Cin'lerin Müslüman Oluslarinin

Hikâyesi: "Cin Vâkiasi"

(K. Cinn Sûresi, âyet 1-2; Ahkâf Sûresi, âyet 29, 31)

Kur'ân'da Tanri'nin, cin'lerden bir gurupu, Kur'ân dinlesinler diye Muhammed'e gönderdigi, ve bu cin'lerin müslümanligi kabul ettikleri yazilidir ki Islâm kaynaklarina göre "Cin vâkiasi" diye bilinir; hicret'ten üç yil önce olustugu söylenen bu "Vâkia"nin hikâyesi kisaca söyle:

Kendisini "Peygamber" olarak ilân ettikten sonra Muhammed, Mekke'nin yönetimine egemen Kureys ile devamli bir sürtüsme içerisinde kalmisti. Kureys'in kendisini ciddiye almamasindan, kendisiyle alaya kalkismasindan çok sikâyetçi idi. Hele esi Hatice'nin ve az geçmeden amcasi Ebû Tâlib'in ölümlerinden sonra koruyucusuz kalmakla, bu tür davranislara tahammül edemez hâle gelmisti. O kadar ki yardim istemek ve kendisini Kureys'lilere karsi korumalarini saglayabilmek için bir gece gizlice Taif'e gider, ve Taif'lilerin ileri gelenleriyle konusur. Asil maksadi onlari ikna edip kendisine baglamak ve müslüman yapmaktir. Fakat basari saglayamaz. Halktan kisiler kendisine:"Tanri, peygamber olarak göndermek için senden baskasini bulamadi mi?" diye konusurlar. Onlarin bu alaylari ve hattâ saldirilari karsisinda ne yapacagini sasirir, ve Tanri'ya yalvarmaga baslar: "Ey Rabbim! kuvvetimin azligindan, çaresizliginden ve halk arasinda küçük düsmemden sana sikâyet ediyorum... Sen benim Rabbimsin, beni kime birakiyorsun? benim isimi, beni kötü çehre ile karsilayan bir yabanciya mi, yahut bir düsmana mi havale ediyorsun? Beni esenlik ve emniyet icinde yasatman için senin merhametin genistir... dünyâ ve ahiret islerini islah eden zatina siginarak beni gazabina ugratmamani dilerim..." der (Bkz. Taberi, age 1966, II, sh. 161-163)

Söylendigine göre bu davranisiyle çevresindekileri öylesine rikkate getirmis, öylesine duygulandirmistir ki, kendisine yiyecek ikrâm edenler olmus, ve fakat yine de peygamberligine inanan pek çikmamistir. Fakat o, Tanri'ya yaptigi bu yalvarmalarin yanitsiz kaldigi kanisini yaratmamak için "Cin vâkiasi"ni anlatir": güyâ Tanri tarafindan kendisine cin'ler gönderilmis ve o da bu cin'leri imâna getirmistir.

Islâm kaynaklarinin anlatmasina göre olay söyle: Tâif dönüsü Muhammed, gece yarisi, yol üstünde "Batn-i Nahle" denen bir yere gelir. Orada namaz kildigi sirada cin'lerden olusan alti ya da yedi kisilik bir gurupun kendisine dogru geldigini görür. (Ibn Ishak'in bildirmesine göre bu cin'lerin ad'lari söyledir: Hiss, Miss, Sasir, Nasir, Eyna ve Ahkâm).

Bu cin'leri ona Tanri göndermistir. Cin'ler hosuna gider ve kendi kendine: "Bunlar ne hos cin!" der. Cin'ler Muhammed'ten azik isterler; o da bu istegi karsilamak için Tanri'ya: "Cinler, ugradiklari her kemik ve tezek makûlesi üzerinde her halde (kendileri için) bir taam (hayvanlari için de yem) bulalar!" diyerek duâ eder: (Ebû Hureyre'nin rivâyeti için bkz. Sahih-i..., Cilt X, sh. 49, Hadis no. 1546).

Muhammed'in bu cömertligi cin'leri muhtemelen pek hosnud etmistir; fakat onlar Muhammed'in gerçekten "Peygamber" olup olmadigini merak etmektedirler; ögrenmek için içlerinden biri sorar: "(Ey Muhammed!) Senin Resûlullâh olduguna kim sahâdet eder?". Bu soruya Muhammed, o civarda bulunan bir sakiz agacini cin'lere göstererek: "Su agaci gördünüz mü, o sahâdet ederse imân eder misiniz?" der. Cin'ler de hep bir agizdan: "Evet imân ederiz!" derler.

