Ilhan Arsel ile Soylesi
Best Magazin, Nisan 2002
Soru 1) Özgeçmisiniz!
Sayin Hocam! Sizi, ögretim görevlisi oldugunuz dönemden ve 1960 Ihtilali'nden sona yeni Anayasa'yi hazirlayan 10 kisilik Istanbul Komisyonu'ndan, daha sonra da Kurucu Meclis Tasarisi'ni hazirlamakla görevli 5 kisilik Komisyon üyeliginden ve de 1966 yilinda atandiginiz Kontenjan Senatörlügü'nden taniyoruz. Bu, belki de en önemlisi sayilabilir; çünkü siz bu görevden istifa ederek yeniden Üniversite'ye döndünüz. Herkes boyle bir seyi hayal bile edemezken, sizi ömrünüzün sonuna kadar tasiyabileceginiz bu unvandan uzaklastiran neydi?
Yanit l):
Istanbul'da dogmusum. Dogum tarihimi belirtmek isterdim, fakat henüz gençlik sevdasindan kurtulamadigim için kaç yasinda oldugumun tahminini size birakiyorum. Gençligimde mühendis olma hevesine kapilmistim. Bu hevesle lise'nin "fen" subesinden mezun oldum. Fakat muhtemelen içgüdülerimin, ve erken yaslarda sapli bulundugumu hissettigim hak ve adalet duygusu'nun itisiyle hukuka yöneldim. Bunu yapmakla çok isabet ettigimi simdi anlamaktayim; çünkü belki mühendis çikmakla basarili ve parali bir yol çizmis olurdum ama, hukukun bana, bütün hayatim boyunca, sagladigi mutluluga asla kavusamazdim. Bu alanda ilk önemli adimi, Isviçre'de Cenevre Hukuk Fakültesi'nde hukuk doktorasi yapmakla atmis oldum. Türkiye'ye dönüste Ankara Hukuk Fakültesi'ne alindim; otuz yil boyunca Anayasa hukuku dersleri verdim. 1960 ihtilali sonucu yeni bir Anayasa hazirlamakla görevli on kisilik komisyona, az sonra Kurucu Meclis tasarisini hazirlamakla görevli 5 kisilik komisyona üye seçildim. 1967 yilinda Cumhurbaskani Cevdet Sunay tarafindan T. B. M. Meclisi'ne "Kontejan senatörü" olarak atandim. Az sonra, meslekî mutlulugumun tek kaynagi oldugunu anladigim Üniversite'ye döndüm. 1971 yilinda, merkezi New York'ta bulunan "inter-University Associate" kurulusuna danisman ve arastirmaci olarak atandim ve bu kurulusun "Kronolojik yorum" esasina göre yayinladigi "Constitutions of the Countries of the World" (Dünya Ülkeleri Anayasalari) adli 21 cild'lik yapitin "Türkiye" ve "Belçika" bölümlerini (1976 yili itibariyle) hazirladim. 1975 yilinda, ders vermekte bulundugum Ankara Polis Enstitüsü'nden istifa ettim; istifama sebeb olan sey, özgür düsünceli bazi ögrencilerin Enstitü'den atilmasi idi. Enstitü'nün, polis gücünü belirli inançlar ugruna dögüsken olmakta gören zihniyetine karsi bir tepki niteligini tasiyan bu istifamdan bir süre sonra, 1977 yilinda Ankara Hukuk Fakültesi'nden de istifa ettim. Bu kez istifa sebebim, seriatçi zihniyetin tehlikeli sekilde güçlenmesine karsi suskun kalan Üniversite ögretim üyelerinin yetersizliklerini ve cesaretsizliklerini sergilemek arzusuydu. Bu tarihten itibaren arastirma ve ögretim faaliyetlerine devam ettim, ve özellikle seriat'in olumsuzluklarini ortaya vuran yayimlarda bulundum.
Soru 2) "Seriat ve Kadin" adli kitabiniz, sadece yazildigi yillarda degil belki bugün bile belli bir kesim tarafindan büyük tepki alan bir eseriniz. Bir dönem yasaklanmasina ragmen çok büyük satislar yapti ve halen de yapiyor. Sizce bu kadar ilgi görmesinin nedeni neydi ve siz bu kadarini bekliyor muydunuz?
Yanit 2) Kendime tefahhur vesilesi yaratmak istedigimi sanmayiniz ama bu sorunuzu: "Evet bekliyordum!" diye yanitlayacagim. Çünkü sarsilmaz inancim daima su olmustur ki, Islam seriati'nin o karanlik iç yüzünün ne oldugunun bilinmesi halinde, hiç kimse tepki göstermekten geri kalmayacaktir: meger ki akilsiz olsun. Konuyu bu kisa söylesiye sigdiramayiz. Fakat, yararli olacagini sandigim su animi nakletmek isterim: Bidiginiz gibi "Seriat ve Kadin" adli kitabim, Islam seriati'nin kadini asagilayan buyruklarini, kaynaklara dayali olarak sergileyen bir kitaptir. 1977 yilinda kitabin ilk basimini üstlenen yayinevi, dizgi isini hanim memurlardan birine havale ediyor. Bu genç kizimiz, çok çaliskan, is bilincine sahip, görevinde titiz, ve fakat pek muhtemelen ailesinin (ya da kocasinin) baskisiyle, çatkisiz sokaga çikmayan, yüzünü boyamayan ve kendi patronu dahil erkek eli sikmayan bir kimse. Ne var ki kitabi dizmeye basladiktan az sonra yasantisini degistiriyor: Örnegin, is yerine gelirken çatkisiz, basi açik olarak gelmege basliyor. Bununla da kalmiyor, dudaklarini ve yanaklarini hafiften boyamaga, giyimine dikkat etmege, saçlarina biçim vermege özen duyuyor; ve günün birinde erkek eli sikar oluyor. Kusku edilemez ki bu tür bir yasam degisikligine yönelmesi, kadin sahsiyetinin haysiyetiyle bagdasmayan seriat verilerini kesfetmis olmasindandi.
