Melek Görünce Öten Güzel Sesli Horozlarin, ya da "isveli Sesli" Kadinlarin, ya da Kanatlarinda "Hastalik" ve "Sifa" bulunan Sineklerin Ma'rifetleriyle Ilgili Hikâyelerden Bazi Örnekler

Diyânet yayinlarindan ögrenmekteyiz ki bir gün Muhammed yolda yürürken, yakininda bulunan bir horozun ötmege basladigini duyar. Orada bulunanlardan biri, bu sesten rahatsiz olmus olmali ki, horoza: "Allah lâ'net etsin!" diye çikisir. Bunun üzerine Muhammed, adama dönerek: "Hayir sakin öyle söyleme! O seni namaza da'vet ediyor" der (Bkz. Sahih-i..., Cilt IX, sh. 66, Hadis no. 1363).

Ibn-i Hibbân'in Sahih ëinde de Muhammed'in: "Horoza sövmeyiniz. Ona sebbetmeyiniz (sövüp saymayiniz, küfretmeyiniz)! O, sizi namaza da'vet eder" dedigi yazilidir.

Muhammed'in bu sekilde konusmasini açikliga kavusturmak isteyen seriâtçilara (özellikle Diyânet'e) göre horozun, diger hayvanlarda bulunmayan bir çok özellikleri vardir ki, bunlardan biri güzel bir sese sahip olmaktir. Bu ses öylesine güzeldir ki Tanri dahi, üç sesten biri olarak, bu sese "muhabbet eder". Tanri'nin muhabbet ettigi diger iki ses, Kur'ân okuyan kisinin sesi ile seher vakti Tanri'ya duâ edenlerin sesidir. Diyânet yayinlarinda Muhammed'in söyle dedigi yazili: "Üç sese Allah muhabbet eder: horoz sesi, Kur'ân okuyan kisinin sesi, bir de seher vakti Allah'a istigfâr edenlerin sesi" ( Sa'lebi'nin rivâyeti için Bkz. Sahih-i... , Cilt IX, sh. 67, ).

Fakat, yine Diyânet'in söylemesine göre, güzel sese sahip bulunan horoz'un, bir de gecelerde fâsila ile zaman zaman ötmek, ve seher vakti erken kalkmak gibi ma'rifetleri vardir. Öylesine ki bu isi, gece ister uzasin, ister kisalsin, "kironometre gibi hiç sasmaksizin" yapar; safaktan önce ve sonra ötüsünü muntazam bir sekilde devam ettirir, ve böylece müslümanlari namaza çagirmis olur. Bundan dolayidir ki namaz vakitlerini "tecrübeli" horozlara göre ayarlamakta yarar vardir. Nitekim bir kisim "fukaha" (din bilgini): "Namaz vakitlerinin tecrübeli horozlarin sesiyle ta'yin ve ona i'timâd edilmesi câizdir" demislerdir (Bkz. Sahih-i..., Cilt IX, sh. 66, Hadis no. 1363).

"Horoz nasil tecrübe" sahibi olur?" Ya da "horoz'un tecrübelisi nasil bulunur?" diye sorulacak olursa bunun yanitini Diyânet Islerinden ya da din adamlarindan beklemek gerekir.

Seriâtçilarin söylemelerine göre horoz'da, güzel ses ve seher vakti erken kalkmak, ve insanlari namaza çagirmak gibi özelliklerden gayri bir de kümes içinde pek çok "es'e" sahip olmak gibi "âile bereketi", "kiskançlik" ve "cömertlik" diye tanimlanabilecek faziletler vardir. Nitekim ünlü din bilginlerinden Dâvudi'nin söylemesi söyle: "Horozda, bu hayvandan ögrenilmege deger bes sey vardir ve sunlardir: güzel ses, seher vakti erken kalkmak, cömertlik, cinsi kiskançlik, âile bereketi" (Bkz. Sahih-i..., Cilt IX, sh. 68).

Fakat bütün bunlardan gayri horoz'a özgü bir sey daha vardir ki o da ötüsünü, melek'lere göre ayarlamasidir; yâni sadece melek gordügu zaman ötmesidir. Bundan dolayidir ki müslüman kisi, horoz'un sesini isittigi zaman, mutlaka Tanri'nin lütfuna basvurmali, "O'nun" cömertliginden yararlanmalidir. Diyânet, Ebû Hüreyre'nin rivâyeti olarak Muhammed'in söyle dedigini nakletmekte: "Horozlarin ötüsünü isittiginizde (dileklerinizi) Allah'in fazl-ü kereminden isteyiniz!. Zirâ horozlar melek görmüsler (de öyle ötmüsler)dir..." (Bkz. Sahih-i..., Cilt IX. sh. 66 ve d. hadis no. 1363)

Yine Diyânet'in (ve Islâm kaynaklarinin) yayinlarindan edindigimiz bilgiler o'dur ki Tanri, horoz sesinden hoslandigi kadar merkep sesinden ve kadinin "isveli" sesinden tiksinmektedir. Söyleki:

