Cumhuriyet 26 Mart 1997

Ilhan Arsel

Ordu'nun 'Blöf' Yapabilecegini Sanmak Saflik Olur.

MGK'nun bildirileri sonucu olusan son siyâsî gelismelerden, ve hele 'Türk Silahli Kuvvetleri'yle uyum içerisindeyiz' seklindeki beyani'nin Genelkurmay'ca (hem de sert bir yanitla) yalanlanmasindan sonra, Basbakan'in istifa edip yerini bir baskasina terketmesi gerekir. Haysiyetli bir siyâset adaminin yapacagi tek sey budur.

Yok eger ordu'nun 'blöf' yaptigini saniyor ve 'darbe olmaz' rahatligi içerisinde Basbakanlik koltugunu birakamiyor ise, su son yüz/yüz elli yillik Türk tarihini içeren kitaplari önüne alip iyice gözden geçirmelidir. Çünkü orada Türk ordusu'nun, daima irticayi ezdigi, ve ihlâl edilen Anayasa'yi daima eski haline getirdigi yazilidir.

Yok eger ordu'nun dünya kamu oyu'ndan çekinip iktidara müdahele etmeyecegini, ve örnegin seriât devleti kurma yoluna sapmis olan bir hükûmeti tepelemeyecegini saniyor ise, sunu bilmelidir ki dünya kamu oyu (özellikle Bati dünyasi) Türkiye'nin 'seriât devleti' olmasini arzulamaz, ve Türkiye'yi böyle bir devlet olma durumundan kurtarici her hangi bir darbe'yi kinamaz; aksine alkislar. Alkislarken sunu da çok iyi bilir ki Türk ordusu, her ne kadar laiklige ve demokrasiye bagli olarak sivil iktidara müdaheleden tiksinir ise de, Türkiye'nin ortaçag devleti olmasini önlemek için, gerektiginde ihtilal yapar; fakat yaptiktan sonra iktidarda kalmaz; emaneti sivillere birakir: 1960 örneginde oldugu gibi. Bu itibarla ordu'nun, dünya kamu oyu'ndan çekinmesini gerektiren bir sey olmadigi ortadadir.

Yok eger Basbakan: 'Ordu darbe yapmaz, çünkü Cezayir olaylarina benzer seylerin Türkiye'de olmasindan ürker; ya da tarikatlarin yeraltina girmelerinden çekinir' diye düsünüyor ise, bu takdirde kendisini çok daha tehlikeli bir yanilgiya sürüklemis olur. Çünkü sunu hesap etmelidir ki Türk ordusunun bulundugu yerde ne cezayir olaylari diye bir sey olur ve ne de tarikatlar yer altina girip tehlike yaratir. Aksine, demokratik bir ortamda yesil bayraklara sarilip 'Seriât isterük' sloganlariyle etrafa dehset saçmayi ma'rifet sanan seriâtçi yaygaracilar, her hangi bir askerî darbe halinde kaçacak delik ararlar. Üstelik ordunun blöf yapacagina inanmanin tehlikeli bir ahmaklik oldugunu anlayip en azindan otuz/kirk yillik bir suskunluk perhizine dalarlar: tipki Atatürk döneminde oldugu gibi.

Yok eger basbakan, Iran gazeteleri'nin Türk ordusu aleyhindeki feryad'larina kulak asip bütün kaderini Iran'dan gelebilecek maddî ve manevî yardimlara bagladi ise, bu çok daha safca bir kuruntu olur, çünkü böyle bir yardima karsi Türk ordusu'nun gösterecegi tepki, Iran'daki molla'lar rejiminin yikilip yerini, iyi kötü özgürlükçü bir rejime birakmasi gibi sonuclar dogurabilir.

Bütün bunlardan çikan sonuç sudur ki Ordu'nun 'blöf' yapabilecegini düsünmek, onu düsünenler için pek yikici olabilir.

Fakat her ne olursa olsun, durum sunu gösteriyor ki Türkiye, bugün artik felâket uçurumunun tam kenarina gelmis bulunmaktadir. Uçuruma yuvarlanmaktan kurtulmanin tek yolu, I Ocak 1996 tarihli mektubumla Cumhurbaskani'na belirttigim gibi, seçmen oylarinin %79'u ile seriât'a karsi cephe almis bulunan partilerin bir araya gelip yeni seçimlere gitmeleri ve giderken de seriâtçi partileri yasam disi etmeleridir (Bkz. 'Cumhuriyet Gazetesi' 8 Ocak 1996). Söylemeye gerek yoktur ki özgürlüklerimize, ve çagdas deger ölçülerimize göz diken, ve bu yüzden yeryüzündeki mevcudiyetimizi sona erdirebilecek olan seriâtçi bir partinin bu memlekette yeri yoktur. Bu tür partilerin kökünü kazimak demokrasiye ters düsmez; aksine demokrasiye hayatiyet verir.

Bu son olaylarin isigi altinda biz aydinlarin da artik sunu kavramis olmamiz kosuldur ki, Ortaçag batakligina sürüklenmek istenen Türkiye'nin korunmasi ve kurtarilmasi sadece Ordu'ya âit bir is degildir. Ordu'yu seriâtçi ile karsi karsi birakacak yerde hep birlikte seslerimizi yükseltmek, bizlere düsen kutsal bir görevdir.