Deprenen Dag'in Uslanmasi, Hurma Kütügü'nün Hüngür Hûngür Aglamasi, Ve Cehennem Atesi'nin Tanri'ya Yakinmasi Ile Ilgili Hikâyeler

Diyânet'in ve din adamlarimizin insanlarimiza bellettikleri seriât verileri arasinda, Muhammed'in Uhud ve Hirâ daglarini "Uslu dur" diyerek deprenmekten kurtardigina, ya da hüngür hüngür aglayip inlemekte bulunan bir agaç kütügünü teselli edip susturduguna dair haberler yaninda Cehennem atesinin Tanri ile konusmasini nakleden hikâyeler vardir ki kisaca özetlenmege deger.

Buhari'nin Enes Ibn-i Mâlik'ten rivâyetine göre Hicret'in dokuzuncu yilinda Tebük'e yapmis oldugu seferden dönerken Muhammed, Medine'nin Kuzey'inde ve Medine'ye bir mil kadar mesafede bulunan Uhud dagi'nin yanindan geçer. Bu dag, vaktiyle Uhud savasina sahne oldugu ve Islâmiyetle ilgili diger bir çok anilarla dolu bulundugu için duygulari kabarir. Bu nedenle dagi görür görmez: "Iste dagcagiz! O bizi sever, biz de onu severi"z diye konusur. Bu sûretle dagi sereflendirmis olur (Diyânet yayinlarindaki bu hususlar için bkz. Sahih-i..., Cilt IX, sh. 343).

Yaninda bulunan Ebû Bekr, Ömer ve Osman ile birlikte Uhud dagina çikar. Fakat tam çiktigi sirada dag deprenmeye baslar. Bunun üzerine Muhammed: "Ey Uhud, uslu dur! Bil ki, üstünde bir Peygamber, dogru seciyeli bir zât, iki de sehid bulunuyor" diyerek Uhud dagi'ni âdeta azarlar. Azarlarken de, görüldügü gibi, kendisinin "Peygamber" oldugunu, hatirlatmaktan geri kalmamistir (Bkz. Sahih-i..., Cilt IX. sh. 343, Hadis no. 1492; ve Cilt V, sh. 279, hadis no. 737). .

Muhtemele bu "muhterem" kisilerin sirtinda dolastigini düsünmüs olmalidir ki Uhud dagi, hemen yola gelir: deprenmeyi birakip uslanir.

Islâm kaynaklarinin bildirmesine (örnegin Müslim'in Ebû Hüreyre'den rivâyetine) göre buna benzer bir olay, çok daha önceleri, Muhammed'in, Ebû Bekr, Ömer, Osman ve diger bazi kimselerle birlikte Hira dagi üzerinde bulundugu bir sirada da olmustur. Güyâ Hira dagi deprenmeye baslamis ve Muhammed, kendisinin peygamber oldugunu hatirlatarak dagi uslandirmis, deprenmekten vaz geçirtmistir (Bkz. Sahih-i... Cilt IX, sh. 343-344).

Mekke'deki Hira dagi üzerinde geçen bu olay ile Uhud dagi'nda geçen olay arasinda on yildan fazla bir zaman vardir. Öte yandan daglardan biri (Hira dagi), Mekke'de bulunmaktadir; digeri (Uhud dagi) ise Mekke'den çok uzakta bulunan Medine'nin kuzeyinde bir yerdedir. Su durumda bu olayin ya Hira ya da Uhud daginda geçtigini düsünmek mümkün oldugu gibi, ayri ayri zamanlarda tekrarlanmis oldugunu düsünmek de mümkün görülmüstür. Islâmcilar, her iki olayla ilgili rivâyet'in "sihhat ve kuvvetinde" süphe görmedikleri için: "Bu vâkianin hem Medine'de, hem de Mekke'de cereyân ettigini ve bu sûretle teaddüdünü kabul etmek icâb eder" derler (Bkz. Sahih-i..., cilt IX, sh. 344)

Onlar için önemli olan sey Hira ya da Uhud dagi'nin ayri ayri yerlerde olmasi ya da ayni bir olayin bu iki dag'da olusmasi degil, fakat Muhammed'in sözü ile deprenmekten vazgeçmesidir. Muhammed'in peygamberligini kanitlamak, ve kisileri iman sahibi kilmak için bu gibi hikâyelerin etkili olduguna inanmislardir. Ama bu yoldan kisileri akilci düsünceye yönelmekten yoksun kildiklarini düsünemezler, çünkü kendileri de bu egitimle yetismislerdir.

