Seriât ve Kölelik (III)

(Köle âzâdlamayi öngören usûllerin, köleligi ortadan kaldirmakla ilgili olmadigi hakkinda)

Seriât’in köle âzâdlamayi öngören hükümler getirdigi, örnegin bedel karsiligi olarak kölelere özgürlüklerini elde etme olanagi sagladigi söylenir ve Kur'ân'dan âyet'ler gösterilir. Bunlardan biri söyle:"Ellerinizin altinda bulunanlardan (köleler ve cariyelerden) mükatebe (andlasma niteliginde yazisma) yapmak isteyenlerle, eger kendilerinde bir hayir (kabiliyet ve güvenirlik) görüyorsaniz, hemen mükatebe yapin..." (K. 24 Nûr 33). Burada geçen "mükâtebe" deyimi, belli bir bedel ödemek sûretiyle köle’nin (ya da cariye’nin) özgürlük edinmek üzere efendisi ile yaptigi andlasmadir. Bunu: "Islâm’in, asirlarca uygulanagelen ve bir çirpida tasfiyesi mümkün olmayan kölelik müessesini ortadan kaldirmak için almis oldugu bir dizi tedbirden biridir" seklinde görenler vardir [27].

Ancak ne var ki seriât, köle azâdlamayi, köleligi ortadan kaldirmak için degil fakat, köle sahibinin keyfiligine ve dolayisiyle çikarlarina baglamak sûretiyle, hiç kalkmacasina sürdürmek için öngörmüstür.

Çünkü bir kere köle sahibinin, belli bir hizmet süresi sonunda kölesini azâdlamasi diye bir zorunluk yoktur. Her ne kadar bedel karsiliginda onu âzâdlamasi mümkün ise de, bu onun kendi takdirine göre ayarlanmistir. Örnegin biraz yukarda belirttigimiz âyet’i ele alalim. Orada söyle yazili:"Ellerinizin altinda bulunanlardan (köleler ve cariyelerden) mükatebe (andlasma niteliginde yazisma) yapmak isteyenlerle, eger kendilerinde bir hayir (kabiliyet ve güvenirlik) görüyorsaniz, hemen mükatebe yapin..." [Bir baska çeviri söyle: "Kölelerinizden hür olmak için bedel vermek isteyenlerin, onlardan bir iyilik görürseniz, bedel vermelerini kabul edin..." ] (K. 24 Nûr 33)

Ayet’in anlami su: Köle ya da câriye, belli bir bedel ödedigi takdirde efendisinden, kendisine özgürlügünü vermesini isteyebilir. Eger efendisi, onda bir "hayir" (kabiliyet ve güvenirlik) görüyorsa, belli olan bedeli almak sûretiyle âzâdlama yoluna gidebilir.

Dikkat edilecek olursa azâdlanma isi, köle bakimindan son derece güç kosullara baglanmis üstelik bir de köle sahibinin keyfine ve mutlak takdirine birakilmistir. Su bakimdan ki, bir kere köle’nin özgürlüge kavusabilmek için, efendisine belli bir bedeli ödemesi gerekiyor. Bedeli tespit edecek olan da efendisidir. Söylemeye gerek yok ki, köle sahibi olan kimse, bu bedeli az ya da çok tutmak sûretiyle kölesinin özgürlüge kavusmasi olasiligini elinde tutabilir. Öte yandan bu bedel ne olursa olsun, köle bakimindan bunu bulmak, saglamak güc, belki de imkansizdir; çünkü kölelik sûresince para kazanmis degildir. Olsa olsa bu bedeli, birisinden borç almak sûretiyle, ya da birisinin bu bedeli ödemesi sayesinde saglayabilecektir. Ancak ne var ki böyle bir halde kölelikten kurtulabildigi halde, kendisine bedel karsiligini veren kimsenin "kârabet-i hükmiyye" si altina girmis olacak, yâni o kisinin kendi üzerinde söz hakkina sahip olmasina razi olacaktir. Daha baska bir deyimle köle azâdlama isi köleyi gerçek anlamda özgürlüge kavusturmus olmaz; çünkü kölesini azâd eden kimse, onun üzerinde "velâyet" hakkini, ya da hiç degilse "kârabet-i hükmiyye"sini muhafaza eder. "Velâyet" sözcügü baskasinin üzerinde söz hakkina sahip olmak anlamini tasir. "Kârabet-i hükmiye" deyimi ise "yakinlar üzerinde hükmetmek" demektir. Bunun ilginç bir örnegi Ayse ile Berîre arasinda geçen su olaydir ki, Urve Ibn-i Zûbeyr'in Ayse'den rivâyetine dayalidir:

Berîre adindaki bir cariye, günlerden bir gün kendi efendisinin takdir ettigi bedeli ödeyip özgürlügünü kazanmak ister; fakat bedeli ödeyecek kadar parasi yoktur. Bu nedenle Ayse'den yardim ister. Ayse' de: "Kârabet-i hükmiyyen bana âid olmak üzere bu bedeli veririm" der. Fakat Berîre'nin efendisi bunu kabul etmez. Bunun üzerine Ayse konuyu Muhammed'e açar; Muhammed’ de Ayse’ye: "Berîre'yi sunlardan al, istedikleri velâ'yi da sart kil" der.

"Velâ" sözcügünün anlami, köle sahiplerinin, azâd ettikleri kimseler üzerindeki haklaridir. Güyâ Muhammed bu tavsiyede bulunurken: "Velâ'yi sart kilmanin hükmü yoktur, çünkü velâ ser'ân mu'tika (azâd eden kimseye) âid'tir" demis ve böylece "velâ" hakkini eski sahipten yeni sahibe geçirmistir. Bunun üzerine Ayse, Berîre’yi satin alir, ve sonra onu azâd eder. Azâd etmek sûretiyle onun eski sahibine olan nispetini kesmistir. Kesmistir ama Berîre üzerindeki "kârabet-i hükmiyye" sini (yâni yakinlik hakkini) devam ettirmistir [28].

