Islâm kaynaklarinin söylemesine göre Muhammed, vahiylerin gelisini nasil farkettigini çesitli vesilelerle açiklamistir. Bu açiklamalardan anlasilmaktadir ki vahiyler kendisine bazan bir "çingiraginkine benzer bir sesle" gelmistir; bazan bir "insan sûretindeki melek" gelip onunla konusmustur; bazan yüzünün yakininda ari viziltilarina benzer bir ses olarak inmistir; bazan mâdeni bir esyaya vuruldugunda çikan sese benzer sesler seklinde gelmistir. Çesitli rivâyetlere göre bunlardan bazilari asagida özetlenmistir
Ayse'nin rivâyetine göre bir gün Hâris b. Hisâm "Yâ Resûlâ'llâh, sana vahiy nasil gelir?" diye Muhammed'e sorar. Onun bu sorusuna Muhammed söyle cevap verir: "Ahyânen (vakit vakit) bana çingirak sesi gibi gelir ki bana en agir geleni budur. Benden o zâil olur olmaz (Melegin) bana söyledigini iyice bellemis olurum. Ahyânen (vakit vakit) Melek bana bir insan olarak temessül eder (görünür), benimle konusur. Ben de söyledigini iyice bellerim..." (Bkz. Sahih-i..., Cilt I. sh. 2 , Hadis no. 2).
Ebû Hüreyre'nin rivâyetine göre Muhammed, vahyin gelisini su sekilde tanimlar: "Allâhu Teâla semâda bir hüküm ve kazâ-yi ilâhiyi teblig buyurmak istedigi zaman melekler bir kayaya çarpan demir zincir gibi gelen kavl-i celil-i Rabbü'l-Izzet'e karsi kemâl-i huzû'larindan nâsi kanatlarini çirpip bihûsâne secdeye kapanirlar. Içlerinden korku zâil olunca -Rabbiniz ne buyurdu? - diye birbirlerine sorarlar. Ve birbirine -Rabbimiz hakki buyurdu. Ulûvv-i Kibriyâ sifatiyle muttasif olan O'dur- derler" ki, Türkçesi kisaca su: Tanri vahiy göndermek istedigi zaman melekler, bir kayaya çarpan demir zincir gelen seslerden dolayi kanatlarini çirpip secdeye kapanirlar. Içlerindeki korku yatisinca birbirlerine: "Tanrimiz hakki buyurdu; o yücedir" diye konusurlar.
Ibn-i Mes'ûd'un rivâyetine göre vahyin gelisinin Muhammed tarafindan taniminin özeti söyle: Tanri vahiy indirmek istedigi zaman gökyüzünü bir titremedir alir. Gökyüzünde oturanlar bunu duyunca, kendilerinden geçmis olarak hemen secdeye kapanirlar. Ilk kendine gelen Cibril olur ve vahyi yüklenerek gönderildigi yere gider. Ister gökyüzünde, ve isterse yer yüzünde olsun, teblig edecegi mahalle varincaya kadar gökyüzünden gökzyüzüne geçtikce melekler kendisine: "Rabbimiz ne buyurdu?" diye sorarlar. O da onlara: "Hakki buyurdu. Her seyin ulu'su, büyügü olan O'dur" cevabini verir. Melekler de onun cevabini tekrar ederler (Bkz. Sahih-i..., Cilt I. sh. 5)
Ahmed b. Hanbal ve Tirmizi gibi ulemanin anlatmalari söyle: "Vahiy nâzil oldugunda Resûlu'llâh...'in nezd-i âlilerinde kovan etrafindaki gibi ari ugultusuna benzer bir sey isitilirdi " (Bkz. Sahih-i..., I sh. 6).
Bazan da güyâ Cibril, her biri gökyüzünü göstermeyecek derecede ufku kaplayan alti yüz kanadi ile görünüp Tanri'nin vahy'ini teblig eder (Bkz. Sahih-i..., Cilt I. sh. 6)
"Hadis-i Cibril" diye bilinen bir hadis'e göre
melek gelip Muhammed'e heybetli bir sesle hitap ederdi ki bu ses
"o melegin ya kendi, yâhud da kanatlarinin sesi(ydi)".
