Mal ve Para Karsiliginda "Kisilerin Kalblerinin Islâm'a Isindirilmasi"nin Hikâyesi

(Müellefetü'l-Kulüb)

Hicret'in sekizinci yilinda Muhammed Mekke'yi ele geçirir; geçirdikten az sonra da Hevazin'ler üzerine yürür. Sebeb olarak da, göndermis oldugu casuslar sayesinde Hevazin'ler'in, Mâlik b. Avf kumandasinda, müslümanlara karsi saldiriya gececegini ögrenmis oldugunu ve bunu önlemek istedigini söyler.

Hevazin'ler, Kuzey Arabistanda yasayan büyük bir Arap kabilesi olup önemli kollari arasinda Tâ'if'de oturan Sâkif'ler vardir. Vaktiyle, yâni daha Mekke'de bulundugu dönemde Muhammed, amcasi'nin ölümü üzerine koruyucusuz kaldigi için yardim istemek ve Sâkif'leri Islâm'a sokmak maksadiyle Tâif'e gitmis ve fakat onlardan kötü muamele görmüs oldugu için, Hevazin'lerle çarpismayi bir intikam alma saymistir. Nitekim bu savastan hemen sonra Tâif'i kusatmasi bunun kanitidir. Hemen ekleyelim ki bu kusatma sirasinda büyük bir direnmeyle karsilasmis olup, gördügü bir rü'yâ'dan söz ederek kusatma'dan vazgeçmistir.

Müslüman'larla Hevazin'ler, Mekke'ye on mil kadar bir mesafede bulunan Arafât dagi yaninda karsilasirlar. Fakat daha ilk çarpismada müslümanlar yenilgiye ugrayip dagilir ve kaçmaya baslarlar. Islâm kaynaklarinin bildirmesine göre Muhammed, durumun "vehametini" kavrayarak, yerden bir avuç toprak alip düsmana savurur ve savunurken de bed-dua'larda bulunur. Bazi rivâyete göre de "Yâ Rab! Sakife hidâyet nasib eyle de bize getir" diye duâ eder.

Iddiâ olunur ki, bu sekilde yerden toprak avuçlayip düsmana dogru atmasi ve yukardaki sekilde konusmasi sayesinde, müslüman askerlerini cesaretlendirip tekrar düsmana karsi yürütmüs ve zafere eristirmistir.

Zafer sonucu olarak ele çok büyük miktarda ganimet geçirilmistir: 24,000 deve, 40,000 davar, 4,000 "okiyye gümüs" ve 6,000 kadar esir ve kadin elde edilmistir. Söylendigine göre alinan bu ganimet, o tarihe kadar alinan gânimetlerin misli görülmedik bir derecesinde çoktur (Bkz. Sahih-i..., Cilt VIII, sh. 439).

Tanri'ya ve Muhammed'e âit oldugu kabul edilen miktar ayrildiktan sonra bütün bu ganimet mallari ve esirler, Ci'râna denilen bir yere götürülüp bekletilir. Oysa ki savasa katilan müslümanlar, ganimetin bir an önce paylastirilmasini sabirsizlikla beklemektedirler. Bununla beraber sabirsizlik yüzünden ganimetten ufak tefek seyler yürütenler de olur. Bunlardan biri Akil Ibn-i Ebi Tâlib adinda biridir ki, Huneyn günü savastan sonra evine döndügünde karisi Seybe'nin: "Harb meydanindan geliyorsun! Müsriklerden ne igtinâm ettinse (ne yagma aldinsa) [46] göster bakayim" demesi üzerine: "Bir igne (aldim, elbiseni dikersin, al!" diye cevap verir. Fakat söylendigine göre daha sonra Muhammed'in halka hitaben: "Yedinde ganimet mali olanlar igneden iplige kadar iâde etsinler" seklindeki ikâzi üzerine karisindan igneyi alarak getirmis ve ganimet mallari arasina birakmistir (Bu husus için Ibn-i Ishak'in Siret'ine bakiniz. ayrica bkz. Sahih-i..., Cilt VII, sh. 100).