Görülüyor ki Muhammed, böyle bir yoldan, Ayse'nin, sahibi tarafindan azâdlanmis olan Berîre üzerinde hükmetmesini ("söz hakkini sürdürmesini") saglamistir. Öte yandan köle sahibi, eger kölesinin özgürlüge sahip olabilecek yetenege erismedigi kanisinda ise, azâdlama yoluna gitmeyebilecektir: velev ki köle gerekli bedeli vermege hazir olsa bile. Bundan baska kölenin verecegi bedelin tespitinde dahi (her ne kadar bu konuda bazi kurallar rol oynamakla beraber) son karar köle sahibine âit'dir.

Söylemeye gerek yoktur ki bütün bu hususlar, hiç degilse köleyi, sirf efendisini hosnud edebilmek için, daha iyi hizmette bulunmaga zorlayici seylerdir. Bundan dolayidir ki, köle azadlama isi, esas itibariyle köle sahibinin çikarlarina ve keyfine birakilmis bir is olmaktadir.

Bu böyle oldugu oldugu halde seriâtçi zihniyete sapli olanlar Nûr sûresi’nde yer alan yukardaki hükmü alkislanmaya layik bulurlar. Oysa ki bu hükmün biraz önce belirttigimiz gibi köleyi özgürlüge kavusturmak bakimindan imrenilecek hiç bir yönü yoktur. Hele köle’yi, efendisinin takdir ettigi bir bedel karsliginda özgürlüge kavusmak gibi bir durumda kilmasi, gerçekten üzerinde durulmak gereken su soruyu ortaya vurmaktadir: "Neden köle, yillar boyu hizmetini gördügü efendisine bedel vermek zorunlugunda kalsin? Bedel vermesi gereken kimse köle degil, fakat onu parasiz pulsuz yillar boyu emrinde çalistirmis ve sömürmüs olan efendisi olmak gerekmez mi?"

Yine bunun gibi yukardaki hükmü alkislanmaya layik bulanlar köleligi: "...asirlarca uygulanagelen ve bir çirpida tasfiyesi mümkün olmayan" bir kurulus olarak görmekte olup Islâm’in bunu kaldirmak için adim attigini söylemekle övünmekteler. Bunu söylerken Tanri fikrini zedelediklerini farketmezler. Çünkü bir yandan Tanri’nin her seyi yapmaga kâdir oldugunu iddiâ ederken, diger yandan köleligin, Tanri bakimindan "bir çirpida tasfiyesi mümkün olmiyan" bir kurulus oldugunu eklemek demek, Tanri’yi acz içerisinde kilmak demektir.

Seriât’in köle kullanma geleneginin aleyhinde oldugunu öne sürenler, bu iddiâlarini destekleyici bir takim hikâyeler uydururlar, Bu hikâyelerden biri, Muhammed’in kizi Fatima'nin köle edinme istegiyle ilgili olarak söyledir:

Buharî'nin, Ali Ibn-i Ebî Tâlib'den rivâyetine göre Fatima, bir gün babasina basvurarak degirmen çevirmekten eline hastalik geldigini ve bu nedenle kendisine bir köle hizmetçi vermesini ister. Muhammed bu istegi geri çevirir; çevirirken de Fatima ile kocasi Ali'ye söyle der: "Günde 30 def'a Allahü Ekber, deyin; bu size hizmetçiden hayirlidir" [29].

Bu örnegi seriâtçilar, köleligi kaldirmak yönünde Muhammed'in atmis oldugu adimlardan biri olarak zikrederler [30]. Oysa ki yalandir; çünkü bir kere bu örnegin uydurma olmaktan ileri geçen bir yönü yoktur su bakimdan ki Fatima'nin köleye ihtiyaci yoktur. Muhammed ona ve kocasi Ali'ye, ganimet mallarindan paylar dagitirken esasen bol bol mal ve köle vermistir. Bir an için yukardaki hadîs'in uydurma olmadigini kabul etsek bile, eger Fatima'ya dilemis oldugu köleyi vermekten kaçindi ise bu, pek muhtemelen Fatima'nin sirf degirmen çevirmekten dolayi eline agri girdi diye gereksiz yere köle istemis olmasina kizmis olmasindandir. Bu itibarla Muhammed'in bu davranisinin köleligi kaldirmakla ilgisi yoktur.

Kaldi ki Muhammed, yasami boyunca bizzat kendisi köle kullanmak yaninda, baskalarina (bu arada kendi eslerine) köle hediye etmek, ya da baskalarini köle sahibi edindirmek bakimindan da pek cömert davranmistir. Kendisine sevindirici haber getirenlere, ya da kendisine süt anneligi eden Halime'nin kizi Seyma'ya köleler hediye etmesi, ya da, Ayse'nin köle satin almasini, bir takim yollardan saglamasi, nice örneklerinden sadece bir kaçidir.

Islâm kaynaklarindan edindigimiz bilgilerden anlamaktayiz ki Muhammed, köle sahiplerinin, acima duygusuna kapilarak kölelerini özgürlüge kavusturmalarini dahi pek istemezdi. Celâleddin gibi saglam bir kaynaktan gelen örnek su:

Savaslardan birinde elde ettigi kölesini Muhammed, elleri bagli olarak getirip eslerinden Sevde b. Zam’a’ya birakir. Adamcagiz öylesine büyük bir istirab içerisinde inleyip kivranmaktadir ki, Sevde acima duygusuna kapilir ve dayamayip zavalliyi, ellerini çözerek, serbest birakir; yâni kaçmasini saglamis olur. Bunu duyan Muhammed büyük bir öfkeye kapilir ve Sevde’ye bedduâlar eder; ederken de onun kolunun kopmasini Tanri’dan diler. Fakat muhtemelen biraz asiri gittigini, ve kolsuz bir kadinla birlikte yasamanin pek zevkli bir yönü olmadigini düsünmüs olmalidir ki az geçmeden Tanri’ya yalvarida bulunur ve: "Ey Tanrim! Ben de nihâyet bir insanim!. Bu nedenle bedduami inâyete çevir" der. Dedikten sonra da Kur’ân’a, insanin aceleci olduguna dâir su âyet’i koyar: "Insan hayri istedigi kadar serri de ister. Insan pek acelecidir". (K. 17 Isrâ 11) [31].

