Islâm kaynaklarinda (özellikle Diyânet yayinlarinda)
abras'lar, kör'ler ve kel'lerle ilgili
bir hikâye vardir ki seriât'in "insan" anlayisindaki
nice isabetsizliklerden bir digerini sergilemek bakimindan ibret
örnegi teskil eder; hikâye söyle:
Günlerden bir gün Tanri, "abras" larin, yâni derisi kara ve alaca benekli ve çirkin olan insanlarin kara ruhlu olduklarini ortaya vurmak ister. Çünkü suna inanmistir ki "kara" renk kötülügün, "beya"z renk ise iyiligin simgesidir. "Kara" rengin kötülük alâmeti olmasi, muhtemelen Nuh'un ogullarindan birinin, derisinin beyazliktan siyahliga dönüsmesiyle ilgilidir. Çünkü söylendigine göre Nuh'un üç oglundan biri olan "Ham"in cildi, önceleri beyazdi. Fakat gemiye bindikten sonra nefsine hâkim olamamasi yüzünden derisi sim-siyah kesilmistir [10] .
Bundan dolayidir ki Tanri, "inanmis" kullarini "yüzleri agaranlar" seklinde tanimlamis, "kâfir"leri ise "yüzleri kararmis" olanlar seklinde damgalamistir. Nitekim bunun böyle oldugunu anlatmak maksadiyle Muhammed'in Kur'ân'a koydugu hükümlerden ikisi söyle:
"Nice yüzlerin agardigi, nice yüzlerin karardigi günü (düsünün). Imdi, yüzleri kararanlara: -'Inanmanizdan sonra kâfir mi oldunuz? Öyle ise inkâr etmis olmaniz yüzünden tadin azabi-' denilir" (K. Imrân 106).
"Yüzleri agaranlara gelince, onlar Allah'in rahmeti içindedirler; orada ebedi kalacaklardir" (K. Imrân 107)
Her ne kadar Beyzevi gibi kaynaklar "beyazligin" ya da "karaligin", sembolik nitelikte seyler oldugunu söylerlerse de, Islâm kaynaklarindan (ve özellikle Diyânet yayinlarindan) ögrenmekteyiz ki Muhammed bu deyimleri, insanlar arasindaki yaratilis farkina göre degerlendirmistir. Ona göre "siyahiler" ve "bozuk tenli kimseler" (örnegin abras/ebres olanlar) tiksinti doguran bir sinifi olustururlar; ve igrenç olan yönleri sadece cildlerinin bozuk ya da kara olmasi degil, fakat ayni zamanda kötü ruhlu, kötü tiynetli ve nankör olmalaridir. Tanri onlari, her ne hikmetse böyle yaratmistir. Ve iste bu zavalli ve talihsiz kimseler, cildlerinin kara, çirkin ve igrenç olmasi yüzünden, kendilerini utanç ve eziklik içerisinde hissederler. Bu nedenle özlem duyduklari tek sey, siyâhilikten, pis renklilikten kurtulup "ak-pak", "bem-beya"z bir renge, güzel bir cilde sahib olabilmektir.
Ancak ne var ki Tanri bu zavallilara, hemen her vesileyle, "kara", "igrenç ve kötü" ve asil "nankör" oluslarini yüzlerine vurmaktan, hatirlatmaktan geri kalmaz; bundan âdeta zevk duyar; hani sanki onlari bu sekilde yaratan kendisi degilmis gibi.
Buna karsilik bir çok nimetlerle donattigi "beya"z tenli kullarini biraz daha kendisine minnettar kilabilmek ve boyun egdirtebilmek için elinden geleni yapar. Yaparken de "abras" (ebres) insanlardan örnek vermek ister. Bilindigi gibi "abras" (ebres) sözcügü, derisi alaca benekli, ya da siyah ve çirkin olanlar için kullanilir. Bu nedenle günlerden bir gün meleklerinden birini, Israilogullari arasindan seçtigi üç kisiye gönderir. Bunlardan biri "abras", digeri "kel" ve üçüncüsü de "kör" kisilerdir.
Tanri'dan aldigi talimat geregince melek, önce abras'a gider ve sorar: "En çok neyi seversin (ve istersin)?". Abras kisi hemen yanit verir:"Güzel ve parlak (beyaz) bir renge ve (nermin vücûda), alimli bir cilde sahip olmak, ve beni insanlara karsi igrenç hâle sokan siyahliktan kurtulmak isterim. Çünkü halk beni çirkin görüyor, benden igreniyor".