Simdi geliniz size, yine nice örneklerden biri olmak üzere, Üniversite ögretim üyeliginde bulunmus bir hanim doktorumuzun Seriat ve Kadin'i okuduktan, ve seriat'in kadini asagilatan buyruklarini ögrendikten sonraki tepkisini dile getiren su satirlarini okuyayim: "... Seriat'i geri getirmeye yeltenen Türk Kadinlari ve sayin okurlar... basiniza türban, sirtiniza çarsaf koymadan önce lütfen Ilhan Arsel'in 'Seriat ve Kadin' adli eserini okuyunuz... kendiniz karar veriniz. Seriat'in kanunlarini kabul ettiginiz takdirde, renk renk bir elbiseyi giyip dolasma zevkini tadamayacaksiniz; üç tarafi denizle çevrili bir ülkede yasayip, denizin mavi sularina kendinizi birakamayacaksiniz. Evinize bir erkek gelse, ondan öcü gibi kaçip kendisine mutfakta bir köle gibi hizmet edecek, ayni masaya oturup söz özgürlügünün zevkini tadamayacaksiniz. Gittikçe artan baski ile evden disari çikamayacak, okuyamiyacak, çocuklariniza hiç bir sey ögretemeyeceksiniz. Deli gibi sevip evlendiginiz kocanizin, üzerinize aldigi yeni esiyle sevisirken, bir zamanlar sizin olan yatak odasinda çikardigi sesleri öbür odadan dinleyecek ve utanmayi bir kenara birakip siranin size gelmesini bekleyeceksiniz. Basiniza türban koymadan önce, kirilacak gururunuzu, dökeceginiz göz yaslarinizi, ezilecek kalbinizi, ruhunuzda duyacaginiz isyani düsünün, ve kendinizi hazirlayin... Seriat'i geri getirirseniz, basiniza konan türban yetmeyecek ve çarsafa dönüsecek... Severek evlendiginiz koçaniz 4cü karisini aldigi zaman size artik ihtiyaci kalmayacak ve bos bir çuval gibi sokaga atilacaksiniz. Kocaniza, sizi sokaga atmamasi için yalvarip, ayaklarina kapanacak, seks siranizi yeni bir es'e devredip, ona hizmet edeceksiniz. Itaatkarliginizdan süphe eden kocanizdan dayak yiyeceksiniz. Hele koçaniz sizi, kazara üç talak ile bosadi ve sonra pisman oldu ise, ona dönememeyecek, dönebilmek için Hülle'ye razi olacak yani baska bir erkekle evlenecek, onunla cinsi münasebette bulunacak ve eger o sizi bosarsa, sevdiginiz eski kocaniza dönebileceksiniz. Size ana-babaniz'dan miras kalmis olsa bile, erkek kardesiniz iki, siz bir pay alacaksiniz. Insan yerine konup bir mahkeme'de sahitlik edemiyeceksiniz. Mecbur olup sahitlik etmeniz gerekirse, bir ikinci kadinin size eslik etmesi gerekecek, çünkü seriat'a göre siz 'aklen dün (eksik)' bir yaratik oldugunuz için sahitliginiz, erkeginkinin yarisi degerinde sayilacak! Seriat'i geri getirirseniz, bir adamin dördüncü karisi olmaktan yorulup baska bir erkege gönül koysaniz, taslanarak öldürüleceksiniz. Diyelim ki seriat'i kabul ettiniz, dünya'dan elinizi eteginizi çektiniz, kocaniza köle, onun karilarina hizmetçi oldunuz, gülmediniz, yüzmediniz, dans etmediniz, eglenmediniz, okumadiniz, hep yere çömelip oturdunuz, kocanizdan izin almadan kapi disina çikmadiniz, hatta annenizi ziyaret etmediniz ve nihayet kocanizdan nasilsa izin alip Cennet'e girdiniz! Cennet'te ne göreceksiniz biliyor musunuz? Kocaniz atlas yataklar üzerinde yatmis uzanmis, etrafi ceylan gözlü, yeniden yaratilmis, memeleri yeni sertlesmis hurilerle sevismekte. -Ey Tanrim beni niye yarattin?- diye soracak olsaniz, her halde cevap: -'Tarla gibi kullanilmak ve çocuk dogurmak için'- olacaktir. Hanimlar, basa konan türban bir süs degil, Seriat'in bir sembolü'dur. Size getirecegi seyleri ya tam kabul edeceksiniz, ya da etmiyeceksiniz. Lütfen uzun uzun düsünün; kendinizi degil, doguracaginiz kiz çocugunu ve bir anne olarak ona çizeceginiz yolu, içine atacaginiz siyah karanligi düsünün".