"Insan acelecidir" derken, hiç kuskusuz bir yandan öfkesine hâkim olamayip bedduâ yoluna gitmis olmak kadar, Sevde’nin acima duygusuna kapilip köleyi salmis olmasini da göz önünde tutmustur.

Kölesini âzâdlayan kisi cehennem atesinden korunmus olur; fakat yarim hurma sadaka vermek sûretiyle köle azâdlama yoluna gitmeden de ayni sonuca varabilir .

Her ne kadar Seriât sisteminde köle azâdlama usûlü yer almis bulunmakta ise de, bu usûller, insancil bir düsünce’ye oturtulmus degil fakat köle sahibinin çikarlarina göre ayarlamistir. Bunun böyle oldugunu kanitlayan örneklerden biri su hükümdür: "Her kim rakabe-i mü'mine'yi (müslüman köleyi) azâd ederse (Tanri da) azâd olanin her uzvuna bedel, azâd edenin bir uzvunu Cehennem atesinden azâd eder" [32].

Görülüyor ki köle sahibi, köle'nin insanlik haysiyetini düsünerek degil, fakat sirf Cehennem atesinden kurtulmak düsüncesiyle, yani kendi öz çikarlari adina köle azâd edecektir. Fakat Seriât’in getirdigi düzende köle sahibinin, cehennem atesinden korunmak için basvurabilecegi baskaca yollar vardir, ve bu yolara yönelmek pek kolaydir. Örnegin köle sahibi, yarim hurma sadaka vermek sûretiyle kölesini azâdlamadan cehennem atesinden kurtulabilir. Muhammed'in söylemesi söyle:"(Ey Kölesini azâd edemeyen kimseler) Cehennem atesinden hiç olmazsa yarim hurma ile sadaka vererek korununuz" [33].

Köle azâdlama’yi gerektiren haller arasinda, köle sahibinin adam öldürmesi ya da yalan yere and içmesi, ya da günesin tutulmasi gibi haller var.

Seriât sistemi, her ne kadar köle azâd etmeyi öngören hükümler getirmis olmakla beraber bu hükümleri insan sevgisinden dogma bir itisle ya da insancil bir düsünce ile koymamistir. Bundan dolayidir ki köle sahipleri için azâdlamayi, kaypak usullere, ve daha dogrusu pamuk ipligine baglamis ve köleler için kölelikten kurtulma yollarini tikamak üzere olmadik buluslar ortaya vurmustur. Bir iki örnekle yetinelim.

Köle sahibinin adam öldürmesi, seriât sistemine göre, köle azâdlamayi gerekli kilar; ancak ne var ki bu da bazi kosullara baglanmistir. Eger müslüman bir kisi, yanlislikla bir müslümani öldürmüs ise elindeki kölelerden müslüman olan bir köleyi azâd etmekle zorunludur. Bunu yapamadigi takdirde iki ay pespese oruç tutmakla yetinir (K. 4 Nisâ 92).

Görülüyor ki köle azâdlama isi, köle sahibinin adam öldürmüs olmasi kosuluna baglanmistir. Söylemeye gerek yoktur ki eger bu usûllerle köleligin ortadan kaldirilacagi düsünülüyorsa, dünyanin sonunun gelmesini beklemek gerekecektir, ki bu takdirde pek isabetli bir sey yapilmis sayilmayacaktir.

And'ini yerine getirmeyenler ya da karilarini analarina benzetenler (zihar yapanlar) bakimindan köle azâdlama sorunu (K. 5 Mâide 89. K. 58 Mücâdele 3):

Kur'ân'da yeminini yerine getirmeyen, yani and'ini bozan kisi'nin yapmasi gereken seylerden söz edilir ki buna "keffâret" denir. "Keffâret" sözcügü, islenmis olan bir günahtan kurtulmak için ödenmek gereken seydir. And'ini bozan kimse, günah islemis olacagi için bu günahtan kurtulmak üzere ya on fakir (düskün) insani yedirecek, giydirecektir, ya da bir köle azâd edecektir. Bunu da yapamaz ise üç gün oruç tutacaktir. Ilgili âyet söyle:"Allah, size rastgele yeminlerinizden dolayi degil, (fakat) bile bile ettiginiz yeminlerden ötürü hesap sorar. Yemînin keffâreti, âilenize yedirdiginizin ortalamasindan on düskünü yedirmek, yâhut giydirmek ya da bir köle azâd etmektir. Bulamayan üç gün oruç tutmalidir..." (K. 5 Mâide 89) diye yazilidir.

Görülüyor ki yerine getirilmeyen bir yemîn vesilesiyle mutlaka köle azâd etmek diye bir sey yoktur: köle sahibi olan kisi, on fakiri yedirip içirmek ya da giydirmek sûretiyle (yâni kölesini azâd etmeden) bu günâhtan kurtulabilir.

Yine bunun gibi "zihar" yapmak üzere and içen ve sonra and’indan dönmek isteyenler bakimindan da, köle azâdlama sorunu söz konusudur. Çünkü Kur’ân’in Mücâdele sûresi’nde söyle yazilidir:"Kadinlardan zihâr ile ayrilmak isteyip de sonra söylediklerinden dönenlerin karilariyle temas etmeden önce bir köleyi hürriyete kavusturmalari gerekir..." (K. 58 Mücâdele 3)

"Zihar" yapmak demek, bir kimsenin kendi kari'sini, ana'sina, baci’sina, hala'sina, teyze’sine ve benzerî yakinlara benzetmesi demektir [34] ki bosamak anlamina gelir: örnegin bir kimse karisina: "Sen bana anamin sirti gibisin" diyecek olursa, karisi ona haram kilinmis ve terkedilmis sayilir. Kizginlikla bu sözü karisina söyliyen bir erkek, karisini bosamis olur. Eger bu söyledigi seyden, pisman olup, and’indan dönmek sûretiyle karisina tekrar kavusmak istiyor ise, bu taktirde keffâret olarak bir köle azâd etmelidir. Eger azâd etme olanagini bulamaz ise bu taktirde iki ay boyunca oruç tutmalidir. Bunu da yapamaz ise altmis yoksulu doyurmalidir.