(Bkz. Sahih-i..., Cilt I. sh. 4)
Yine Islâm kaynaklarinin söylemesine göre Muhammed, vahiy sirasinda gözlerini kapar, basini örter, üstüne örtü örtülmesini ister, benzi kül gibi olur ya da kizarir, bayginliga benzer bir hal geçirir, vücûduna titreme gelir, uyuyan bir kimse gibi soluk alir, horultuya benzer siddetli olarak nefes alip solur, ya da "genç bir deve gibi hiriltili sesler çikarir", yüzünden pek büyük zahmet çekerdi. Üstünü, kalin bir örtü ile örtmüs bulunmasina ragmen siddetli soguk günlerde bile alnindan, sakaklarindan terlemeye baslardi. Örnegin Ayse'nin söylemesi söyle: "Resûlu'llâh(...)'i, sogugu pek siddetli bir günde kendisine vahiy nâzil olurken görmüslügüm vardir. (Iste öyle soguk bir günde bile) kendisinden o hâl geçtigi vakitde sakaklarindan sapir sapir ter akardi" (Bkz. Sahih-i... Cilt I. sh. 2. Hadis no. 2)
Buhari, Müslim, Ahmed Ibn-i Hanbal gibi kaynaklara göre Muhammed, vahiy gelecegi zamanlar "basini örter, benzi kizarir, uyuyan bir kimse gibi soluk alir, yahud genç bir deve gibi hiriltili sesler çikarirdi" (Bu konuda bkz. Buhari, Hacc, bâb 17; Fazâ'il al-Kur'ân, bâb 2; Muslim , Hacc nr. 6)
Muhammed'in katipligini yapmis olan Zeyd b. Sâbit söyle der: "Resûlu'llâh ... Efendimize gelen vahyi yazardim. Vahiy nâzil oldugu vakitte (onu) bir sikinti kaplar, inci taneleri gibi siddetli bir ter dökerdi de ondan sonra açilirlardi. Kendileri bana imlâ buyurur, ben de yazardim..." (Bkz. Sahih-i..., cilt I. sh. 5)
Ebû Hüreyre'nin rivâyeti söyle: "Vahiy
nâzil olurken en evvel vücûd(una) bir titreme
gelirdi"; "Vahiy nüzûl ederken kendilerini
(tasa ve kaygi kaplar yüzü kül gibi olur), gözlerini
kaparlar ve horultuya (benzer) siddetli siddetli nefes alirlardi"
(Bkz. Sahih-i... , I, sh. 5)
Vahy'in ne zamanlar ve ne vesilelerle indigi sorusuna gelince, bu konuda pek çesitli söylentiler vardir. Örnegin Abd Allah b. Amr'in söylemesine göre al-Maide sûresi, Muhammed'in devesine binmis olarak gitmekte oldugu bir sirada "nâzil" oldugu olmustur. Güyâ vahy'in inmesinden dolayi deve fazla dayanamamis ve bu yüzden Muhammed devesinden inmek zorunlugunda kalmistir [77] . Bunun gibi bazan basi yikanmakta iken, bazan minberde hutbede iken, bazan yukarda belirttigimiz gibi kemikli et yemegi yerken, bazan çok sevdigi esi Ayse'nin "ridâ"si (örtüsü) altinda bulundugu zamanlar, ya da diger önemli bazi olaylar sirasinda inermis. Kisaca fikir edinebilmek için bu sonuncu hal ile ilgili haberleri Diyânet yayinlarinda yer alan hikâyeler olarak belirtelim:
Bu yayinlara göre Muhammed'in, pek çok sayidaki esleri arasinda, ilgi ve sevgi bakimindan, en bas yeri isgâl edeni Ayse imis. Muhammed ona karsi, diger kadinlarindan çok daha fazla sevgi besler, ve besledigini de gizlemez, herkesin anlayip duyabilecegi sekilde belli edermis. Hattâ en çok sevdigi tirit yemegini bile kistas edinerek: "Ayse'nin diger kadinlara üstünlügü, tirit yemeginin diger yemeklere üstünlügü gibidir" dermis [78] . Amr Ibn-i As'in rivâyetine göre Muhammed, bir gün kendisine: "Yâ Resûla'llâh! Ashâb içinde size en sevimli kimdir?" diye soruldukta: "Aise'dir" diye cevap vermis ve erkeklerden de Ayse'nin babasi Ebû Bekir'in ve ondan sonra da Ömer Ibn-i Hattâb'in adini saymis (Bkz. Sahih-i... IX, sh. 335, Hadis no. 1488)
Bundan dolayidir ki, Ayse'nin böylesine asiri bir sevgiye mazhar oldugunu bilen Ashâb, Muhammed'e hediye takdim edecekleri zaman hediyelerini Ayse'nin nöbetinde, yâni Muhammed'in onun odasinda bulundugu zamanlarda, getirirlermis. Hattâ bu davranislari, Muhammed'in diger eslerini öylesine kiskandirir ve üzüntüye sokarmis ki, bir gün Ümmü Seleme'nin yaninda toplanip: "Ey Ümmü Seleme! Görüyorsun ki, herkes hediyesini Aise'nin gününde getiriyor. Resûlullâh'a söyle de Ashâb'a hediyelerini kadinlarindan herhangisinin nöbetinde getirebilmelerini tenbih buyursun" demislermis.
Anlasilan o ki Ümmü Seleme, kadinlarin bu istegini, kendi nöbeti sirasinda, ayri ayri üç kere Muhammed'e nakleder fakat bir türlü dinletemez. Ilk iki def'a söylediginde Muhammed ondan yüz çevirir. Nihâyet üçüncüsünde de hiddetlenip ona söyle bagirir: "Ey Ümmü Seleme, Aise hakkinda beni cezâlandirma! Vallâhi Aise'den baska sizden hiç bir kadinin ridâsi altinda bulundugum halde bana vahiy nâzil olmadi" der (Bkz. Sahih-i..., Cilt IX, sh. 407).
Bilindigi gibi "rida" sözcügü, vücudun
belden yukari olan kismini örten örtüyü ifâde
eder. Görülüyor ki Diyânet'in söylemesine
göre Tanri, vahiy gönderirken Muhammed'in Ayse'ye bu
sekilde sarmas dolas yanasmis halde bulunmasinda bir sakinca görmemistir.
Bundan dolayidir ki Islâm kaynaklari, Muhammed'in bu yukardaki
sözlerini Ayse'nin "fazileti" hakkinda en büyük
bir "besâret" (müjde) olarak kabul ederler
(Bkz. Sahih-i..., Cilt IX, sh. 407)
Öte yandan yine bu ayni Diyânet'in yayinlarindan anlamaktayiz ki Muhammed, sadece Ayse'nin "ridâsi" altinda vahy almakla kalmaz fakat basini onun kucagina, ya da gögsüne yaslayip Kur'ân okumayi da âdet edinmistir: hem de Ayse "hâi"z (yâni "âdetli") iken. Gerçekten de Ayse'nin söylemesi söyle: "Ben hâiz iken Nebiyy-i Mükerrem... basini kucagima yaslar, sonra Kur'ân okurlardi" (Bkz. Sahih-i..., Cilt I, sh. 220 , Hadis no. 205).