Hemen belirtmeliyim ki, bu tür örneklerin bendeki etkisi büyük oldu; su bakimdan ki seriat'in iç yüzünün bilinmesi halinde böylesine bir tepkinin uyanacagina dair olan inancim, somut bir sekilde kanitlanmis olmaktaydi. Hakkimda ölüm fetvasi verilmesine vesile yaratmasina ragmen Seriat ve Kadin'i yayinlamakla ne kadar isabet etttigimi bir kez daha anlamis oldum.
Soru 3) Sizce Islam mi yanlis anlasilmistir? Yoksa Islam bazi kisiler tarafindan kendi çikarlari dogrultusunda degisiklige mi ugramistir? Yine, gerçek Kur'an'in yandigi ve ... Muhamme'in ölümünden sonra ... Ebü Bekir tarafindan toplattirilarak yeniden derlendigi ve iste gerçeklerin de bu dönemde bazilari tarafindan degistirilerek saptirildigi iddiasi vardir. Bu böyle olabilir mi?
Yanit 3) Reformculuga hevesli seriatçi'larimiz, ülkenin gelismezliginin ve tüm geriliklerinin nedenlerini "Kur'an degistirilip saptirilmistir" ya da "Kur'an yanlis anlasilmistir" gibi iddia'lara dayatmislardir. Hani sanki bugün yeryüzünde mevcut elli kadar müslüman ülkenin her birisinde Kur'an "yanlis anlasildigi" içindir ki bu ülkeler özgürlükten, demokrasi'den, ekonomik gelismeden , kadina saygidan ve çagdas daha nice seyden yoksun kalip bir türlü gelisip uygarlasamamislardir! Ve iste bu gerçegi ört-bas etmek içindir ki, Kur'an'in aslinin yandigini söylemekten tütünüz da, derlenirken degistirilip saptirildigina varincaya kadar pek çesitli gerekçeleri öne sürerler. Oysa 1400 yil boyunca benimsenen ve uygulanan Kur'an Halife Ebü Bekir tarafindan derletilen, ve daha sonra Halife Osman b. Aftan tarafindan tekrar derletilip yazma isi gerçeklestirilen Kur'an'dir. Kaynaklarin bildirmesine göre Muhammed, Tanri'dan geldigini söyledigi ayet'leri tas, deri, agaç yapragi, agaç dali, tahta, kemik gibi seyler üzerine yazdirtirdi. Üzerine ayet yazilan bu malzemenin kaybolup gidebilecegini düsünüp bunlarin tümünü bir araya getirme yoluna gitmedi. Onun ölümünden sonra halifelige gelen Ebü Bekir, derleme isine giristi. Daha sonra halifelige gelen Osman b, Affan, çesitli nedenlerle (özellikle ayet'ler arasindaki tutarsizliklari gidermek maksadiyle) Kur'an'in derlenmesi isini gözden geçirtmek istedi, ve Ebü Bekir'in derlettigi mushaf'i dört kisilik bir hey'ete verdi. Ve iste o tarihten bu yana bilinen ve uygulanan Kur'an, Osman'in derletip yazdirdigi bu Kur'an'dir. Ebü Bekir tarafindan derletilen "mushaf'in bir takim çikarlara araç edilerek derlendigini söylemek olasi degil. Osman'in derlettigi nüsha için de "gerçeklerin saptirildigi" iddiasi ileri sürülemez. Durum bu olduguna göre, Kur'an'in 1400 yil boyunca uygulanan bu nüshasini "asil" olarak kabulden baska çözüm var midir?
Soru 4) "Seriat ve Kadin" 'da da ifade ettiginiz gibi, örnegin: namaz kilarken önünden esek-köpek-domuz ve kadin geçerse namazin bozulmasi türünden ifadeler... insan haysiyetine ters düsmüyor mu? Dünya'ya canli getiren Kadin, bacilarimiz, karilarimiz ve de gerçekten bu kadar asagilik bir varlik mi? Ya da baska bir deyisle, dünya'nin en mükemmel olan dini, Kadin'i bu kadar hor görebilir mi?
Yanit 4:
"Dünya'nin en mükemmel dini" diye bir sey yok. Din'lerin mükemmeli olmaz. Mükemmel olan sey, ancak aklin bilimsel yollarla, arastirma, tartisma ve deney gibi usullerle ortaya vurdugu seylerdir. Din'ler akli disladiklari içindir ki mükemmel olamazlar, ve aklin üstünlügü önünde egilmek zorundadirlar. Örnegin Din: "Kadinlar aklen eksiktirler, bu nedenle erkegin yarisi sayilip iki kadinin sahadeti bir erkegin sahadetine denktir" der, ama akil, kadini, hak ve özgürlüklerin sahibi kutsal bir varlik olarak, her hususta oldugu gibi sahadet'te de erkege esit bilir. Çünkü akil, kadinlarin Tanri tarafindan "aklen ve dîne eksik" yaratilip sonra yerden yere çalinmasini öngören bir hükmü "Tanri'nin yüceligi" fikriyle uzlastirmaz. Yine bunun gibi, Din: "Sutresiz olarak namaz kilanin önünden esek, domuz... kadin geçerse namaz bozulur" der, ama akil böyle bir buyrugu insan sahsiyetinin haysiyetiyle bagdastirmadigi için red eder. Örnekleri çogaltmak kolay.
