Diyânet'in yayinlarindan ögrenmekteyiz ki Muhammed'in en yakin arkadaslarindan olan Ömer Ibn-i Hattâb, bir gün namaz kilarken, Hisâm Ibn-i Hakim adinda birinin, Kur'ân'in Furkân sûresini okudugunu isitir. Fakat bakar ki okunus sekli, Muhamme'in okutmasindan farkli bir lehcededir; daha dogrusu Muhammed'in kendisine belletmedigi bir takim "lügati Arab sivesiyle" okumaktadir. Adamin yanlis bir lehce ile Kur'ân okudugunu düsünerek hiddete kapilir; hem de öylesine ki nerede ise adamin bogazina sarilip bogacaktir. Fakat selâm verme zamanina kadar güçlükle sabreder. Selâm verir vermez hemen adamin üstündeki örtünün (ridâ'sinin) yakasina sarilip: "Bu sûreyi sana -duydugum gibi- kim okuttu?" diye sorar. Hisâm da kendisine: "Resûlullâh... okuttu" diye cevap verir. Ömer, biraz daha hiddetlenmis olarak : "Yalan söylüyorsun. Çünkü Resûlullâh bu sûreyi bana, senin okudugundan baska bir lehce ile okudu" der. Ve onu, yakasindan tuttugu gibi Muhammed'in yanina götürür ve: "Yâ Resûla'llâh, sunun Furkân Sûresi'ni bana okuttugun lehceden farkli bir lûgatla okudugunu isittim" der. Muhammed kendisine: "Hisâm'in yakasini birak" diye emreder ve sonra Hisâm'a hitâben: "Yâ Hisâm! oku bakayim" der. Hisâm sûre'yi, Ömer'in duymus oldugu lehce ile okur. Bunun üzerine Muhammed: "Bu sûre böyle inzâl olundu (indirildi)" der ve sonra Ömer'e dönerek: "Yâ Ömer oku" der. Ömer de sûre'yi, Muhammed'in kendisine vaktiyle okuttugu sekilde okur. Bunun üzerine Muhammed kendisine: "Bu sûre böyle indirildi. Yâ Ömer! Bu Kur'ân yedi lûgat ve yedi lehce üzerine gönderildi. Bunlardan hangisi kolayiniza gelirse onu okuyunu"z der. (Buhari ile Müslim'in Ibn-i Abbâs'tan rivâyetlerine dayali bu Hadis'ler için bkz. Sahih-i..., Cilt XI, sh. 228 ve d. Hadis no. 1766.)
Buna benzer bir hikâye Buhari'nin Abdullâh Ibn-i Mes'ûd'dan rivâyeti olarak da anlatilir. Güyâ Ibn-i Mes'ûd, bir gün Mescid'de, yaninda bulunan birinin Rahman sûresi'ni, farkli bir lehcede okudugunu görmekle hiddetlenir. Hemen onu elinden tutup Muhammed'e getirir ve sikâyette bulunur. Muhammed de kendisine: "(Her) ikinizin kirâeti (okumasi) de güzeldir. (Kur'ân hakkinda) sakin ihtilâf etmeyiniz. Sizden evvelki ümmetler (kitablarinda) ihtilaf ettiler de öyle helâk oldular" der (Bkz. Sahih-i... Cilt VII, sh. 308 ve d. Hadis no. 1079).
Anlasilan o ki Muhammed, bu sözleriyle, Kur'ân'in yedi Arap kabilesinin lehcesiyle okunmasi gerektigini bildirmistir ve bu lehceler Kureys, Hevâzin, Yemen, Sekif, Tay, Yemen, Huzeyl, ve Temih kabilelerinin lügatleri üzerinedir.
