erisememislerdir. Bu toplumlar içerisinde seriat'a en fazla sapli görünenler, akilci ahlak yönünden en geri olanlar olmustur.
Bundan dolayidir ki günümüzde uygar dünya'ya ayak uydurmaga çalisan islam ülkeleri, kendi iç yasamlari içerisinde hala çag disi ahlak verilerine saplidirlar. Uluslar arasi andlasmalarla benimser göründükleri ahlak kurallarina ters davranislar içerisinde bocalarlar.
Bu ülkelerden biri de bizim kendi ülkemizdir. Atatürk sayesinde akilci ahlak yoluna girmis insanlarimiz bugün din adami'nin elinde, seriat ahlakiligine sürüklenmektedirler.
I) Din adami'nin elinde, hile, yalan, rüsvet ve benzeri eylemleri "günah" olmaktan çikarici ya da Islam'in hayrina olarak geçerli kilici seriat malzemesi bulunur ki müslüman kisilerin egitiminde is görür:
Din adami'nin belletmesine göre hile, yalan ve rüsvet vb... gibi eylemler, "haram" ve "günah" sayilmak gereken seyler olmakla beraber bu eylemlerde bulunan müslüman kisileri günahlardan arimak, Cennet mukafatina kavusturmak, ya da bu eylemleri Islam'in hayrina olmak üzere geçerli kilmak, örnegin rüsvet yolu ile kisileri müslümanlikta tutmak ahlakilige ters düsmez. Bunun böyle oldugunu anlatmak üzere din adami, hem seriat verilerinden ve hem de "peygamberlerin" davranislarindan örnekler verir. Kisaca fikir edinmek üzere bunlardan sadece bir ikisine göz atalim.
Ilk olarak Sair Ka'b Ibn-i Esref'in öldürtülmesiyle ilgili olayi ele alalim. Ilerde tekrar bu olaya dönmek gerekmekle beraber kisaca belirtelim ki din adami'nin Islam kaynaklarindan naklen bildirdigine göre Muhammed, hicret'in üçüncü yilinda Ka'b Ibn-i Esref adindaki bir sair'i öldürtmek ister. Çünkü bu sair onu siirleriyle hicvederken ayni zamanda düsmanlarina karsi güç durumlara sokmaktadir. Ka'b'tan kurtulmak için: "Beni bu adam'dan kim kurtarirsa Cennet'e gidecektir" diye gönüllü aramaga baslar; bu isi yapmaga hazir Muhammed Ibn-i Mesleme adinda birini bulur. Ibn-i Mesleme bu cinayeti islemege hazir oldugunu ve fakat isleyebilmek için bir takim hile ve yalan yollarina basvurmak gerektigini Muhammed'e bildirir ve bunu yapabilmek için ondan onay (izin) ister. Muhammed kendisine "Ne istersen söyle (ve yap)" diyerek bu izni verir. Bunun üzerine Ibn-i Mesleme, arkadaslariyle birlikte Ka'b'in evine gelir ve olmadik yalanlarla onu evinden disariya çikartir ve yine olmadik hilelerle onu kiliçtan geçirip kafasini keser. Kesik kafa'yi bir torbaya ko yarak Muhammed'e getirir ve Ka'b'i hile ve yalan usulleriyle nasil öldürdügünü anlatir. Muhammed kendisini bu basarisindan dolayi kutlar 197.
Din adina yalan'a dayali olarak is görmenin caiz oldugunu kanitlamak üzere din adami'nin verdigi sayisiz örnekler arasinda Islam'in ve müslümanlarin "ad" babasi olarak kabul ettikleri Ibrahim peygamberle ilgili olanlari vardir ki bir ikisini burada özetlemekte yarar vardir.
Kur'an'da yazilanlara göre Ibrahim, Muhammed'in "babamiz" diye tanimladigi ve ahlak temsilcisi olmak üzere kendisine örnek aldigi bir kimsedir. Al-i Imran Suresi'nde Ibrahim, müslümanlarin ceddi olarak su sekilde tanitilir: "Ibrahim, ne Yahudiydi, ne de Hiristiyandi. Ama 'hanif'ti, 'müslim'di. Ve müsriklerden degildi" (K. 3 Al-i Imran 67). Hacc Suresi'nde Ibrahim, Tanri tarafindan müslümanlara "baba" olarak su sekilde tanitilmistir: "... (Tanri) sizi seçmis, babaniz Ibrahim'in yolu olan dinde sizin için bir zorluk kilmamistir. Daha önce ve Kur'an'da, pey gamberin size sahid olmasi, sizin de insanlara sahid olmaniz için size müslüman adini veren O'dur..." (K. 22 Hacc 78). Bazi yorumculara göre bu ayet'ten anlasilmak gereken sey müslümanlara "müslüman adini verenin Ibrahim oldugudur 197 * .
Nahl, Mümtehine ve Ibrahim Sure'lerinde Ibrahim'in müslümanlara Tanri tarafindan ahlak örnegi olarak gösterildigi açiklanir: örnegin Mümtehine Suresi'nde söyle yazili: "Ibrahim ve onunla beraber olanlarda, sizin için uyulacak güzel bir örnek vardir..." (K. 60 Mümtehine 4-7; ayrica bkz. Nahl 120-122).