Yine görülüyor ki köle azâdlama köle sahibinin "zihar" yapmak gibi bir günâh islemesine baglanmistir; bu günahi islemedigi taktirde kölesini azâdlama durumunda kalmiyacaktir.

Günes tutulursa köle azâdlamak gerek: meger ki bunun yerine yarim hurma sadaka verile

Batil itikadlere saplanmisliktan dogma bir düsünceyle Seriât sistemi, günes tutulmasini ya da yer depremini ya da siddetli rüzgâr esintisini, tufân ve sel âfetlerini Tanri'nin gazaba gelmesinden dogma seyler olarak kabul eder ve bu gibi haller vûku'unda namaza durulmasini emreder [35]. Her ne hikmetse günesin tutulmasiyle etrafin güpe gündüz karanliga bürünmesinde bir hayirsizlik bulundugunu ve Tanri'nin gazabini yatistirmak gerektigini düsünmüs olmalidir ki bu gibi hallerde namaz kilmaktan gayri bir de köle sahiplerine, müslüman kölelerinden birini azâd etmeleri geregini öngörmüstür. Bu konuda Muhammed'in eslerinden Esma, söyle der: "... (Resûlullâh) kusûf-i sems dolayisiyle rakabe (köle) azâd etmeyi ferman buyurmustur" [36].

Söylemeye gerek yoktur ki köle azâdlamayi, günes tutulmasi gibi nadiren vukû bulan doga olaylarina baglamanin gülünç olmaktan ileri geçen bir yönü olamaz. Kaldi ki böyle bir halde dahi köle azâd edemeyecek olanlar, yarim hurma sadaka vermek sûretiyle köle azâd etmis sayilirlar ve dolayisiyle mükâfatlara kavusabilirler.

Daha baska bir deyimle Seriât sistemi, köle azâdlamayi, yarim hurma sadaka vermek seklinde pamuk ipligine baglamayi ma'rifet bilmistir.

.

Seriât’in getirdigi yasak ve haramlara uymak sûretiyle köle âzâd etme zorunlugundan kurtulma kolayligi:

Köle azâd etmenin köle sahipleri için çok güç ve istenmeyen bir sey oldugunu Muhammed iyi bilirdi. Çünkü köle sahibi olmak mal, mülk sahibi olmak gibi çikar saglayan bir seydi. Bundan dolayidir ki köle azâd etmenin sarp yokusa tirmanmak kadar güç bir sey oldugunu söylerdi. Kur'ân'a koydugu âyet söyle: "Ama o sarp yokusu tirmanmagi göze alamadi. Sarp yokusun ne oldugunu bilir misin? 'Köle azâd etmektir o' ... " (K. Beled 11-16)

Ve iste kölesiz kalmanin köle sahipleri bakimindan pek zor bir sey olacagini bildigi içindir ki bir takim dinsel zorunluklar karsiligi olarak bunu, bir tür "cezâ" olarak tanimlamisti. Biraz yukarda gördügümüz gibi and'ini yerine getirmeyen ya da zihâr eden köle sahipleri, köle azâdlama seklindeki bir "cezâ'ya" katlanmak sûretiyle günahlarindan siyrilmis olurlar. Su durumda köle için özgürlüge kavusma sansi, efendisinin bu günâhlari islemesine bagli birakilmis demektir. Örnegin oruçlu iken cinsî münasebette bulunmak yasaktir; oruçlu mü'min bir kisi, kadinlarinin her tarafindan yararlanmak olanagina sahip bulundugu halde onlarin avret yerine dokunamaz. Daha baska bir deyimle kadinlarini öpebilir, dillerini emebilir, gögüslerini elleyip sikabilir, fakat cinsî münasebette bulunamaz (K. 2 Bakara 187). Bulunacak olursa günâh islemis sayilir ve günahinin karsiligi olarak köle azâd etmek zorunlugunda kalir. Köle'ye sahip degil ise iki ay oruç tutmakla yetinir. Oruç tutamayacak durumda ise altmis yoksulu doyurmakla, buna da gücü yetmez ise bir hurmayi yoksula sadaka olarak vermekle günahtan kurtulmus olur [37].

Görülüyor ki oruçlu iken kadinlariyle cinsî münasebette bulunan kisi, köle azâdlamaga mahkûm kilinmak sûretiyle cezâlandirilmaktadir. Su durumda bu cezâ’yi önlemek kadar kolay bir sey yoktur: oruçlu iken cinsî münasebette bulunmayip kadinin avret yeri disinda kalan yerlerinden yararlanmakla bu saglanabilir. Ya da cinsî münasebette bulunma isini, aksam vaktini bekleyip, orucu bozduktan sonraya birakmak mümkündur ki, bu da pek güç bir sey olmasa gerektir. Oruçlu kisi için kölesini azâdlamaktansa bu kadarcik bir fedakârliga katlanmaktan daha kolay ne vardir ki?

Öte yandan ibâdet görevini geregince yerine getirememekten dogma günahlari da köle âzâdlamak sûretiyle gidermenin mümkün oldugu anlasilmaktadir. Islâm kaynaklari bunu "nefsi terbiye etmek", ya da "nefsi zorlamak" bakimindan önemli bulurlar ve Abdullah Ibn Ömer ile Ibn Ebî Râbia örneklerini verirler. Söylendigine göre Abdullah Ibn Ömer, bir def’asinda iki yildiz görünceye kadar aksam namazini geciktirdigi için, iki kölesini âzâd etmis, böylece günahtan kurtulma yolunu bulmustur. Yine bunu gibi Ibn Ebî Râbia, sabahin iki rek’atini zamaninda kilamadigi için bir kölesini âzâd etmistir [38]. Fakat hemen ekleyelim ki bu gibi hallerde mutlaka köle âzâd etmek diye bir sey yoktur. Köle âzâdlamak yerine bir yil oruç tutmak, ya da yaya olarak hacca gitmek sûretiyle de köle sahipleri günâhlardan kurtulma yolunu bulabilirler.