Ancak ne var ki Muhammed'in aklinda, kendisine yararli olabilecek bazi önemli kisilere, ganimet'ten bol miktarda pay vermek fikri yatmaktaydi. Zira kanisina göre bu kisiler, her ne kadar Islâm'i kabul etmis olmakla beraber, yeteri kadar Islâm'a ve dogrusu kendisine bagli degillerdi. Bu önemli kisiler arasinda Mâlik Ibn-i Avf gibi, düsmanin en genc ve atesin baskumandani ve Arab'in en güçlü sairlerinden biri, ve yine Ebû Süfyân Ibn-i Harb gibi, uzun yillar boyunca düsman bildigi ve fakat Mekke fethinden sonra kendisine boyun egdirttigi çok becerikli, çok zeki, askeri ve idari bakimdan son derece yetenekli kimseler vardi. Bunlardan gayri, yine Mekke esrâfindan ya da Arap seyhlerinden Safvân Ibn-i Ümeyye, Üyeyne Ibn-i Hisn-i Fizâri, Ekra' Ibn-Hâbis, Abbâs Ibn-i Mirdas, Alkame gibi çok etkili ve nufuzlu kisiler bulunmaktaydi. Muhammed, bu kimselerin kendisi için son derece yararli olacaklarini hesaplamisti; nitekim de öyle olmustur. Bunlarin hepsini "Muellefe-i Kulûb" diye tanimlamistir. Bu deyim mal ve para yolu ile "Gönülleri Islâm'a isindirilip pekistirilmek" gereken kisiler anlamina gelir. Muhammed'in söylemesine göre bunlar "yeni müslüman" olup "gönüllerine henüz müslümanlik sevgisi yerlesmemis" bulunan kimselerdi; ve bu kimseleri müslümanliga isindirabilmek, ya da müslümanliga zarar vermekten uzak kilabilmek için, kendilerine ganimet'ten bol pay vermek gerektigini düsünürdü (Bkz. Sahih-i..., Cilt V, sh. 327).

Bunun böyle oldugunu anlatmak için: "Ben Kureys'e (müslümanliga) isinmalari arzusiyle (ganimet malindan çok hisse verdim. Çünkü onlar câhiliyet devrine yakindirlar" dedigi rivâyet olur (Buhari'nin Enes Ibn-i Mâlik'ten rivâyeti için bkz. Sahih-i..., Cilt VIII, sh. 443, hadis no. 1299). Nitekim bu maksatla bu kisilerden her birine yüzer deve ihsanda bulunmustur. (Bkz. Sahih-i..., Cilt VIII, sh. 439).

Ancak ne var ki bu davranisi, Arap'lari ve özellikle Ensar'dan bir çok kisileri tedirgin eder. Bir takim bedevi araplar, ganimet isteyerek Muhammed'in etrafini sararlar ve yalvaris ve yakarislarla onu sikintiya sokarlar. Hem de öylesine ki, Muhammed "Semüre" denilen dikeni çok bir agacin altina siginmak zorunlugunu duyar. Siginirken de üzerindeki örtü (ridâ'si) agacin iri dikenlerine takilir kalir. Büyük bir hisimla: "Bana ridâmi veriniz!" der ve onlara asla haksizlikta bulunmadigini anlatmak üzere söyle ekler: "Su iri dikenli agacin dikenleri sayisinca ganimet devesi ve sigiri farz olunsa, muhakkak ben onlari aranizda taksim ederim. Sonra siz beni ne cimri, ne yalanci, ne de korkak diye itham edebilirsiniz!" (Bkz. Sahih-i..., Cilt VIII, sh. 445, Hadis no. 1301).

Her ne kadar onlara haksizlik yapmadigini söylerse de çevresindekiler bunu, haksizligin ta kendisi olarak görürler. Ve bu haksizlik, çogu kisileri Muhammed'e karsi ters, hattâ asabi konusmaya sürükler. Örnegin Zülhuveysira adinda biri, Muhammed'e haksizlik yaptigini söyliyerek söyle der: "Yâ Resûlâ'llâh, adâlet et! (Su paylastirma Allâh rizâsi kasd olunarak yapilmis bir paylastirma degildi)". Bazilari da ona katilarak: "Yâ Resûla'llâh! Bizim de deveden, davardan fey'imizi (ganimet payimizi) veriniz " derler.

