Erkan Boynuince'nin kitabina önsöz
Yeryüzünün bir milyar'a yaklasik beste bir nufusunu olusturan müslüman halklar, bugün hâlâ 7ci yüzyil karanliklarinda yasamaktadirlar; su bakimdan ki bu yasamlara hâlâ akil disiliklar, hâlâ "Kul" olmaliklar ve hâlâ müptezellikler egemendir. Degisen bir sey yoktur ve olamaz çünkü Islâm seriâti kisi'yi bu olgularla yogurmaktadir. Hangi müslüman ülkeye giderseniz gidiniz, göreceniz sey insanlarin her alanda geri kalmisligi, akilciliktan ve özgürlük denen nîmetlerden yoksunlugu, müptezel yasamlara alismisligi olacaktir.
Akil disilik, Islâm seriâtinin temel egitim ilkelerinden biridir ki kisiyi düsünme gücünden ve yaratici zekâdan yoksun kilar. Bu egitim yüzünden kisi, Tanri'dan geldigi söylenen ve aklin ve mantigin denetim alani disinda birakilan emirlere mutlak bir itaatla baglidir. Bu emirleri "mutlak gerçek" seklinde kabul edip bunlara gözü kapali sekilde uymayi cennete kavusmanin tek yolu bilir. Suna inandirilmistir ki Tanri: "Kitap'ta Biz hiç bir seyi eksik birakmadik..." (K. 6 En'âm 38) demis, bunlar disinda gerçek aranmamasini emretmis ve "Tanri ve Peygamberi bir seye hükmettigi zaman, inanan erkek ve kadina artik islerinde baska yolu seçmek yarasmaz" (K. 33 Ahzab 36) diye eklemistir.
Bundan dolayidir ki insan akli ve zekâsi için seriât disinda gerçek aramak, yâni "meçhul" ile ugrasmak "câiz" degildir. Tanri sözleridir diye kabul edildigi için Kitap'taki veriler kaldirilamaz ve degistirilemez; olsa olsa yorumlanabilir. Örnegin Kur'ân'da, kadina dayak atilmasi konusunda: "Serkeslik etmelerinden (kafa tutmalarindan, bas kaldirmalarindan) endiselendiginiz kadinlara ögüt verin, yataklarinda onlari yalniz birakin, nihayet dövün. Size itaat ediyorlarsa aleyhlerine yol atamayin..." (K. Nisa 34) diye yazilidir. Bu âyet, hem bir yandan kadini dayakla "yola getirmek" gibi insan sahsiyetinin haysiyeti duygusunu zedeleyen bir cezâ usulünü öngörmekte ve hem de bu cezâ'nin uygulanmasini "kusku" esasina (yâni islenmedik bir suç'a) baglamak gibi hukuk duygusunu dislayan bir zihniyeti temsil etmektedir (Çünkü erkege, kuskuya kapildigi zaman, kadini dövme hakkini taniyor). Daha baska bir deyimle âyet, hem hukuk anlayisina ve hem de çagdasliga ters nitelikte bir hükmü kapsiyor. Böyle oldugu içindir ki kaldirilmasi gerekir. Ancak ne var ki "Tanri sözüdür" diye kabul edildigi için kaldirilamaz; kaldirmaya kalkismak dinsizlik olur. Bundan dolayidir ki seriât ülkelerinin "aydin" geçinenleri, uygar dünya önünde dayak ögesini savunmanin kolay olmadigini düsünerek "Kadina dayak atilir ama, dayak siddetli olmamalidir" ya da "dayak kadinin yüzüne vurmadan atilmalidir" seklindeki yorumlara basvururlar; basvururken de akli bir kez daha disladiklarini düsünmezler.