Bütün bu söylediklerimizden çikan sonuç su olmaktadir ki Islâm seriâti’nda köle âzâdlama, insan’in insanlik sahsiyetine karsi duyulan bir saygidan dogma bir sey degil, sadece köle sahibine bir takim çikarlar saglama amacina dayali bir eylemdir. Bu tür usûller ve eylemlerle köleligi ortadan kaldirmanin mümkün olmadigini söylemek için kâhin olmaga gerek bulunmadigi da ortadadir.

Erkegin sehvet gâilesine engel olmaktansa köleligi sürdürmek daha iyi:

Bilindigi gibi Kur'ân'da, erkeklere dörde kadar kadin ve diledigi sayida cariye alma hakki taninmistir. "Hür" kadinlarla evlenme olanagina sahip bulunmayanlar, bu hükümden yararlanarak kendilerine câriye edinebilir ve böylece sehvet ihtiyaclarini giderme olasiligini bulurlar. Islâm dünyâsinin "büyük" üstad'larinin yorumlarindan anlamaktayiz bu sistemde sehvet gâilesini giderme amaci, köleligîn sürdürülmesine araç yapilmistir. Ibn-i Abbâs ile ilgili su olay bunun kanitidir:

Gençten bir adam, bir gün Ibn Abbâs'a basvururak Sehvet ihtiyaci içerisinde bulunmakla beraber "hür" bir kadinla evlenebilecek durumda olmadigini söyler. Günâh islemekten kaçindigi için evlilik disi yollarla (yâni zinâ yolu ile) ihtiyac giderme sikkini tercih etmedigini ekliyerek su soruyu sorar: "Zinâ'dan korunmak için elimle istimna ediyorum, bunda günâh var mi?"

Burada geçen "istimna" sözcügü "abaza", yâni el ile cinsel tatmindir (daha baska bir deyimle "mastürbasyon"dur). Bu soruya karsi Ibn Abbâs, el ile "istimna"nin çirkin bir sey oldugunu ve bundan kaçinmasini ona bildirir; fakat sunu da eklemekten geri kalmaz ki zinâ denen sey, el ile istimna'dan daha çirkin ve kötü bir seydir, çünkü zinâ'da dini temelinden yok eden bir kötülük vardir. Eger hür bir kadinla evlenemiyor ise bu taktirde cariye edinmesini tavsiye eder. Bununla beraber cariye ile evlenmenin, cariyeden dogacak olan çocugunun köle sayilip "helâk olacagini" kendisine hatirlatmaktan geri kalmaz. Ancak ne var ki çocugun köle olarak dogmus olmasinin, dinin mahvolmasindan "ehven" olacagini belirtir. Olayi hikâye eden Gazallî'nin Ihyâu 'Ulûmi'd-dîn adli kitabinda söyle yazili: "Arap kavminde, sehvet gâalip oldugu için, sâlih olanlari da (dinine bagli olanlari da) daha çok evlenme ihtiyaci duyarlar.... Kalbin huzurunu saglamak ve zinâyi önlemek için câriye ile evlenmek mübâh olmustur. Halbuki dogan çocuk annesine tâbi oldugu için, köle oluyor. Bu, bir nevi çocugu helâk etmektir... (Bununla beraber) çocugun köle olmasi, dinin mahvolmasindan ehvendir. Çünkü burada ancak bir müddet çocugun yasayisini tedirgin etmek var. Fakat zinâ etmekle uzun müddet âhiret saâdetini kaybetmek vardir" [39].

Görülüyor ki Islâm seriâti, müslüman erkegin sehvet gâilesini gidermek ugruna, köleligin devamini saglarken. köleden dogan çocugun "tedirgin olmasina" da aldiris etmemektedir.

Köle’yi azâd etmektense, köle edinme ihtiyacinda bulunan kimselere hibe etmek daha büyük sevap

Seriât sistemi, köle azâdlamak yerine, köleyi baska birine hibe, ya da hediye etmeyi "efdâl", yâni daha hayirli bir is, daha büyük bir sevap saymistir. Bunu kanitlayan örneklerden biri, Muhammed’in eslerinden Meymûne ile ilgili su olaydir: Benî Hilâl'den Harîs'in kizi Meymûne, ki hicretin yedinci yilinda Muhammed'in nikâhina girmis ve onun esleri arasinda en önemlilerden biri olmustur, günlerden bir gün sahip bulundugu zenci bir köleyi (cariye'yi) azad etmek ister. Ve bu isi, Muhammed’e danismadan yapar. Bunu ögrenen Muhammed fena halde öfkelenir; derhal Meymûne'yi çagirtip kendisine söyle der: "Eger câriyeyi (Benî Hilâl'den) dayilarina hediye etseydin ecrin (âhiret mükâfatin) daha büyük olurdu" [40].

Bildirildigine göre Meymûne'nin dayilari ve kardesleri köle edinmek için çirpinmakta idiler. Muhammed onlarin böyle bir ihtiyaç içerisinde bulunduklarini bildigi içindir ki Meymûne ile yukardaki sekilde konusmus ve ona, köle'yi azâdlamaktansa dayilarina hibe etmekle daha hayirli bir is görmüs olacagini hatirlatmistir.

Muhammed'in bu sözleri vesilesiyle sârih Ibn-i Battal söyle der: "Bu hadîs'ten çikan sonuç sudur ki câriyeyi hayirli bir kimseye hibe etmek, onu azâd etmekten çok daha iyi bir davranistir" [41].

