Mekke'den Medine'ye hicret sirasinda Muhammed'in kizlarindan ikisi hicret etmeyip kocalari ile birlikte Mekke'de kalmislardi. Bunlardan biri Rukiyye (ki Ebû Leheb'in oglu Utbe ile evli idi), digeri de Zeyneb idi (ki o da Abû'l As b. al-Rabi'in nikâhi altindaydi. Abû'l As , Islâm kaynaklarinda Ebü'l-As Ibn-i Rebi diye de bilinir).
Rukiyye ile Zeyneb, her ikisi de müslümanligi kabul
etmis olmakla beraber, kocalarinin Islâm'a girmeyip putperestligi
tercih etmeleri nedeniyle Mekke'de kalmislardir. Bedir savasindan
sonra Utbe'nin, Rukiyye'yi bosamasi üzerine Rükiyye
Medine'ye geçmis ve Muhammed onu Osman'a nikâh etmistir.
Muhammed'in en büyük kizi olan Zeyneb'e gelince, o,
Mekke'nin ileri gelenlerinden biri olan Abû'l as ile evli
idi. Ebü'l-As, hos görüye sahip ve saglam karakterli
bir kimse oldugu için, esi Zeyneb'in müslümanligi
kabul etmesine ses çikarmamis, fakat kendisi, kendi inancinda,
yani atalarinin dininde (daha dogrusu putperest olarak) kalmisti.
Her ne kadar ilk baslangiçta Muhammed, müslüman
olan kizi'nin, iman etmeyip putperestlikte kalan Abû'l As
gibi biriyle evlenmesine karsi çikmis olmakla beraber,
karisi Hadice bint Huvaylid'in israrlarina karsi yapacak bir sey
bulamadigi için bu evliligi kabul zorunda kalmisti. Abû'l
As, ayni zamanda Hadice'nin teyzesinin oglu idi ve Hadice, esasen
son derece genis görüslü bir kadin oldugu için,
kizi Zeyneb'in müslüman olmiyan birisiyle evlenmesinde
sakinca görmemisti.
O tarihte kocalari müsrik oldugu için sirf âile yuvasini bozmamak maksadiyle hicret'e katilmayip, tipki Zeyneb'in yaptigi gibi, Mekke'de kalan müslüman kadinlar vardi. Ayni sekilde müslümanligi kabul etmis erkeklerle evli olupda kendileri müslüman olmayan kadinlar da vardi. Hemen ekleyelim ki Muhammed, daha sonraki bir tarih itibariyle Kur'ân'a âyet koyarak müslüman kadinlarin inkârci erkeklere ve inkârci kadinlarin da müslüman erkeklere "helâl' olmadiklarini hükme baglamis ve müslüman erkeklere de inkârci kadinlari nikâhlarinda tutmamalarini emretmistir (Bkz. 60 Mümtahine 10).
Fakat her ne hal ise durum su ki Zeyneb, hicret sirasinda Mekke'de kalip kocasi ve çocuklari ile birlikte mutlu bir yasam sürdürür. Ancak ne var ki bu mutlu yasam, hicret olayindan iki yil sonra, Müslümanlarla Kureys arasinda cereyan eden Bedir savasi sonucu kesiklige ugrar. Çünkü Kureys ordusunda Muhammed'e karsi savasan Abû'l As, müslümanlarin galebe çalmalari sonucunda müslümanlara esir düsmüstür. Muhammed, ele geçirilen esirlerin "fidye" (para ve mal) karsiliginda serbest birakilmasini kararlastirdigi için damadi Abû'l As'in da fidye vermesini ister ve kendisine söyle der: "Mekke'ye adam gönder, tâ ki seni satin alsinlar. Biraz nesne getirsinler" .
Abü'l As derhal Mekke'de bulunan karisi Zeyneb'e adam gönderip: "Bana biraz nesne gönder ve beni satin al" diye haber iletir [24] .
Kocasini kurtarmak maksadiyle Zeyneb, gerekli fidye'yi hemen gönderir. Gönderdigi sey anasi Hadice'den kalma bir gerdanliktir. Söylendigine göre Muhammed gerdanligi görünce duygulanir ve onun bu halini gören Ashab, kendilerine âid fidye payindan vazgeçtiklerini bildirirler. Bunun üzerine Muhammed, Abû'l As'i hemen serbest birakacak yerde karsisina alir ve eger Zeyneb'i, Medine'ye gönderecek olursa onu serbest birakacagini bildirir ve söyle der: "Yâ Abû'l As, kizim sana haramdir. Sen kâfirsin. Eger Müslüman olursan sana (onu) vereyim" [25] .
