Magara'nin Kapisini Tikayan Kaya Parçasinin, Magara'ya Siginmis Olanlardan Birinin Duâ'siyle Açilmasinin Hikâyesi

Abdullah Ibn-i Ömer'in söylemesine göre Muhammed, baskasina aid mal'dan saglanmis kazançlar sorununu, geçmis dönemdeki milletlerden üç kisilik bir "cemâat"in basindan geçen bir hikâye ile açiklamak istemistir (Bkz. Sahih-i..., Cilt VII, sh. 37, Hadis no. 1031).

Hikâyeye göre bu üç kisilik "cemâat", berâberce sefere gittikleri bir gün siddetli bir yagmura tutulurlar; siginmak üzere hemen yani baslarinda bulunan dagdaki bir magaraya girerler. Fakat tam girdikleri sirada dagdan bir kaya parçasi yuvarlanip bunlar üzerine magarayi kapar. Neye ugradiklarini bilemeyen bu zavallilar korku ve telas içerisinde ne yapacaklarini görüsürler. Içlerinden biri, bu kayadan kurtulmanin tek yolunun, yapmis olduklari iyi isleri anarak Tanri'ya duâ etmek oldugunu söyler. Teklif kabul edilir ve her biri sirayla, geçmiste yapmis olduklari hayirli isleri ortaya dökmege baslar.

Ilk konusan kisi "Yâ Rab!" diyerek söze baslar ve yasça ilerlemis ana ve babasi lehine yaptigi iyilikleri Tanri'ya sayar. Anlatmasina göre her gün koyunlarini sagip bunlarin sütünü herkesten önce ana ve babasina içirmektedir. Ana ve babasina öylesine düskündur ki, onlara aksam sütünü içirmezden önce kendi âilesine (karisina ve çocuklarina) ve hizmetçisine süt vermemektedir.

Fakat günlerden bir gün is aramak üzere evinden ayrilmak zorunda kalir ve bu nedenle her zaman yaptigi gibi yapamaz. Çünkü dönüp geldiginde ihtiyar ana ve babasini yatmis ve uyur halde buldugu için sütlerini içirememis olur. Onlara süt içiremedigi için kendi âilesine ve hizmetçisine süt vermegi "kerih" (çirkin) bulur. Iki elinde süt bardagi oldugu halde ana ve babasinin yani basina oturur ve uyanmalarini bekler; safak sökünceye kadar uyumadan o sekilde oturur durur. Sabah olupta ana ve babasi uyaninca onlara sütlerini içirir. Ve sonra Tanri'ya duâ etmege baslar: "Allah'im!" der, "(Sen pek iyi bilirsin ki) benim (ana ve babama) karsi ihtimâmim, Senin (ilâhi rizâni) taleb etmek içindir. Bu, böyle ise, içinde bunaldigimiz su kaya (sikintisindan) bize (ferahlik) ihsan buyur".

Bu sözlerini bitirdigi sirada kaya biraz açilir gibi olur; fakat tam olarak açilmadigi için, bizim kafadarlar buradan çikma olanagini bulamazlar.

Bunun üzerine diger yolcu, "Yâ Rab!" diyerek, vaktiyle yapmis oldugu iyiligi Tanri'ya hikâye etmege baslar. Anlatmasina göre kendisi hali vakti yerinde, zengince bir kimsedir. Bir zamanlar amucasinin güzel kizina göz koymus, ve onu almayi kendisine amaç edinmistir. Ancak ne var ki kiz, gönlü olmadigi için ona yüz vermemis ve ondan uzak kalmistir.

Fakat aradan zaman geçer ve yillardan bir yil kuraklik basar; kurakliktan dolayi da ürün alamama sonucu olarak açlik baslar. Açlikta kalanlardan biri de amucasinin kizidir. Ihtiyaç içinde kaldigi için kicagiz kalkip kendisine gelir ve yardim ister. O da kiza yüz yirmi dinâr verecegini söyler ve fakat bunun karsiligi olarak kizin kendi yanina gelmesini sart kosar. Kiz sarti kabul edip yanina gelir. Fakat gelir gelmez bizimki kizin üzerine çullanip cinsi münasebette bulunmak ister. Ancak ne var ki kiz, evlilik disi bir yoldan bekâretini yitirmek niyetinde degildir; bu nedenle bagirip çagirmaga baslar ve söyle der: "(Hayir, ey Allah'in kulu; Allah'tan kork! Kudret-i fâtiranin [75] bu bekâret) mührünü senin hiç bir sebeble açmani halâl etmem; yalniz hakk-i nikâh ile halâl ederim". Yani demek ister ki "Beni nikâh etmedigin için seninle yatmam, fakat nikâh edecek olursan bekâretimi sana halâl etmege hazirim".

