Hüdeybiye Andlasmasi Sirasinda Kureys'e Ödün (ta'viz) Verilmesinin Hikâyesi

Seriâtçi bir parti liderinin, ödün (tâ'viz) yolu ile iktidara gelme taktigine basvurmasini, çogu yazarlarimiz, müslümanlikla bagdasmayan bir davranis olarak tanimlayip elestiri konusu yapmislardir. Oysa bu taktigin müslümanliga ve Islâm ahlâkina aykiri düsen bir yönü olmayip aksine 1400 yil gerilere inen bir geçmisi vardir ki, kökenini Hudeybiye andlasmasinda bulur. Bu andlasma, Muhammed'in Mekke'yi fethetmek amacina dayali olarak Kureyslilerle imzaladigi bir anlasmadir, ve tümüyle ödün siyâsetinin bir ürünüdür. Islâm kaynaklarina ve özellikle Diyânet Isleri Baskanligi'nin yayinladigi Sahih-i Buhari Muhtasari (cilt VIII, sh. 143-176; ve Cilt X, sh. 240, 249) adli yapita dayali olarak olayin kisa özeti söyle:

Hicret'in 6.yilinin sonlarina dogru Muhammed, "Umre" (küçük hacc) ve "Kâ'be'yi tavaf" maksadiyle Mekke'yi ziyâret edecekmis gibi görünerek Hudeybiye seferine çikar. Beraberinde 1400 (ya da 1500) müslüman vardir.

Her ne kadar Islâm yazarlari, Muhammed'in Mekke'yi almak için savas yapmak niyetinde olmadigini ve nitekim taraftarlarini silahsiz olarak yola çikardigini söylerlerse pek dogru degildir. Çünkü bir kere Muhammed, Kâ'be'nin "kutsal" bir yer oldugunu ve bu nedenle "putperestler'in" (müsrik'lerin) elinde birakilmasinin söz konusu bulunmadigini sik sik açiklamaktan geri kalmazdi. Mekke'yi müslümanlarin gözünde "kutsal" ve mutlaka ele geçirilmek gereken bir sehir olarak tanimlamak üzere Tanri'nin bu sehri "ihtiram yeri" (sayginlik yeri) seklinde ve daha gökleri ve yeri yarat†igi sirada seçtigini ve "kiyâmet'e kadar muhterem kildigini" söylerdi (Bkz. Sahih-i... , Cilt X. sh. 516). Söylerken de Kâ'be'nin insanligin ilk ma'bedi oldugunu, temellerinin Adem tarafindan atildigini, daha sonra Ibrahim ve oglu Ismail tarafindan yeniden insa olundugunu eklerdi (Bkz. Sahih-i..., Cilt X, sh. 516). Bu itibarla Mekke'nin müslümanlar tarafindan mutlaka ele geçirilmesi gerektigi inancini dinsel bir amaç haline sokmus sayilirdi. Nitekim müslümanlari beraberinde getirebilmek için, bir gece uykusunda gördügü rü'yâ'ya göre Mekke üzerinde zafer saglayacagindan kusku etmedigini söylemistir. Müslümanlar onun bu sözlerini dinledikten sonradir ki sola çikmislardir.

Fakat Muhammed, savas niyetinde olmadigi kanisini yaratmak üzere taraftarlarini hacc giysileriyle ve silahsiz ve fakat "mutad" sekilde kiliç kusanmis olarak ve her yedi (ya da on) kisiye bir deve hesabiyle yola çikarir. Taberi gibi kaynaklarin bildirmesine göre, taraftarlarini silahlandirmasi Ömer b. Hattâb'in hatirlatmasi üzerine olmustur. Güyâ bir menzile geldiklerinde Ömer b. Hattâb kendisine : "Yâ Resulâllah! biz bir yere gideriz ki onun halkinin çogunu biz öldürdük, silahsiz oraya varmak dogru olma"z demis ve bunun üzerine Muhammed Medine'ye adam gönderip her kisinin silahini getirtmistir (Bkz. Taberi, Tarih-i Taberi Tercemesi, Konya 1983, Cilt II, sh. 438 ve d.)

Fakat her ne olursa olsun Kureysliler, Muhammed'in bu kadar kalabalik bir toplulukla Mekke'ye girmesini tehlikeli bulduklari için izin vermezler ve söyle derler: "Istersen sen kâ'be''yi tavaf et, fakat hepiniz birden olma"z.