Düsündügü sudur ki Abû'l As, çok sevdigi Zeyneb'i terketmemek için müslümanligi kabul edip Medine'ye tasinacaktir. Fakat düsündügü gibi olmaz, çünkü Abû'l As, müslümanligi kabul etmektense karisini Medine'ye, Muhammed'in yanina, göndermeye hazir bulundugunu söyler. Bunun üzerine Muhammed onu, bu sartla serbest birakir; o da hemen Mekke'ye döner. Döner dönmez de Zeyneb'e olan bitenleri anlatir, ve derhal hazirlanip yola çikmasini ister. Fakat Zeyneb kocasindan ayrilmak niyetinde degildir. Bununla beraber kocasinin vermis oldugu namus sözünü yerine getirmekten baska çâre kalmadigini düsünerek gitmeyi kararlastirir. Kocasi onu yola çikarmak üzere gerekenleri yapar, ve bir deve'ye bindirip, yanina da iki koruyucu katar. Bir rivâyete göre bu koruyuculardan birinin Hebbâr Ibn-i Esved ve digerinin de Hâlid Ibn-i Abd-i Kays adinda kimseler oldugu anlasiliyor [26] .
Diyânet yayinlarina göre kafile yola koyulduktan az sonra bu iki koruyucu, Zeyneb'in bindigi deveyi ürkütüp kadinin düsmesine sebeb olurlar. Güyâ Zeyneb hamile olugu için, deve'den düsmekle çocugunu kaybetmis, ve bundan dolayi daha sonraki yillarda ölmüstür (Bkz. Sahih-i..., Cilt VIII, sh. 348).
Bir baska rivâyete göre de Abû'l As, koruyucu olarak kendi kardesi Kinâne ile iki koruyucu seçip kafile'yi yola çikardiktan sonra Kureys'liler, Bedir yenilgisinden sonra bir de bu sekilde Muhammed'in istegiyle Zeyneb'in Medine'ye gönderilmesini haysiyet kirici bulup Zeyneb'i yoldan geri çevirmek için çete göndermisler, ve iste bu çete'ye mensup olan Hebbâr Ibn-i Esved ile Hâlid Ibn-i Abd-i Kays adindaki kisilerin müdahelesi yüzünden Zeyneb deve'den düsmüstür. Fakat her seye ragmen Zeyneb, en sonunda Medine'ye götürülüp, Muhammed'e teslim edilir. Bu tarihten sonra çocuklariyle birlikte dört büçük yil kadar Medine'de kocasindan uzak yasayacaktir.
Bir rivâyete göre güyâ hamile bulundugu için, deve'den düsmekle çocugunu kaybetmistir. Bazi kaynaklar, daha sonraki yillarda vuku bulan ölümünün bu düsme olayi ile ilgili oldugunu kaydederler.
Fakat her ne olursa olsun durum su ki Muhammed, bu olay vesilesiyle: "Fülân ve fülân kisilere rast geldiginizde (bunlari yakalayi¹) ateste yakiniz!" diye emir verir. "Fülân ve fülân" dedigi kisiler, Zeyneb'in deve'den düsmesine sebeb olan Hebbâr Ibn-i Esved ile Hâlid Ibn-i Abd-i Kays adindaki kisilerdir.
Fakat bu emri verdikten hemen sonra fikir degistirir ve bu kisilerin diri diri ateste yakilmak sûretiyle degil, baska usûllerle öldürülmelerini ister; söyle der: "Ben (önce) size fülân ve fülâni ele geçirdiginizde atesle yakmanizi emretmistim. Halbuki atesle yalniz Allah ta'zib eder. Bu sebeble siz bu serirleri buldugunuzda (yakmayiniz da) öldürünü"z. (Ebû Hüreyre'nin rivâyeti olan bu Hadis için Bkz. Sahih-i..., Cilt VIII, sh. 346-7, Hadis no. 1238).
Burada geçen "ta'zib" sözcügü
"azab vermek", "eziyet etmek"
demek olduguna göre, anlasilan o ki Muhammed, diri diri ateste
yakmayi (yâni "ihrâk" cezasini),
Tanri'ya özgü bilip, bunun kadar azab verici diger ceza
usûllerinin uygulanmasini kul'lara (ve dolayisiyle yöneticilere)
uygun bulmustur. Bu diger usûlleri de Kur'ân'a koydugu
hükümlerle belli etmistir ki bunlar arasinda "el-bilek
kesmek" (K. Mâide 38), ya da "asmak",
ya da "el ve ayaklari çaprazlama olarak dogramak"
(K. Mâide 33) gibi cezâ uygulamalari vardir.