*

Islâm kaynaklarinin "Hurma kütügünün feryâd-i istiyâki" adiyle naklettikleri bir olay vardir ki "Hânin-i cizi mu'cizesi" diye de bilinir. "Hânin" sözcügü "Fazla istekten inleme, sizlanma" anlamina geldigi için, olaya bu ad verilmis olup özeti söyledir.

Muhammed zamaninda Medine'de "Mescid-i Serif-i Nebevi" adiyle bir mescid vardi ki ham kerpiçten olup direkleri "hurma gövdesi" agacindan ve çatisi da hurma dallarindan yapilmisti (Bk. Sahih-i..., Cilt II, sh. 389, Hdis no. 279).

Muhammed hutbe'de bulunmak istedigi zaman, Mescid'in tavanini tutan kütüklerden birine dayanir, ve orada bulunan bir kütügün üzerinde ayakta durarak konusurdu. Daha sonra kendisi için minber kurulmakla, hutbe'lerini bu minberde vermege baslar. Fakat basladigi ilk gün içler acisi bir durumla karsilasir ki o da evvelce hutbede bulunmak için üzerinde durdugu kütügün feryadlar ederek inlemege baslamasidir.

Gerçektende Buhari'nin, Câbir Ibn-i Abd illâh'dan rivâyetine göre Muhammed, bir cum'a günü "Mescid-i Serif"te hutbe verirken, kendisi için yeni yapilan minbere çikar. Ancak ne var ki tam çiktigi an, evvelce kendisine destek edinipte terkettigi kütükten feryadlar yükseldigini isitir. Bir rivâyete göre agaç parçasi kütük "gebe develerin iniltisine benzer sesler" çikarir. Bir rivâyete göre "sersemlemis acikli insan gibi inler". Bir baska rivâyete göre "öküz gibi bögürür" ; hem de öylesine bögürür ki nihâyet çatlayip parçalanir; parçalanirken de Mescid'in içini yerinden oynatir. Üney ile Enes ve Sehl Ibn-i Sa'd'den gelen rivâyet söyle: "Kütük öküz gibi bögürdü. Nihâyet, mescidin içi bögürtüsünden çalkandi".

Bunun üzerine Mescid'te bulunan halk telasa kapilip kütügün basina üsüsürler ve yürekleri yufkalanmis olarak hep beraber kütükle birlikte aglamaga baslarlar (Bkz. Sahih-i..., Cilt III, sh. 78).

Bu hali gören Muhammed, hemen minber'den inerek aglamakta olan agaç kütügünü kucaklar, bagrina basar; ve o an kütük susturulan bir çocuk gibi hafiften inlemeye geçer. Câbir'in rivâyeti söyle: "Sonra Resulûllâh... minberden inip onu kucakladi. O sirada kütük, susturulan çocuk gibi hafif hafif inliyordu..." .

Halkin merakla kendisini izledigini gören Muhammed açiklama yaparak, kütügün aglamasi nedenini belirtir: güyâ kütük kendisinden ayri düstügü için üzüntüye kapilip feryad etmis, inlemistir. Söyle der: "O (kütük), yanimdan edildigini isittigi için agladi idi". Ve ekler: " Resûlullâh... herhangi seyden ayri düserse o sey behemehal mahzûn olur" . Ayrica da söyle der "Eger ben onu bagrima basmasaydim Resûlullâh...tan ayrildigi için Kiyâmet gününe kadar hep böyle olacakti". Bir baska rivâyete göre de söyle der: "Eger ben onu kucaklamamis olsaydim Kiyâmet gününe kadar hep böyle inleyip duracakti" (Ibn-i Abbâs'in ve Enes'in ve Muttalip ZIbn-i Ebû Vedâa gibi kaynaklarin bu rivâyetleri icin bkz. Sahih-i... III, sh. 79).