Bu durumda Mekke'ye karsi saldiriya geçmenin tehlikeli olabilecegini düsünen Muhammed, biraz da Ebû Bekir'in israrlari üzerine, "mütâreke" (baris andlasmasi) yapma yolunu dener. Kureys'i bu sekilde baglamakla, Islâm dini'nin "siyâsi kudret ve mevcûdiyetini" hem onlara ve hem de bütün Cezire halkina tanitabilecegi inanciyla, ne yapip yapip bir andlasmasi imzalamak istegindedir.

Çesitli yollardan Kureys'lilere, savas fikrinde olmadigini, ve onlarla "mütareke" imzalamak istedigini duyurtur. Maksadi, mütareke sayesinde, Kureys'in tarafsizligini saglayip zaman kazanmak ve bu arada zayif durumda bulunan diger Arap kabileleri üzerine yürüyüp onlari teker teker teslim almaktir.

"Andlasma" teklifi hususundaki bu girisimi ise yaramis olmali ki, az geçmeden Kureys'i temsilen Süheyl Ibn-i Amr baskanligindaki bir hey'et çikagelir. Muhammed onlari görünce Ashab'a karsi: "Artik isimiz bir dereceye kadar kolaylasti" der.

Süheyl: "Haydi (hokka, kalem, kâgit) getir; sizinle aramizda (tahriri muktezi) bir müsâlehanâme yaz!" diye konusur. Bunun üzerine Muhammed, Ali'yi çagirir ve : "Bismi'llâhi-r-Rahmâni'r-Rahim (yâni: "Esirgeyen ve koruyan Allah adina) ya"z diye emreder. Bu sözleri duyar duymaz Süheyl itiraz eder. Çünkü bu deyim Arap'larin alisik oldugu bir deyim degildir. Arap'larin kullandigi deyim: "Bismike'llâhümme" (yâni "Allah'im senin adinla yazmaya baslarim") seklinde oldugu için Süheyl bu sekilde baslanilmasini ister. Muhammed, istemiyerek kabul eder ve Ali'ye, o sekilde yazmasini söyler. Ancak orada bulunan müslümanlar hep bir agizdan: "Vallâhi biz onu yazmayiz, ancak -Bismi'llâhi'r-Rahmâni'r-Rahim- yazilmasini isteri"z diye bagirisirlar. Fakat Muhammed onlara aldiris etmez ve Ali'ye tekrar emrederek Süheyl'in istedigi sekilde yazmasini emreder. Sonra da devamla: "Bu kitab, Muhammed Resûlullâh'in (Tanri elçisi'nin) mazmununa (kitabina) hüküm ve imzâ ettigi muahedenâmedir (andlasmadir)" diye yazmasini emreder. Bu sekilde yazdirmakla andlasmayi "Peygamber" sifatiyle imza etmis sayilacaktir. Ancak ne var ki Süheyl, bunu farketmis olarak hemen itiraz eder ve Kureys'in Muhammed'i "Peygamber" olarak kabul etmediklerini, ve onu sadece "Abdullah'in oglu Muhammed" diye bildiklerini hatirlatarak : "Muhammed Ibn-i Abdi'llâh (diye) ya"z der . Bu teklif üzerine Muhammed: "Vallâhi siz tekzib etseniz de ben Resûlu'llâh'im" diye söylenmekle beraber Ali'ye: "Haydi -'Resûlu'llâh lâfzini (sözcügünü) sil de- Muhammed Ibn-i Abdi'llâh ya"z diye emreder. Fakat Ali direnir ve: "Vallâhi ben senin Resûlu'llâh unvân-i mübeccelini kat'iyyen silmem!" der. Bunun üzerine Muhammed "kitabi" eline alip "Muhammed Ibn-i Abdi'llâh" diye yazdirir. Böylece Süheyl'in dedigi olmus olur ve Muhammed'in adi, andlasmada, "peygamber" olarak degil fakat sadece "Abdullah'in oglu Muhammed" olarak yer alir.

Bundan sonra andlasmanin diger hükümlerinin tartisilmasina geçilir. Muhammed, Kâ'be'yi tavaf hususunda kendilerine serbestlik tanimalarini Süheyl'den ister ve: "Siz bizimle Beyt-i Serif'in arasini serbest birakiniz da biz de Beyt'i tavâf edelim" der. Fakat Süheyl bunu kabul etmez ve kendine uygun buldugu bir baska hükmü andlasmaya yerlestirir ki o da Müslümanlarin, bir sonraki yil Kâ'be'ye silahsiz olarak gelip ibâdet edebilmeleriyle ilgilidir. Muhammed, bu hükmü de Süheyl'in diledigi sekle göre kabul eder.