Muhammed'in köle hibe edilmesini gerekli gördügu baskaca haller çoktur. Nu'mân Ibn-i Besîr 'in rivâyetine dayali olarak Buharî'nin naklettigi bir baska hadîs hükmüne göre bir baba, evlâdlari arasinda hibe ve hediyede bulunurken, kölelerini (ve cariyelerini) de bu sekilde onlar arasinda paylastirmalidir. Bu isi yaparken, yâni erkek çocuklarindan bir kismina hibe ve hediye dagitirken, diger evladlarini bundan mahrum kilmamalidir; kilacak olurlarsa bu hibe bâtil sayilir [42]. Görülüyor ki köle sahibi, sahip bulundugu köle ve cariyeleri azad edecek yerde, onlari çocuklari arasinda paylastirmakla daha yararli bir is yapmis sayilacaktir.

Köle azâdlamaktan kurtulmanin diger kolay yollari: Tanri'ya ve Peygamberine dûa'da bulunmak, övgüler yagdirmak, ya da yaya olarak hacc görevini yapmak, vs...

Biraz önce gördük ki seriât sistemine göre, köle azâdlamak yerine köleyi hayirli bir kimseye hibe etmek, köle sahipleri bakimindan daha hayirli bir davrantir. Bu dogrultuda olmak üzere seriât’in öngördügü diger "hayirli" isler arasinda Tanri'yi yüceltmek ve övmek üzere duâ etmek gibi davranislar vardir. Ebû Hüreyre'nin rivâyetine göre Muhammed söyle demistir: "Her kim, bir günde yüz def'a: -'Allah'tan baska yoktur tapacak... O'nun esi ortagi yoktur. Mülk O'nundur; O övülür-' derse, o kimse on köle azâdlamisca(sina) mecûr olur (sevap islemis olur). Ve ona yüz sevap yazilir; yüz günahi da bagislanir (ve böylece o kisiye o gün zarfinda seytanin zarari dokunmaz)" [43].

Yine Ebû Hüreyre'nin rivâyetine dayali bir baska hadîs'inde Muhammed söyle der: "Her kim günde yüz kere: -Allah'tan baska ilâh yoktur. Hamd O'nundur. O her seye kâdirdir- derse bu duâ o kimse için on köle azâdlamak sevâbina muâdil olur ve ona yüz hasene yazilir; yüz müsibet de ondan mahvolunur. O gün içinde seytân serrinden eminlik olur. Ve o kimsenin bu dûa'yi okumasindan daha fazîletli hiç bir kimse evrâd ve ezkâr getiremez..." [44].

Görülüyor ki seriât, köle sahiplerini, kölelerini azâd etmeyip muhafaza etme kolayligina kavusturmak için kolay bir çözüm yolu bulmustur ki o da Tanri'ya yukardaki sekilde günde yüz kere dûa etmek, bol bol övgüler yagdirmaktir.

Ancak ne var ki günde yüz kere duâ etmek kolay bir is olmadiktan gayri, bikkinlik getirici bir seydir. Üstelik zaman yetismezligi bakimindan da sakincalidir; çünkü eger kisi, günde yüz kez bu duâ'yi yapacak olsa, ne çalisip hayatini kazanmak ve ne de dogru dürüst dinlenmek olanagina sahip olur. Bu itibarla yukardaki emir uygulanmasi güç bir emirdir. Bunun böyle oldugunu Muhammed de düsünmüs olmalidir ki Ebû Eyyûb Ensârî'nin ve Ibn-i Mes'ûd'un rivâyetlerine dayali bir baska hadîs'i ile yukardaki duâ'nin okunmasini günde on'a indirmistir. Hadîs söyle: "Her kim bu duâ'yi (günde) on kere okursa Ismâil peygamber neslinden on esîr azâdlamis gibi sevâba müstahak olur..." [45]

Dikkat edilecek olursa burada : "Ismâil peygamber neslinden on esîr azâdlamis gibi sevâba müstahak olur" sözleri geçmekte. Bu sözlerden anlasilmak gereken sey "Arap esirler"dir. Çünkü biraz yukarda belirttigimiz gibi Muhammed, Arap irkinin Ibrahim'inoglu Ismâil'den gelme oldugunu iddiâ etmistir.

Köle azadlama zorunlugundan kurtulmak icin seriât’in getirdigi diger bir kolaylik yaya olarak hacc etmek, ya da bir yil boyunca oruç tutmaktir [46].

Fakat her ne olursa olsun köle azâdlama yerine günde yüz ya da on kez dûa etmek, ya da bir yil oruç tutmak, ya da yaya olarak hacc etmek gibi üsûller, köle sahipleri bakimindan sadece kölelerini muhafaza etmek bakimindan degil fakat ayni zamanda günâhlardan kurtulup sevâb kazanmak bakimindan da yararli bir seydir. Çünkü dikkat edecek olunursa yukardaki dûa'lari yapacak olanlar, hem bir yandan köle azâdlamis gibi sevâb kazanirlar ve hem de, diger yandan, yüz günahtan kurtulmus olurlar; üstelik de sevâb defterlerine yüz yeni sevâbin yazildigini görürler.

Köle sahibine, köle âzâdlamaksizin bütün bu avantajlari saglayan bir sistem içerisinde köleligi yok etmenin mümkün bulunmadigini tekrarlamak abestir.

Fakat hemen eklemek gerekir ki köleligi ortadan kaldirmanin tek yolu "insan" denilen varligi "kutsal" nitelikte saymaktir ve iste Islâm seriâti bu zihniyete yabanci kaldigi içindir ki olumlu sonuç yaratamamistir. Nitekim Islâm ülkelerinde kölelik sistemi, yirminci yüzyila gelinceye kadar, 1400 yil boyunca hiç kesintisiz uygulanagelmis, ve yirminci yüzyilda ancak Bati'li devletlerin zorlamasi üzerine terkedilmistir: o da görünüs itibariyle. Çünkü gerçekte kölelik, gayr-i resmî olarak, bugün hâlâ vardir.

Seriât sistemi, köleligin yok olmasini "Kiyâmet âlameti" olarak görür.