Ancak ne var ki bunu yapmakla beraber Kur'ân'a, "hâi"z halinin kadinlar için "pis"lik hali olduguna, ve bu gibi zamanlarda onlardan uzak kalip hayiz durumu geçinceye kadar onlara yanasmamak gerektigine dâir âyet koymaktan da geri kalmamistir. Diyânet'in çevirisinde Bakara Sûresi'nin 222.âyeti söyle: "Sana hayizdan suâl ediyorlar. Onlara de ki hayiz ezâdir, pistir. O halde zamân-i hayizlarinda kadinlardan irakca durunuz. Onlar temizlenmedikçe kendilerine tekarrüb etmeyiniz (yanasmayiniz). Tetahhur ettiklerinde (temizlendiklerinde) Allah'in emrettigi üzere yanlarina varini"z (Diyânet'in bu çevirisi için bkz. Sahih-i..., Cilt I. sh. 219)
Diyânet yayinlarinda yer alan bu tür hükümlerden anlasilan o ki Tanri, hayizli kadinlara yanasma yasagini koyarken, Muhammed'in, hayizli durumda bulunan Ayse'nin kucagina yaslanmis olarak Kur'ân okumasini sakincali bulmamis, aksine izin vermistir. Pek muhtemeldir ki bu durumda "vahy" göndermeyi de sakincali saymamistir.
Fakat her ne olursa olsun Islâm kaynaklarinin bu yukardaki açiklamalarinda ilginç görünen bazi hususlar var ki o da Muhammed'in, vahiy gelecegi zamanlar üstünü örttürüp bayginliga benzer bir hal ile kendinden geçmesi, yüzünün kül gibi olmasi, üstü örtülü bulunmasina ragmen en soguk günlerde bile titremesi, terleyip sakaklarindan terler dökmesi, gözlerini kapatik horultuya benzer sesler çikarmasi, boguk boguk nefes almasi ve az sonra bu hal geçmekle vahiy aldigini söyliyerek konusmasidir.
Bayginlik geçirirken üstünün örtülmesini istemesinin ve Tanri'nin kendisine: "Ey örtünüp bürünen Muhammed..." (K. 73 Müzemmil 1-4) diye hitap eder oldugunu söylemesinin nedenini, muhtemelen eski bir Arap geleneginden dogma aliskanlikta aramak gerektigi akla gelebilir. Gerçekten de eskiden beri "Tanri habercisi" diye bilinen ve "kayiptan haber verir sanilan" Arap din adamlari, üstlerine bir örtü örtmek sûretiyle is görürler, örnegin fal okurlardi. Taraftar kazanmak için Muhammed'in de bu "örtünme" gelenegine uymanin olumlu sonuç yaratacagini düsünmüs olmasi mümkündür.
Fakat her ne olursa olsun durum su ki Islâm yazarlari, Muhammed'in vahiy geldigini söyledigi zamanlar, bayginliga benzer bir hal içerisinde sikintilar geçirmesinin, titreyip terler dökmesinin, horultulu sesler vermesinin, yanindakilerden ayrilip geride kalmak istemesinin ve buna benzer hallere kapilmasinin nedenlerini, akla yatar bir sekilde açikliga kavusturmus degillerdir.
Yabanci yazarlardan bir kismi, Muhammed'de görülen bu halleri, onun "sar'a" ya da "isteri" gibi bir hastaliga yakalanmis olmasi ihtimaline verirler, ki bunlar arasinda Dr. Sprenger ve William Muir gibi, Muhammed'in yasami konusunda kitap yazmis ünlü bilim adamlari vardir [79]
Fakat Islâmcilar bu gibi iddiâ'lara siddetle karsidirlar: Muhammed'in "sar'a" ya da "isteri" hastaliklarindan birine yakalanmis olabilmesinin, ancak onun tibbi muayeneden geçmis olmasiyle bilinebilecegini, oysa ki bundan bin dört yüz yil önce yasamis olan bir kimse bakimindan bunun "tib'ben" mümkün bulunmadigini, vahyin gelisiyle ilgili rivâyetlere bakarak ona bu hastaliklari hamletmenin, eger "hamakat" (ahmaklik) degilse, en azindan "küstahlik" sayilacagini söylerler. (Diyânet'in savundugu bu görüsler için bkz. Sahih-i..., Cilt I, sh. 7)