Abdullah Ibn-i Ömer'in rivâyetine göre bir gün Muhammed, Müslümanlarin, Yahudilere ve Hiristiyanlara nazaran Tanri katinda çok daha üstün degere sahip bulunduklarini anlatmak ister ve kiyaslamayi, ücretle adam çalistiran (is veren) bir kimsenin, kendi emrinde ücretle çalistirdigi isçilerle olan iliskisini örnek vererek belirler. Verdigi örnek sudur:
Isverenlerden biri, günlerden bir gün isçi bulmak üzere: "Kusluk vaktinden nisfü'n-nehâra (ögle vaktine) kadar bir kirat [74] ücretle bana kim is görmek ister" diye ilân eder. Yarim günlük bir is için biçilen ücretin pek yabana atilir bir sey olmadigini düsünen Yahudilerden bir kismi gelerek birer "kirat" ücretle çalisirlar.
Ögle vakti olunca isveren: "Nisfü'n-nehâr'dan (ögle vaktinden) ikindi namazi zamânina kadar bir kirat ücretle bana kim is görmek ister?" diye ilân eder. Bu kez ise Hiristiyanlar (Isevi'ler) talip olurlar. Ögle vaktinden ikindi vaktine kadar olan süre için birer kirat ücretle çalismak, onlarin da isine gelir.
Ikindi vakti olunca isveren, günes batincaya kadar olan zaman için isci bulmak üzere yeniden ilân eder; fakat bu sefer ücret miktarini bir kirat'dan iki kirat'a çikarir; söyle der: "Vakt-i asirdan (ikindi vaktinden) gurûb-i semse (günes batmasina) kadar iki kirat ücretle benim için kimler çalisir?".
Görüldügü gibi isveren, daha önce emrinde çalistirdigi iscilere verdigi ücretin, simdi iki kat'ini ilân etmistir.
Hikâye'nin bu noktasinda Muhammed, müslümanlara hitaben: "Iste bu iki kat ecre (ücret'e) nâil olan sizsini"z diyerek onlarin Yahudilere ve Hiristiyanlara nazaran üstünlüklerini vurgular, ve hikâyesine devam eder.
Isveren'in yukardaki konusmasi üzerine Yahudiler ve Hiristiyanlar haksizliga ugradiklarini görerek hiddetlenirler: "Bizim kusûrumuz nedir ki, çok çalistigimiz halde az ücret aliyoruz?" diye itirazda bulunurlar.
Bütün bu olup bitenleri izlemekte olan Tanri, birden bire ise karisir ve Yahudilere ve Hiristiyanlara sorar: "Sizin hakkinizda bir sey noksan ettim mi?" . Onlar da: "Hayir" diye cevab verirler. Bunun üzerine Tanri: "Bu benim bir fadl-ü keremimdir (bagista bulunma özelligimdir), onu ben kullarimdan diledigime veririm" diyerek onlari susturur. Yâni demek ister ki, gerek kisilerin ve gerek toplumlarin yasantilari, her yönü ile kendi irâdesine terkedilmistir ve kendisi, keyfi nasil isterse diledigi gibi davranmak hususunda mutlak bir serbestiye sahiptir (Buhari'nin Abdullah Ibn-i Ömer'den rivâyeti olan bu hadis için bkz. Sahih-i..., Cilt VII, sh. 32 ve d.).
Ve muhtemelen bu hususu açikliga kavusturmak maksadiyledir
ki Muhammed Kur'ân'a "Allah diledigini siler (diledigini
de) sabit birakir..." (K. 13 Ra'd 39) seklindeki hükümlerden
tutunuzda "...Allah rizk'i diledigine bol bol verir, dilediginden
de kisar..." (K. 39 Zümer 52) seklindeki âyet'lere
varincaya kadar her seyin Tanri'nin keyfine bagli olmak üzere
Tanri tarafindan dagitildigini belirleyen hükümler koymustur
Buhari'nin Ebû Mûsâ'dan rivâyetine göre Muhammed'in, yukardakine benzer bir hikâyesi de söyledir (Bkz. Sahih-i..., Cilt VII, sh. 30ve d. Hadis no. 1029):
Bir isveren, sabahtan aksama kadar kendisine is görmek üzere belli bir ücretle isciler tutar. Fakat bunlar günün yarisina kadar çalistiktan sonra vazgeçerler ve: "Senin bize vermegi sart kildigin ücrete ihtiyâcimiz yoktur; isledigimiz is bâtildir (bir ücrete karsilik degildir) " diyerek isten ayrilirlar. Neden bu kisiler önce çalismak istemislerdir de sonra isi bitirmeyip, ücret dahi almadan, isten ayrilmislardir bilemiyoruz.
