Cumhuriyet 20 Subat 1997
Görüs / Prof. Dr. Ilhan Arsel
Ve Çarsaf
Kadini her bakimdan asagilatan, özgürlüklerinden
uzaklastiran seriata ve onun uygulamalarindan biri olan çarsafa
karsi Ankarali hanimlarimizin ayaklanmalari, hepimizin mutluluk
duyarak alkislamamiz gereken bir olaydir. Hele aralarinda erkeklerin
de yer almis olmasi, mutlulugumuzu biraz daha arttirmis olmalidir.
Su bakimdan ki seriat öyle emrediyor diye kadini, yüzyillar
boyunca, "aklen ve dinen dûn yaratik" sayip
egemenligimiz altina almak bir yana, fakat bir de çarsafa
(ve evin dört duvari arasina) tikayarak onu benliginden ve
insanlik sahsiyetinin haysiyetinden yoksun kilmak gibibir hodgâmliga
saplanan biz erkekler, eger isledigimiz bu günahtan kurtulmak
ve aslinda uygar bir kafa yapisina sahip olmak istiyor isek, 1400
yillik hatamizi anlar ve hem de özellikle seriatin getirdigi
çarsaf belasina karsi olanca gücümüzle savasiriz.
Savasirken de sunu itiraf etmeliyiz ki hiçbir kadin, zorlanmadan,
yani kendi istegiyle kara çarsafa sarili bir bohça
haline getirilmekten hoslanmaz ve hiçbir toplum, kadini
çarsaf, peçe ve basörtüsü köleleliginden
kurtarmadikça kurtulusa ve özgürlüge ulasamaz.
Kadini çarsafa tikamakla ya da basörtüsüne
zorlamakla ne sosyal ve ne de ahlaksal gelisme olamayacagini,
hele iffet ve namus duygusunun, kadini evin dört duvarlari
arasina kapatmakla degil, fakat ancak onu özgürlüge
sahip haysiyetli bir varlik haline getirip kendi sahsiyetinin
haysiyeti duygusuna kavusturmakla saglanabilecegini, çesitli
yayimlarimla dile getirmeye çalismisimdir.
Örnegin Seriat ve Kadin adli kitabimda kadinlarimizin,
daha Osmanli dönemlerinde, çarsafa karsi, için
için tiksinti beslediklerini ve özgürlüge
ve giyim kusam uygarligina daima özlem duyduklarini, ancak
ne var ki koyu taasubun olusturdugu korku içerisinde bu
nefret duygularini ortaya vuramadiklarini, bu ortamdan uzaklasip
yabanci diyarlara göç edebilenlerin bu duygularini
açiklama serbestisine kavusarak hinçlarini çikarma
firsatlarini aradiklarini belirtmis ve Selma Ekrem adindaki
bir genç kizimizin anilarini nakletmistim. Ankarali hanimlarimizin
çarsaf tehlikesine karsi gösterdikleri son tepki vesilesiyle
kitabimban bazi çalmalar yaparak olayi burada tekrar animsatmak
isterim:
Selma Ekrem, Osmanli döneminin pasalarindan birinin kizidir.
Ablasinin çarsafa girme yasina basmasi vesilesiyle köskte
tertiplenen merasimi izlerken düsündüklerini söyle
açikliyor:
"
Ablama giydirilen kara çarsaf, basini, kollarini
(ve her tarafini) kavrayan bir pelerin ve ayak bileklerine kadar
inen bir eteklik seklinde kalin siyah ipek kumastan yapilmis bir
seydi. Yüzüne de kalin bir peçe geçirilmisti
(Onu
bu halde görünce) salonda bulunan kalabalik gözlerimin
önünden silindi ve karsimda (beklemedigim, bambaska)
kiliga bürünmüs bir abla belirdi. Bana simdi tamamiyle
yabanci bu bohçanin kapkara örtüleri, beni (âdeta)
gölge gibi sardi; tipki tüm yasamimi pençesi
arasina alip dev gibi büyüyen bir gölgeydi bu
Hiddet ve dehset içerisinde tas kesildigimi hissettim.
Ablami kara bir çarsaf içerisinde zindana tikilmis
gibi görmek istemezdim
(Diyebilirim ki) çarsaf
(korkusu) benim yasantima, iste böylece pek zalim bir sekilde
girmis oldu ve o andan itibaren çocuklugum boyunca (kendisini)
belli edecek sekilde zihnimin içine çöreklendi.
Bu (tiksinti verici) düsünceyi kafamdan çikarmam
mümkün degildi; (çarsafa sokulma düsüncesi)
öldürücü bir düsünce olarak, o ana
kadar tanik oldugum her türlü korkudan çok daha
korkunç bir nitelik tasimaktaydi. Milyonlarca kadin bunu
benden önce giymisti. Gözlerimin önüne, kalin
kara çarsafa bürünmüs, yüzleri kapali,
hep (umaci kilikli) bu kadinlar gelir oldu. Kara bohçalar
seklindeki bu milyonlarin (bilinçsiz) teslimiyeti beni
nefessiz birakmaya yeterliydi. Üstüme büyük
bir firtinanin çöktügünü hisseder gibi
oldum. Fakat basimi azimle dolu olarak kaldirip bu firtinaya karsi
savasmaya ve beni saran bu gölgeyi yirtmaya hazirdim. (Kara
bohçalara sarili) milyonlarca kadin bana gülebilir
(beni dinsiz bilebilirdi); fakat ben (her ne olursa olsun) bir
bohça haline girmeyecektim. Ben yasamim boyunca temiz havayi
ve rüzgâri yüzümde hissetmek istiyordum.
Ruh çökerten bir kara agil beni pençesine alamayacakti.
Ne demekti (dinsel) emirler, ya da benim büyüklerimin
'emir' denen sözleri? Gençligimin verdigi pervasizlikla
bütün bunlara karsi direnecektim."
Ve iste kadinlarimiza bu güzel özlemi gerçeklestirme
firsatini Atatürk saglayacaktir. Kilik kiyafet devrimini
getirirken Atatürk bilmekteydi ki kisinin düsünce
tarzini tayin eden sey onun yasam tarzidir ve kisi, düsündügü
tarzda yasamaz fakat yasadigi tarzda düsünür. Örnegin
çarsafa tikilan kadini erkegin kulu kölesi halinde
tutmak kolaydir; çarsaftan çikardiginiz an is degisir.
Atatürk'ün bu devrimlerini, bazi Müslüman
ülkeler, örnegin Afganistan, izlemek isteyecek ve fakat
seriatin melâneti ve tepkisiyle çabuk vazgeçecektir.
Bu devrimleri tek basina sürdüren toplumu ise yirmi
otuz yil gibi kisa bir süre içerisinde uygarlik asamasi
yaparak, gerilikler batakligina sapli diger bütün Islam
ülkelerinin önüne geçecektir. Ancak ne var
ki Atatürk'ün ölümünden sonra hortlayan
seriat, o ölüm saçan kanat çirpmalariyla
ilk is olarak kadini çarsafa (ya da basörtüsüne)
sokmaya çalisacak ve Türkiye'yi yeniden felaket vadilerine
dogrultmanin ilk adimlarini atmis olacaktir.
Ankarali hanimlarimizin davranislari, seriatin bu azginligina
ve küstahligina karsi anlamli bir ihtardir.