Bu kisilerin sabirsizlik gösterdiklerine tanik olmak Muhammed'i sinirlendirir ve kalkar onlara bir nutuk çeker. Önce Zülhuveysira hitaben:"Eger ben adâlet etmezsem bedbaht olurum" seklinde bir seyler der. Bir baska rivâyete göre de: "Egêr ben adâlet etmezsem sen bedbaht olursun" seklinde cevap verir (Bkz. Sahih-i..., Cilt VIII. sh. 438, Hadis no. 1296).

Sonra da digerlerine döner ve: "Niçin sabirsizlaniyorsunuz? Ganimet mevâsisi (kesim hayvanlari [47] ) su Tihâme'nin agaçlari sayisinca bile olsa dagitacagim. Bana kimse yalan, buhl (cimrilik), cebânet (yüreksizlik) isnâd edeme"z der ve derken de yanindaki deveden bir tüy kopararak iki parmagi arasina alir ve halka gösterek sunlari söyler: "Ey Nâs (halk)! Va'llâhi sizin ganimetinizden degil bir deve, bir deve tüyü ile bile alâkadar degilim. Aldigim beste bir sehim (pay) de beytülmâle ve bu sûretle sizin fakirlerinize âidtir. Simdi emrediyorum, yedinde ganimet mali olanlar igneden iplige kadar iâde etsinler. Iyi biliniz ki, gânimet malina hiyânet, kiyâmet gününde sâhibi için ârdir, nârdir..." (Bkz. Sahih-i..., Cilt VII, sh. 100-101).

Ensar'dan bazilari da Muhammed'e karsi biraz daha hirçin bir sekilde yakinirlar ve savasi kazanan kendileri olduklari halde parsanin baskalarina dagitildigini öne sürerek Tanri'nin Muhammed'ten hesap sormasini dilerler; örnegin söyle derler: "Allah, Resûlullâh'i yargilasin! O, Kureys'e veriyor da bizi birakiyor. Halbuki kiliçlarimizdan hâlâ Kureyslilerin kanlari damlayor" (Bkz. Sahih-i..., Cilt VIII, sh. 443 ve d. Hadis no. 1300). .

Bu sekildeki konusmalari duyunca Muhammed, Ensâr'a haber gönderip onlari çadirina çagirtir ve: "Ey Ensâr! sizin tarafinizdan söylenmis bir söz bana eristi" diye sertce bir sesle sorar. Onun gazaba geldigini hisseden Ensâr, korkuya kapilip kendisini yatistirmak için: "Yâ Resûla'llâh! Bizim re'y sahiblerimiz hiç bir söz söylemezler (ve söylememislerdir) " derler (Bkz. Sahih-i..., Cilt VIII, sh. 443 ve d. Hadis no. 1300).

Ibn-i Hisâm'in Siyer adli yapitinda anlatildigina göre yukardaki olay su sekilde olusur: Sa'd Ibn-i Ubâde adinda biri, Muhammed'e giderek Ensar'i temsilen geldigini söyler ve ganimet paylasimi nedeniyle arkadaslarinin üzgün ve sikâyetçi olduklarini belirterek: "Yâ Resûla'llâh! Ensar (ganimet mallarinin) bu sûretle taksiminden dolayi (size) karsi gönüllerinde teessür duymuslardir. -Ganimet malini (Tanri elçisi) kendi kavmi arasinda bol bol dagitti, (Arap kavmine) büyük atiyyeler verdi de Ensa'a bir sey vermedi- diyorlar" der.

Bunun üzerine Muhammed ona sorar:"Ey Sa'd, sen de bu fikirde misin?". Muhammed'in bu sorusuna Sa'd Ibn-i Ubâde, büyük bir nezâketle cevap verir: "Yâ Resûla'llâh! Ben de kavmimden bir ferd (birey) olmaktan baska bir sey degilim".