Bundan sonra Süheyl, andlasma'nin bir diger hükmü olarak Muhammed'den sunu ister: "Sana bizden bir erkek gelirse, o gelen kimse, senin dininden olsa bile, onu bize reddeceksin (geri vereceksin)". Bu teklife müslümanlar sasip kalirlar ve: "Sübânallâh! Islâm câmiasina iltica eden bir müslüman, müsriklere (putperestlere) nasil iâde olunur?" diye konusmaga baslarlar. Kuskusuz ki bu hüküm, müslümanlar bakimindan, andlasmanin tüm hükümlerinden çok daha da agir ve onur kirici bir nitelik tasimaktadir.

Fakat konusmalarin tam bu aninda, Süheyl'in oglu Ebû Cendel çika gelir. Ebû Cendel daha önceki bir tarihte müslümanligi kabul ettigi için Mekke'de hapse atilmis iken, hapisten kaçip Muhammed'e siginmistir. Ve iste simdi Muhammed onu, Süheyl'e geri verme zorunlugu ile karsi karsiyadir. Zirâ Süheyl, oglunun kendisine iâde edilmesinde israrlidir.

Süheyl'in bu israri nedeniyle Muhammed kendisini çok güç bir durumda bulur. Zirâ kendisine siginmis olan Ebû Cendel'i geri verecek olursa, hem kendi taraftarlarina karsi i'tibari sarsilacak, ve hem de Arap'lar arasi "kutsal" bir gelenege ihânet etmis olacaktir ki o da "mülteci" olarak gelip siginmis bir kimseyi korumak, daha dogrusu onu, kendisine zarar verebilecek olan tarafa iâde etmemektir.

Ve iste bütün bunlari önleyebilmek için Muhammed, görüsmelerin henüz tamamlanmadigini bahane ederek Süheyl'e söyle der: "Biz müsâlehanâmeyi (andlasmayi) henüz imza etmedik" .

Bunu duyan Süheyl hiddetinden köpürür ve Muhammed'e söyle yanit verir: "Su halde vallâhi ben de seninle hiç bir madde üzerinde sulh olmam". Süheyl'in bu sert tutumu karsisinda Muhammed ne yapacagini sasirir ve: "Haydi, bunu bana bagislayip imzâ et!" diye Süheyl'den ricâda bulunur. Fakat Süheyl kabul etmez. Muhammed: "Hayir, bu isi (hatirim için) yap!" diyerek israr eder. Süheyl yine kabul etmez direnir ve "Aslâ yapamam" diyerek konusmayi kisa keser. Bütün bunlari izlemekte olan Ebû Cender, kendisinin Muhammed tarafindan Kureys'e geri verilecegini anlayarak haykirip sizlanmaga baslar ve söyle der: "Ey cemâat-i müslimin! Müslüman olarak geldigim halde simdi ben müsriklere iâde mi olunuyorum? Benim ugradigim su felâketi görmüyor musunuz?" .

Onun bu sekilde konusmasini dinleyen Muhammed söyle der: "Yâ Ebû Cendel! Sabret, Allâ'tan umid-vâr ol! Ecir ve sevâb dile... Çünkü Allhah seni, ve seninle birlikte Mekke'de bulunan... müslümanlari sevinçli hallere kavusturacaktir... Biz (Mekkeli'lerle) baris yapmis, onlara bu hususta söz vermis bulunuyoruz. Onlara gadr ve ihânet etmek istemiyoru"z. Bunlari söyledikten sonra Ebû Cendel'i Süheyl'e teslim eder.

Bu sözleri isiten ve Ebû Cendel'in durumuna üzülen Ömer Ibni'l-Hattâb, derhal Muhammed'e giderek: "Sen Allâh'in Hak Peygamber'i degil misin?" diye sorar. Muhammed: "Evet Hak Peygamberiyim" diye karsilik verir. Bunun üzerine Ömer: "Bu halde dinimiz ugrunda bu denâeti (alçalmayi) niçin kabul edelim?" diye sorar. Muhammed ona, Mekke'nin ele geçirilecegini imâ ederek, yakin bir zamanda Kâ'be'ye varip onu tavâf edecegini söyler; yâni demek ister ki, Islâm'in basarisi ugruna bir takim ödün'ler vermek kosuldur. Ve nitekim yukarda görüldügu gibi Hüdeybiye andlasmasini Muhammed, hep Süheyl'in dilekleri dogrultusunda, hep onun istediklerine ödünler vermek sûretiyle imzalamistir. Çünkü bu andlasmayi o, daha sonrasi için planladigi girisimler için önemli bir basamak saymaktaydi (Bkz. Sahih-i..., Cilt VIII, sh. 116 ve d. hadis no. 1158; Cilt VIII, sh. 164-168)

Gerçekten de Hudeybiye andlasmasini on yil için yapmis olmakla beraber, daha bir yil geçmeden andlasmanin Kureys tarafindan ihlâl edildigini ileri sürerek Mekke'yi fethedecektir. Böylece büyük basariya, Hüdeybiye'de verdigi ödünler sayesinde erismis olacaktir [54] .