Ve sonra bagrinda tuttugu agaç kütügüne dönerek teselliye baslar ve söyle der: "Istersen seni eski bittigin yere götürüp yeniden dikeyim, sen de yeni bastan oldugun gibi yetis; istersen Cennette dikeyim de Cennet irmaklarindan, pinarlarindan kana kana iç, güzelce yetis, meyva ver ve meyvani Allah'in sevgili kullari yesin. Nasil dilersen öyle yapayim" (Üney Ibn-i Kâ'b'in rivâyeti için bkz. Sahih-i..., Cilt III, sh. 79).

Bunun üzerine kütük, artik yeryüzünde yasamak istemedigini, âhireti ve Cennet'i dünyâya tercih ettigini Muhammed'e bildirir. Kuskusuz ki yoksulluklarla, haksizliklarla ve savaslarla dolu bir dünyâ'da yasamaktansa yesil irmaklarla dolu cennet'lere bir an önce ulasmayi istemekte pek haklidir.

Bu istek geregince Muhammed, kütügün yerinden alinip minberin altina "defnolunmasini" (gömülmesini) emreder, ve emri derhal yerine getirilir. Yine Islâm kaynaklarinin bildirmesine göre, daha sonraki yillarda Mescid yikilinca, Ubey Ibn-i Kâ'b adinda biri bu kütügü evine alip saklamis, ve kütük orada çürüyüp toprak olmustur (Bkz. Sahih-i..., Cilt III, sh. 79).

Görülüyor ki Muhammed, kendisinden ayrilmaya tahammül edemeyip feryad eden agaç kütügüne, onun anlayacagi bir dilde hitap etmis ve onunla, onun diliyle konusmustur. Anlasilan o ki, Tanri, her ne kadar Muhamme'de okuma yazma , ya da Arapça'dan gayri her hangi bir dil belletmemis ise de, hurma agaçlarinin dilini ögretmekte sakinca bulmamistir: nasil ki vaktiyle diger peygamberlerine (örnegin Süleyman'a) karinca ya da kus dillerini ögretmis oldugu gibi!

Islâm bilginlerinin söylemesine göre bu olay, o zamana kadar görülmemis nitelikte bir mu'cize'den baska bir sey degildir ve böylesine büyük bir mu'cizeyi Tanri, göndermis oldugu peygamberlerin en "sevgilisi" olarak kabul ettigi Muhammed'ten baskasina layik görmemistir. Imâm-i Sâfii'nin, bu konuda söyledi sudur: "Cenâb-i Hakk'in Peygamberimiz Muhammed... Efendimiz'e verdigini hiçbir Peygamber'e vermemistir" (Bkz. Sahih-i..., Cilt III, sh. 77).

Ömer Ibn-i Sevade adinda bir baska Islâmci'ya verdigi yanit'da da Imâm Safii, söz konusu bu mu'cize'nin bir baska benzeri olmadigini anlatmak için, bunu, Isâ'ya verilmis olan "ölüyü diriltme" (Ihyâ-i emvât) mucizesiyle kiyaslar ve onun da üstünde bulur. Bulurken de Isa'nin dirilttigi ölü insanin, ölmeden önce esasen idrâk sahibi olup konusan bir varlik oldugunu, ve bu itibarla yeniden dirilmekle idrâkine kavusup konusmasinda sasilacak bir sey olma digini, oysa ki Muhammed'e verilen mu'cize'de hurma kütügünün cansiz ve idrâksiz bir sey oldugu halde, Muhammed'ten ayri düsme durumunda kalmakla, birden bire idrâk sahibi olarak konusmaya basladigini, cennet'e gitme dileginde bulundugunu söylemis söyle demistir: "Muhammed... Efendimize hanin-i cizi' mu'cizesi verildi ki, o haninin sesini herkes duydu. Bu, ihyâ-i emvattan (ölüyü diriltme'den)daha büyük bir seydir" (Bkz. Sahih-i..., Cilt III, sh. 77).