Bu cevap üzerine Muhammed: "Öyle ise haydi kavmini su hazirede (çevresi duvar olan yerde) topla" diye emreder. Sa'd derhal çikip arkadaslarini toplar ve Muhammed'e bildirir. Muhammed Ensar'a hitap ederek onlari Tanri'nin inâyetine kavusturdugunu, onlar için fedakarliklarda bulundugunu, onlari fakirlikten kurtardigini hatirlatarak söyle sorar:

"Ey Ensâr! hakkimda gönlünüzde duydugunuz teesürü isittim. Siz dalâlet (günah, yanilgi) içinde iken ben size gelmis degil miyim ve benim vâsitamla Allah'in hidâyeti (sizlere) erismis degil midir? Siz fakir iken benim hicretimle Allah sizi igna (varlikli) etmedi mi? Aranizdaki bugz-u adâvet (düsmanlik) sizi kemirirken, kudûmumla (ayagimi ülkenize basmamla) Allah kalblerinizi birlestirmedi mi?" . Bu soruya Enâr hep birden: "Evet Allah ve Resûlullah'in üzerimizdeki minnet ve sükrâni daha âlidir" (buyüktür)" diye cevap verirler.

Bunun üzerine Muhammed onlara, onlardan gördügü yardimlari siralar; baskalarinin kendisini yalancilikla suçlarken, onlarin dogruladiklarini; baskalari kendisini yerinden yurdundan ederlerken, onlarin konukladiklarini söyliyerek onlarin gururunu oksar.

Ve sonra, neden dolayi onlari ganimet malinin bir kismindan mahrum birakip bu paylari Kureys'den bazi kimselere "fazla pay" olarak verdigini açiklar: "Ey Ensâr cemâati!" der , "Birtakim kimselerin kalblerini te'lif ile müslüman olmalari için verdigim ve müslümanliginizin (gücüne ve gelismisligine) güvenerek sizi mahrum ettigim (önemsiz) dünyâ metâindan dolayi caniniz mi sikildi, nefsinizde bir endise mi buldunuz?".

Bu sözleriyle Ensâr'i öylesine duygulandirir ki, dinleyenler hüngür hüngür aglamaya baslarlar; o derece aglarlar ki, akan göz yaslari yüzünden sakallari sirsiklam olur. Bir yandan aglarlarken, bir yandan da hep birlikte, kendileri için Muhammed'in "mutluluk" kaynagi oldugunu söylemekten geri kalmazlar; söyle derler: "Biz kismet ve vesile-i hazz-ü meserret olarak Resûlullâh'i isteri"z (Bkz. Sahih-i..., Cilt VII, sh. 103) [48]

Görülüyor ki Muhammed, kisilerin duygusalligini kabartan etkili konusmasiyle, kendi aleyhine olan bir durumu kolaylikla kendi lehine dönüstürebilmistir. Bunu sagladiktan sonra bu kimselere, develerini, koyunlarini vererek evlerine gönderir. Bu arada ganimetin büyük kismini, kendisine yararli olacagini düsündügü kisilere dagitarak onlarin minnetini ve bagliliklarini, biraz daha kazanmis olur.

Söylemeye gerek yoktur ki bu uyguladigi usûl maddi çikar saglama yolu ile kisileri Islâm'a baglamaktan baska bir sey degildir. Turan Dursun gibi büyük din bilginleri, Muhammed'in uyguladigi bu usûlü "rüsvet" niteliginde tanimlarlar [49] . Bu usûlü Muhammed sadece Hevazin savasindan sonra degil fakat genellikle her firsatta, her ganimet alista, ya da her sadaka ve zekât dagitilisinda kullanir olmustur. Fakat hemen her kullanista, bazi kisilerin sikâyetine maruz kalmis ve her kalista da onlari susturmakta güçlük duymamistir. Ilginç bir örnek olarak Ali'nin Yemen'e gönderilmesi ve düsman takibi islerini görmesi, ganimetler edinmesi, ganimett'ten kendisine hisse olarak cariye ayirmasi, ve nihâyet Muhammed'e âit beste bir ganimet hissesi olarak altin cevherleri getirmesi ve Muhammed'in de bunlari Müellefe-i Kulûb'e dagitmasi ile ilgili su olaylari verelim:

Hunayn ganimetini, yukarda belirttigimiz sekilde, Ci'râne'de paylastirdiktan sonra Muhammed, Hicret'in onuncu yilinda Yemen'e bir mektup ve mektupla birlikte Hâlid Ibn-i Velid kumandasinda asker gönderir. Mektupta Yemen'lilerin Islâm olmalari istenmektedir. Yemen'liler, Muhammed'in artik iyice güçlenmis oldugunu ve ona karsi gelmenin mümkün bulunmadigini, Islâm olmadiklari taktirde felâkete ugrayacaklarini düsünerek Islâm'i kabul ederler [50] . Bu is bittikten sonra Mu'azi gönderip Yemenlilere müslümanligi ögretmesini emreder. Daha sonra da Ali Ibn-i Ebi Tâlib'i göndererek Tanri'ya ve kendisine düsen beste bir ganimet hissesini getirmesini ister; gönderirken de söyle der: "Evvelce Hâlid Ibn-i Velid'in yaninda Yemene'e giden mücâhidlere i'lân et: bunlardan seninle beraber düsman tâ'kibine gitmek isteyenler gidip tâ'kip etsinler (yeni ganimetten yararlansinlar); dileyenler de gitmeyip geri dönsünler...". (Bkz. Sahih-i..., Cilt X, sh. 351, hadis no.1640).

Emir geregince Ali gider ve ele geçirdigi ganimetten kendisine bir câriye ayirip, tabaklanmis mesin bir torba içinde henüz topragindan tasfiye edilmemis altin cevherini, Muhammed'e aid beste bir ganimet hissesi olarak getirir. Ancak ne var ki, daha henüz Yemen'de iken, yâni yola çikmazdan önce, ganimetten bir câriye'yi ayirip onunla cinsi münasebette bulunmasi, Büreyd adindaki biri tarafindan hos karsilanmaz. Büreyd sikâyette bulunmak için Halid Ibn-i Velid'e gider ve: "Su Ali'yi görmüyor musun (bak ne yapti)" der. Anlasilan sikâyeti pek bir ise yaramamis olmali ki Medine'ye geldiklerinde, ayni sikâyeti Muhammed'e tekrarlar. Muhammed kendisine sorar: "Ey Büreyd! Ali'ye sinirleniyor musun?". Büreyd: "Evet" der. Bunun üzerine Muhammed kendisine sunlari söyler: "Hayir Ali'ye darilma! Çünkü onun ganimet malinin beste birindeki hissesi, aldigi câriyeden daha çoktur" (Bkz. Sahih-i..., Cilt X, sh. 353, Hadis no. 1641).

Böylece Büreyd'i susturduktan sonra, Ali'nin getirdigi beste bir ganimet payi olan altin cevherini, "Müellefe-i Kulûb"ten saydigi dört kisi arasinda paylastirir. Bu dört kisi Necid bölgesi sergederlerinden olup Islâm'a zarar vermeleri muhtemel bilinen kimselerdi [51] . Bu kisilerin gönüllerini Islâm'a isindirabilmek için sanki baskaca bir yol bulunamazmis gibi Muhammed, maddi çikarlar (ve Turan Dursun'un deyimiyle "rüsvet") saglamayi tercih etmis görünmektedir.

Fakat bu davranisi, Ashab'dan bazi kisilerin i'tirâz'ina sebeb olur. Bunlardan biri: "Bu ihsâna biz bunlardan müstahak idik" diye konusur. Bu söz Muhammed'in kulagina gidince Muhammed sinirlenir ve yaninda bulunanlara kendisinin Tanri'nin bile güvendigi bir kimse oldugunu ve her dâim gökyüzünden kendisine haberler gönderildigini söyler; söyle der: "Siz bana i'timâd etmiyor musunuz? Ben göktekilerin bile eminiyim! Sabah aksam bana gök yüzünün haberi (vahiy) geliyor!". Yâni anlatmak ister ki yapmis oldugu her is Tanri'nin onayina dayalidir ve su hâle göre ganimeti bu dört kisi arasinda paylastirmakla Tanri'nin irâdesine aykiri bir sey yapmis degildir. Fakat bu sözleri dinleyenler pek tatmin olmazlar. Islâm kaynaklarinin tanimlamasina göre "iki gözü çökük, yanaginin iki elmacigi çikik, alni yüksek, gür sakalli, basi trasli tam vahsi ve mürteci" bir kisi ayaga kalkip: "Yâ Resûla'llâh, Allah'tan kork" diye bagirir. Onun bu halini görünce Muhammed, biraz daha sinirlenmis olarak: "A hortlayan kisi! Ben, yeryüzündeki insanlarin Allah'tan korkmaga lâyik (ve en çok korkan)i degil miyim?" der.