Öte yandan seriât egitimi kisiyi akilci mantik yolu ile degil fakat iç güdüleri yönlendirici usûllerle yogurur. Daha baska bir deyimle yasam kurallari akilci ve deneyci usûllerle degil fakat inanç saglayici usûllerle belletilir. Örnegin Kur'ân'da içki ve kumar gibi seylerin "seytan isi pislik" oldugu belirtildikten sonra söyle denmekte: "Seytan içkide ve kumarda, ancak araniza düsmanlik ve kin sokmak; sizi Allah'i anmaktan ve namazdan alikoymak ister. Artik (bunlardan) vazgeçtiniz degil mi?" (K. Maide 90-91)
Yine bunun gibi çocuklarin, aksam vakti sokaga çikmalarini önlemek üzere söyle bir seriât hükmü var: "(Günes basip) gece karanligi, yâhut gecenin bir kismi hasil oldugu zaman, çocuklarinizi (disari çikmaktan) men' ediniz! Çünkü seytanlar o sirada dagilir (faaliyete geçerler)..." (Bkz. Sahih-i..., Cilt IX. sh. 56, hadîs no. 1355)
Yine ayni sekilde çorba'nin nasil içilmesi gerektigi konusunda su yazili: "Çorbayi çanagin ortasindan degil kenarindan iç, çünkü Tanri'nin inâyeti canagin kenarinda toplanir, ortasina dogru azalir" demistir
Görülüyor ki bu hükümlerle içki içilmesi, kumar oynanmasi, ya da çocuklarin gece vakitleri disarda birakilmalari gibi seyler "kötü" bilinmis ve önlenmek istenmistir; çorba içerken de çanagin kenarindan baslanmasi emredilmistir. Fakat bu yapilirken akilci bir mantik kullanilmamistir. Örnegin "içki saglik için, sakincalidir; kumar ise ahlâkilik bakimindan kötü ve yikici seylerdir"; ya da "çocuklarin gece vakti sokakta dolasmalari tehlikelidir", ya da "çanagin ortasi kenarina nazaran daha sicaktir, bu itibarla çanagin kenarindan içersen agzin yanmaz" seklinde bir akilci gerekçeye basvurulmamistir; aksine akilci mantik dislanip ise seytanlar ya da Tanri'nin inâyeti gibi seyler karistirilmis ve kisinin davranislari bu ögelerle yaptirimlastirilmak istenmistir. Böyle olunca kisi, Tanri'dan ve Peygamber'den geldigini sandigi bu hükümleri gözü kapali sekilde benimseyip "eylem" ile "bu eylem'in olusturdugu sonuç" arasindaki iliskiyi akilci bir düsünce ölçegine vurma geregini duymaz: "Neden bu böyledir?" diye soru sormaz. Kendisini seriât buyruklarina kaptirmis olarak "düsünme" derdinden uzak bulur. Oysa ki yasam ve davranis kurallarini bellerken bunlarin akilci nedenlerini ögrenebilmis olsa "otomatliktan" kurtulup düsünme gelenegine ve yaratici zekâ gücüne kavusmus olur ve bu sayede insanca yasam kosullarina ulasir.
Bir çok vesilelerle belirttigim gibi akli dislayan seriât sisteminde kisinin yasam ve düsünce tarzini sekillendiren kurallar zihinsel, bilimsel, nesnel ve deneysel bir düsünce mantigina dayali degildir. Bu nedenle kisi, aklen ve fikren olumsuz, kötü ve hattâ kendi çikarlarina ya da insanlik haysiyetine aykiri olan her seyi, akil ve mantik terazisine vurmadan kör bir inançla benimser. Bunun sonucu olarak kendi kendisini aklin rehberliginden yoksun bir robot, bir kul durumunda bulur. Bu tür bireylerden olusan seriât ülkelerinde (Laik'lik ilkesini benimseyen Atatürk Türkiye'si hariç) demokrasi ya da insan hak ve özgürlükleri rejiminin yer almamasinin nedenleri bunlardir.