Islâm kaynaklarinin bildirmesine göre Muhammed, Kur'ân'i yedi lehce ile okutmak sûretiyle, Arap kabileleri arasinda anlasmazlik çikmasini önlemek ve Kur'ân'in bütün Arap kabileleri tarafindan anlasilmasini saglamak istemistir. Kuskusuz ki böyle yapmakla, Islâm'i Araplar arasinda yayma siyâsetini kolaylastirmistir. Diyânet yayinlarinda aynen söyle deniyor: "Her dilde ifâde tarzi i'tibariyle türlü sigalar ve lehçeler bulundugu gibi Arapcada da müteaddid kabilelerin kendilerine has bir lehçesi ve bir ifâde tarzi vardir. Kur'ân-i Mübi'nin kelimeleri ekseriyetle Kureys kabilesi lehçesi üzerine nâzil oldugu gibi bâzisi Hüzeyl, bâzisi Hevâzin, bâzisi da Yemen lûgâtiyle nâzil olmus ve o sûretle okunmustur. Resûlullâh bütün Arap kabilelerinin gönüllerini Kur'ân'in tevhid ve medeniyet nûru üzerine toplanmasini istiyordu. Bunun için Kur'ân'in tamâmen Kureys lûgâti üzerine, bâzi kelimelerinin öbür Arap lehçeleriyle gönderilmesini istemis ve bu dileginde isrâr ederek Araplar arasinda taayyün etmis yedi kabilenin lehçesi üzerine gönderilmistir. Ayni zamanda bu bir genisletme idi. Hazret-i Kur'ân'in kabileler arasinda sûr'atle intisâri için teshil edilmisti. Nasilki on sene içinde Kur'ân'in Arap ceziresi dâhilinde intisâri hususunda müessir olmustur..." (Bkz. Sahih-i..., Cilt IX, sh. 28).
Yâni su anlatilmak isteniyor ki Tanri ilk önce Kur'ân'i
yedi lehce üzerinde degil fakat sadece Kureys lehcesiyle
göndermistir ve fakat Muhammed, Kur'ân'in bütün
Arap kabileleri tarafindan anlasilabilmesi için Tanri nezdinde
israrda bulunmus ve böylece Kur'ân'in Araplar arasinda
yayilmasini saglamistir.
Gerçekten de Islâm kaynaklarinin bildirmesine göre Tanri, ilk baslarda Kur'ân'i, Kureys lehcesinde olarak, ve tek bir okunus üzerine Muhammed'e okutmus, ve fakat daha sonra Muhammed'in israrlariyle bunu, bütün Arap kabilelerinin ihtiyacini karsilayabilmek için yedi lehce'ye, yâni yedi okunus sekline dönüstürmüstür. Bakiniz nasil:
Buhari'nin Ibn Abbâs'tan rivâyetine göre Muhammed, Kur'ân'in Tanri tarafindan kendisine, ilk önce, tek bir okunus üzere, yâni Kureys lehcesiyle indirildigini, ve fakat kendisinin Tanri'dan, yedi lehce ile okunmasi için istekte bulundugunu söylemis ve bu isteginin Tanri tarafindan kabul edildigini bildirmis, söyle demistir:
"Bana Cibril Kur'ân'i, bir okunus üzerine okuttu. Ben de durmadan bunun artmasi (ve Arab'in bundan baska okuyuslariyle de okunmasini) isterdim. Tâ yedi türlü okunusa erisinceye kadar bu dilegimde isrâr ettim. (Her talebim Allah tarafindan is'af olundu)" (Bkz. Buhari'nin Ibn-i Abbâs'tan rivâyeti için bkz. Sahih-i..., Cilt IX. Hadis no. 1331).
Bir rivâyete göre de söyle demistir:
"(Cibril bana Kur'ân'i ibtidâ bir lûgat üzerine okutmustu. Fakat ben, dâimâ bunun ziyâde edilmesini istemistim. Çibril her defaki talebimi is'âf etti de ennihâye Kur'ân'in vücuh-i lûgati yediye bâlig oldu" (Bkz. Yine Ibn Abbâs'tan rivâyet olarak bkz. Sahih-i... Cilt VII, sh. 314)
Görülüyor ki, Muhammed'in söylemesine göre Tanri, ilk önce Kur'ân'i, bütün Araplarin anlayabilecekleri sekilde degil, fakat tek bir lehçe'de (daha dogrusu Kureys lûgatiyle) göndermistir. Oysa ki çesitli Arap kabileleri, cesitli "sigalar" ve "lehçeler"de konusurlar, kendilerine özgü bir ifâde kullanirlar ve bu nedenle birbirlerinin söylediklerini pek anlamazlardi. Bundan dolayidir ki kendi lehçelerinden baska bir lûgatle Kur'ân ögrenmeleri mümkün olamazdi. Oysa ki Kur'ân'in, bir an önce bütün Arap kabilelerine belletilmesi gerekmekteydi [59] . Ve iste bunu saglayabilmek içindir ki Muhammed Tanri'dan, Kur'ân'in bir okunus üzerine degil fakat bütün Arap kabilelerinin lehceleriyle okunmasi isteginde bulunmus olmaktadir. Fakat ne var ki Tanri onun bu istegini önce olumlu karsilamamistir; karsilamayinca Muhammed direnmis, ve baska lehcelerde okunmasi için israr etmistir. Bu israr üzerinedir ki Tanri, Kur'ân'in çesitli Arap kabilelerinin dilleriyle okunmasina karar vermistir. Islâm kaynaklarin (ve özellikle Diyânet Isleri Baskanligi'nin) bildirmesine göre olaylar, Muhammed'in söylemesi olarak söyle olusmustur:
Übey Ibn-i Kâ'b'in rivâyetine göre, Tanri'nin vahyini bildirmek üzere Cibril Muhammed'e gelip Kureys lehçesiyle vahyi okur. Fakat Muhammed kendisine bunun bütün Arap'lar tarafindan anlasilamayacagini, bu nedenle diger Arap kabilelerinin lehceleriyle de gönderilmesi gerektigini bildirir; söyle der: " Ey Cebrâil! Ben, ümmi (okumasi yazmasi olmayan) bir kavme Peygamber gönderildim. Bunlarin içinde genci var, acûz ve ihtiyari var; köle ve câriye makulesi var, asla bir mektûbu okuyamiyan kisiler var. (Okunus husûsu kolaylastirilsa) ..." . Bunu demekle kalmaz fakat dediginde israr eder. Bunun üzerine Tanri, Kur'ân'i yedi lûgat üzerine indirme yolunu seçer (Bkz. Sahih-i... VII, sh. 314) .