Bu vesileyle deginmek yerinde olacaktir ki Muhammed'in "Atesle yalniz Allah ta'zib eder" seklinde olan hadis hükmünü okurken akla gelen ilk soru su olmaktadir: Madem ki ateste yakma cezâsi Tanri'ya özgü olmak gereken bir cezâ sekli idi, o halde neden acaba Muhammed bu cezâ usûlünü, "peygamberligini" ilân ettigi tarih'den 12 ya da 13 yil sonrasina (yâni hicret'in 2ci ya da 3cü yilinda cereyan ettigi kabul edilen Bedir savasina) varincaya kadar uygulamistir? Neden acaba daha ilk baslardan itibaren: "Atesle yalniz Allah ta'zib eder" diyerek bu bu cezâ usûlünü uygulamadan kaldirmamistir?
Islâmcilar (örnegin Diyânet Isleri Baskanligi'ndaki "yetkililer") bu hususu açikliga kavusturacak yerde, kendilerine özgü o çeliskili kafa yapilariyle daha da içinden çikilmaz sonuçlara yönelirler. Zirâ onlara göre Zeyneb'in deve'den düsürülüp bu yüzden çocugunu kaybetmesi ve daha sonraki yillarda ölmesi, agir bir "cinâyet" olup, agir cinâyetin cezâsinin da "ateste yakilmak" gibi agir bir cezâ olmasi dogaldir; ve yine onlara göre, esasen o dönemde diri diri ateste yakmak (yâni "ihrâk" cezasi), "vahset" niteliginde bir cezâ sayilmamaktaydi.
Bu mantiktan hareketle Islâmcilar (örnegin Diyânet), Zeyneb'i deve'den düsürenler hakkinda Muhammed'in, ilk önce ateste yakma cezâsini uygun ve yerinde bulurlar. Bununla beraber, fikir degistirip bu ceza usûlünü kaldirmis olmasini da gerekli sayarlar, çünkü onlara göre Muhammed böylesine "vahsi" bir cezâ'yi Islâm dini'nin "yüceligi" ile "kâbil-i te'lif" bulmamistir, yâni bagdastiramamistir. Diyânet'in açiklamasi aynen söyle: "Bu cihetle Resûlullâh, ilk önce böyle bir cezânin tatbikini emretmisken bunu Islâm Dini'nin te'sis etmekte oldugu âli medeniyetle kâbil-i te'lif bulmiyarak bilâhare ölüm cezâsiyle cezâlandirilmasini emir buyurmustur" (Bkz. Sahih-i..., VIII, sh. 348).
Yâni Diyânet'in açiklamasina göre Muhammed, atesle yakma ("ihrâk") cezâsini önceleri "dogal" bilirken, sonradan fikir degistirmis ve "vahset" niteligindeki bu cezâ'yi, Islâm dini'nin getirmekte oldugu "medeniyet" anlayisina uygun bulmadigi için, uygulamaktan kaldirmistir.
Simdi geliniz hep birlikte, Islâmcilarin (ve Diyânet'in) sapli bulunduklari bu zavalli mantigi akil süzgecinden geçirelim ve bu mantigin hem Muhammed ve hem de Tanri anlayisi bakimindan yarattigi olumsuz sonuçlari inceleyelim.
Bir kere Islâmci kesim (Ve Diyânet), Muhammed'in diri diri ateste yakma gibi bir cezâ seklini (yâni "ihrâk" cezasini) Islâm'in getirdigi "üstün medeniyetle" bagdasmaz nitelikte buldugu için uygulamaktan kaldirdigini bildirmekteler (Bkz. Sahih-i..., Cilt VIII, sh. 348).
Oysa ki Muhammed, atesle yakma cezâsini: "Bu cezâ vahset niteliginde bir cezâ'dir, bu nedenle Islâm medeniyetiyle bagdasma"z seklindeki bir gerekçeyle uygulamadan kaldirmis degildir; aksine "Atesle yalniz Allah ta'zib eder" diyerek bu tür bir cezâ seklini "Tanrisal" nitelikte buldugunu ortaya vurmustur. Bunu yaparken muhtemelen "kâfirlerin" Cehennem'lerde atese atilmak sûretiyle yakilmak sûretiyle cezalandirildiklarini, ve bu tür bir cezalandirmanin ancak ve ancak Tanri'ya âid bir sey oldugunu düsünmüs olmalidir.
Su hâle göre Islâmcilar (ve Diyânet'teki "üstadlar"), Muhammed'in Tanri'ya özgü ve "yarasir" buldugu bir cezâ seklini "vahset" niteliginde bir sey bilip Islâm Medeniyet'iyle bagdasmaz saymis olmaktadirlar. Daha baska bir deyimle böyle yapmakla, hem Muhammed'i ve hem de Tanri'yi güç durumda biraktiklarinin, hattâ asagilattiklarinin farkina varmamaktadirlar. Zirâ "Islâm medeniyetiyle bagdasma"z dedikleri bir cezâ'nin Muhammed tarafindan Tanri'ya özgü sayildigina aldirmamaktadirlar.