Bütün bunlardan gayri seriât ülkeleri halklarinin günlük yasamina bir de "müptezellik" egemendir ki kisi'yi kendi kendisine karsi güven ve saygi besleme gelenegindan uzak tutar. Çünkü Muhammed, müslüman kisilerin "pejmürde" ve "müptezel" sekilde yasamalarini emretmis ve örnegin söyle demistir: "tozlu, toprakli, saçi sakali karisik, eski giysilere bürünmüs, kendisine kiymet verilmeyen... kimseler (Cennet'in hükümdarlaridirlar)". Bir baska vesileyle de sunu eklemistir: "(Allah) giydigine aldiris etmeyen müptezel insanlari sever" (Bkz. Imam Gazali, Ihyâi Ulumi'd-Din , Bedir Yayinevi, Istanbul 1975 IV, sh. 366, ve 425)
Görülüyor ki müslüman kisi, üstü basi yirtik dolasmayi ve hiç kimse tarafindan deger verilmez olmayi bir fazilet isâreti olarak saymali ve yasamini buna göre ayarlamalidir. Oysa ki ortada sosyal bir gerçek vardir ki o da, düsünce tarzimizin yasam tarzimiza göre ayarlanmis oldugudur. Daha baska bir deyimle düsünce sistemimizi olusturan sey, bizim içinde bulundugumuz yasam kosullaridir. Düsündügümüz gibi degil, fakat yasadigimiz gibi düsünmekteyiz.
Söylemeye gerek yoktur ki tozlu, toprakli, saçi sakalina karismis, eski giysilere bürünmüs ve kendisine deger verilmesini beklemeyen insanlardan "insanca" yasam kosullarina özlem duymalari beklenemez. Müptezelligîn ve pejmürdeligin egemen oldugu bir yasam tarzina alismis insanlarin hak ve özgürlük davasina sarilmalari, insan sahsiyetinin haysiyeti adina ayaklanip savasim vermeleri elbetteki söz konusu olamaz: 1400 yil boyunca (Atatürk Türkiyesi hariç) hiçbir Islâm ülkesinde olamamistir. Olamadigi içindir ki seriât ülkelerinde ne demokratik ve ne de ekonomik gelismelere rastlanamamis ve rastlanamamaktadir. Kisi'nin düsünsel ve fiziksel yasamini seriât rehberliginden kurtarip akil rehberligine yöneltmedikce de rastlanamayacaktir.
Bundan dolayidir ki seriât'a karsi savasmak, kendini aydin bilen her insan için, kutsal bir görevdir. Turan Dursun, seriât'in içyüzünü en iyi bilenlerden biri olarak bu görevi en etkili bir sekilde yerine getirmege çalisanlarin basinda gelir. Elinizdeki bu kitaptan anlasilacagi gibi, ona bu görevinde Erkan Boynuince'nin maddî ve manevî büyük yardimlari dokunmustur. Bu yardimlar, aslinda yalanlardan olusmus ot yiginina atilan birer kivilcim niteliginde seylerdir. Vaktiyle Tolstoy'un dedigi gibi, nasil ki ufak bir ates kivilcimi koca bir ot yiginini yakip kül ederse, "gerçekler" de, tipki ates kivilcimlari gibi, çevrelerinde kendilerini yok etmege çalisan yalanlari söndürünceye dek is görürler. Her ne kadar son basariyi saglamak (ya da hiç degilse olumlu bir çikis noktasi bulmak) genellikle zaman alici bir sey ise de, "gerçekler kivilcimi", fikir ve düsünce seklinde atildigi an, ot yiginindan ibâret "seriât yalani" mutlaka yanip kül olmaga mahkumdur.
Kendisi de hem is hayatinda ve hem de fikir ve kültür (özellikle güzel sanatlar) alaninda basarili bir genc olan Boynuince'yi, bu kivilcimlarin atilisina yardimda ve katkilarda bulunmaktan dolayi, kutlamak gerekir.