Bunun üzerine Muhammed, sakiz agacini yanina çagirir; sakiz agaci, dallarini, budaklarini sürüyerek Muhammed'in yanina gelir. Muhammed agac'a sorar: "Benim Resûlullâh olduguma sahâdet eder misin?". Sakiz agaci hiç tereddüd etmeden: "Sahâdet ederim ki, sen Allâh'in Resûlüsün" diye yanit verir (Beyhaki'nin Delâil adli yapitinda yer alan ve Abdullâh Ibn-i Mes'ûd'dan Buhari'nin rivâyet ettigi bu hadis için Diyânet Isleri Baskanligi'nin Sahih-i Buhâri Muhtasari Tecrid-i Sarih Tercemesi...'ne bakiniz: Cilt X, sh. 46 ve d. Hadis no. 1545)

Sakiz agaci'nin tanikligini (sahâdetini) yeterli bulmamis olmali ki Muhammed, bir de cin'lere Kur'ân okumak ister. Cin'ler Kur'ân dinlemege hazir olunca birbirlerine: "Susunuz, iyi dinleyini"z derler. Ve Kur'ân'i dinledikten sonra bu kitab'in "Tanri kitab"i oldugunu anlarlar! Kalkip kavimlerinin bulundugu yere giderler ve onlara: "Ey kavmimiz! Biz bir kitap dinledik ki o, Mûsâ'dan sonra indirilmistir. Ondan önceki (kitab)lari tasdik ediyor; Hakk'a ve dogru bir yola yöneltiyor. Ey kavmimiz! Allâh'in da'vetçisine icâbet ediniz ve ona imân ediniz ki, (Allah) günahlarinizdan (bir kismini olsun) yargilasin ve sizi çok sizlatici bir azabtan korusun" (Bkz. Sahih-i..., Cilt X, sh. 47)

Bu sözler, bütün bir cin kavmini müslüman kilmaga yeterli gelir.

Bazi yorumcular Muhammed'in cin'leri görmemis oldugunu, onlara özel olarak Kur'ân okumadigini, hattâ Kur'ân'i dinlediklerinden de haberi bulunmadigini söylerler; güyâ cin'ler, rastgele sabah namazinda Muhammed'in okudugu Kur'ân'i dinlemisler ve müslüman olmuslardir (Ibn Abbas'in rivâyeti için bkz. Sahih-i..., Cilt X, sh. 47).

Bazi yorumcular da, bu cin'lerin Yahudi dininden olup Kur'ân'i dinledikten sonra Müslümanligi tercih ettiklerini bildirirler.

Fakat her ne olursa olsun Muhammed, bu yukardaki hususlari Kur'ân'a su sekilde geçirmistir:

Kur'ân'in Cinn Sûresi'nde söyle yazili:

"Ey Muhammed! De ki: -Cinlerden bir toplulugun Kur'ân'i dinledigi bana vahyolundu; onlar söyle demislerdir: <Dogrusu biz, dogru yola götüren, hayrete düsüren bir Kur'ân dinledik ki ona inandik; biz, Rabbimize hiçbir sey ortak kosmayacagiz>" (K. 72 Cinn Sûresi, âyet: 1-2).

Ahkâf Sûresi'nde de söyle yazili:

"Hani cinlerden bir gurubu, Kur'ân dinlemeleri için sana yöneltmistik. Kur'ân dinlemeye hazir olunca (bu cinler birbirlerine): -'Susun'- demisler, Kur'ân'in okunmasi bitince uyaricilar olarak kavimlerine dönmüslerdi.

(Onlara): -'Ey kavmimiz! dediler, dogrusu biz Musa'dan sonra indirilen, kendinden öncekini dogrulayan, hakka ve dogru yola ileten bir kitap dinledik.

Ey kavmimiz! Allah'in davetçisine uyun. Ona iman edin ki Allah da sizin günahlarinizi kismen bagislasin ve sizi aci bir azabtan korusun" (K. Ahkâf Sûre'si, âyet 29-31; ayrica bkz. el-Cinn sûre'si, âyet 1-2)

*

Yukardaki hikâye'yi Muhammed, muhtemelen "Cin"ler örnegiyle bir kisim Arap'lari, daha kolaylikla müslüman yapmak için kullanmis olmalidir. Cin'lerin yukardaki sekilde davrandiklarini ve müslüman olduklarini söyliyerek Arap'lari kendisine inandiracagini hesaplamistir. Sadece bu vesileyle degil, ve fakat daha nice benzeri örneklerle Arap'lari etkilemek üzere cin'leri araç yaptigi görülür. Örnegin Saffat sûresi'ne sunu koymustur: "Cinler pek iyi bilirler ki müsrikler (puta tapan Araplar) muhakkak Cehennem'e hazirlanmislardir" (K. Saffât 158)