Hemen ekleyelimki Hudeybiye andlasmasi, Muhammed'in ödün verme siyâsetinin ne ilk ve ne de son örnegidir. O bu uygulamaya, çok daha öncelerden baslamistir ki ilginç örneklerden biri, Bedir savasinda ele geçirdigi esirlerden Ebû Süfyân'in oglu Amr ile ilgilidir. Kisaca özetleyecek olursak:

Bilindigi gibi Ebû Süfyân, Kureys esrafindan olup Muhammed'i "peygamber" olarak kabul etmeyenlerin basinda gelenlerden biridir. Kendisi gibi karisi Hind de (ki çok zeki ve agzi laf tutan bir kadindi) onu elestirileriyle bir hayli huzursuz kilmaktan geri kalmazdi. Bu yüzden Muhammed onu ve esi'ni kendisine bas düsman bilmistir. Bu düsmanlik, Muhammed'in giderek güçlenip Mekke'yi fethetmesinden az önceye kadar sürüp gidecek ve Ebû Süfyân ile karisinin Islâm'a girmek zorunlugunda kalmalariyle son bulacaktir.

Ve iste bu düsmanligin had safhaya eristigi bir dönemde Bedir savasi cereyan eder, ki bilindigi gibi hicret'in ikinci yilina rastlar. Müslümanlar lehine biten bu savas sonucu ele geçirilen esirler arasinda Ebû Süfyân'in oglu Amr b. Ebû Süfyân ëda bulunmaktadir. Kuskusuz ki Muhammed'in eline hem Ebû Süfyân'dan hinç çikarmak ve hem de fidye almak bakimindan bulunmaz bir firsat geçmistir. Diger esirler gibi onu da fidye'ye baglar, ve Ebû Süfyân'a haber ileterek oglunun fidye karsiliginda serbest birakilacagini bildirir. Ancak ne var ki Ebû Süfyân fidye vermeyi red eder: "Hem kanimi ve hem de parami yitirmek gibi iki çesit azâba mi katlanacagim... Birakiniz oglumu onlara; diledikleri süre boyunca onu alikoyabilirler" der (Bu konuda Ibn Ishak'in Siyer'ine bakiniz).

Böylece Amr, Muhammed'in elinde esir olarak kalmis olur. Fakat aradan az geçmeden Sa'd b. al-Numan b. Akkal adinda bir müslüman kisi, karisiyle birlikte Mekke'ye giderek hacc etmek ister; bilir ki Kureysliler, hacc ziyâreti için Mekke'ye gelen kimselere kötülük etmezler.

Ancak ne var ki Ebû Süfyân, ogluna yapilanlara karsi misilleme olmak üzere Sa'd'i yakalatip hapse atar ve Muhammed'e haber göndererek oglu Amr'anin serbest birakilacagi ana kadar Sa'd'i hapiste tutacagini bildirir. Ebû Süfyan'in tutumuna Muhammed önce pek aldiris etmez. Ancak ne var ki müslümanlar, üzüntü içerisinde bulunduklarini ve Sa'd'in kurtarilmasi gerektigini kendisine belirtirler. Bu arada Sa'd'in yakin akrabalari Muhammed'e basvurarak Amr b. Ebû Süfyân'in kendilerine verilmesini isterler ve onu Sa'd ile takas edeceklerini bildirirler. Bu istegi kabul etmek, kuskusuz ki Muhammed için, Ebû Süfyân'a ödün vermek demekti. Fakat aksi takdirde taraftarlari indinde prestijini yitirme gibi bir riski üstlenmis olacakti. Oysa ki o dönemde taraftarlarinin sayisini arttirmak ve onlari kendisine mutlak sekilde baglamak ihtiyacinda idi. Bu nedenle yapilan teklifi kabul ederek Amr'i onlara verir; onlar da onu Ebû Süfyân'a gönderirler. Bunun üzerine Ebû Süfyân, derhal Sa'd'i Medine'ye iâde eder.

*

Denilebilir ki Muhammed'ten bu yana Islâm adina "ödün" verme siyâseti, seriâtçilar için geleneksel nitelikte bir araç isini görmüstür. "Ödün"ün ahlâkilige uygunlugu ya da aykiriligi diye bir sey söz konusu edilmemistir; söz konusu edilen sey, "ödün"ün Islâm çikarlarina oturtulmasi olmustur. Islâm çikarlari dogrultusundaki her ödün ahlâki sayilmistir.