Ancak ne var ki Ibrahim, din adami'nin Kur'an'dan naklen anlattigi hikayelere göre, yalan söylemek suretiyle is gören bir kimsedir. Örnegin Kur'an'in Saffat ve Enbiya sure'lerinde anlatilanlardan ögrenmekteyiz ki Ibrahim, yalan söyliyerek kendi kavminin taptigi putlari yok ettikten sonra etrafindakilere bu isin baskasi tarafindan yapildigini bildirerek yalanini katmerlestirmistir. Tevrat'tan aktarilmis olarak Kur'an'da bu konuda anlatilanlar söyle:
Ibrahim'in kavmi, bayram yemeklerini ma'bedlerine götürüp putlarin önüne birakir ve bayram merasiminden sonra gelip yemegi gelenek bilirlermis. Ve iste Ibrahim, bu gelenekten yararlanarak bir gün onlara ve putlarina oyun oynamak ister. Yemekleri birakip ayrildiklari zaman onlarin pesinden giderek: "Ben hastayim, (taun) hastaligina yakalandim" diye yalan söyler. Bunu duyanlar ondan yüz çevirirek kaçarlar. Bunu üzerine Ibrahim putlarin yanina döner ve bir tek put hariç hepsini parçalar. Putlarin parçalandigini duyanlar gelip ona: "Ey Ibrahim! Bizim ilahlarimiza bu hakareti sen mi yaptin?" diye sorarlar. Ibrahim kendilerine ikinci bir yalan söyliyerek: "Hayir ben yapmadim, sizin putlarinizin en büyügü olan su put yapti" der ve o kenara ayirdigi putu gösterir. (Bkz. K. Saffat 88-90; Enbiya 60-71)
Her ne kadar din adami, Ibrahim'in bu yalanini özürlü göstermek için kavmini putlardan kurtarma amacini öne sürerse de söylemeye gerek yoktur ki kendisini Tanri elçisi olarak tanitan bir kimsenin, kisileri putlardan kurtarmak için sanki yalan'dan baska bir yol yokmus gibi davranmasini ahlakilikle bagdastirmak güçtür. Kaldi ki Ibrahim, yine din adami'nin seriat kaynaklarina dayali olarak anlatmasina göre, yalan söylemeyi adeta gelenek edinmis gibidir. Ebu Hüreyre'nin rivayetine göre Muhammed, Ibrahim'in üç kez yalan söyledigini bildirmistir (Bkz. Sahih-i... Cilt, IX, sh. 112-113, hadis no. 1380) ki bunlardan biri yukarda anlatildigi gibi hasta olmadigi halde kendisini hasta imis gibi göstermesi ve putlari kendi kirdigi halde "putlarin su büyügü bu isi islemistir" diyerek suçu basindan atmasi, ve bir digeri de kendi karisi Sare'yi, kizkardesi imis gibi tanitip kazanç saglayacagini sanmasidir. Din adami'nin Diyanet yayinlarindan naklen bildirmesine göre Muhammed bu olayi söyle anlatmistir:
"Ibrahim... (bir kere refikasi) Sare ile sefer etmis de onunla bir sehre gelmisti. Orada mülukten bir Melik... hükümran idi. Bu zalime: -'Ibrahim, en güzel kadinlardan bir kadinla (sehre) dahil oldu- diye bildirildi. Melik: -'Ya Ibrahim! Yanindaki kadin neyindir?- diye haber gönderdi. Ibrahim: -' (...) hemsiremdir-' 197 ** diye cevab verdi. Sonra Ibrahim dönüp Sare'nin yanina geldi ve: -'Sakin sözümü tekzib etme (beni yalanci çikarma)! Ben bunlara seni kiz kardesimdir, dedim" . Ve sonra Sare'yi Melik'e gönderir. Kadin saray'a varinca Melik Sare'ye sulanir. Sare hemen abdest alip namaza durur ve sonra Tanriy'a söylece yalvarir: "Ya Rab! ben Sana ve Sen'in Peygamberine iman ettimse, ben kadinligimi zevcimden baskasina karsi ebedi muhafaza eyledimse, benim uzerime su kafiri musallat etme!". Sare'nin Tanri'ya bu sekilde yalvarmasi üzerine Melik'in derhal nefesi bogulur, horlamaga,ve ayagiyle yere vurup deprenmege baslar. Çünkü Tanri onu cezalandirmak istemistir. Bunu gören kadin, Melik'in ölmesi halinde kendisinin suçlanacagini düsünerek Tanri'ya tekrar yalvarir: ve: "Allah'im! Eger bu herif ölürse -bunu bu kadin öldürdü- denilir" diyerek endisesini belirtir. Sare'nin bu sekildeki konusmasi üzerine Tanri Melik'i bagislar. Fakat Melik tekrar Sare'ye tecavüze kalkisir. Sare tekrar namaza durur ve sonra Tanri'ya ayni sekilde yalvarir. Melik yine sara hastaligina tutulmus gibi horlamaga ve ayagiyle yere vurup deprenmege baslar. Bunu gören Sare yine endiseye kapilir ve Tanri'ya yalvarida bulunur. Tanri yine Melik'i bagislar. Fakat Melik yine Sare'ye tecavüze kalkar. Ayni seyler tekrarlanir. Bunun üzerine Melik Saray'daki adamlarina: "Siz bana (insan degil) muhakkak bir seytan göndermissiniz. Bu kadini Ibrahim...'e geri gönderiniz" der ve Hacer adindaki bir cariye'nin de Sare'ye hizmetçi olarak verilmesini emreder. Sare evine dönünce Ibrahim'e söyle der: "Anladin mi zevcim! Allah kafiri tezlil etti. Bir cariyeyi de hizmetçi verdi". (Bkz. Sahih-i..., Cilt VI, sh. 516-519, Hadis no. 1017; ve Cilt IX, sh. 112-113) .
Görülüyor ki bu hikaye'de Ibrahim, Sare'yi kizkardesi olarak göstermekle Melik'i yaniltmis ve Melik de evli degildir diye Sare ile sevismek istemistir. Eger Ibrahim yalan söylemeyip Sare'yi karisi olarak tanitmis olsaydi belki Melik, evlidir diye, kadina bir sey yapmayacakti.
Fakat her ne nedenle olursa olsun Ibrahim'in yalan yoluna basvurmasi hosgörülebilecek bir sey degildir. Insanlara "ahlakilik" örnegi olmak üzere "peygamber" diye gönderildigi kabul edilen bir kimse'nin yalan usulleriyle is görmesi esef vericidir.
Fakat din adamlarimiz bu konuyu "yalan" açisindan ele almazlar; yani Ibrahim'in Sare'yi kiz kardesi olarak tanitmak suretiyle yalan söylemis olmasina önem vermezler. Aslinda Ibrahim'in neden dolayi Sare'yi "kizkardes" olarak tanittigini da bilmezler. Çünkü hikaye'nin aslindan haberleri yoktur. Hikaye'nin aslini Muhammed Tevrat'in Tekvin (Bap 20: 1-17) kitabindan almis fakat bazi degisikliklere sokmustur. Tevrat'taki anlatilisa göre hikaye'nin özeti söyledir:
Ibrahim, Tanri'nin emri üzerine, esi Sare ile birlikte Güney di yarina göç etmek üzere yola çikar. Fakat çikmadan önce karisina söyle der: "Gidecegimiz her yerde benim için : -'Bu benim kardesimdir-' de". Çünkü gidecekleri yerde karisi yüzünden öldürülmekten korkmaktadir. Sare'yi kizkardesi olarak tanitacak olursa böyle bir tehlikeden uzak kalacagi kanisindadir. Kari koca az giderler, uz giderler ve Gerar denen bir mevki'de konaklarlar. Burasi Abimelek adindaki bir hükümdara ait bir bölgedir. Ibrahim karisini etrafa "kizkardesim" diyerek tanitir. Haber Abimelek'in kulagina gider. Abimelek güzelligini duydugu Sare'yi sarayina getirtir. Maksadi onunla sevismektir. Sare Saraya geldigi zaman Abimelek'e, kendisinin Ibrahim'in kizkardesi oldugunu tekrarlar. Fakat o gece Tanri Abimelek'in rüyasina girer ve ona söyle der: "Aldigin kadin sebebiyle, iste sen bir ölüsün, çünkü o bir adamin karisidir" der (Tekvin, Bap 20: 3).