Ibn-i Abbâs'in rivâyetine göre de Muhammed söyle konusmustur: "Cibril bana Kur'ân'i ibtidâ bir lûgat üzerine okutmustu. Fakat ben, dâima bunun ziyâde edilmesini istemistim. Cibril her defaki talebimi is'âf ve ziyâde etti de ennihhaye Kur'ân'in vücûh-i lügati yediye balig oldu" (Bk. Sahih-i..., Cilt VII, sh. 314).
Übey Ibn-i Kâ'b'in rivâyetine göre de Muhammed'in söylemesi söyle:
"Cebrâil ve Mikâil ... bana geldiler de Cebrâil aleyhi's-selâm sag tarafima, Mikâil aleyhi's-selâm da soluma oturdu. Cebrâil: -'Yâ Muhammed; Kur'ân'i bir lûgat üzerine oku!-' dedi. Bunun üzerine Mikâil bana: -' Ziyâde isteyiniz-' dedi. Ben de: -'ziyâde etseniz'- dedim. Bu defa Cibril: -'Iki lûgat ve lehce üzerine okuyunuz'- dedi. Yine Mikâil bana ziyâde istemekligimi teklif etti. Yedi lûgate balig olunca: -'Artik bu yedi lûgat kâfi ve sâfidir'- dedi" (Bkz. Sahih-i..., Cilt VII, sh. 313).
Yukardaki sözlerden anlasilan o ki Tanri'nin bu iki melegi, Kur'ân'in kaç lehce ile okunmasi gerektigi konusunda anlasmis degillerdir. Bununla beraber en sonunda Kur'ân'in yedi lehce ile okunmasinda karar kilmislardir.
Bütün bu rivâyetlerden gayri bir de Buhari ile Müslim'in rivâyet ettikleri bir hadis var ki, biraz yukarda belirttigimiz gibi, Ömer Ibn-i Hattâb'in, Kur'ân'i yanlis lehce ile okuyor diye Hisâm Ibn-i Hâkim'i kolundan tutup Muhammed'in önüne getirmesiyle ilgilidir.
Zannimizca bu hadis'in üzerinde durulmak gereken yönü sudur ki, pek çok "ahâdis-i serife" rivâyet etmekle ün salmis olan Hisâm Ibn-i Hâkim, Esed adindaki bir Arap kabilesine mensup olup Mekke'nin fethi yilinda müslüman olmustur. Bundan anlasilmak gereken sey sudur ki, Mekke'nin fethi hicret'in sekinci yilina rastladigina göre, Kur'ân'in tek lehçe ile mi, yoksa yedi lehçe ile mi okunmasi gerektigi konusundaki anlasmazlik bu tarihe kadar, yâni Muhammed'in kendisini "Peygamber" olarak ilân edisinden on sekiz ya da on dokuz yil sonlarina kadar sürmüs demektir.
Fakat her ne olursa olsun, Islâmcilarin söylemelerine göre Kur'ân'in her sözcügü yedi lehçe ve yedi "vech" ile inmis degildir; güyâ bazi sözcükleri Kureys ve bazi sözcükleri de diger kabilelerin lehceleriyle gönderilmistir (Bkz. Sahih-i... Cilt IX. sh. 28). Arap kabilelerinin farkli lehçelerde konusmakta olup birbirlerinin lehçelerini pek anlamadiklarini söyliyen bu Islâmcilarin (Bkz. Sahih-i ... Cilt VII, sh 317) böyle bir açiklamada bulunmalari biraz sasirtici olmaktadir.