Muhammed'i dinleyen bu kisi cevap vermeden arkasini dönüp oradan uzaklasir. O sirada Muhammed'in yaninda bulunan Hâlid Ibn-i Velid, adamcagizin bu kadarcik i'tirâzi'nin bile ölüm cezâsi için yeterli oldugunu düsünerek, kilicina sarilir ve: "Yâ Resûla'llâh! (izin ver de) sunun kafasini vurayim" der. Fakat Muhammed: "Yok vurma! Bunun ileride namaz kilan bir kisi olmasi umulur" der (Buhari'nin Ebû Said-i Hudri'den rivâyeti olan bu hadis için bkz. Sahih-i..., Cilt X. sh. 354 ve d, Hadis no. 1642).

Anlasilan o ki Muhammed bu adami, hosgörü nedeniyle ölümden uzak kilmis degildir. Kurtubi gibi Islâm kaynaklarindan ögrenmekteyiz ki öldürtmemesinin nedeni, halk arasinda: "Muhammed Ashabini öldürüyor" seklinde söylentiler çikacagindan ve bunun da kendisi aleyhine sonuç doguracagindan çekinmesidir (Bkz. Sahih-i..., Cilt X. sh. 357).

Daha baska bir deyimle Muhammed, bu kisinin bu sekildeki i'tirâzi'ni, yâni kendisine: "Allah'tan kork" diye bagirmis olmasini, aslinda ölümü gerektiren "küstahca" bir davranis olarak görmüstür. Söylendigine göre bu kisi, kendisine daha önce, Hüneyn ganimetinin paylastirilmasi sirasinda da: "Yâ Muhammed! adâlet eyle" diye konusan Zülhuveysira'dir. Pek muhtemeldir ki Muhammed, onun bu sekildeki i'tirâz'larinin baskalarina "kötü" örnek olacagini, baskalarini da ayni dogrultudaki davranislara sokacagini düsünerek öldürülmesinin uygun olacagini hesaplamistir. Nitekim Islâm kaynaklari dahi, eger halk arasinda olumsuz etki yaratmayacagini bilmis olsa, Muhammed'in bu kisiyi öldürtmekten geri kalmayacagini belirtirler. Belirtirlerken de yukardaki olayin geri kalan kismini kendilerine destek edinirler. Söz konusu olayin devami söyle:

Muhammed'in: "Yok vurma! Bunun ileride namaz kilan bir kisi olmasi umulur" diye konusmasi üzerine Hâlid Ibn-i Velid: "Yâ Resûla'llâh! Namaz kilanlardan öyle kimseler vardir ki, onlar gönüllerinde olmiyan seyi dilleriyle söylerler" diye karsilik verir. Onun bu sözlerine Muhammed: "(Ey Hâlid) ben nâsin (halkin) kalblerini açmaga, karinlarini yarmaga me'mûr degilim" diye karsilik verir; yâni anlatmak ister ki kisilerin içyüzünü Tanri'dan baska kimse bilmez ve bu nedenle kendisi ancak onlarin dis görünüsüne göre hükmetme durumundadir.

Hemen belirtelim ki bunu söylerken pek içten konusuyor degildir, çünkü o, çogu zaman kisilerin kalblerinde geçenleri bildigini söyliyerek hareket etmistir; nitekim "müellefe-i kulûb" diye tanimladigi kisiler, Islâm'a bagli görünen ve fakat kalbleri Islâm'a isinmamis olan kimselerdir. Onlarin kalblerini Islâm'a isindirmak istedigini söyledigi içindir ki, ganimetten fazlaca pay verme usûlunü getirmistir.

Yine bunun gibi, bir çok müslüman kisiyi o, yine içyüzleri itibariyle Islâm'a bagli degillerdir diye "munafik" olarak ilân etmis ve onlar hakkinda (velevki akraba olsunlar) magfiret dilenmesini yasak etmistir.

Ve iste bundan dolayidir ki, biraz önce degindigimiz gibi, Hâlid Ibn-i Velid'e hitaben "(Ey Hâlid) ben nâsin (halkin) kalblerini açmaga, karinlarini yarmaga me'mûr degilim" derken gerçegi yansitmamistir.