Kadina daha henüz yaklasmamis olan Abimelek sasirir ve korkar ve Tanriya der: "Ya Rab! salih bir milleti de öldürecek misin? (Ibrahim) bana (Sare için) -'Bu kizkardesimdir-' demedi mi? Ve kadin kendisi de: -'O kardesimdir -' dedi. Yüregimin kemalinde ve ellerimizin suçsuzlugu ile bunu yaptim" (Tekvin , Bap 20: 5) . Tanri kendisine söyle der: "Ben de yüreginin kemalinden bunu yaptigini biliyorum, ben de seni bana karsi günah islemekten alikoydum; bunun için seni ona dokunmaga birakmadim. Ve simdi adamin karisini geri ver, çünkü o peygamberdir, ve senin için dua eder ve yasarsin; fakat eger geri vermezsen, bil ki, sen ve sana ait olanlarin hepsi mutlaka öleceksiniz" (Tekvin 20: 6-8).
Ertesi sabah Abimelek halkini toplar ve onlara geceleyin rü'yada gördügü seyleri anlatir. Sonra Ibrahim'i çagirir ve neden dolayi kendisine yalan söyledigini sorar. Söyle der: "(Bizden ne kötülük) gördün de, bu isi yaptin?". Ibrahim kendisine su yaniti verir: "Gerçekten bu yerde Allah korkusu (olmadigi için) karim yüzünden beni (öldüreceklerini düsündüm ve bu nedenle karimi kizkardesim diye tanittim. Fakat ) gerçekten de (karim aslinda) kizkardesimdir; kendisi babamin kizidir fakat annemin kizi degildir" (Tekvin 20: 9-13).
Bunun üzerine Abimelek, Sare'yi Ibrahim'e geri verir ve ayrica da koyunlar, sigirlar ve köleler ve cariyeler hediye eder verir ve söyle der: "Iste memleketim senin önündedir; gözünde iyi olan yerde otur" (Tekvin 20: 15 ve d.)
Görülüyor ki Tevrat'taki anlatilisa göre Tanri, Ibrahim'in yalan söyledigini ve Sare'nin evli bir kadin oldugunu Abimelek'e bildirmis ve onu suç islememege çagirmistir. Oysa ki hikaye'nin Islam kaynaklari tarafindan nakledilen seklinde böyle bir sey yok. Melik, Ibrahim'in söyledigi yalan nedeniyle, evli olmadigini sandigi Sare'ye yanasmak istemis ve Tanri onu cezalandirmistir.
Bu hikaye vesilesiyle din adamlari ve din yorumculari, Ibrahim'in söyledigi yalan'dan ziyade yalanin kazanç saglayip saglamamasi ve sekli üzerinde dururlar. Daha baska bir deyimle onlara göre yalan kazançli bir sonuç yaratacak nitelikte olmalidir. Örnegin Ibn-i Cevzi, ki bilindigi gibi 12ci yüzyilin ünlü vaiz'lerindendir, Sare'nin, Ibrahim tarafindan yalan olarak "kizkardesim" diye Melik'e takdim edilmesini "ahlakilik" açisindan degil fakat sadece "etki" açisindan ele almistir. Bundan dolayidir ki Ibrahim'in Sare'yi "kizkardes" olarak tanitacak yerde "karim" diye tanitmasinin daha kazançli olacagini düsünürken sonralari bu fikrinden caymis ve "kizkardes" seklindeki tanitimin (yani Ibrahim'in söyledigi yalan'in) isabetinde karar kilmistir (Bkz. Sahih-i..., Cilt VI, sh. 521) 197 *** .
Ibrahim'in söz konusu ettigimiz yalani olarak Tevrat'taki hikaye ile, bu hikaye'nin Islami kaynaklardan din adami tarafindan nakledilen sekli arasindaki diger bir fark Tanri'nin yalan karsisindaki tutumudur. Su bakimdan ki Abimelek, biraz önce belirttigimiz gibi, Ibrahim'in yalani yüzünden evli oldugunu bilmedigi bir kadina yanasmak istemistir. Fakat Tanri onun suçsuz oldugunu görerek yukardaki sonucu olusturmustur. Oysa ki hikaye'nin Islami kaynaklardaki sekline göre Tanri, Melik'in saldirisina karsi Sare'yi korumayi düsünmemis, ancak Sare'nin kendisine yalvarmasi üzerine bu yola gitmistir! Hani sanki yalan'in ve haksizligin farkinda degilmis ya da bunlara aldiris etmezmis de Sare'nin kendisini ikaz etmesini beklermis gibi davranmistir. Ya da hani sanki "koruyan" ve her seyi "öngören" bir Tanri'nin masum bir insani (olayimizda Sare'yi) yalvarir durumlara düsürtmeden koruyamazmis, ve öte yandan yalan'in varligindan habersiz olarak davranan bir kimse'yi (örnegin Melik'i), dehsete düsürmeden duramazmis gibi!
Yukardakilere benzer örnekler pek çoktur. Din adami bu örneklere sarilarak insanlarimizi, seriat dini adina yalan ve hile ile is görmenin uygun, hatta gerekli oldugu fikrine alistirir; ancak ne var ki alistirirken dahi saptirma yolunu seçer. Su bakimdan ki "hile" sözcügünü iki ayri anlamda kullanir.
Bu anlamlardan biri "düzen kurmak", "tuzak kurmak", "kandirmak", "Aldatmak" gibi eylemleri kapsar ki Kur'an'da "kafirlerin" basvurduklari hile yollari olarak "mekr" ve "hud'a" sözcükleriyle anlatilmistir. Örnegin Isa'ya karsi girisilen hileli saldiri konusunda Al-i Imran Suresi'nde söyle yazilidir: " (Kafirler Isa'yi öldürmek için mekrettiler) Allah da onlara mukabele etti..." (K. 3 Al-i Imran 54). Tanri'ya inanmis görünüp inanmayanlar konusunda da Bakara Suresi'nde söyle yazilidir: "Insanlardan inanmadiklari halde -Allah'a ve ahiret gününe inandik- diyenler vardir. Bunlar Allah'a ve inananlara hud'a (hile) yapmaga çalisirlar..." (K. 2 Bakara 8-9) 197 ****.