Yukarda anlattiklarimizdan anlasilmaktadir ki seriat sistemi, her ne kadar köle âzâdlama usûllerine yer vermis ise de, köleligin ortadan kalkmasini istememistir. O kadar ki acima duygularina kapilarak köle âzâd etmeyi dahi olumlu bir sey olarak karsilamamistir. Sevde b. Zam’a ile ilgili olarak biraz yukarda belirttigimiz olay bunun ilginç bir örnegidir. Gerçek sudur ki Seriât sistemi, kölelegin son bulmasini ve kölelerin özgür duruma girmelerini, dünya'nin sonu ve daha dogrusu kiyâmet alâmeti olarak tanimlamistir. Nitekim Ebû Hüreyre'nin rivâyetine göre Muhammed: "Kiyâmet ne zaman (kopacak?)" seklindeki bir soruyu yanitlarken söyle demistir: "...Ne zaman (satilmis) cariye, sahibini (efendisini) dogurur...(ise kiyâmetten evvelki alâmetler görünmüs olur)..." [47].

Sarihlerden bazilari bu hadîs hükmünü yorumlarlarken câriyelerden dogan çocuklarin mülk sahibi olup kendi babalari yerine kâim olacaklarini ve çogalacaklarini, böylece büyük bir felâket seklinde kiyâmet gününu yaratacaklarini söylerler. Bazilari da bir gün gelip analarin satilacaklarini, elden ele para gibi dolastirilacaklarini, ve onlardan dogan çocuklarin kendi odaliklari durumuna sokulacaklarini belirtirler [48].

Islâm dünyâsi hiçbir zaman kölelige karsi gelmemis, sesini çikarmamistir: Dinsel nitelik tasidigi için.

Her ne kadar kölelik denen müsibet, yüzyillar boyunca baska dinlerde ve ülkelerde uygulanmis olmakla beraber, bu baska dinlerde ve toplumlarda kölelige karsi daimi sesini yükseltenler olmustur. Örnegin Budha, köleligi yeren ilk din adami olarak karsimizdadir. Bati'da kölelige karsi ilk savasim Milad'tan önce 4cü yüzyilda, eski Yunan ile baslar. Her ne kadar Aristo gibi büyük düsünürlerden bazilari köleligi dogal ve olagan bir kurulus olarak görmekle beraber bu zihniyete karsi cephe alanlar çoktur. Örnegin Alcidamas, ki bu konuda ilk direnenlerdendir, tarihin bu eski çaglarinda insanliga söyle seslenirdi: "Tanri herseyi özgür kilmistir. Doga hiçbir yaratigi köle yapmamistir" [49].

Yahudilik ve Hiristiyanlik köleligi yok kilmamistir ama, bu dinlerin uygulayicilari ya da salikleri arasinda kölelige karsi savasim verenler çok çikmistir. Orta Çag'da bile köleligi insan haysiyetine karsi suç seklinde gören nice fikir türleri gelismistir [50]. O en karanlik bilinen dönemlerde, köleligi dogal bilen ziyhniyete karsi isyan edenler çoktur.

Oysa ki Islâm'da böyle bir gelisme görülmez: ne din adamlari ve ne de ne düsünürler arasinda sesini yükselten yoktur. Seriât sistemi insan sahsiyetinin haysiyetine âdeta yabanci kalmistir. Köleligi dogal gören seriât hükümlerine karsi "Hayir" diyebilecek cesarette bir kimse çikmamistir. Aksine bu hükümlerin kölelige engel olmadigini savunanlar çikmistir [51]. Geçmis dönemler boyunca Islâm bilginlerinin yaptiklari sey, Islâm dininin kölelere, kendi özgürlüklerini satin alma hakini tanidigini ve kölelerin durumunu iyilestirdigi masallarini tekrarlamaktan ibaret kalmistir: onlara göre güyâ Islâm bu "olumlu" yenilikleri getiren ilk ve son din'dir. Oysa ki söyledikleri yalandir, çünkü Islâm'dan 2500 yil önceleri Babilonya'da, köleler için kendi özgürlüklerini satin alma hakki vardi. Yine bunun gibi Islâm'dan bin yil önce uygulanan Manu kanunlarina göre Hindistan'da koca'lara, kölelerini döverlerken, karilarini dövdükleri gibi dövmeleri emredilmistir. Eski Misir'da, örnegin Ramses III zamaninda, kölelerin yerli halktan kimselerle evlenerek bir kaç kusak sonra özgürlüge kavustuklari görülürdü [52].

Bütün bunlardan Islâm yazarlari habersizdirler. O kadar ki bu habersizlik içerisinde köle ticâretini bile âdeta ilim konusu yapmislardir. Köle satin almak ile hayvan almak arasinda fark gözetmemislerdir. Nice örneklerden biri olarak XIci yüzyil'in ünlü hükümdarlarindan Keykavus Ibn Iskender'in Kâbus-nâme adli kitabini söyle bir karistirmak yeterlidir. Cürcan ve Taberistan hükümdari olan bu yazar, Kâbus-nâme'yi, oglu Gilân Sah'in egitimi için yazmistir. Kitabinin bir bölümünde söyle der:"Her seyden önce satin alacaginiz kölenin gözlerini ve kirpiklerini muayene ediniz; sonra burnunu, dudaklarini ve dislerini ve nihayet saçlarini gözden geçiriniz... Bütün bu ögütlerime sunu da eklemek isterim ki satin alacaginiz... kölenin boy ve posunun ölçülü olmasina ve karar dolgunlukta bulunmasina dikat etmelisiniz" [53] Kitabin diger bir yerinde yazar, hayvan satin aliminda dikkat edilmek gereken hususlari belirtir: "Hayvanlarin disleri kusursuz, bembeyaz ve muntazam olmalidir; alt dudak üst dudaktan hafifçe ilerde olmalidir; burun delikleri uzun, açik ve düz, alin genis ve kulak hizasina kadar tek renkte olmalidir" [54]

Görülüyor ki köle satin almakla hayvan almak arasinda pek fark yok. Yazildigi tarihten bu yana Kâbus-nâme, "hükümdarlara âit terbiyevî kitaplarin en önemlilerinden biri" olarak kabul edilmistir [55].