[Sunu eklemek isterim ki çagdas uygarlik diye bildigimiz Bati Uygarligi (ki gelmis geçmis bütün uygarliklarin en mükemmelidir), din'in degil aklin üstünlügünün var ettigi bir olusumdur. Bu uygarligi olusturanlar, "Akil" ile "Tanri"ya yer degistirtmisler ve Akli "Tanri", ve Tanri'yi da "Akil" yerine koymuslardir. Yine bunun gibi, Islam uygarligi diye bilinen uygarlik, Islamiyet'ten kaynaklanmis degildir; eski Yunan'in akilci yapitlarindan kaynaklanmistir. Islam uygarligini var kilanlar (Örnegin al-Razî'lar, Farabî'ler, Ibn Sina'lar, Ibn Haldun'lar ve daha niceleri) Kur'an'a dayali olarak is görmemislerdir; eski Yunan bilim adamlarinin ve düsünürlerinin yapitlarina dayali olarak is görmüslerdir; ve bunun böyle oldugunu kendi agizlariyle ifade etmislerdir. "Aydin ve Aydin" adli kitabimda belirttigim gibi Farabî, Aristo'yu iki yüz kez, Ibn Sina ise kirk kez okuduklarini söylemekle övünürlerdi. Abu Osman Amr b. Bahr al-Cahiz, Kitab al-Hayat adli yapitinda aynen söyle der: "Eger ebedî hikmetlerle dolu Eski Yunan kaynaklarina sahip olmasaydik, ve eger bu yapitlarda korunan ve bize aktarilan... ve baskaca hiçbir sekilde bilmemize imkan olmayan bilim dünyasindan habersiz kalsaydik, simdi erismis bulundugumuz her bilgiden yoksun kalir... ve bu yüzden bilimsel uygarlik girisimini yitirmis olurduk". Hatirlatmak isterim ki Islam uygarligini yaratan bilgin ve düsünürler, kendi dönemlerinde seriatçilar tarafindan "zindik" olarak tanimlanmislardir: Kur'an yerine eski Yunan kanaklarina basvurdular diye! Bu saldirilar sonucunda Seriat'in egemen kilinmasi nedeniyledir ki Islam uygarligi, bir daha hiç canlanmamasina, sönüp gitmistir].
Soru 5) Üreme açisindan son derece önemli olan Kadin'in "hayizli" olma hali suç mudur? O devrin kosullarina göre, sadece kadinin degil, erkegin de yikanmasi, özellikle de suyun bulunmadigi ve sicagin fazla oldugu Arabistan'da çok zor olduguna göre, Kadin hayizli oldugu ve de "kokuyor" gerekçesiyle mi dislanmistir?
Yanit 5.
Islam kaynaklarina göre "aybasi" hali kadini "pis" kiliyor, bu nedenle kadinlar dînen eksik sayiliyor. Hayiz gördükleri süre boyunca Kur'an'i ele almak, ya da oruç tutmak, ya da mescide ayak atmak, ya da kabeyi tavaf etmek, ya da cenaze takib etmek gibi seylerden yasaklaniyorlar; üstelik bu gibi hallerde erkeklerin kadinlara yanasmalari haram kiliniyor. Örnegin Kur'an'da: "Ey Muhammedi Sana, kadinlarin aybasi hali hakkinda da sorarlar. De ki: - o bir eza'dir-' Aybasi halinde iken kadinlardan el çekin, temizlenmelerine kadar onlara yaklasmayin" diye yazili (Bakara 222). Ve bundan dolayidir ki güya Tanri, Cennet'e girecek olan erkek kullarina, "ebedî hayat arkadasi olarak" dünya kadinlarindan degil fakat "fitraten temiz, yani aybasi adetinden ve sair bedeni ifrazattan arinmis cennet hurilerini va'd etmistir" [Bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... , (Diyanet yayinlari cilt 9, sh 40). ayrica bkz. Bakara suresi ayet 25]. Pek güzel ama "pis'tir" diyerek kadina bütün bu ezalari müstahak gören bir Tanri, neden acaba çok daha pis olan ve pis kokan kullarina (özellikle Arap kullarina) ayni seyi yapmaz? Öte yandan "Yüce", ve "Adil" oldugu kabul edilen bir Tanri, nasil olur da kadini hem pis yaratir ve hem de sonra "pis'tir" diye ona eza verir: sanki suç kadininmis gibi? Ya da "Rahman ve Rahîm" oldugu söylenen bir Tanri, nasil olur da dünya kadinlarini, sirf eza çeksinler diye hayizli yaratir da Cennet'teki hurileri "aybasi adetinden ve sair bedeni ifrazattan arinmis" kilar? Bütün bunlar bir yana, fakat yine Diyanet yayinlarindan ögrenmekteyiz ki Muhammed, hayizli olan kadinlarinin koynuna girip sevismekten, ya da bellerine futa takip gögüslerine yönelmekten geri kalmazmis. Örnegin Diyanet yayinlarinda, Muhammed'in eslerinden Ayse'nin aynen söyle dedigi yazili; "... (Adet gördügümde) onun emri üzerine futa baglardim. Ben haiz iken tenini tenime dokundururdu....". Bir baska vesileyle Ayse söyle der: "Içimizden (yani Muhammed'in kadinlarindan) biri haiz olup Nebiyy-i Ekrem de kendisi ile mübaseret arzu ettigi zaman ona hayzin hemen bidayetinde iken futa baglamasini emreyler ve sonra da mübaseret ederlerdi.."Buradaki "mübaseret" sözcügü "baslama", "girisme" demek olup "duhul etmeden sevisme" anlamina geliyor [Bu hadis'ler Diyanet'in ayni yayinlarinda bulunmakta. Bkz. Cilt 1, sh. 220-222, Hadis no. 205, 206, 207]. Söylemeye gerek yok ki bu tür buyruklar, Müslüman erkegine de ayni sekilde davranma mutlulugunu saglamakta! Simdi sormak gerekiyor: Nasil oluyor da insaf sahibi oldugu söylenen bir Tanri, "hayizli'dir" ve dolayisiyle "pis'dir" diye kadini "dün" (eksik) sayip eza'da birakiyor, ve fakat is erkegin zevk almasina gelince, farkli bir tutum takinip, belirttigim sekildeki sevismeye izin veriyor?.