Fakat buna karsilik din adami "hile" sözcügünün bir de "çözüm" yolu, "çikis" yolu, "kurtulus yolu" anlamina geldigini söyler ki Islam'a aykiri ya da ters düsen bir durumda, o duruma uygun bir davranista bulunmakla, bir çikis yolu bulmakla ilgilidir. Din adaminin belletmesine göre müslümanlar için bu yol uygun görülmüstür. Örnegin güçsüz olmalari nedeniyle hicret olanagi bulamayanlar konusunda Kur'an'da su yazilidir: "...(Hicret etmeyenler) yurtlari Cehennem olanlardir...Erkek, kadin ve çocuklarindan o güçsüzler bu kimselerin disindadirlar ki 'hile' (çikis yolu, kurtulus yolu) bulamazlar. Ve yol bulup kurtulamazlar... Belki de Allah bunlari affeder..." (K. 4 Nisa 97-99)
Bununla ilgili olmak üzere seriat dilinde "Hile-i seriye" deyimi vardir ki "seriat'a uygun bir çözüm bulmak" anlamina gelir. Gerçekten de bu usul Islam'in yararina olmak üzere daha ilk baslangiçtan bu yana her hususta etkili olmak üzere uygulana gelmistir. Bu uygulama sunu ortaya vurur ki Islam lehine bir sonuç elde etme bakimindan hile sözcügünün farkli anlamlarina aldiris edilmemistir. Bunun nice ilginç örneklerinden biri "ogulluk" (evladlik) durumunun sürdürülmesiyle ilgili olaydir ki kisaca söyledir:
Bilindigi gibi Muhammed, eski bir Arap gelenegi olan "ogulluk" ("evladlik") denen gelenegi, hicret'in besinci yilinda farkli bir sekle sokmustur. Eski Arap gelenegine göre ogul edinen ile ogulluk arasinda iliski, ana-baba-ogul niteliginde iken bu gelenegi degistirmis ve Kur'an'a: "Allah evlatliklarinizi ... ogullariniz gibi tutmanizi mesru kilmamistir" seklinde ayet koyarak bu tür iliskiye son vermistir (Bkz. K. 33 Ahzab 4-5). Fakat din adami'nin Islam kaynaklarindan naklen bildirdigine göre Muhammed, buna ragmen bazi kisilere "hile" usulü ile ogulluk (evladlik) hakkini devam ettirmeleri olasiligini saglamistir. Ayse'nin rivayetine dayali olan bir olay bunun nice örneklerinden biridir ki Ebu Huzeyfe ile karilarinin, Salim adindaki ogulluklari üzerinde babalik ve analik haklarini sürdürebilmeleriyle ilgilidir. Olay söyle:
Islam kaynaklarinin bildirmesine göre Ebu Huzeyfe, Kureys esrafindan olup Medine'ye ilk hicret edenlerden ve Ashab'in en "faziletlilerinden" bir kimsedir; Sübeyte ve Sehle adindaki iki kadinla evlidir. Sübeyte bir gün Salim (Ibn-i Ma'kil) adinda Fars asilli birini köle edinir. Daha sonra köleyi azatlamakla kocasi Ebu Huzeyfe onu "evlad" (ogul) edinir. Eski Arap geleneklerine göre ogul (evlad) edinilen kimse tipki gerçek "ogul" (yani neseb cihetinden ogul) sayildigindan Salim halk arasinda "Ebu Huzeyfe oglu Salim" diye çagirilir ve ayni zamanda hem Ebu Huzeyfe'nin ve hem de karisi'nin varisi durumundadir. Çünkü, yine eski Arap gelenegine göre, bir takim "medeni" ve "sosyal" haklara sahiptir. Üstelik de Ebu Huzeyfe onu, kendi kardesinin kizi olan Hind'i ile evlendirmistir.
Ancak ne var ki Hicret'in 5. yilinda Muhammed, eski Arap gelenegini degistirmis ve "ogulluklarin", "ogul" olma durumunu son vermistir. Buna de sebeb kendi ogullugu Zeyd'in karisina asik olup onunla evlenmesidir. Bilindigi gibi Zeyd, daha önce Hatice'nin Muhammed'e hediye ettigi bir köle iken Muhammed tarafindan azadlanmis ve "ogul" (evlad) edinilmisti. Söz konusu Arap gelenegi geregince de "Muhammed'in oglu Zeyd" diye (yani "Zeyd Ibn-i Muhammed Ibn-i Abdullah" adiyle) çagirilmaya baslanmistir. Muhammed onu halasi'nin kizi Zeynep bint Cahs ile evlendirmis iken daha sonra, hicret'in 5.ci yilinda Zeyneb'e asik olmus, bu aski'n mevcudiyetini ögrenen Zeyd karisini bosamis ve bunun üzerine de Muhammed Zeyneb ile evlenmistir. Fakat halktan kisilerin: "Muhammed, (kendi) oglunun karisi ile evlendi" diye konusmalari üzerine eski Arap gelenegini degistirmis ve ogulluklarin "ogul" sayilmalarini öngören eski Arap gelenegini kaldirmis, Kur'an'a da su ayet'i koymustur: "Allah, evladliklarinizi sizin ogullariniz kilmamistir... Evladliklarinizi babalari adina nisbet ederek çagiriniz! Eger babalarini bilmiyorsaniz (yine babalik taslamayiniz, çünkü) onlar sizin dinde kardesleriniz ve dostlarinizdir" (K. 33 Ahzab 4-5).
Bu degisiklik üzerine Ebu Huzeyfe ile iki karisi fevkalade üzülürler; çünkü artik ne Huzeyfe'nin Salim üzerinde babaligi ve ne de Sübeyte ile Sehle'nin analik durumu kalmamistir. Oysa ki Salim'i yillar boyu kendi öz ogullari olarak yetistirmisler ve öyle görür olmuslardir. O kadar ki Salim, erlik çaginda oldugu halde bu kadinlarin yanina girip çikabilmektedir. Oysa ki simdi ogulluktan çikarildigi için bunu dahi yapamayacak, üstelik de bütün haklarindan yoksun kalacaktir.