*

Islâm kaynaklarinin kisilere "din" diye bellettikleri seyler arasinda Cehennem'in Tanri ile konusup bir çok hususularda sikâyette bulunmasina dâir haberler vardir. Örnegin bir def'asinda Cehennem atesi, büyük bir kaynama iceisinde kendi sicakliginin verdigi sikinti nedeniyle Tanri'ya: "Yâ Rab! beni ben yiyorum" diye sikâyet eder ve Tanri da onun bu sikâyetini hakli bularak iki nefes almasi için izin verir; bu izin, nefesin biri kisin ve digeri yazin olmak üzere verilmistir. Bundan dolayidir ki, seriâtçilara göre, Cehennem'in nefeslerinden birinde yer yüzü sicaktan bunalir, digerinde ise kara kisa dönüsür, "zemherir" olur. Yine bundan dolayidir ki hava sicakliginin siddetlendigi hallerde ögle namazini serinlige birakmak mümkün kilinmistir. Diyânet yayinlarina göre Muhammed'in söylemesi söyle: "Sicak siddetlendigi vakitte salât (-i Zuhru) [55] serinlige birakiniz. Zirâ sicagin siddeti Cehennem'in kaynamasindandir. Nâr(-i Cehennem) Rabbine arz-i sekvâ etti: -Yâ Tab!, beni ben yiyorum. (Izin ver)- dedi. Allâhu Teâlâ da iki def'a nefes almasina izin verdi. Nefesin biri kisin, digeri yazin. En çok ma'rûz oldugunuz sicak ile sizi en ziyâde üsüten zemherir (iste budur)" (Diyânet yayinlarinda Ebû Hüreyre'nin rivâyeti için bkz. Sahih-i..., Cilt II, sh. 476, hadis no. 321).

Yine bunun gibi müezzin'ler için, siddetli sicaklarda ezân okumayi serinlige birakmak olanagi vardir. Çünkü, yine Diyânet'in belletmesine göre Ebû Zerr-i Gifâri'nin rivâyeti söyle: "Resûlullâh... ile birlikte bir seferde bulunuyorduk. Muezzin (Bilâl-i Habesi...) Öglen ezânini okumak istedi. Nebiyy-i Ekrem...: - ëSerinligi bekle (de öyle oku)'- buyurdu. (Bir müddet) sonra yine okumaga davrandi. Yine: -'Serinligi bekle (de öyle oku)'- buyurdu. (Müezzin) tâ tepelerin gölgelerini uzanmis gördügümüz zamâna kadar (bekledi)" (Bkz. Sahih-i..., Cilt II, sh. 478-9, hadis no. 322)

Buhari'nin diger bir rivâyeti söyle: "(Müezzin) Gölge, tepelerin yüksekligi mikdârina varincaya kadar (bekledi). Ondan sonra Nebiyy-i Ekrem... -'Sicagin siddeti Cehennem'in kaynamasindandir'- buyurdu". (Bkz. Sahih-i..., Cilt II, sh. 479, Not 3).

