Seriâtçi bir parti liderinin, ödün (tâ'viz) yolu ile iktidara gelme taktigine basvurmasini, çogu yazarlarimiz, müslümanlikla bagdasmayan bir davranis olarak tanimlayip elestiri konusu yapmaktalar. Oysa bu taktigin müslümanliga ve Islâm ahlâkina aykiri düsen bir yönü olmayip aksine 1400 yil gerilere inen bir geçmisi vardir ki, kökenini Hudeybiye andlasmasinda bulur. Bu andlasma, Muhammed'in Mekke'yi fethetmek amacina dayali olarak Kureyslilerle imzaladigi bir anlasmadir, ve tümüyle ödün siyâsetinin bir ürünüdür. Diyânet Isleri Baskanligi'nin yayinladigi Sahih-i Buharî Muhtasari (cilt VIII, sh. 143-176) adli yapita dayali olarak olayin kisa özeti söyle:
Hicret'in 6.yilinin sonlarina dogru Muhammed, 'Umre' (küçük hacc) ve Kâ'be'yi tavaf maksadiyle Mekke'yi ziyâret edecekmis gibi görünerek Hudeybiye seferine çikar. Beraberinde 1400 (ya da 1500) müslüman vardir. Kureysliler, Muhammed'in bu kadar kalabalik bir toplulukla Mekke'ye girmesini tehlikeli bulduklari için izin vermezler ve söyle derler: 'Istersen sen kâ'be'yi tavaf et, fakat hepiniz birden olmaz'.
Bu durumda Mekke'ye karsi saldiriya geçmenin tehlikeli olabilecegini düsünen Muhammed, biraz da Ebû Bekir'in israrlari üzerine, 'mütâreke' (baris andlasmasi) yapma yolunu dener. Kureys'i bu sekilde baglamakla, Islâm dini'nin 'siyâsî kudret ve mevcûdiyetini' hem onlara ve hem de bütün Cezîre halkina tanitabilecegi inanciyla, ne yapip yapip bir andlasmasi imzalamak ister.
Çesitli yollardan Kureys'lilere, savas fikrinde olmadigini, ve onlarla 'mütareke' imzalamak istedigini duyurtur. Maksadi, mütareke sayesinde, Kureys'in tarafsizligini saglayip zaman kazanmak ve bu arada zayif durumda bulunan diger Arap kabileleri üzerine yürüyüp onlari teker teker teslim almaktir.
'Andlasma' teklifi hususundaki girisimi ise yaramis olmali ki, az geçmeden Kureys'i temsilen Süheyl Ibn-i Amr baskanligindaki bir hey'et çikagelir. Muhammed onlari görünce Ashab'a karsi: 'Artik isimiz bir dereceye kadar kolaylasti' der.
Süheyl: 'Haydi (hokka, kalem, kâgit) getir; sizinle aramizda (tahrirî muktezi) bir müsâlehanâme yaz!' diye konusur. Bunun üzerine Muhammed, Alî'yi çagirir ve : 'Bismi'llâhi-r-Rahmâni'r-Rahîm (yâni 'Esirgeyen ve koruyan Allah adina) yaz' diye emreder. Bu sözleri duyar duymaz Süheyl itiraz eder. Çünkü bu deyim Arap'larin kullandigi bir deyim degildir. Arap'larin kullandigi deyim: 'Bismike'llâhümme' (yâni 'Allah'im senin adinla yazmaya baslarim') oldugu için Süheyl bu sekilde baslanilmasini ister. Muhammed, istemiyerek kabul eder ve Ali'ye, o sekilde yazmasini söyler. Ancak orada bulunan müslümanlar hep bir agizdan: 'Vallâhi biz onu yazmayiz, ancak -Bismi'llâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm- yazilmasini isteriz' diye bagirisirlar. Fakat Muhammed onlara aldiris etmez ve Ali'ye tekrar emrederek Süheyl'in istedigi sekilde yazmasini ister. Sonra da devamla: 'Bu kitab, Muhammed Resûlullâh'in (Tanri elçisi'nin) mazmununa (kitabina) hüküm ve imzâ ettigi muahedenâmedir (andlasmadir)' diye yazmasini emreder. Bu sekilde yazdirmakla andlasmayi 'Peygamber' sifatiyle imza etmis sayilacaktir. Ancak ne var ki Süheyl, bunu farketmis olarak hemen itiraz eder ve Kureys'in Muhammed'i 'Peygamber' olarak kabul etmediklerini, ve onu sadece 'Abdullah'in oglu Muhammed' diye bildiklerini hatirlatarak : 'Muhammed Ibn-i Abdi'llâh (diye) yaz' der . Bu teklif üzerine Muhammed: 'Vallâhi siz tekzîb etseniz de ben Resûlu'llâh'im' diye söylenmekle beraber Ali'ye: 'Haydi -'Resûlu'llâh lâfzini (sözcügünü) sil de- Muhammed Ibn-i Abdi'llâh yaz' diye emreder. Fakat Ali direnir ve: 'Vallâhi ben senin Resûlu'llâh unvân-i mübeccelini kat'iyyen silmem!' der. Bunun üzerine Muhammed 'kitabi eline alip, Muhammed Ibn-i Abdi'llâh' yazdirir. Böylece Süheyl'in dedigi olmus olur ve andlasmada Muhammed'in adi 'peygamber' olarak degil fakat sadece 'Abdullah'in oglu Muhammed' olarak yer alir.