Fakat kuskusuz ki asil sasirtici olan sey, Kur'ân'in önce tek bir lehce ile gönderilip, daha sonra Arap kabilelerinin ihtiyaclari göz önünde tutularak, yedi lehçe ile okutulmus olmasidir.
Yukardaki açiklamalari yaparken Islâmcilar, Kur'ân'in
Muhammed'e "âyet ve âyet" verildigini ve
her âyet'in yerinin ve hangi sûre'nin neresine yazilacaginin
Cibril tarafindan kendisine bildirildigini, ve Muhammed'in de
bu vahiylerei katiplerine bu tertib üzere yazdirdigini söylerler.
Bundan baska bir de Muhammed'in, her yilin Ramazan'inda Cibril
ile bir araya gelip âyet'ler hakkinda görüstügünü
ve bu görüsme sonucunda âyet'lerin "müdârese
ve tekrar arzedilmek sûretiyle takrir edildigini" eklerler
(Bkz. Sahih-i..., Cilt VII sh. 316)..
Tekrar belirtelim ki Islâm kaynaklarinda yer alan yukardaki hikâyelere göre Tanri, Kur'ân'i ilk önce sadece Kureys lehcesiyle okunmak üzere göndermistir. Yâni Kureys disindaki Araplari hesaba katmamis, ve Kur'ân'i onlarin lehceleriyle göndermeyi düsünmemistir. Kureys disinda kalan Araplarin Kur'ân'i okumalari konusuna egilmesi, bu tarihten çok sonradir ve bunu da kendi girisimi olarak degil fakat Muhammed'in teklifi ve israri sonucu olarak yapmistir; daha baska bir deyimle Kur'ân'i yedi lehçe ile okunur sekle dönüstürüp bütün Arap'larin anlayabilmelerini saglayacak sekle sokmasi, Muhammed'in hatirlatmasi sayesinde olmustur.
Eger bu böyle ise, akla bir takim sorular gelmektedir ki bazilari söyle:
Her seyi en iyi bilen ve takdir eden "Yüce" bir Tanri, nasil olur da Kur'ân'i, bütün Arap kabilelerinin anlayabilecekleri sekilde, yani onlarin çesitli "lehçeleri" ve "lûgatleri' üzere degilde, sadece Kureys kabilesi lehçesi üzerine, ve yanliz Kureysli'lerin anlayacagi sekilde indirir? Nasil olur da bütün Arap kabilelerinin gönüllerini Kur'ân'in içerigiyle doldurmak, ve böylece Kur'ân'in bütün Arap yarim adasina kolaylikla yayilmasini saglamak olanagi varken bunu öngörmez? Ve yine nasil olur da Tanri, Muhammed'in: "Bana Cibril Kur'ân'i, bir okunus üzerine okuttu. Ben de durmadan bunun artmasi (ve Arab'in bundan baska okuyuslariyle de okunmasini) isterdim..." seklindeki konusmasini, her defasinda "teker teker" olmak üzere kabul ederek, nihâyet onun israrlari karsisinda yedi lehçe usûlüne yönelir ve böylece Muhammed'e: "Tâ yedi türlü okunusa erisinceye kadar bu dilegimde isrâr ettim. (Her talebim Allah tarafindan is'af olundu)" ( Bkz. Sahih-i..., Cilt IX. Hadis no. 1331) seklinde konusma firsatini yaratir? Yani Tanri, Kur'ân'i çesitli Arap kabilelerinin dillerinde ve onlarin anlayabilecekleri lehçelerde göndermeyi düsünememistir de bunu Muhammed'in teklifi ve hattâ israrlari üzerine mi yapmis olmaktadir?
Bütün bunlar, Islâmcilarin sarildiklari Tanri anlayisiyle, örnegin Tanri'nin "yüceligi", "her seyi bilirligi", ve "her seyi önceden görürlügü" fikriyle nasil bagdasir?