Islâm kaynaklarindan ve Diyânet yayinlarindan ögreniyoruz ki Cehennem, sadece kendi halinden dolayi, yâni kendi sicakligi nedeniyle Tanri'ya sikâyet'te bulunmakla yetinmez; bir de "kâfirler" ve "mü'minler" konusunda isteklerde bulunur, ya da dert yanar. Örnegin Kiyâmet günü kâfir'ler çok sayida Cehennem'e atilacaklari için, Cehennem bunlarla dolup tasacaktir. Ve anlasilan Tanri, Cehennemin dolup dolmadigini anlamak üzere: "Doldun mu (Ey Cehennem)?" diye soracak, ve Cehennem de Tanri'ya: "Daha var mi?" diye cevap verecektir. Bunun böyle oldugunu Kur'ân'dan okumaktayiz. Gerçekten de Kâf Sûresi'nde Tanri'nin söyle konustugu yazili: "O gün Cehenneme: -'Doldun mu?-' deriz; o -'Daha var mi?'- der". (K. 50 Kâf Sûresi, âyet 30). Bu cevab'dan sonra kâfirlerin Cehenneme atilmasi isine devam olunur. Bu is ne kadar sürer ve Cehennem ne zaman dolmus olur, bunu bilemiyoruz. Ancak bildigimiz su ki Cehennem atesi, kendi üzerinden müslüman bir kisinin geçtigini gördügü zaman siddetini yitirmege baslar; yitirmesinin sebebi müslüman kisinin "nûr'udur". Bu telas içerisinde konusmaya baslar ve söyle der: "Ey Mü'min, çabuk geç ki senin nûrun benim yalinimi söndürüp duruyor" (Bkz. Sahih-i..., Cilt II, sh. 479).

Hemen belirtelim ki Islâmcilar, bu yukardaki hikâyeleri (örnegin siddetli sicaklarin Cehennem kaynamasindan olmasini, ya da Cehennem atesinin bunalip Tanri'ya sikâyet'te bulunmasini ve nefes için izin almasini) akli dislayan seyler olarak kabul etmezler. Her ne kadar bunlarin "kinâye ve mecâ"z kabilinden seyler olabilecegine yer vermekle beraber "gerçek olmasina da hiçbir mâni-i akli yoktur (aklen engel yoktur)" derler (Bkz. Sahih-i..., Cilt II, sh. 478).

Daha dogrusu bütün bunlarin gerçek olduguna inanmisliklari vardir, çünkü sunu kabul ederler ki Tanri: "Hiçbir sey yoktur ki (Tanri'ya) tesbih ve tahmid edip durmasin. Su kadar ki siz onlarin tesbihlerini anlamiyorsunu"z (K. 17 Isrâ Sûresi, âyet 44) demistir. Burada yer alan "tesbih" sözcügü "Süphanallâh" karsiligi olup Tanri'ya duâ etmek anlaminadir; "Hamdetmek" ise Tanri'ya sükretmek olup her iki sözcük de "sö"z ile ifâde olunan seylerdir. Islâmcilarin (Diyânet'in) söylemesine göre her seyin, her yaratigin kendine göre bir "nutku", bir dili vardir ki insanlar onu anlamazlar. Nitekim yukardaki âyet'de: "Su kadar ki siz onlarin tesbihlerini (duâ'larini) anlamiyorsunu"z diye yazilidir.

Ve iste bundan dolayidir ki Islâmci'lar (örnegin Diyânet), Cehennem atesi'nin Tanri'ya sikâyet'te bulunmasini, ya da kendi üzerinden bir mü'min geçerken: "Ey mü'min, çabuk geç ki senin nûrun benim yalinimi söndürüp duruyor" demesini, ya da Tanri'nin Cehennem'e: "Doldun mu?" diye sormasi üzerine Cehennem'in: "Daha yok mu?" diye karsilik vermesini hep "gerçek" seyler olarak akla yatkin bulurlar, ve bulduklarini da açiklarlar (Bkz. Sahih-i..., Cilt II, sh. 478-9). Insanlarimizi da bu "gerçeklerle" egitirler.

Söylemeye gerek yoktur ki bu tür kissa'lar ve Islâm "büyüklerinin" bu kissa'lar vesilesiyle savunduklari yukardakine benzer görüsler, kisileri akilci düsünceye yönelme nimetlerinden yoksun kilmak bakimindan pek etkilidir. Bu tür hikâyelerle egitilen kimselerin yaratici zekâ'ya ve düsünme gücü nimetlerine nasil erisebileceklerini sormak gerekir.