Öte yandan bu ayni Islâmcilar (ve Diyânet), her
ne kadar "atesle diri diri yakma" cezâsi'nin "üstün
Islâm Medeniyeti" ile bagdasmaz oldugunu ve bu nedenle
Muhammed tarafindan uygulamadan kaldirildigini bildirmekle beraber,
bu cezâ yerine uygulanan diger ölüm cezâ'larinin
"niteliklerine" ses çikarmazlar. Örnegin
"el ve bilek kesmek", ya da "el ve ayaklari çaprazlama
dogramak", "recmetmek" (taslamak) vs... gibi, insanlari
diri diri atesle yakmaktan hiçte asagi kalmayan "ser'i"
cezâ'lari, "Islâm Medeniyeti" ile bagdasir
bulmaktan geri kalmazlar. Böylece fikren tutarsiz ve çeliskili
olduklarini bir kez daha ortaya vurmus olurlar.
Islâmcilarin ve Diyânet'in bu yukardaki Zeyneb olayi vesilesiyle basvurduklari bir takim yalanlar daha vardir ki o da, Zeyneb'i deve'den düsürenlerin "çok hakli olarak" ateste yakilma cezâsina mahkum edilmis olmalariyla ilgilidir. Çünkü güyâ Zeyneb o tarihte hamile oldugu için, deve'den düsürülmekle çocugunu kaybetmis, ve ayni zamanda belini kirmistir; bu yüzden de pek genç yasta iken ölmüstür. Diyânet'in açiklamasi aynen söyle "Bunlar yolda Zeyneb'in bindigi deveye müdâhale ederek hâmil bulunan Zeyneb'i mahfesinden düsürmege ve hiyânetle vaz-i hamline ve en sonu helâkine sebeb olmuslardir. Bu agir cinâyetin cezasinin da o nispette agir olacagi tabii idi. O devirde ihrâk cezâsi da vahset sayilmazdi..." (Bkz. Sahih-i..., cilt VIII, sh. 348)
Bu satirlari okuyanlar muhtemelen sanacaklardir ki Zeyneb, deve'den düsürülmekle ölmüstür ve bu nedenle düsürenlerin, ateste yakilmak gibi agir bir cezâ'ya çarptirilmalari dogaldir. Oysa ki Zeyneb, bu olay sirasinda (yâni deve'den düsürüldügü zaman) ölmüs degildir. Aksine olaydan sonra Medine'ye, babasinin (yâni Muhammed'in) yanina götürülmüs, orada kocasindan uzak olarak dört buçuk yil kadar yasamis ve nihâyet kocasi'nin müslümanligi kabulü üzerine onunla yeniden birlikte yasamaya baslamistir. Daha dogrusu Muhammed onu Abû'l As'a yeniden nikâhlamistir. Söylendigine göre Zeyneb, kocasiyle ikinci kez evlenmesinden iki yil donra ölmüstür. Daha baska bir deyimle deve'den düsürülme olayi ile ölüm olayi arasinda 7 ya da 8 yillik bir zaman geçmistir. Öte yandan deve'den düsürüldügü tarihte hamile olup olmadigi hususu da belli degildir. Bir an için belinin incindigi farz edilse bile, böyle bir olay'in sekiz yil sonra vuku bulan bir ölüme sebebiyet vermis olacagini düsünmek de güçtür.
Fakat farz edelim ki Zeyneb, Islâmcilarin dedikleri gibi, deve'den düsürülme sonucu ölmüstür. Pek iyi ama böyle bir olayi, Diyânet'in :
"Bu agir cinâyetin cezasinin da o nispette agir olacagi tabii idi. O devirde ihrâk cezâsi da vahset sayilmazdi..." seklindeki mantiga sarilarak ele almasi, daha baska bir deyimle ölüme sebeb olan kisilerin atesle yakilmalarini "dogal" bulacak sekilde yorumlamasi insafa sigar mi?
Yine ayni sekilde "o devirde vahset sayilmazdi" dedigi ihrâk cezasinin, Muhammed tarafindan "Tanri'ya âid bir cezâ seklinde" gösterilmesi üzerine: "Resûlullâh, ilk önce böyle bir cezânin tatbikini emretmisken bunu Islâm Dini'nin te'sis etmekte oldugu âli medeniyetle kâbil-i te'lif bulmiyarak bilâhare ölüm cezâsiyle cezâlandirilmasini emir buyurmustur" seklindeki bir yoruma baglamasi Tanri'ya karsi saygisizlik olmaz mi?
Ya da Muhammed'i, bu olay vesilesiyle "ilâhi" intikam yollarina basvurmus gibi tanimlamasi "fazilet" anlayisiyle bagdasir mi?
Görülüyor ki Kissa'lari ve seriât verilerini akil süzgecinden geçirdigimiz her kez, seriâtçi'nin düsünme gücünden ne kadar yoksun ve Tanri'nin "yüceligi" fikrinden ne kadar uzak oldugu ortaya çikmakta.