Bunun üzerine melek, abras kisiyi söyle bir sivazlar; sivazlamasiyle birlikte adamin kara ve benekli rengi kaybolur ve yerine beyaz ve güzel bir renk hasil olur. Kapkara tenli adam simdi bem-beyaz güzel bir insandir. Melek kendisine, ayrica mal olarak neler istedigini sorar. Adamcagiz: "Deveyi çok severim" der. Melek derhal kendisine on aylik bir deve verir ve: "Allah bunlari senin için bereketli kilsin" diye duâ eder ve ayrilir. Abras'liktan kurtulan adam pek mutludur; sevincinden ne yapacagini sasirir.
Melek daha sonra basi kel kisinin yanina gider ve: "En çok neyi seversin?" diye sorar. O da: "Güzel saç isterim; su kellik benden gitsin. Herkes benden igreniyor" der . Melek onun basini sivar ve aniden adamin kelligi gider; ayrica da mal olarak ona, istemis oldugu, sigiri verir.
Daha sonra melek, kör olan kisinin yanina gelir ve ayni soruyu ona sorar. O da kör'lükten kurtulmak istedigini söyler ve ayrica da kendisine kuzu'lu bir koyun vermesini ister. Dilegi geregince onun körlügünü giderir ve ayrica da, istemis oldugu kuzulu koyunu verir.
Çok geçmeden deve ve sigir ve koyun sahiplerinin hayvanlari dogurur; hepsi de zengin olurlar. Deve sahibi abras'in bir vâdi dolusu devesi olur. Böylece abras artik hem güzel ve bem-beyaz, pak bir cilde ve hem de paraca bolluga kavusmustur. Fakat kendisine oynanan oyundan haberi yoktur. Çünkü aslinda Tanri onun iç yüzünü ve kötü tabiatini ortaya vurmak maksadiyle böyle yapmistir.
Nitekim az zaman sonra Tanri, derisi beyazlasan, kellikten kurtulan ve körlügü giderilen bu üç kisiye tekrar melegini gönderir; fakat gönderirken bu kez melegi fakir bir kiliga sokar.
Melek, cildi güzellesmis olan adama (yani eski abras'a) söyle der: "Ben fakir bir insanim; yoluma devam edecek takatim kalmadi. Varmak istedigim yere önce Allah'in ve sonra da senin yardiminla varabilirim. Rengini böylesine güzellestiren ve sana bunca nimet verenin hatiri için senden bir tâne deve istiyorum". Bu sözleri dinleyen adam (eski abras): "Verilmesi gereken o kadar çok yer var ki..." diyerek mazeret beyan ederek melegin istegini geri cevirir.
Bunun üzerine melek: "Ben seni bir yerden tanir gibiyim. Sahi sen siyah tenli bir adamdin; her kes senden igrenirdi, ve fakirdin. Öyle degil mi?" der. Böylece onun, hem dis görünüsü ve hem de iç yönü ile kötü bir yaratik oldugunu ortaya vurmus olur.
Ayni seyi kellikten ve körlükten kurtulan kisilere de yapar. Kellikten kurtulan kisi, tipki abras gibi nankör çikar; fakat körlükten kurtulan kisi melegin istediklerini vererek iyi bir insan oldugunu kanitlamis olur. Tanri da onu mükkâfatlandirir. Buna karsilik, evvelce abras ile kel olan kisileri cezalandirir (Ebû Hüreyre'nin rivâyeti için bkz. Sahih-i... Cilt IX, sh. 193. Hadis no. 141)
Ebû Hüreyre'nin rivâyetine göre bu hikâyeyi anlatan Muhammed, sunu belletmek istemistir ki "siyah" ve "pis" derili kimseler (abras'lar) ayni zamanda "nankör", "hayirsi"z ve "kötü" kimselerdir.
Ancak ne var ki bir yandan bunu anlatirken, diger yandan da insanlarin kaderlerinin daha ana karninda iken çizildigini, ve dünyaya gelen her insana, sag'dan ya da sol'dan olmak üzere defter verildigini, ve bu deftere göre onun karakterinin çizildigini, iyi ya da kötü olmasinin, buna göre ayarlandigini, yine bunun gibi müslüman ya da kâfir olmasinin da Tanri tarafindan saptandigini söylemistir (örnegin bkz. K. En'âm 125) Daha baska bir deyimle melek, "abras" kisiyi, pis ve çirkin bir deri ve nankör ve kötü bir ruhla var edenin Tanri oldugunu, ve bu ayni Tanri'nin "abras" kisi'yi yukardaki sekilde "nankör" kildigini bildirmis demektir.