Fakat her ne olursa olsun, Hâlid'e bu sekilde konusurken, bir yandan da kendisine "Allah'tan kork" deyip giden kisi'nin arkasindan bakip: "Sunun soyundan öyle bir nesil türeyecektir ki, onlar her zaman güzel sesle Allah Kitâbi'ni okuyacaklar. Fakat Kur'ân'in halâveti (tatliligi) onlarin hançerleri(nden) ileri geçmiyecektir. Onlar -ok av'i (sür'atle delip) çiktigi gibi- dinden çikacaklar" der. Bunu söyledikten sonra bir de söyle ekler: "Eger ben bunlarin zamânina yetismis olsaydim Semûd (ve Ad kavimlerin)in (toptan) helâk oldugu gibi muhakkak bunlari (toptan) öldür(mesini Allah'tan dile)rdim!". (Bkz. Sahih-i..., Cilt X, sh. 354 ve d., hadis no. 1642).

Görülüyor ki biraz önce Hâlid'e: "ben nâsin (halkin) kalblerini açmaga, karinlarini yarmaga me'mûr degilim" diyen Muhammed, insanlarin içyüzlerini, yâni kalblerini bilircesine konusmakta ve bu bazi kisilerin, bir gün gelip din'den çikacaklarini anlatmaktadir. Anlatirken de "Eger onlarin zamanina yetismis olsaydim bunlari öldürmesini Allah'tan dilerdim" seklinde eklemektedir.

Kuskusuz ki bunlari söylerken, dinden çikan, ya da farkli din ve inançta olan ya da kendisine karsi kafa tutan kimselere karsi hosgörüsüzlügünü ortaya vurmus olmaktadir, çünkü istedigi sey bu kisilerin, tipki Semud ve Ad kabilelerinin bir zamanlar "helâk" oldugu gibi, yok olmalaridir.

Öte yandan bu sözler, yine biraz önce Hâlid Ibn-i Velid'e söyledigi: "Yok vurma! Bunun ileride namaz kilan bir kisi olmasi umulur" seklindeki sözleriyle de çatismaktadir. Çünkü bir yandan kendisine kafa tutan kisi hakkinda:"ileride namaz kilan bir kisi olmasi umulur" derken, diger yandan da bu kisinin soyundan olan kimselerin süratle din'den çikacaklarini anlatmak üzere:"Sunun soyundan öyle bir nesil türeyecektir ki, onlar her zaman güzel sesle Allah Kitâbi'ni okuyacaklar. Fakat Kur'ân'in halâveti (tatliligi) onlarin hançerleri(nden) ileri geçmiyecektir. Onlar -ok av'i (sür'atle delip) çiktigi gibi- dinden çikacaklar" demistir.

Bütün bunlar bir yana fakat bir de su var ki Muhammed, insanlarin müslüman olup olmalarinin, ya da puta tapip tapmamalarinin kendi irâdelerine degil fakat Tanri'nin istegine bagli bulundugunu söylemis ve Kur'ân'a: "Tanri dilediginin kalbini açar onu müslüman yapar, diledigininkini kapatir kâfir kilar" seklinde âyet'ler koymustur (Örnegin En'âm 125). Böyle oldugu halde simdi, yâni yukardaki olay vesilesiyle, söz konusu kisinin din'den çikacagini bildirmektedir. Eger kisilerin kalplerini kapatip "kâfir" yapan Tanri ise, bu takdirde Muhammed'in, yukardaki sekilde Zülhuveysira hakkinda konusmasina ne demeli?

*

Her ne kadar Muhammed: "Rüsvet verene de alana da Allah lânet etsin" [52] seklinde konusmus olmakla beraber, anlasilan o ki, maddi bir kazanç karsiliginda kisileri müslüman yapmanin, ya da müslümanliga isindirmanin "rüsvet" niteliginde bir yönü olmadigini düsünmüstür.

Ancak ne var ki Taberi gibi Islâm dünyasinin en ünlü yorumcularindan tutunuz da günümüzde Turan Dursun gibi en büyük din bilginlerine gelinceye kadar gelmis geçmis kaynaklar, bu tür eylemleri "rüsvet" sözcügünden baska bir tanima sokamamislardir [53] .

Su durumda: "Kisilerin kalplerini pekistirmek maksadiyle onlara ganimet'ten fazla pay ayirmak, mal ve para seklinde maddi çikarlar saglama yoluna basvurmak, Tanri'nin ëyüceligi' fikriyle ne derece bagdasir?" diye sormak gerekmez mi?