Soru 6) Gerçek Islam kadina saygilidir denir! Bu saygi varsa sizce nedir?
Yanit 6)
Simdi size soruyorum: Kadin'in "aklen ve dînen dun" oldugunu belirleyen bir buyruk, kadini asagilatan bir buyruk degil midir? Örnegin kadin, aklen eksik sayildigi için sahitlikte yarim sayilmiyor mu? Bu buyruk, Kur'an'daki ayet'lere ve Muhammed'in sözlerine dayali olduguna göre gerçek Islam'in ta kendisi degil midir? Yine bunun gibi, Kur'an'da "Inne keydekünne azim" diye bir ayet var ki kadinin fitnesinin büyük oldugunu apaçik bildirmekte! Bu buyrugu gerçek Islam'in kadina bakis açisi olarak kabul'den baska yol var mi? Ancak seriat mantigina sahip insanlar için durum farkli; çünkü onlar birbirine zit, ya da birbiriyle asla bagdasmayan seyleri ayni zamanda kabule muheyya'dirlar.
Söyle ki: Fransizca bir deyimi biraz degistirerek söyle diyorum: "Seriat'in kendi ne göre bir mantigi vardir ki mantik dahi onu tanimaz". Bu tür bir mantiga sahip seriatçi size: "Islam'da ikrah (zorlama) yoktur", der ama, bunu derken "Islam'i kabul etmeyen Müsrikleri buldugunuz yerde öldürün" seklindeki seriat buyruklarini uygulamayi "zorlama" saymaz. "Islam hosgörü dini'dir" der ama, "Dinini terkedenleri öldürün..." seklindeki buyrugu uygulamakta sakinca bulmaz. Ya da insanlari Islam dinine sokmak üzere cihad ve öldürme tehditlerine basvurmayi "zorlama" olarak kabul etmezler. Çünkü su maktiga saplidirlar ki, güya Islam'a girmeyen kisi, girmemek suretiyle kendi nefsini zorlama altinda tutmaktadir. Ve iste cihad yolu ile onu Islam yapmak, bu zorlamadan kurtarmak demek olur; yani kisi, müslüman olmak sayesinde "ikrah" durumundan uzak kalmis olmaktadir. Ve yine güya Islam "ikrahi" (zorlamayi) kabul etmeyen bir din oldugu için, kisi'yi bu dine sokmakla, ona "ikrah" olmayan bir ortamda yasama olanagi saglanmis olur! Daha baska bir deyimle Islam'i hakim kilmak üzere cihad etmek, insanlari "zorlanma" durumundan kurtarmak demektir. Örnegin vaktiyle Orta Asya'daki Türkler'in kiliç yolu (ve yüzbinlerce kafa kesilerek) müslümanliga zorlanmis olmalari, seriatçi'ya göre "zorlama" sayilmaz. ]
Seriatçilar, kadini yüceltiyormus gibi görünürken asagilatmayi mantik sistemine aykiri bulmazlar. Örnegin Cennet'in kadinlarin ayaklari altindan cennetler geçtigini söylemekteler. Ama bunu söylerken "Kadin aklen ve dîne eksik yaratiktir" seklindeki asagilamalardan tutunuz da "(Sutresiz olarak) namaz kilanin önünden esek, domuz, köpek, kadin geçerse namaz bozulmus olur" ya da "Kadinin fitnesi büyüktür" gibi, ya da Cehennem'in çogunlugunun kadinlardan olustuguna ve sayilari daha pek çok hakaretlere varincaya kadar nice seriat buyruklarini tekrarlamakta sakinca bulmazlar. "Kadinin erkek üzerinde hakki vardir" seklindeki buyruklari öne sürerler ama, kadini erkegin kölesi haline getiren hükümleri benimsemekten kaçinmazlar. Kadini cennetlikmis gibi gösterirler ama kadinin orada, kocasini güzel hurilerle sevisiyor olarak görmekle azab duyacagini düsünmezler. Kur'a'nda, Cennet'e girecek kadinlarin güzel delikanlilarla bulusacaklarina dair bir buyruk olsa mesele kalmayacaktir ama, ne yazik ki böyle bir sey de yok ortada.
Soru 7) Sizce "Türk Müslümanligi", ve "Arap müslümanligi" diye bir ayirim var midir?