Fakat isveren kendilerine tavsiyede bulunarak emeklerini bosa harcamamalarini söyler; söyle der: "Mesâinizi heder etmeyiniz, geri kalan isinizi tamamlayiniz da ücretinizi kamilen aliniz!". Fakat isciler onu dinlemezler, çekip giderler.
Bundan sonra isveren, günün geri kalan kisminda çalistirmak üzere yeniden isci tutar. Fakat ne var ki onlarda ikindi vakti namazi vaktine kadar calistiktan sonra vazgeçerler ve: " Simdiye kadar isledigimiz is bâtildir (bir ecre tâbi degildir). Bu is senin olsun ve bu husûsta bize vermegi sart kildigin ücret de senin olsun" deyip giderler.
Her ne kadar isveren, onlari caydirmak üzere: "(Öyle yapmayiniz!) geri kalan isinizi tamamlayiniz (da ücretinizi aliniz!): gündüzden geri kalan az bir seydir" derse de sözünü dinletemez; isçiler baslarini alip giderler.
Bunun üzerine isveren, günün geri kalan kisminda (yâni ikindi namazindan günesin batmasina kadar olan zaman için) çalismak üzere bir "cemâat tutar. Bunlar günes batincaya kadar çalisirlar; isveren de kendilerine bu çalisma süresinin karsiligini verdikten gayri bir de ayrica, daha önceki iscilerin almayip biraktiklari ücreti de verir. Böylece bunlar, günün sadece üçte birinde çalistiklari halde , çalismadiklari üçte iki zamana âit ücretleri de havadan almis olurlar. Anlasilan o ki bu sonuncular müslümanlardir. Zirâ Muhammed'in söylemesi söyle: "Iste bu da müslümanlarin ve su (tevhid ile nübüvvet-i Muhammediye) nûrunu kabûl edenlerin meselidir (Tanri'nin birligini ve Muhammed'in peygamberligini kabul edenlerin örnegidir)" Bkz. Sahih-i..., Cilt VII, sh. 32).
Hikâye'den çikan sonuç su ki müslümanlarin Tanri "ind'i'ndeki" (yanindaki) yerleri, müslüman olmayanlara oranla çok yüksektir. Çünkü Muhammed'in söylemesine göre, müslümanlar, her ne kadar "ehl-i kitâb'a" (Yahudilere ve Hiristiyanlara vs...) nazaran dünyâ târihinde sonra gelmis bulunmakla beraber kiyâmet gününde (faziletçe) en ileride olacak olanlardir (Ebû Hüreyre'nin rivâyeti için bkz. Sahih-i... VIII, sh. 348 ve.d , Hadis no. 1240). Ve çünkü Tanri, her varligin kaderine egemen olan o sinirsiz ve keyfi gücüyle, olaylari diledigi gibi ayarlayarak, müslümanlari kendi inâyetlerine kavusturmaktadir.
Hemen ekleyelim ki Islâm dinini baska dinlere (özellikle Yahudilige ve Hiristiyanliga nazaran) üstün göstermek maksadiyle Seriâtçilar, sadece yukardakine benzer hikâyelere yer vermekle yetinmezler; ayrica seriât'in Islâm'dan gayri din tanimayan, ya da baska dinleri ve bu dinlere bagli olanlari asagilayan verilerine sarilirlar, ki bunlar arasinda Islâm'dan gayri gerçek bir din bulunmadigina, ya da Islâm'dan baska dinlere ragbet edenlerin "tam bir sapiklik ve ziyân" içinde kaldiklarina (örnegin bkz. Imrân 19, 85), ya da Yahudilerle Hiristiyânlara karsi (eger müslümanligi kabul etmeyecek ve bu nedenle "cizye", yâni kafa parasi, vermeyecek olurlarsa) savas açip onlari yok kilmaga (örnegin bkz, Tevbe 29), ya da "müsrikleri" (puta tapanlari) öldürmek gerektigine dâir olanlari (örnegin bkz. Tevbe 5) pek çoktur (Bu konu için diger yayinlarimiza, ve özellikle "Teokratik Devlet Anlayisindan Demokratik Devlet Anlayisina", ve "Toplumsal Geriliklerimizin Sorumlulari: Din Adamlari", ve "Diyanet'e Cevap" adli kitaplarimiza bakiniz).
Fakat her ne olursa olsun yukardaki hikâyelerin, kisileri, farkli din ve inançtakilere karsi hosgörüsüzlük yörüngesine yerlestirmek bir yana, ve fakat bir de Tanri anlayisi bakimindan yanlis boyutlara sürüklemek gibi yönleri bulundugu kuskusuzdur. Tek ve yegâne "gerçek" din'in "müslümanlik" oldugunu söyleyen ve dilemis olsa yeryüzünün tümünü müslüman yapma olanagina sahip bulundugunu ekleyen bir Tanri'nin böyle yapmayip müslümanlari sona birakarak kiyâmet gününde öne geçirmek istemesi pek anlasilir gibi degil.