Bundan sonra andlasmanin diger hükümlerinin tartisilmasina geçilir. Muhammed, Kâ'be'yi tavaf hususunda kendilerine serbestlik tanimalarini Süheyl'den ister ve: 'Siz bizimle Beyt-i Serîf'in arasini serbest birakiniz da biz de Beyt'i tavâf edelim' der. Fakat Süheyl bunu kabul etmez ve kendine uygun buldugu bir baska hükmü andlasmaya yerlestirir ki o da Müslümanlarin, bir sonraki yil Kâ'be'ye silahsiz olarak gelip ibâdet edebilmeleriyle ilgilidir. Muhammed, bu hükmü de Süheyl'in diledigi sekilde kabul eder.
Bundan sonra Süheyl, andlasma'nin bir diger hükmü olarak Muhammed'den sunu ister: 'Sana bizden bir erkek gelirse, o gelen kimse, senin dininden olsa bile, onu bize reddeceksin (geri vereceksin)'. Bu teklife müslümanlar sasip kalirlar ve: 'Sübânallâh! Islâm câmiasina iltica eden bir müslüman, müsriklere (putperestlere) nasil iâde olunur?' diye konusmaga baslarlar. Kuskusuz ki bu, müslümanlar bakimindan, andlasmanin tüm hükümlerinden daha da agir bir nitelik tasimaktadir. Tam bu sirada, Süheyl'in oglu Ebû Cendel çika gelir. Ebû Cendel daha önce müslümanligi kabul ettigi için Mekke'de hapse atilmis iken, hapisten kaçip Muhammed'e siginmistir. Ve iste simdi Muhammed onu, Süheyl'e geri verme zorunlugu ile karsi karsiyadir. Bunu önleyebilmek için Süheyl'e söyle der: 'Biz müsâlehanâmeyi (andlasmayi) henüz imza etmedik' . Bunu duyan Süheyl de Muhammed'e söyle yanit verir: 'Su halde vallâhi ben de seninle hiç bir madde üzerinde sulh olmam'. Süheyl'in bu sert tutumu karsisinda Muhammed ne yapacagini sasirir ve: 'Haydi, bunu bana bagislayip imzâ et!' diye Süheyl'den ricâda bulunur. Fakat Süheyl kabul etmez. Muhammed israr ederek: 'Hayir, bu isi (hatirim için) yap!' der. Süheyl yine direnir ve 'Aslâ yapamam' diyerek konusmayi kisa keser. Bütün bunlari izlemekte olan Ebû Cender, kendisinin Muhammed tarafindan Kureys'e geri verilecegini anlayarak haykirip sizlanmaga baslar ve söyle der: 'Ey cemâat-i müslimîn! Müslüman olarak geldigim halde simdi ben müsriklere iâde mi olunuyorum? Benim ugradigim su felâketi görmüyor musunuz?' .
Onun bu sekilde konusmasini dinleyen Muhammed söyle der: 'Yâ Ebû Cendel! Sabret, Allâ'tan umid-vâr ol! Ecir ve sevâb dile... Çünkü Allhah seni, ve seninle birlikte Mekke'de bulunan... müslümanlari sevinçli hallere kavusturacaktir... Biz (Mekkeli'lerle) baris yapmis, onlara bu hususta söz vermis bulunuyoruz. Onlara gadr ve ihânet etmek istemiyoruz'. Bunlari söyledikten sonra Ebû Cendel'i Süheyl'e teslim eder.
Bu sözleri isiten ve Ebû Cendel'in durumuna üzülen Ömer Ibni'l-Hattâb, derhal Muhammed'e giderek: 'Sen Allâh'in Hak Peygamber'i degil misin?' diye sorar. Muhammed: 'Evet Hak Peygamberiyim' diye karsilik verir. Bunun üzerine Ömer: 'Bu halde dînimiz ugrunda bu denâeti (alçalmayi) niçin kabul edelim?' diye sorar. Muhammed ona, Mekke'nin ele geçirilecegini imâ ederek, yakin bir zamanda Kâ'be'ye varip onu tavâf edecegini söyler; yâni demek ister ki, Islâm'in basarisi ugruna bir takim ödün'ler vermek kosuldur.
Bilindigi gibi Hudeybiye andlasmasini on yil için yapmis olmakla beraber, daha bir yil geçmeden andlasmanin Kureys tarafindan ihlâl edildigini ileri sürerek Mekke'yi fethedecektir. Böylece büyük basariya, Hüdeybiye'de verdigi ödünler sayesinde erismis olacaktir. (Yukarda, tirnak içindeki alintilar, Diyânet'in Sahih-i Buhârî Muhtasari-Tecrîd-i Sarîh Tercemesi adli yayinlarin 8.cild'inden aynen alinmistir. Kolaylik olsun için bazi Arapca sözcükler, türkçelestirilmistir.)
O tarihten bu yana 'ödün' siyâseti, seriâtçilar için 'kutsal' nitelikte bir araç olmak üzere is görmüstür. 'Ödün'ün ahlâkilige uygunlugu ya da aykiriligi diye bir sey söz konusu edilmemistir; söz konusu edilen sey, 'ödün'ün seriât çikarlarina oturtulmasi olmustur. Seriât çikarlari dogrultusundaki her ödün ahlâki sayilmistir. 1400 yil önce imzalanan Hudeybiye andlasmasi, Mekke'nin fethi amacina yönelik ödünleri içermisti. 1400 yil öncelerinin özlemine sapli seriâtçi bir parti liderinin, bizde, her ne sûretle olursa olsun iktidara gelme hirsiyle imzaladigi son andlasma da, Türkiye'nin, kimbilir hangi felâketle sonuçlanacak olan 'fethini' saglamaga matuf ödünleri içermekte.