Ebu Huzeyfe, karisi ile birlikte Muhammed'e basvurarak Salim'in ogulluk durumunu sürdürmek isterler. Onlarin istegini yerine getirmek üzere Muhammed bir çözüm bulur ki o da süt analigi durumunu saglamaktir. Ebu Huzeyfe'nin karisi Sehle'ye söyle der: "Salim'i emzir (süt analik tesis et)" .
Bir diger rivayete göre de Sehle gelip Muhammed'e: "Bu ayetle (yani Ahzab Suresi'nin 4-5 ayet'leriyle) Salim evladliktan çikiyor. Halbuki o, erlik çaginda oldugu halde biz kadinlarin yanina girip çikiyor. Öyle saniyorum ki, Ebu Huzeyfe de bu halden müteessirdir" demis ve bunun üzerine Muhammed kendisine su yaniti vermistir: "Salim'i emzir, sen ona süt ana olup haram olursun, zevcin Ebu Huzeyfe'de de bir endise kalmaz" 198.
Müslim'in rivayetine göre bu yanit karsisinda Sehle sasirir; çünkü Muhammed'in emzirmesini istedigi Salim, erlik çagina erismis yetiskin bir adamdir. Bu nedenle Muhammed'e söyle der: "Ya Resula'llah! Koca adami ben nasil emziririm?".
Koskoca bir adami emzirmenin kolay olmadigini düsünmüs olmalidir ki Muhammed gülerek ona su karsiligi verir: "Salim'in koca bir adam oldugunu ben de biliyorum" . (Bkz. Sahih-i..., Cilt XI. sh. 262)199. Muhtemelen anlatmak ister ki yapilacak sey "hile-i seri'ye" yoluna sapmaktir
Fakat her ne olursa olsun Sehle'nin, Salim'i emzirdigi anlasilmaktadir. Bir rivayete göre emzirmek suretiyle bes yudum süt vermistir. Kadi Iyaz'in söylemesine dayali bir baska rivayete göre güya Sehle sütünü bir kaba sagmis ve Salim de bu kabtan süt içmistir; böylece sütü, kadinin memelerine hiç temas etmeden içmis oldugu sanilmaktadir.
Sehle'nin sütünü içmekle Salim hem Sehle'nin, hem Ebu Huzeyfe'nin ve hem Sübeyte'nin, daha dogrusu aile'nin süt oglu olmus olur.
Ancak yine din adami'ndan ögrenmekteyiz ki Muhammed'in yukardaki sekilde öngördügü çözüm, süt analigi konusunda Kur'an'a koydugu hükümlere pek yatkin düsmemektedir, çünkü Kur'anda emzirme süresi iki yil olarak gösterilmistir. Ayet aynen söyle: "Anneler, çocuklarinin emzirilme müddetini tamamlamak için onlari tam iki yil emzirirler..." (K. 2 Bakara 233). Imam Ebu Hanife ve Imam Zufer'e göre iki buçuk yil ya da üç yasina kadar olan süre içinde çocugun emmesiyle süt iliskisi (süt analigi, hürmet-i rada) durumu dogmus olur. Ulemadan bazilarina göre ise "bir kaba sagilan südün içilmesiyle veya müddet-i rada haricinde emilmekle, yahut bir hayvan memesinden emzirilmekle rad'a terettüb eden hürmet tahakkuk etmez"200 .
Fakat her ne olurs olsun bu görüsler yukardaki örnegi çürütecek güçte degildir.
Din adami'nin, kari koca arasinda dahi hile usullerine basvurulabilecegine dair Arap kaynaklarindan naklen verdigi bir baska örnek söyle:
Hicret'in yedinci yilinda Muhammed zengin bir sehir olan Hayber'i fetheder ve orada bulunan Yahudilerin mallarini ganimet alip taraftarlariyle paylasir; Yahudileri de yerlerinden sürer. Bu isler bittikten sonra al-Haccac b. Ilat al-Sulami adinda biri Muhammed'in yanina gelerek, Mekke'de bulunan eski karisi Ümm-ü Seyba'da mal ve parasi olup bu paralarinin Mekke'deki tüccarlara dagitilmis durumda bulundugunu ve bunlari toplayabilmek için Mekke'ye gitmek üzere kendisine izin vermesini ister. Ancak ne var ki bu isleri görebilmek için bir takim yalanlar uydurmak gerektigini düsünür. Mekke'ye gidebilmek için istedigi izni koparinca, hile ve yalan usulleriyle is görecegini bildirir ve böyle yapabilmek için ayrica onay ister. Muhammed kendisine: "Onlara yalan söylemekte serbestsin" diyerek bu onayi da verir.
Bunun üzerine al-Haccac devesine binerek Mekke'ye gitmek üzere yola çikar. Mekke yakinlarina geldiginde Kureyslilerden bir grup insana rastlar. Kendisini sanki Hayber halkindan birisi imis gibi tanitir. Kureysliler, onun müslüman oldugundan habersiz olarak Hayber'de olan bitenler hakkinda bilgi isterler; o da onlara: "Sizlere güzel ve sevindirici haberlerim var" diyerek Müslümanlarin büyük bir yenilgiye ugratildiklarini, çogunun kiliçtan geçirildigini, Muhammed'in de esir alindigini söyler ve söyle ekler: "Biz onu öldürmeyip Mekkelilere gönderecegiz ki intikamlarini bizzat kendi elleriyle onu öldürerek alsinlar diye".
Kureysliler al-Haccac'im bu yalanlarina inanirlar ve hep birlikte Mekke'ye giderek sevinçli haberi verirler ve sokaklarda söyle bagirirlar: "Ey ahali! Iste size güzel bir haber: (Muhammed esir alinmistir) yakinda size gönderilecektir. Gelmesini bekleyin!".
Mekkelileri bu sekilde sevince sokan al-Haccac sunlari ekler: "Mekke'deki mal ve paralarimi (bir an önce) toplayabilmem için bana yardim edin ki tekrar Hayber'e dönüp Muhammed'in yenilgisinden mütevellid parsa'dan yararlanabileyim".
Mekkeliler onun bu istegini derhal yerine getirirler ve alacaklarini toplayip kendisine verirler. Bundan sonra al-Haccac eski karisinin evine giderek ayni yalanlari ona da söyler ve bu sayede ondan da mevcud olan bütün paralari alir.