Yanit 7:
Eski Türk geleneklerinin tamamiyle silinemedigi köylerimizde, kadinlarin çarsaf giymediklerine, erkekten kaçmadiklarina bakarak ortada "Türk müslümanligi" diye bir uygulama oldugunu sanmak saflik olur. "Arap Milliyetçiligi ve Türkler" ve "Kur'an'in Elestirisi" adli kitablarimda kaynaklara dayali olarak açikladigim gibi, Tanri'nin Arapça'dan gayri bir dil ile konusmadigini, Arap ümmetinin geleneklerinden gayrisina aldirmadigini, ibadetin Arapça olarak yapilmasi gerektigini belirleyen ve benzerî ayet'lere inanan, ya da Muhammed'in Arap'lari sevmeyi iman sahibi olmak anlamina aldigini anlatmak üzere (örnegin): "Insanligin en mükemmel sinifi Arap'lardir... Arap'lari sevmek iman sahibi (yani Müslüman) olmak demektir... Araplari seven beni seviyor demektir..." seklindeki sözlerini benimseyen seriatçilarimizin, Türk Müslümanligi'ndan söz etmeleri gülünçtür. Ne ilginçtir ki, Türk Müslümanligini Arap Müslümanligi'ndan ayri tutanlar dahi ibadetin Arapça olmasindan yanalar. Eger milliyetçilik duygusuna sahip olduklarini sanarak Türk Müslümanligi hevesinde iseler, vaktiyle Almanya'da Luther'in ugrasilarina göz atmalidirlar. O Luther ki, Papa'liga kafa tutmak bir yana fakat Tanri'yi dahi, hani sanki Almanlara hitaben ve Almanca konusurmus gibi göstermistir.
Soru 8) Hocam, insanin kendinden süphe edesi geliyor. Siz bunca yil Üniversite'de ders verdiniz. KIZ ögrencileriniz ve erkek ögrencileriniz arasinda ne gibi fark gördünüz? Kadinlar hiç : "Aklen ve dînen dun yaratik" olabilirler mi?
Yanit 8:
Sorunuzun yanitini "Seriat ve Kadin" adli kitabimdan aktarma yaparak vereyim: Hukuk Fakültesi'ndeki otuz yili askin hocalik hayatimin en kazançli yönü, kiz ögrencilerim sayesinde, Türk kadinî'nin fikren ve ahlaken üstünlügünü yakinen izlemek, ve eger imkan yaratilmis olsa, daha da üstün durumlara erisecegine inanmak olmustur. Gerek siniftaki tartismalar ve gerek sinavlar sirasinda kiz ögrencinin, erkek ögrenciye oranla çaliskanligi, görüslerini açiklamadaki basarililigi, düsünme gücüne sahip olmak bakimindan olusmuslugu, çesitli konulara yaklasimindaki bilimsel dürüstlügü ve özgürlügü, sorunlara çözüm bulmaktaki titizligi, ve hele tutuculuktan ve bagazliktan uzak kalma özelligi, ve genel olarak saglam karakterliligi, beni daima hayranlikta birakmis ve sapli bulundugum önyargilardan kurtulmaga zorlamistir. Ve hele kiz ögrencilerimin erkek ögrenciler üzerindeki olumlu etkilerine tanik oldukça sunu iyice anlamisimdir ki erkegi ilkel bir yaratik olmaktan çikarip fikren ve ahlaken gelistirmek bakimindan KADIN, "Tanrisal" bir güce sahiptir, ve onu "Aklen ve dînen dün", ya da "kötülük" kaynagi olarak tanimlamak, en azindan haksizlik ve büyük bir insafsizliktir.
Soru 9) Yahudilerin kutsal bildikleri kitaplarda, örnegin Talmud'ta Kadin Peygamberlerden, Musa'dan sonra gönderilen 48 erkek Peygamberden gayri 7 Kadin Peygamber'den söz edildigi bilinir. Islam'da ise "ermis" denilen Rabia Hatun, vs.-.'den baska neden hiç Kadin Peygamber yer almaz?
Yanit 9:
Islam'cilar, Islam dininin en son din, ve Muhammed'in de en son peygamber oldugunu söylerler, ve Kur'an'dan örnekler verirler: "Muhammed... Allah'in Resulü ve Peygamberlerin hatemidir (sonucusudur)" (Ahzab süresi, ayet 40). Bu dogrultuda olmak üzere Muhammed'in: "...-Ben Hatemü'n-Nebiyyîn'im" (yani: "Ben Peygamberlerin sonuncusum") ya da "Benden sonra Peygamber yoktur" seklinde konustugunu eklerler. Bu mantiga göre Tanri'nin, Muhammed'ten bu yana, ne erkek ve ne de kadin peygamber göndermedigini kabul'den baska çare var mi? Öte yandan, biraz önce konustugumuz gibi, Kur'an'daki Tanri, kadini aklen ve dînen "dün" (eksik) görmekte! Kadini böylesine eksik gören bir Tanri'nin, kadin'dan peygamber göndermemesi kadar dogal ne olabilir ki?