Kizin bu direnisi karsisinda adam fazla israr etmez; çünkü güyâ günâh islemekten korkmaktadir. Oysa ki kizi nikâhina almis olsa, kizcagiz cinsi münasebete hazirdir.

Neden dolayi kizi nikâhina almaz, bilemiyoruz. Bildigimiz su ki kizi, ona evvelce verdiklerini geri almadan, serbest kilar ve Tanri'ya su duâ'yi yapar: "(Yâ Rab!) Artik ben günahtan ictinâb ederek insanlarin bana en sevimlisi olan kizcagizin yanindan ayrildim. Ve ona verdigim altinlari da (kendisine) biraktim. Allâh'im! Ben bu günahtan, yalniz Sen'in rizâ ve muhabbetini kazanmak için ictinâb ettimse, içinde kapandigimiz su kayadan bizi kurtar!".

Bu sözlerini bitirdigi an magaranin kapisini kapayan kaya'nin biraz daha açildigi görülür; sukadar ki bu açiklik üç kisinin oradan çikamasina imkân verecek genislikte degildir.

Bunun üzerine üçüncü yolcu, hikâyesine baslar: anlatmasina göre kendisi ticâretle mesgul, ve ücretle gündelikçi tutup çalistiran, bunlarin ücretlerini zamaninda ödeyen bir kimsedir. Fakat bir def'asinda gündelikçilerden biri ücretini almadan çikip gider. O da, onun bu ücretini ticâret isinde kullanir ve büyük kazanç saglar: bu sayede çok sayida koyunlar, sigirlar, develer ve köleler edinir

Fakat günlerden bir gün, ücretini almadan isinden ayrilmis olan isci çika gelir ve kendisine: "Ey Allâh'in kulu!, ücretimi bana ver" diye tutturur. O da ona: " Su gördügün deve, sigir, koyun (ve bunlara hizmet eden) köle hep senin ücretinden vücûd bulmus bir servettir" diyerek cömertlikte bulunur.

Isci, onun kendisini alay'a aldigini sanarak: "Ey Allâh'in kulu, benimle istihzâ (alay) etme" der. O da isciye: "Hayir seninle (alay) etmiyorum, (bu bir hakikattir; malini al götür!) der. Bunun üzerine isci, develeri, koyunlari, sigirlari ve köleleri alip götürür.

O bunlari götürürken, böylesine hayirli bir is yaptigini söyleyen bizim tüccarimiz Tanri'ya söyle yalvarir: "Rabbim! Bu hayir ve sadâkatimi Sen'in rizâ ve muhabbetin için ihtiyar ettimse su kaya parçasiyle bunaldigimiz su darliktan bizi halâs eyler".

Bu sözleri söyleyip bitirdigi an kaya tamâmen açilir ve üç yolcu magaradan çikip giderler (Bkz. Sahih-i..., Cilt VII, sh. 37-41, Hadis no. 1030). Anlasilan o ki Tanri, onun yaptigi iyiligi diger yolcularin yaptiklarindan daha üstün bulmus ve kaya parçasini yerinden oynatmistir.

Islâm kaynaklarinin bildirmesine göre bu hikâyeden maksat, baskasina âid mal'i (örnegin ana para'yi) kullanmak sûretiyle edinilen kazancin kime (yani mal sahibine mi yoksa o mal sayesinde kazanç saglayana mi) verilmek gerektigini tayindir.

Ancak ne var ki bu hikâye'nin olumlu bir sonuç yaratmadigi, ve yaratamayacagi ortadadir.