Su hâle göre Tanri'yi, insanlar arasinda esitsizlikler olusturan ve bu esitsizliklere dayali olarak onlari cezanlandiran bir "Yaratan" seklinde tanimlamis olmakta degil midir?
Öte yandan yukardaki hikâye'nin düsündürdügü
bazi hususlar var ki, özet olarak söylece siralanabilir:
a) Kirli, kara renkli ve bozuk cildli insanlarin asagilik olduklari:
Seriât'in insanlar arasinda renk farkindan dogma ayriliklar tanimadigi, siyahileri asagi kilmadigi sanilir; yine sanilir ki Muhammed, tipki Afrikali siyahiler gibi kara tenlidir ve bu itibarla zencilere karsi önyargilarlar beslememistir. Oysa ki Muhammed, Islâm kaynaklarinin bildirmesine göre, kara tenli degil beyaz tenlidir, yâni cildi beyaz Araplardandir. Arap kaynaklari onun orta boylu oldugunu, teninin ve simasi'nin, ne kireç renginde duru beyaz ve ne de kara yagiz olmayip "kirmizi rengi emmis beya"z oldugunu, saçlarinin ne uzun ve ne de kisa fakat asla Sudaniler gibi kivircik olmadigini belirtirler [11] .
Yine çesitli Islâm kaynaklarindan ögrenmekteyiz
ki Muhammed'in söylemesine göre Tanri cildi siyah olanlarla,
bozuk cildli insanlari "beyni ufak", "kötü
karakterli" ya da "tiksinti yaratici nitelikte"
kilmistir.
b) Siyahilerin (zencilerin) bozuk ve "çarpik"
bir irk olarak benimsenmesi ve zenciyle evlenmenin, dogacak çocugu
sakat ve bozuk kilacagi inanci:
Arap irkinin özlügüne (sâfiyetine) önem
veren Muhammed, Arap'larin baska irklarla karismasini istemezdi.
Biraz yukarda gördügümüz gibi müslüman
Arap'in, Arap olmiyan müslüman ile (yâni "mevali"
ile) evlenmesini yasaklamisti: "Ey Arap'lar! içinizde
mevali ile evlenenler kötü davranmis olurlar"
derdi. Fakat asil endise ettigi sey, Arap'larin zencilerle evlenmeleri
idi. Çünkü siyâh irki, daha dogrusu zencileri,
"çarpik" ve "bozuk" bir irk olarak
görürdü; zenci bir kadindan dogacak olan çocuklarin
da sakat ve çarpik olacaklarini söylerdi. Söyle
derdi: "(Ey Arap! Kendinden olanla ve kendi denginle
evlen; ve yapacagin çocuklarin (gelecek kusaklarin) safiyeti
bakimindan dikkatli ol ve asla zenci ile evlenme; çünkü
zenciler bozuk, çarpik yaratik olduklarindan onlarla evlenenlerin
çocuklari da sakat ve çarpik olur" [12]
.
c) "Basi siyah kuru üzüm gibi saçli" Habesi'lerin durumu:
Öyle anlasiliyor ki Muhammed, siyahiler (zenciler) arasinda da dereceleme yapmis ve bazilarini bazilarina daha asagi saymistir; örnegin Habesli köleleri bu kategoriye koymustur. Enes Ibn-i Mâlik'in rivâyetine dayali bir hadis'inde aynen söyle demistir: "Ey Ashabim... üzerinize tayin olunan vâli, basi siyah kuru üzüm gibi saçli habesi bir köle olsa bile (onlara itaat ediniz) (Bkz. Sahih-i..., Cilt XII, sh. 314, Hadis no. 2124)
Güyâ devlet düzeninin bozulmamasi amacina dayali
bu hadis hükmünün anlattigi sudur ki, yönetici
kim olursa olsun, onun emirlerine boyun egmek gerekir: velev ki
bu yönetici "habesi bir köle olsun". Yâni
habesliyi öylesine asagilik görmektedir ki, kamu düzeninin
bozulmasini önlemek için onun emirlerine dahi boyun
egilmesini kural haline getirmeyi uygun bulmustur.
d) Muhammed'in zenci bir kadinin kabri basinda namaz kilmis
olmasinin, zencilere deger verip vermemekle ilgisi konusunda
Islâm'in irk ve renk ayirimi gözetmedigini ileri sürenler, Muhammed'in, Mescid-i harami süpürüp temizlemekle görevli zenci bir kadinin mezari basinda namaza durmus olmasini örnek verirler. Ebû Hüreyre'nin rivâyeti olan hadis söyle:
"Bir zenci... kadin [13] Mescid-(i Serif)i süpürürdü.