Fakat tam bu sirada Muhammed'in amucalarindan biri olan Ibn Abbas, olan bitenleri duymus olarak al-Haccac'in yanina gelir ve Hayber hakkinda sorular sorar. al-Haccac kendisine: "Sir tutmasini bilecek misin?" der. O da "Evet" diye yanit verir. al-Haccac "O halde paralarimin tamamini toplayincaya kadar bekle" der. Paralarini toplayipta Hayber'e dönecegi zaman Ibn Abbas'i bulur ve ona Hayber konusunda söylediklerinin yalan oldugunu ve Hayber'in müslümanlar tarafindan feth olundugunu, oradaki Yahudilerin bütün varliklarinin ele geçirildigini, Muhammed'in, Yahudi reisinin kizi Safiye ile nikahlandigini söyler ve söyle der: "(Bu söylediklerimi) gizli tut. Ben müslüman oldum ve buraya sirf paralarimi toplamak için geldim; çünkü bu paralardan yoksun kalma endisesindeydim. (Sana bu söylediklerimi) üç gün üç gece hiç kimseye söyleme fakat sonra açikla". Sonra da devesine binerek Mekke'den çikar ve Hayber yolunu tutar. Üç günlük zaman içerisinde Mekke'den yeteri kadar uzaklasmis olacagini ve kendisine hiç bir sekilde tehlike gelmeyecegini bilir.
Ibn Abbas, kendisine söylendigi gibi yapar ve üç gün üç gece haberi yaymaz. Bu süre geçtikten sonra eline bir degnek alarak Ka'be'nin etrafinda dolasmaga baslar. Halk bunun iyiye alamet olmadigini anlayarak etrafina toplanir ve sorar; o da Muhammed'in Hayber'i ele geçirdigini, Hayberlilerin butün mal ve varliklarina el koy dugunu ve Hayber reisi'nin kizini esir alip onunla evlendigini anlatir. Mekkeliler fevkalade üzütüye kapilip haberi nereden duydugunu sorarlar. Ibn Abbas da onlara: "Kendisini size müslüman olarak tanitarak o (yalan) haberleri veren ve paralarini toplayip giden kisi (bana Hayber'de gerçekten olanlari) bildirdi. O simdi Muhammed'in yanina, onunla birlikte olmak üzere döndü". 201
Böylece al-Haccac, hile ve yalan yolu ile is görmek üzere Muhammed'ten aldigi onay sayesinde paralarini toplama mutluluguna kavusmus olur.
Biraz farkli fakat benzeri usullere yer vermek bakimindan ayni nitelikte bir diger örnek var ki Ebu Süfyan ve karisi Hind ile ilgili olup Hind'in, Muhammed'ten izin alarak kocasi Ebu Süfyan'in malindan gizlice "çirpma" yapmasini saglamistir. Din adami'nin yine Arap kaynaklarindan naklettigi sekliyle olay söyle:
Kureys'in ileri gelenlerinden Ebu Süfyan ve özellikle karisi Hind, daha ilk anlardan itibaren Muhammed'in baslica düsmanlarindan olmuslardir. O kadar ki Uhud savasi sirasinda Hind, görülmemis bir gayretle Mekkelileri müslümanlara karsi saldiriya tesvik etmis ve Muhammed'in savas sirasinda öldürülmüs olan amucasi Hamza'nin cigerini agzina alip çignemistir; bundan dolayi da "Ciger yiyen" anlamina gelmek üzere "akiletü'l-ekbad" (ekbad=ciger; akile= yiyen) adini almistir 202.
Kari koca her ikisi de kin ve düsmanliklarini, Muhammed'in Mekke'yi fethettigi tarihe kadar giderek artan bir siddetle sürdürmüslerdir. Fakat Mekke'nin fethinden sonra ve artik Muhammed'in iyice güçlendigini ve ona karsi gelme olanaginin bulunmadigini anladiklari an siyaset degistirmisler ve bu kez her ikisi de müslümanligi kabul ederek Muhammed'i en fazla öven ve yücelten taraftarlarindan olmuslardir. O kadar ki Hind, Muhammed'e yaranmak için bir kez söyle demistir: "Vaktiyle, yeryüzünde senin handanin kadar zül ve harabisini istedigim hiç bir ev, hiç bir aile yoktu. Bu gün ise yeryüzünde sabahlayan hiç bir çadir halki yoktur ki, senin hanedanin derecesinde bana sevimli olsun" 203.
Anlasilan o'dur ki bu sözleri Hind, sirf Muhammed'ten bir seyler koparmak maksadiyle söylemistir, çünkü yukardaki konusmasini bitirdikten hemen sonra su istekte bulunur: "(Zevcim) Ebu Süfyan bahil (yani "pinti, cimri"),(ve) haris bir kimsedir. Bunun malindan gizlice almak (ve aileye sarfetmek) de bir günah var midir?". Muhammed de cevaben: "Örfe göre kendine ve çocuklarina yetisen mikdar al!" 204. Böylece Hind'e, kocasindan çirpma yapabilmesi içi, yalan söyleme iznini vermistir.
Söylemeye gerek yoktur ki Hind'in yukardaki sekilde dalkavukluk etmesi, ya da kirk yillik kocasini "pinti, cimri ve haris" olarak göstermesi ve nihayet onun haberi olmadan malindan gizlice almasi, daha baska bir deyimle hirsizlik yapmasi, ne akilci ahlakilikle ve ne de kari-koca arasinda var olmak gereken dürüslük ve güvencelik duygulariyle bagdasan seylerden degildir. Kendisini "peygamber" olarak ilan eden bir kimse'nin böyle bir davranisi uygun bulmasi sasirticidir. Ama buna ragmen din adami Muhammed örnegine göre davranmanin her müslüman kisi için en dogru yol oldugunu söylemekten geri kalmaz.
Yine söylemeye gerek yoktur ki Hind'in yukardaki sekilde istekte bulunmasi halinde yapilmak gereken sey, onu gizli olarak kocasinin malindan hirsizlik yapmasina izin vermek degil, fakat kocasini çagirip, eger gerçekten ailesine pintilik ve cimrilik yapiyor ise, bu tür davranistan vazgeçirmege çalismaktir. Ya da ailesini geçindirmekte kusur eden koca'yi hukuki usullerle göreve zorlayabilmektir. Akilci bir yöntemle benimsenmek gereken tutum budur.
Ancak ne var ki din adami insanlarimizi, bu yöntemle degil fakat seriat'in: "Gerçeklere akil yolu ile degil fakat seriat yolu ile gidilir" seklindeki formülü ile egitmege çalisir: hem de hirsizlik eylemini geçerli kilarcasina!