Rabia Adeviye ile ilgili sorunuza gelince: Basrali bu ünlü sair ve süfi kadin, çocuklugunda çalinmis ve cariye olarak satilmis ve sonra evliyaligi (ermisligi) sayesinde özgürlügüne kavusmustur. Her ne kadar "Peygamber" olarak kabul edilmez ise de, gelmis geçmis nice peygamberlere rehberlik edebilecek nitelikte bir kimseydi. Çünkü o, "korku ile verilen din" anlayisini "sevgiyle verilen din" anlayisina dönüstürmek istemistir. Peygamber diye bilinen kisiler, Cehennem korkutmalari ya da Cennet va'd'leriyle is görürlerken, Rabia Cenneti atese verecegini, ve Cehennemi su ile söndürecegini söyler, Tanri'yi "umut" ve "korku" duygusuna saplanmadan sevmek gerektigini eklerdi. Tanri'ya, Cehennem korkusu ya da cennet umudu ile itaat etmenin, "sefil ücretli bir usakliktan" ya da "kötü bir hizmetçilikten" baska bir sey sayilamayacagini söylerdi. Hatirimda kaldigi kadariyle söyle derdi: "Ey Rabbim, eger seni cehennem korkusu ile seviyorsam beni orada yak; eger seni cennet ümidi ile seviyorsam beni ondan mahrum et". Daha baska bir deyimle Rabia, Tanri'yi hasbî bir tarzda, yani ondan hiçbir karsilik beklemeksizin sevebilecek kerteye ulasmisti. Simdi söyle bir düsünelim: Rabi'amn bu sözleri, Kur'an'daki Tanri'nin "Benden korkun" seklindeki sözleriyle, ya da cehennem korkutmalariyle ve cennet vaid'leriyle is görür olmasina karsi "sevgi" açisindan direnme sayilmaz mi? Onda ki bu sevgi, öylesine somut ve sinirsiz bir sevgi idi ki, kendisine Muhammed için sevgisinin ne oldugu soruldukta (her ne kadar sureta "Severim" demekle beraber): "Allah'a karsi askim beni o kadar sarmistir ki, Allah'tan baskasini sevmek için yer kalmamistir" diye yanit verirdi. Rabia'yi, peygamber olarak kabul etmeyebiliriz. Fakat peygamberler tarihini incelemis bir arastirici olarak rahatlikla tekrar edebilirim ki, eger gerçekten "peygamberlik" diye bir sey var ise Rabia, peygamberlik tahtina oturtulacaklarin basinda gelmelidir.
Soru 10) Hocam, Dünya'da Seriat'tan baska kadini böylesine kapatan, örten baska bir toplum var midir? Bu örtünmenin ya da bagnazligin ekonomiyle, yoksullukla ve gerilikle alakasi var midir?
Yanit 10:
Her ne kadar diger dünyevî dinlerde de (örnegin Yahudi'likte) kadini bir çok bakimlardan küçültücü veriler bulunmakla beraber, Islam seriat'inin kadina layik gördügü asagilamalara, ve kadini kapatip umaci kiligina sokma cabalarina baskaca hiçbir din'de rastlamadim. Öte yandan "tesettür" (örtünme) denen seyin, ekonomiyle ve yoksullukla da ilgisi yoktur; sadece ve sadece erkegin kiskançlik duygulariyla ilgisi vardir. Animsatmak isterim ki, Muhammed'in Medine'ye hicret edisinin 5ci yilina (yani kendisini "Peygamber" olarak ilan edip Islam dinini getirisinden 15 yil sonrasina) kadar Islam'da "tesettür" diye bir sey yoktu. Kur'an'in "tesettür"le ilgili ayet'lerini Muhammed, hicret'in 5ci yilinda, daha dogrusu ogullugu Zeyd'in karisi Zeynep b. Cahs ile evlendikten hemen sonra koymustur. Ayse ile ilgili "Gerdanlik olayi"ndan sonra da, yine kiskançlik nedeniyledir ki, karilarinin baskalariyle perde arkasindan konusmalari zorunlugunu getirmistir. "Seriat ve Kadin" adli kitabimda belirtigim gibi, Muhammed son derece kiskanç bir kimseydi; kiskanç olusu ile övünür, ve Tanri'yi da kendinden daha kiskanç imis gibi gösterirdi, Örnegin Diyanet yayinlarindan ögrenmekteyiz ki Muhammed, bir gün Sa'd Ibn-i Ubade adinda birinin, kiskançlik yüzünden karisini öldürebilecek tiynette oldugunu ögrendigi zaman aynen söyle demistir: "Sa'd Ibn-i Ubade'nin bu gayret ve hamiyetine (hiç sasmayiniz)... Çünkü ben Sa'd'den daha kiskancim, (Tanri ise) benden (daha) kiskançtir" [Bkz, Sahih-i Buharî Muhtasari.... (Diyanet yayinlari, cilt 11 sh. 287, 319). Kiskançlik nedeniyle getirdigi buyruklar yoluyla Müslüman erkegini biraz daha hosnud edip kendisine itaatkar kilma olasiligini buldugu muhakkaktir.
Soru 11) Son zamanlarda Y. N. Öztürk ve Diyanet Isleri Baskani M. N. Yilmaz (gibi bazi kimseler tarafindan) ortaya degisik iddialar atildi. Reform niteliginde olan bu savlar için siz ne diyorsunuz? Neden Türkiye Cumhururiyeti kurulali beri degil de, bu reformu çagristiran hareketler simdi basladi. Bunun Türkiye'nin A.B adayi olmasiyle baglantisi nedir?