Çagdas yazarlar arasinda köleligi Islâm'in yarattigi bir kurulus olarak degil fakat Islâm'a karsi açilmis savaslar nedeniyle ortaya çikan bir kurulus seklinde görecek kadar saf düsünceli olanlar çoktur. Onlara göre Islâm güya köleligi, sadece savas nedeniyle mesrû görmüstür ve bu nedenle Islâm'da kölelik kurulusunun yer almasinin sorumlulugunu Islâm'a karsi savas açanlarda aramak gerekir [56].

Bu gülünç iddiâlara yönelenlerin, Kur'ân'da köleligi dogal kilan hükümlerden ya da Muhammed'in köle kullandigindan, köle alip sattigindan ya da ona buna köle hediye ettiginden haberleri olmamalidir. Haberli olmadiklari diger bir husus da seriât’in savas dini olup, yer yüzünü "Dar-ül Islâm" (müslümanlarin yasadiklari diyar) ve "Dar-ülk harp" ("kâfirlerin" yasadiklari yerler ki harp edilecek diyardir) diye ikiye ayirmis olmasi, ve yer yüzü, tümü itibariyle "Dar-ül Islâm" olana kadar savas yapmayi ilke edinmis bulunmasidir.

Islâm Ülkelerinde Kölelik 20.ci Yüzyila Kadar Sürmüs ve Ancak Bati Dünyâsi'nin Zorlamalariyle Sona ermistir

Kölelik, resmî bir kurulus olarak Islâm ülkelerinde 20ci yüzyila kadar süregelmistir. Taninmis bir yazarin deyimiyle Islâm seriâti "kölelik uygarligi" olmaktan ileri geçememistir [57]. Halifelerin ve hükümdarlarin saraylari, yüzlerce köle ve cariye ile dolup tasmistir. Vaktiyle Kahire'deki Fatimi hükümdarlari’nin hareminde on iki bin köle bulunurdu. Ispanya'daki Islâm devleti hükümdarlarindan Abd ar-Rahman III (912-967) hareminde 6300 köle vardi [58]. Osmanli dönemi boyunca Türk padisahlarinin yaptiklari da bu olmustur. Halifeler ya da padisahlar, hepsi de seriât’in kendilerine tanigi uhrevilige bürünerek bu isleri yapmislardir.

Öte yandan köle ticareti, tipki diger bütün müslüman ülkelerde oldugu gibi, dinsel bir kurulus olarak Osmanli Imparatorlugu sinirlari içerisinde de geçerli idi: haftanin belli günlerinde hayvan pazarlari, ya da hububat ve sebze pazarlari gibi esir pazarlari kurulurdu. Bu esir pazarlarinda halk, tipki hayvan alir gibi, esirlerin yüzüne, eline, disine, ayak bileklerine vs... bakip deger biçer ve ona göre köle satin alirdi.

Yeryüzü ülkelerinin kölelik sistemine karsi savas açtiklari ve köleligi kaldirdiklari dönemlerde bile [59] müslüman ülkeler köleligi dinsel ve dogal bir kurulus olarak benimsemekten geri kalmamislardir. Üstelik köleligin kaldirilmasi yönündeki girisimlerini Islam'a aykiri görmüslerdir. Arap ülkelerinin Osmanli egemenligi altinda bulundugu dönemlerde, dis baskilar sonucu olarak köleligi kaldirmaga yönelen Osmanli yöneticileri, Arap halklarinin direnmesi ve ayaklanmasi olaylariyla karsi karsiya kalmislardir.

Osmanli devleti ile Iran ve Misir gibi ülkelerde kölelik denen sey, Bati devletlerinin (özellikle Ingiltere’nin ve Fransa'nin) baskilariyle sona erdirilmistir: o da pek yavas bir tempo ile. Zenci kölelerin azâdlanmaga baslandigi ilk müslüman ülke Tunus'tur. 1890 yilinda bütün Fransiz kolonilerinde kölelik yasaklanmistir.

1854 ve 1857 yillarinda Ingiltere ile imzaladigi andlasmalarla Osmanli devleti, köle ticaretine son vermeyi kabul etmistir. Ancak ne var ki Mekke ve Medine, bu andlasma hükümlerinden hariç tutulmustur. Çünkü bu iki kent Islâm'in "kutsal" topraklari sayildigindan, Kur'ân'in Tanrisal bir kurulus olarak getirdigi köleligin bu kentlerde yasaklanmasi yoluna gidilememistir. Vaktiyle Muhammed'in yasadigi ve bizzat köle sahibi bulundugu bu topraklarda köle ticaretini yasaklamanin Kur'ân'a karsi gelmek olacagi düsünülmüstür. Bundan dolayidir ki Afrika'da ve Arabistan'da köle alim satimina ve kullanilmasina daha uzun bir süre devam edilmistir.

Her ne kadar Osmanli devleti 1908 Anayasa'si (1293 Kanun-u Esâsî) ile köleligi saf disi kilmis olmakla beraber, bu kurulusun gerçek anlamda ortadan kalkmasi ve Türk topraklarindan silinip atilmasi Türkiye Cumhuriyeti sayesinde olmustur. 1926 yilinda Cenevre'de imzalanan ve yeryüzü ülkelerinin tamamini kölelige "Hayir" demege zorlayan andlasmayi imzalamakla Türk devleti, Kur'ân'daki kölelikle ilgili hükümlerin uygulanamsina kesin olarak son vermistir.

Islâm'in "koruyucusu" rolünde görünen Suudi Arabistan'a Ingilizler, ancak 1927 yilinda "Cidde Andlasmasi" ile köleligin uygulamadan kaldirilmasi zorunlugunu kabul ettirmislerdir. Fakat buna ragmen Suud devleti, Kur'ân'i Anayasa olarak kabul ettigi için, köleligi gayr–i resmî sekilde sürdürmekten kaçinmamistir. Yemen gibi diger bir çok Arap ülkelerinde de durum bu merkezde olmustur.

Dipnotlar