Hatirlatalim ki Arap'lar, Islâm öncesi dönemde "Cinn"lere inanirlardi (Bu konuda Câhiz'in Kitâb al-hayavan adli yapitina bakiniz). Nitekim Kur'ân'dan ögrenmekteyiz ki, özellikle Mekke Araplari, Cin'leri Tanri'ya ortak kosarlar, onlara taparlar (K. En'âm Sûresi, âyet 100), adak adarlar (K. En'âm Sûresi, âyet 128), ve tipki Tanri'dan yardim bekler gibi cin'lerden de yardim umarlardi (K. el-Cinn Sûresi, âyet 6). Hattâ Tanri ile cin'ler arasinda soy birligi kurmuslardi (K. Saffât Sûresi, âyet 158).

Her ne kadar Muhammed, Tanri'dan baskasina tapilmasini ve Tanri'ya es kosulmasini yasaklamis olmakla beraber, Arap'larin cin'ler hakkindaki inanislarini biraz degisik sekil altinda sürdürmekten ve "cinn"leri Tanri'nin yarattigi varliklar olarak kabulden geri kalmamistir. Muhamed'in söylemesine göre Tanri insanlari "Pismis çamura benzeyen kara balçik" tan, cin'leri ise "öz atesten" ve "gizli ve görünmeyen" seyler olarak yaratmis (K. Rahman 14-15) ve hem insanlara ve hem de cinn'lere, kendi içlerinden, "peygamber'ler" yollamistir (K. En'âm 130),.

Muhammed'in yerlestirdigi Islâmi inanisa göre cin'ler, her ne kadar "gizli ve görünmeyen varliklar" olmakla beraber, "hava ve râyiha gibi lâtif olan âkil bir cisim" nitelikleri bakimindan ve "hayirlilari" ve "serlileri" karisik bulunmalari açisindan insanlara benzerler (Bkz. Sahih-i..., Cilt X. sh. 48).

Ve iste Muhammed, "cin" denen bu "gizli ve görünmeyen" varliklari, Islâmi yayma siyâsetinin araci olmak üzere kullanmis, ve yukardaki hikâye'de oldugu gibi, cin'lerden bir gurupun, Kur'ân'i dinledikten sonra gidip, kendi kavimleri olan cinleri Islâm'a sokmus olmalarini, "müsrik'ler" için ders alinmak gereken bir örnek olarak sunmustur.

Bundan dolayidir ki Seriâtçilar, Kur'ân dinlemek üzere gönderilen cin'lerle ilgili bu hikâye'yi Tanri'nin, Muhammed'e yardimci oldugunu anlatmak için benimserler. Ancak ne var ki Muhammed'e böylesine yardimci olan ve onun bütün isteklerini karsilayan bir Tanri'nin, neden dolayi Cin'lerden gayri varliklarin (örnegin putperest Araplarin, ve Medine'deki Yahudi'lerin) müslüman olmalarini saglamadigini ya da anasi Amine için magfiret dilemesi hususunda Muhammed'e izin vermedigini, ya da buna benzer nice konularda yardimci olmadigini bildirmezler.

Öte yandan sunu da hesap edemezler ki, akli dislayan bu tür "cin" (ya da seytan , vs...) bilgileriyle verilen din, kisileri akilciliktan ve düsünme gücünden nasibsiz yaratiklar haline getirir. Nitekim bunun böyle oldugunu düsündükleri içindir ki vaktiyle Farabi ya da Ibn Sina ya da Ibn Haldun gibi düsünürler, "cin" konusundaki seriât verilerini "süphe götüren" seyler olarak ele almislardir (o da pek belli etmeden). Aralarinda, Ibn Sina gibi, "cin" denilen seyin hiçbir gerçegi karsilamadigini anlatmaga çalisanlar yaninda, Ibn Haldun gibi, cin'lerle ilgili hükümleri, Kur'ân'in "muhkem" (açik, seçik) olmiyan, yâni "mütesâbih" (tam olarak anlasilmasi mümkün bulunmayan) âyet'leri arasinda göstermege ugrasanlar çikmistir [1] . Ibn Haldun, çevresinin bagnazligindan fazlasiyle çekindigi için, cin'lerle ilgili hükümlerin anlami üzerinde fazla durmamis, bu anlamin ancak Tanri tarafindan bilindigi kuramina (tezi'ne) siginmistir.

Günümüz seriâtçilari bunu dahi yapamayip cin konusundaki seriât verilerini ve hikâyelerini gercegin kendisi olarak insanlarimiza belletmeyi "bilgiçlik" sayarlar. Baskalarinin da, kendileri gibi, fikirsel gelismeden ve düsunme gücünden yoksun kalmalarini saglamis olurlar.