(Günün birinde) vefat etti. (Resulu'llah), -' Ne
oldu? -'diye sordu. -'Vefat etti-'dediler. -'Bana vefatini haber
vermeli degil miydiniz?-' (Haydin) bana kabri gösteriniz-'
buyurdu. Ondan sonra kabrinin basina varip namaz kildi" (Bkz.
Sahih-i..., Cilt II, sh. 399 ve d. , hadis no. 286) .
Hemen belirtelim ki Muhammed'in bu davranisinin, irk ve renk ayirimi yapmamakla pek ilgisi yoktur; sadece mescid gibi yerlerdeki hizmetlerin görülmesini tesvikle ilgisi vardir.
Gerçektende Buhari'nin isâret ettigi üzere Mescid'leri süpürmek ve temizlemek gibi hizmetler basit seylermis gibi görünse bile, bu hizmetleri görenleri cennetlere müstahak kilar nitelikte seyler sayilmistir. Sayilmasinin baslica nedeni de, bu gibi hizmetlerin parasiz ya da çok az ücretlerle karsilanmasi içindir. Bu hizmetleri görenlerin cennet mükâfatlariyle taltif edilmeleri, elbetteki gönüllü bulabilmek içindir. Iste Muhammed'in yapmak istedigi de bu olmustur. Zenci'nin mezari basinda namaz kilmasi, ölen kisinin zenci olup olmamasindan degil ve fakat onun mescid'e hizmette bulunmasindandir. Böylece Mescid'e hizmet edecek kimselerin mükafaktlandirilacagi kanisini yaratmakla, gönüllü bulma kolayligini saglamak istemis olmalidir.
Bazi kaynaklardan ögrenmekteyiz ki, zenci kadinin vefatini Muhammed'e haber vermek istemeyenler, bunu, sirf zenciyi hâkir görüp onun ölümünü Muhammed'e ihbâra lüzum görmediklerinden dolayi yapmislardir. Ayni zamanda düsünmüslerdir ki eger Muhammed. onun namazini kilacak olursa, etrafta zenci bir kimseyi sereflendirdigi kanisini yaratmis olacaktir; ve iste böyle bir zan yerlesmesin için vefat haberini ona bildirmemislerdir.
Her ne kadar Beyhaki gibi kaynaklar, vefat haberinin Muhammed'e bildirilmemesi nedeninin, zenciyi hâkir görmekten degil fakat gecenin geç bir vaktinde Muhammed'i rahatsiz etmemek düsüncesinden dogdugunu söylerlerse de (Bkz. Sahih-i..., Cilt II, sh. 399 ve d.) doyurucu bir yorumda bulunmus olmazlar. Çünkü eger ölen kisi gerçekten saygin nitelikte biri olmus olsaydi, gece vakti bile olsa Muhammed'i haberdar ederlerdi.
Öte yandan zencinin kabri basinda Muhammed'in namaz kilmis olduguna dâir hadis'lerin ne derece saglam oldugu da tartisma konusudur. Su bakimdan ki kabir üzerine namaz kilmanin câiz olup olmadigi hususu bugüne kadar çozümlenmis degildir. Ebû Hanife ve Malik bunu tecviz etmezler; bu nedenle Hanefi ve Maliki mezheblerine göre kabir basinda namaz kilinmaz.
Câiz görenlere gelince (ki aralarinda Ahmed Ibn-i Hanbel,
Safii, Ali b. Ebi Tâlib, gibiler vardir), bunlar dahi bu
tür namazin ne zamana kadar kilinabilecegi hususunda anlasamazlar.
"Bir aya kadar kilinabilir" diyenler yaninda,
"Ceset çürümedikçe câiz
degildir" diyenler de vardir (Sahih-i... Cilt
II, sh. 399 ve d.) .