Yukarda belirttigimiz gibi, bütün bu ve benzeri sorulara, seriât verileriyle olumlu bir yanit bulmak mümkün degildir. Olumlu bir yanita varabilmek ve yukardaki hususlari açikliga kavusturabilmek için, Muhammed'in "Peygamber"lik iddiâsiyle ortaya çikisini ve bunu izleyen olaylari akilci düsünceye vurmak gerekir. Söyleki:
Muhammed, Kureys kabilesine mensup olup bu kabilenin Mekke yönetimine egemen bulundugu bir dönemde peygamberligini ilân etmistir. Ederken de kendisini bütün Arap'lara ya da tüm insanliga gönderilmis "Peygamber" olarak degil fakat "Ümmü'l-Kurâ" ("Köylerin anasi") diye bilinen Mekke ve çevresinde yasayanlara gönderilmis "Peygamber" olarak görmüs ve öyle göstermistir. Bunun böyle oldugunu anlatmak üzere de Kur'ân'a su âyet'i koymustur: "(Ey Muhammed) Köylerin anasi (Ümmü'l-Kur'â) olan (Mekke) ve onun çevresindekileri uyarman... ve onlari korkutman için sana böyle Arapça bir Kur'ân vahyettik..." (K. 42 Sûrâ, âyet 7 ; ayrica bkz. En'âm Sûresi, âyet 92) [60] .
Öte yandan, Kureys kabilesiyle ilgili olarak Kur'ân'a, basli basina bir sûre koymustur ki, kendisinin özellikle Kureys'e "peygamber" olarak gönderilmis oldugunu kanitlar niteliktedir ve söyledir: "Kureys'e kolaylastirildigi, evet, kis ve yaz seyahatleri onlara kolaylastirildigi için onlar, kendilerini açliktan doyuran ve her çesit korkudan emin kilan su evin Rabbine kulluk etsinler" (K. 106 Kureys 1-4).
Görülüyor ki Muhammed'in söylemesine göre Tanri, bütün Arap kabilelerinin degil, fakat sadece Kureys kabilesinin yaz ve kis seyahatlerini kolaylastirmak, onlari açliktan ve her türlü korkudan korumak uzak kilmak istedigini ve fakat buna karsilik onlardan kendisine kulluk etmelerini bekledigini bildirmektedir. Hemen belirtelim ki o tarihlerde Kureysliler, hem kervan ticâretiyle mesgul olup kazanç saglarlar ve hem de yaz aylarinda Tâif'in, iklimi güzel ve serin yaylalarina giderek serinlerler ve kis aylarinda da Yemen'e gidip oranin ilik mevsiminde keyf ederlerdi. Ve iste Muhammed, Kureys'lileri kendisine baglayabilmek için, onlarin ihtiyaçlarini öngörücü, ve dolayisiyle onlari hosnud edici seyleri seçmistir. Bunlar arasinda Tanri'nin Kur'ân'i Kureys lehcesiyle göndermis olduguna ya da Kureyslilerin serbestce ve güvenlik içinde dolasabilmelerini sagladigina dâir hükümleri koymustur [61] .
Daha baska bir deyimle Muhammed, ilk baslangiçta kendisini Kureys'in yönettigi Mekke'ye gönderilmis "peygamber" olarak tanimlamistir. Kendisi Kureys kabilesine mensup ve Kureys kabilesi de Mekke'de agirlikli bir kabile oldugu içindir ki Kur'ân'i Kureys lehcesiyle "teblig" edilmis gibi göstermesi dogaldir.
Mekke'de on, ya da on üç yil kadar kaldigi ve sonra Medine'ye hicret ettigi kabul edilir. Islâm kaynaklarina göre bu uzun sûre boyunca müslüman yapabildigi kimselerin sayisi seksen ya da yüz kadardir. Böyle oldugu içindir ki bu dönemde Kur'ân'i, Kureys lehcesiyle okutmaktan baska bir sey düsünmemistir.
Ancak ne var ki Medine'ye hicret etmeyi tasarladigi ve asil hicret ettikten sonra is degismistir. Çünkü bu dönemde giristigi çete saldirilari ve savaslar sayesinde çesitli Arap kabilelerini dize getirmis ve Islâma sokmustur. Bu çesitli Arap kabileleri, birbirlerinden farkli lehceye sahib bulunduklari için, Kur'ân'i onlarin da anlayip telaffuz edebilecekleri sekle dönüstürmek gerekmis ve böylece Kur'ân'i, biraz yukarda belirttigimiz gibi, yedi lehce üzere okunur kilmistir [62] .
Ancak ne var ki bütün bunlar, yâni Kur'ân'in önce Kureys lehcesi ile ve sonradan yedi lehce ile okunur hale sokulmasi, hep Muhammed'in teklifi üzerine Tanri' tarafindan olusturulmus seyler olarak görünmektedir ki, yine yukarda degindigimiz gibi, seriâtçi'nin "Tanri" anlayisini tartisma masasina getirme (ve biraz yukarda siraladigimiz sorularin sorulmasi) zorunlugunu dogurmaktadir.