Seriat yasamlarinda hile ve yalan usullerinin ne kadar gerekli oldugunu anlatmak için din adami'nin verdigi örnekler arasinda Ebu Rafi'nin ve Huzeyl'in ve Ebu Safyan'in Muhammed tarafindan öldürtülmeleriyle ilgili olanlari vardir ki kisaca özetlenmege deger.
Hicret'in ikinci yilinda sair Ka'b Ibn-i Esref'i, yukarda belirtttigimiz sekilde öldürttükten sonra Muhammed, Abdullah Ibn-i Atik'in baskanligindaki dört kisilik bir çete'yi, Hayber'de oturmakta olan Ebu Raf'i adindaki zengin bir tüccari öldürmekle görevlendirir. Çünkü güya Ebu Rafi kendisine "eza eder ve aleyhinde (ki her harekete para yolu ile) yardim eylerdi"; güya Arap kabilelerinden Gatafan'lara yardimda bulunarak bunlari da kendisine düsman yapmistir 205.
Çete yola çikar ve Ebu Rafi'nin oturdugu kaleye varir. Köy halki hayvanlarini otlatmis kaleye dönmektedir. Az geçmeden kalenin kapilari kapanacaktir. Ibn-i Atik arkadaslarina: "Siz yerinizde oturun da ben (Ebu Rafi'in kalesine) gideyim" der. Hile ile kale kapisindan içeri girer ve kale'nin anahtarlarini eline geçirir. O sirada Ebu Rafi dostlariyle sohbet halindedir. Gece sohbeti sona erip dostlari yanindan çikinca Ebu Rafi odasina gidip yatagina girer. Ibn Atik gizlice odaya girer, fakat oda karanliktir: "Ebu Rafi" diye seslenir, ve "Kim o?" diye bir ses duyunca sese dogru gider ve kilici ile ilk darbeyi indirir. Ebu Rafin haykirdigini duyunca oda'dan disari çikar. Fakat adami öldürüp öldürmedigini bilemedigi için tekrar oda'ya döner ve sesini degistirerek: "Bu feryad nedir, ya Ebu Rafi?" diye seslenir. Bu duyan Ebu Rafi: "Anan Cehennem'e! Sen seslenmeden önce birisi beni oda içinde kiliçla vurdu" der. Olayin geri kalan kismini Ibn Atik'in agzindan dinleyelim: "Ona bir darbe daha yerlestirdim. iyice yaraladim. Fakat yine öldüremedim. Sonra kilicin keskin ucunu karnina bastim Nihayet Ebu Rafi arkasina devrildi. Bu def'a herifi öldürdügümü anladim ve hemen (savusup kaçtim; fakat merdivenden inerken düstüm) baldirim kirildi... kapiya kadar varip orada oturdum. Ve kendi kendime: -'Sunu öldürüp öldürmedigimi iyice anlayincaya kadar bu gece kaleden çikmam-' dedim. Horoz ötmege baslayinca ölü i'lancisi kale surunun üstüne durup: -'Hicaz ahalisinin taciri Ebu Rafi'in ölümünü bildiririm' diye ilan etti. Bunun üzerine ben, arkadaslarimin yanina gittim. Onlara: -'Artik halas, Allah Ebu Rafi'i katletti (haydi yürüyünüz) dedim-' . Nihayet Nebi'...in huzuruna vardim. Vakiayi arzettim. (Ayagimin kirildigini duyunca) bana: -'Ayagini uzat!-' buyurdu. Ben de ayagimi uzattim. Resulu'llah ayagimi sivazladi. sanki hiç agri duymamisa döndüm" 206.
Görülüyor ki Ebu Rafi'in öldürülmesi olayi, yalan ve hile usulleriyle is görmenin geçerli sayildiginin kaniti olarak karsimizdadir.
Din adina hile yolu ile adam öldürme gelenegine verilebilecek örneklerden bir digeri Halid Ibn-i Süfyan-i Hüzeli ile ilgilidir; öldürme eylemi Muhammed'in emri üzerine olmustur. Sebeb de Süfyan'in, Uhud seferinden sonra Bani Lihyan asiretiyle birlikte Muhammed'e kafa tutmasidir. Öldürme isiyle görevlendirilen Abdullah 207 adinda biri gizlice Süfyan'in yanina gider, kendisini onun taraftari imis gibi gösterir ve firsat gözleyip onun kiliç darbesiyle öldürür. Hilekarlikla basariya erismenin mutlulugu içerisinde adamin kafasini keser ve Muhammed'e getirir. Muhammed onu basarisindan dolayi över ve ödüllendirir. Olay'in Diyanet Isleri Baskanligi'nin yayinlarindan alinmis sekli söyle:
"Resulullah... Urene ve Arafat cihetlerinde oturan Halid Ibn-i Süfyan-i Hüzeli'yi katletmege beni gönderdi: -'Git öldür-' buyurdu. Onu uzaktan gördüm, o esnada da ikindi vakti girdi. Belki aramizda ikindi namazini (geciktirmege sebeb olacak) bir sey zuhur eder diye düsündüm ve namaz kilarak ona dogru yürüdüm, namazi ima ile kildim. Ona yaklastigimda -'Sen kimsin?- diye sordu. Ben de 'Arabdan bir kimseyim. Haber aldim ki sen bu adama (yani Muhammed'e) hücum için adam toplamak tertibatiyle mesgul imissin. Iste ben de bunun için sana geldim-' dedim. -'Evet hakikaten bununla mesgulüm-' cevabini verdi. Bir müddet beraber yürüdüm. Sonra elime firsat geçince üzerine kiliç havale edip öldürdüm" (Sahih-i..., Cilt III, sh. 142)208.
Öldürdükten sonra Süfyan'in basini bicakla keser ve bir torbaya koyarak Muhammed'e getirir. Abdullah'in bu basarisindan son derece hosnud kalan Muhammed kendisine bir "asa" hediye eder ve ona kiyamet gününde bu "asa" ile taninacagini müjdeler. Söylendigine göre Abdullah bu asa'yi ömrü boyunca tasimis ve öldügünde bu asa'si ile gömülmüstür.