Yanit: 11) Uygar düsüncenin her gün biraz daha artan baskisi altinda seriat'çilar saskina dönmüslerdir. "Ne yapsak da seriat'in akla, mantiga ve müspet ahlaka ters düsen verilerini çagdas kilikta gösterebilsek" diyerek ne yapacaklarini bilememekteler. 1400 yillik köhne uygulamayi reform'a sokma heveslisi olanlarla, onlara karsi; "Islam reforma ihtiyaç göstermeyecek kadar kusursuzdur" diyenler birbirlerine girmekteler. Her ne kadar "Vahy"i, aklin önüne dikmek hususunda hepsi de çagdisi ortak görüse sahib olmakla beraber, vahiy'lerin içerigi ve yorumu konusunda birbirleriyle sürtüsmekteler. "Akil" denen seyi tek rehber olarak kabul etmedikçe ve vahyin önüne geçirmedikçe çagdasliga yönelik hiçbir çözüm saglanamayacagindan habersizdirler. Akli rehber edinip Kur'an'i akil süzgecinden geçirmek, hiçbirinin göze alabilecegi bir sey degildir; çünkü bunu yaptiklari takdirde ortada Kur'an diye bir sey kalmaz. Bakiniz size, sorunuzun karsiligi olarak, Diyanet Baskani'nin sözde reformculugundan örnek vereyim. Bir süre önce Vatikan'i ziyareti sirasinda Baskan, "Dünya barisi bir hayal degil. Bunun yolu dinlerarasi iyi iliskilerden geçer" diye konusmaktaydi. Oysa Diyanet yayinlarinda yer alan ve insanlarimiza belletilen seriat verileri, din'ler arasi iyi iliskilere olanak verecek nitelikte olmaktan çok uzak. Örnegin Diyanet'in yayinladigi Kur'an'da, Islamiyet'in "Allah katinda" tek gerçek din oldugu belirtiliyor ve "Kim Islamiyet'ten baska bir dine yönelirse, onunki kabul edilmeyecektir. O ahirette de kaybedenlerdendir..." deniyor (Örnegin bkz. al-i Imran süresi ayet 19,85). Böylesine açik ve seçik ayet'lere dayali olarak Islam'dan baska din'lere yönelenleri "cehennemlik" sayan bir Baskan, bu ayet'leri geçersiz saymadan dinler arasi iyi iliskileri nasil bir sihirbazlikla saglayabilecek? Yine bunun gibi Diyanet'in yayinladigi kur'an'da: "Ey müslümanlar! Yahudileri ve Hiristiyanlari dost olarak benimsemeyin... Sizden kim onlara dost olursa, o da onlardandir..." seklinde ayet'ler var. Bu yayinlarda: "... (Yahudiler'den, Hiristiyanlar'dan...) hak dîni (Islam'i) din edinmeyenlerle, ... boyunlarini büküp kendi elleriyle cizye (kafa parasi) verene kadar savasin..." seklinde ayet var. Bu yayinlarda: "... Yalniz Allah'in dini (Islam) kalana kadar (kafirlerle) savasin..." seklinde ve daha bunlara benzer nice buyruklar var. Bu böyle iken Diyanet Baskani "Dünya barisi bir hayal degil. Bunun yolu dinler arasi iyi iliskilerden geçer" seklindeki sözlerini nasil gerçeklestirebilecek? Akli vahy'in rehberi haline getirmedikçe ve bu buyruklari yok saymadikça uygarliga ve çagdasliga nasil ayak uydurabilecek?
Bir baska örnek vereyim: Yine bir kaç yil önce gazeteciler, Mehmet N. Yilmaz Efendi ye su soruyu yönelttiler: "Edison gibi insanliga büyük hizmetler etmis kisilerin ahiretteki durumu ne olacaktir?". Böyle bir soru size sorulmus olsa ne derdiniz? Kuskusuz ki çagdas zihniyete yönelik ve bu sayede insanlari din, inanç vs... gibi ayriliklara bakmadan, sadece insan varligi niteligiyle degerlendirebilecek seviyeye erismis bir kimse olarak, muhtemelen su tür bir karsilik verirdiniz: "Hangi din'den olura olsun insan severlik, yardim severlik, ahlakilik, ve dürüstlük örnegi her insanin gidecegi yer mutlaka cennet olmalidir (eger cennet diye bir yer var ise')" Evet böyle derdiniz, çünkü "yüce" oldugu söylenen bir Tanri'nin insanlari' amel'lerinin imana dayali olmasina göre degil, fakat erdemlilik ve insanliga yararlilik kistasina göre degerlendirmesinin dogal oldugunu düsünürdünüz Ne var ki Diyanet Baskani'nin yaniti böyle degil. Biraz önce belirttigim seriat buyruklarina sarilmis olarak o su görüstedir ki, Edison ve onun gibi insanliga hizmeti dokunmus kimseler, Müslüman olmadiklari için Cennet'e giremezler, Cehennemliktirler. (Bkz. "Hürriyet Gazetesi 10 Mayis 1998 tarihli nüshasinin 9cu sayfasinda yer alan "Islamiyet diyor ki..." baslikli Söylesi). Düsününüz ki insanlarimiz, Islam'dan gayri din ve inançtakilere karsi düsmanlik duygularini dile getiren bu tür Diyanet yayinlariyle yetistirilmekteler. Bundan dolayididir ki, ekmek parasi kazanmak ve biraz daha rahat yasamak üzere gittikleri Bati ülkelerinde, o ülkelerin geleneklerinden zihniyet ve kültürlerine varincaya kadar ne varsa her seylerine karsi yabanciliktan ve düsmanliktan kurtulamazlar. "Kafir'"lere karsi böylesine sinirsiz düsmanlik duygulariyle olusturulmakta bulunan bir toplumun, Avrupa Birligi'ne girmesi nasil mümkün olacak? Su muhakkak ki halkimizi akilci egitimle yogurup insanlar arasi sevgi ve hosgörü anlayisina ulastirmadikça, devamli sekilde ve sinirsiz bir süratle gelismekte olan uygarliga ayak uydurmamiz mümkün olamayacaktir.
Yukardaki sorunuzda adi geçen Ilahiyatçi'ya (ve benzerlerine) gelince-durum onlar bakimindan da ayni! Ne var ki söyleyeceklerimi, bu daracik soylesiye sigdirmak mümkün degil.