Çünkü bir kere tâcirin yaptigi bu iyiligi, diger yolcularin yaptiklari iyilikle kiyaslayacak olursak, bunda, mutlaka tâcir lehine büyük bir üstünlük oldugu sonucuna varmis olmayiz. Su bakimdan ki bu tâcir, ilk basta iscisinin ücretini vermemezlik etmis degildir; gasip yolu ile alikomus da degildir; zirâ isci ücretini almadan isinden ayrilmistir.

Her ne kadar isci, almayip biraktigi bu ücretini geri isteyebilirse de, tâcirin, bu ücret sayesinde edindigi kazanç üzerinde pek bir hakka sahip degildir, çünkü tâcir bu kazanci kendi emegiyle, kendi alin teriyle saglamistir. Bu itibarla kazançta, kendisine düsen büyük bir pay olmak gerekir ki bu pay ayni zamanda âilesine (karisina ve çocuklarina) da aid'tir. Böyle olunca da, bu kazanci isci'ye birakmakla, hem bir yandan kendi âilesini bundan mahrum etmekte, yâni ailesine bir bakima kötülük yapmis olmakta, ve hem de isci'ye hakki olmadigi bir mali bagislamaktadir.

Daha baska bir deyimle tâcirin (üçüncü yolcunun) davranisini , diger yolcularinkinden üstün bulmak için ortada pek bir sebeb yoktur. Nitekim Islâm ulemasi, bu hikâye vesilesiyle kazancin, mal sahibine mi (ki bu, hikâyemizde ücretini almayan isci'dir), yoksa bu mali kullanip kendi emegiyle kazanc saglamis olan tâcire mi âid olmasi gerektigi konusunda ihtilafa düsmüslerdir.

Örnegin aralarinda Imam Mâlik'in de bulundugu bir çok yorumcular "re'sül-mâl ecire, kâr da bu mali tenmiye eden kimseye âid olduguna hükmetmislerdir". Yâni ana para'nin gündelikçi'ye, kazanc'in da bu ana para'yi kendi emegiyle kazanca eristiren kimseye âid bulundugunu kabul etmislerdir . Bu hükme göre hikâyemizdeki gündelikçi, ücretini almaga, tâcir de bu ücreti islemek sûretiyle elde ettigi kazanca hak kesbetmektedir. Bununla beraber Imâm Mâlik, Sevri ve Evzai gibi yorumcular, kazanç saglayan bu kisinin, bu kazanci kendisi için kullanmayip sadaka olarak vermesinin daha uygun olacagi görüsünü de serdetmekten geri kalmamislardir.

Imâm Mâlik gibi yorumcularin bu görüsüne karsilik Imâm Ebû Hanife gibi yorumcular, ana paranin "ecire" (ki hikâyemizde bu, gündelikçidir), ve bundan edinilen kâr'in da sadaka olarak dagitilmasi gerektigini söyliyerek, bu kazançtan hiç bir seyin tâcire "helâl" sayilamayacagini belirmislerdir.

Ve nihâyet aralarinda Ahmed Ibn-i Hanbal'in bulundugu Ulemâ, gerek ana paranin ve gerek bundan elde edilen kâr'in "ecir"e (yâni hikâyemizde gündelikçiye) birakilmasi gerektigi görüsünü savunmuslardir.

Görülüyor ki bu sonuncu gurup disinda kalanlar, yani yukardaki ilk iki görüs sahipleri, hikâyemizin varmak istedigi sonuçta, belli etmeden Tanri'ya karsi vaziyet almis gibi bir durumdadirlar; zirâ her iki görüs sahipleri de, gündelikçiye âid ana para'nin tâcir tarafindan kullanilmasi sonucu elde edilen kazancin gündelikçiye degil fakat ya tâcire verilmesi ya da sadaka olarak dagitilmasi fikrinde olmuslardir.

Fakat her ne olursa olsun, kusku etmiyoruz ki yukardaki görüsleri ve seriât verilerini incelerken bir çogumuz: "Hukuku ilgilendiren bu tür sorunlari, akli dislayan hikâyeler yolu ile çözümlemek ne derece isâbetlidir? bu usûllerle egitilen kisi, düsünme ve yaratma gücünden yoksun kalmaz mi?. Böyle yapacak yerde, akilci yollarla is görmek, kural yerlestirmek daha yararli olmaz mi?" diye sorular sormaktan kendilerini alamayacaklardir.