Hile usulleriyle is görme gelenegini dile getiren örnekler saysisizdir. Seriat dünyasi'nin insanlari, özellikle yöneticileri hep bu usullere i'tibar etmisledir. Animsayalim ki Türklerin islamlastirilmalarinda da bu hile usullerinin rolü büyük olmustur. Türk halklarini yakarak, asarak, kiliçtan geçirerek, irza geçerek, yagmalayarak ve akla gelecek en vahsi usullere basvurarak müslüman yapan Arap kumandanlari, bütün bu vahsete hile usullerini de katmaktan geri kalmamislardir. Bazgis (Baglan) kalesine çekilen Tarhan'i kandirmak amaciyle Muhammed' b. Selim'e: "Neyzek'in yanina var, bir hile kil, ola ki benim yanima getiresin. Ve onu gelmeye emin kil. Ola ki elime gire, elbette onu asayim" 209 diye emir veren Kuteybe'nin yaptigi sey, hile gelenegini yasatan seriat uygulamasindan baska bir sey degildir.
Yukardakilere benzer daha pek çok örnek vermek mümkün. Bütün bu yukariya aldiklarimiz din adami'nin halkimiza anlattigi uslub ve sekilde buraya alinmistir: insanlarimizin nasil bir din ve ahlak anlayisi içerisinde egitilmekte olduklari kolaylikla anlasilsin diye!
*
Müslüman kisileri Islam'a baglayabilmek ya da gönüllerine henüz yeteri kadar Islam sevgisi ve saygisi yerlesmemis olan kimseleri Islam'a iyicene alistirabilmek maksadiyle din adami'nin elinde "maddi çikarlar" saglama usulleri de vardir ki, Tabari gibi en saglam kaynaklarin tanimina göre gerçek anlamda "rüsvet" niteliginde is görmek üzere uygulanir 210.
Din adami, her ne kadar Muhammed'in: "Rüsvet verene de alana da Allah lanet etsin" dedigini bildirmekle beraber "rüsvet" sözcügünü kullanmadan bu usulleri insanlarimiza hem seriat hükümlerinden ve hem de Muhammed'ten getirdigi örneklerle belletir. Esas dayanagi Kur'an'in Tevbe Suresi'nin 60.ci ayeti'dir ki zekat'larin: "yoksullara, düskünlere, me'murlarina, kalbleri müslümanliga isindirilacaklara verilecegi" ni öngörür.
Bu hükmün ilk uygulanisi Hicret'in 8.ci yilinda cereyan eden Hunayn savasina rastlar. Bu savasta elde edilen ganimet mallarinin büyük bir kismini Muhammed, basta Ebu Süfyan ve oglu Muaviya olmak üzere Kureys esrafindan bazi önemli ve etkili kisilere dagitmistir ki bunlara "Müellefe-i kulub" denir; sayilarinin on bes civarinda oldugu sanilir. Bu kisiler Mekke'nin fethi tarihine gelinceye kadar Muhammed'e karsi cephe almislarken Mekke'nin fethinden sonra artik Muhammed'in iyicene güçlenmis oldugunu ve ona karsi gelmek olanaginin kalmadigini anlayarak müslüman olmuslardir.
Muhammed, kendisine çok yararli olabileceklerini bildigi bu kisileri, ganimetten fazlaca pay vererek maddi çikarlar saglamak suretiyle kazanmak istemistir. Din adami'nin söylemesine göre onlari Islam'a isindirmak ve gönüllerini pekistirmek maksadiyle böyle yapmistir.
Ganimet dagitimi isini hem de öylesine bu kisiler lehine yapmistir ki, savasa katilipta zaferin saglanmasinda emegi ve fedakarligi geçenler, haklari olan payin verilmemesinden dolayi itiraz ve sikayette bulunmuslar ve: "Muhammed kendi kavminin insanlarina kavusunca bizi unuttu" seklinde konusmuslardir. Sikayet edenlerin basinda Ensar (yani Medine halkindan evvelce müslüman olmus olanlar) vardir. Onlari yatistirmak maksadiyle Muhammed'in söyle dedigi yazilidir: "Ey Ensar cemaati! Bir takim kimselerin kalblerini te'lif ile müslüman olmalari için verdigim ve müslümanliginizin kuvvet ve kemaline güvenerek sizi mahrum ettigim ehemmiyetsiz dünya metaindan dolayi caniniz mi sikildi, nefsinizde bir endise mi buldunuz?... Allah'a yemin ederim ki ... muhakkak ben Ensar'dan bir ferd olmak isterdim. Halk bir vadiye yönelse, Ensar da bir vadiye süluk edip gitse, hiç süphesiz ben de Ensar vadisine yönelirdim. Allah'im sen Ensar'a, Ensar'in evladina, evladinin evladina rahmet eyle" 211.
Anlasilan o'dur ki bu sözleri dinleyen Ensar, Muhammed'in dilegiyle Tanri'nin kendilerine "rahmet" eyleyeceginden emin olarak sevinirlerken, kisileri Islam'a "isindirmak" için onlara "rüsvet" niteliginde de olsa maddi çikar saglamanin geregine inanmislardir. Oysa ki yukardaki olayda bu maddi çikarlar, söz konusu kisileri Muhammed'e minnettar duruma sokup sadik birer hizmetkar kilmak için saglanmistir.
Din adaminin Arap kaynaklarindan naklen bildirdigine göre Muhammed bu usulü Balharis'lerden müslümanligi kabul eden bir grup hiristiyana da uygulamistir. Olay su: Hicret'in onuncu yilinda Muhammed, Nacran bölgesinde oturan hiristiyan Balharis'ler üzerine Halid b. al-Valid kumandasinda 400 kisilik bir kuvvet gönderir. Göndermesinin nedeni onlari Islamiyeti kabule zorlamaktir. Bu tehdit karsisinda Balharis'lerden bir kismi müslüman olur. Halid, bundan sonra Balharis'lerden olusan bir hey'eti, beraberinde Muhammed'e getirir. Bu hey'et içerisinde hiristiyan olanlar da vardir. Gelen hey'et mensuplarindan her birine Muhammed 400 dirhem hediye verir: muhtemelen kalblerini müslümanliga isindirmak ve pekistirmek için 212.
Her ne kadar seriatçilardan bazilari, gönüllerin Islam'a isindirilmasi için zekat'tan pay alma usulü'nü öngören Kur'an ayeti'nin Ebu Bekir zamanina kadar sürdügünü ve Ömer bin Hattab'in halifeligi zamaninda uygulamadan kaldirildigini söylerlerse diger bazilari ayet hükmünün ne Ömer ve ne de bir baskasi tarafindan ortadan kaldirilamayacagini belirtirler. Büyük din bilgini Turan Dursun'a göre "Islam'i güçlendirmek için kimlerin güç ve destek saglayabileceklerine inaniliyorsa, onlara rüsvet kapisi(nin) açik tutuldugunun" kabulu gerekmektedir 213.