Horozu güzel sesli olarak yaratip onun sesine muhabbet eden ve onu melek gördügü zaman öttürüren Tanri, her ne hikmetse merkeb denilen zavalli hayvani çirkin ve tiksinti verici bir sesle yaratmis ve istemistir ki merkep, ancak seytan gördügü zaman anirsin. Kur'ân'in Lokman Sûresi'nde söyle demistir: "...Seslerin en çirkini merkeplerin sesidir" (K. 31 Lokman 19). Muhtemelen merkeb'in, seytan gördügü zaman daha da çirkin bir sesle aniracagini ve insanlari telasa sokup Tanri'ya sigindiracagini hesaplamistir. Gerçekten de Ebû Hüreyre'nin rivâyetine göre Muhammed'in söylemesi söyle: "Merkebin anirmasini isittiginizde de seytan (in serrin)den Allah'a sigininiz (ve: Eûzü bi'llâhi mine-s-seytâni'r-racim, deyiniz). Çünkü merkep seytan görmüs (de öyle anirmis)dir" (Bkz. Sahih-i..., Cilt IX, sh. 67, hadis no. 1363)

Bu dogrultuda olmak üzere Muhammed'in bir de söyle dedigi rivâyet olunmakta: "Merkep seytan görmedikçe anirmaz. Merkep anirinca siz Allahu Teâlâ'yi zikredin, bana da salavat getirini"z. (Diyânet'in Ebû Müse'l-Isfehâni'nin Tergib'inden nakli olan bu hadis hükmü için bkz. Sahih-i..., Cilt IX. sh. 68).

Fakat hemen ekleyelim ki merkebin, seytan ile olan iliskisi, daha dogrusu seytan gördügu zamanlar anirmasi konusunda asil sorumluluk, Tanri'nin elçilerinden biri olarak kabul edilen Nuh'a âid gibi görünmektedir. Su bakimdan ki, Islâm kaynaklarinin bildirmesine göre Nuh, Tanri'nin emrine uyarak agaçlardan bir gemi yaptiktan sonra gemiye ilk önce karincalari ve en sonra da merkebi alir. Fakat merkep gemiye girerken seytan onun kuyruguna asilmis, gerisin geriye çekmektedir. Bu yüzden merkep gemiye girememektedir. Bunu gören Nuh sabirsizlanir ve merkebe hitaben: "Seytan ile berâber de olsan, yine gir" diye emir verir. Böylece seytan da gemiye girenlerden olur [80] . Fakat "neden seytan, diger hayvanlara musallat olmamis, ille de merkebi seçmistir?" bilemiyoruz. Seriâtçi'nin söylemesine göre "Her sey Tanri'nin takdirine baglidir" ve Tanri, her yaratigi, isterse dogru yola sokar, isterse saptirir (Örnegin Bkz. Yunûs 99-100; Nahl 9 vs...)

Fakat her ne olursa olsun bildigimiz bir sey varsa o da sudur ki merkeb anirmasini isiten müslüman kisi'nin yapacagi ilk sey, hemen Tanri'nin adini agzinda tekrarlamak ve bunu yaparken, bir de Muhammed'e "salavât" getirmektir. Bilindigi gibi "salâvat" getirmek demek Muhammed'e "hayir duâ'da bulunmak" demektir.

Öyle anlasiliyor ki Muhammed'in merkeb'e karsi asiri bir tiksintisi vardir ve bu tiksintisini, "kâfirlere" karsi besledigi kin ve düsmanlik duygulariyle birlikte ölüm dösegine kadar sürdürmüstür. Nitekim Ayse'nin söylemesine göre Muhammed, gözlerini hayata kaparken son sözlerden biri olarak söyle demistir: "Mü'minin ruhu ter ile, kâfirin ruhu ise merkebin cani gibi agiz ve burun deliklerinden çikar" (Bu hususta bkz. Imâm Gazali, Ihyâu ëUlumi'd-Din, Bedir Yayinevi, Istanbul, 1975, Cilt IV, sh.846)

Neden dolayi Tanri, horoz'a seçkin bir yer vermistir de merkebi böylesine asagi kilmis, ve hattâ kilmakla kalmayip en zahmetli ve mihnetli islerde kullanilmak üzere yaratmis ve sonra da onu alaya almistir? bilemiyoruz.

Fakat yaratmis oldugu pek çok çirkin ve sekilsiz hayvanlar içinden sadece merkebi seçip, onun anirmasi halinde kisileri kendisine sigindirip, ayni zamanda Muhammed lehine duâ'da bulunmaga zorlamasi karsisinda kendi kendimize: "Acaba bütün bunlari Muhammed, kendisine salâvat getirilsin diye mi uygun görmüstür?" seklinde soru sorma ihtiyacini duymaktayiz.

Kuskusuz ki bu vesileyle bizleri asil düsündüren ve endiseye sürükleyen sey , bu tür bir egitimle insanlarimizin, ne derece "kutsal" bir din anlayisina yönelebilecekleridir.

Kadin'in "isveli sesi" konusunda da ayni seyleri söylemek mümkün: bilindigi gibi "isveli" ses "hos ve edâli" bir ses demektir. Söylemeye gerek yoktur ki böyle bir ses insana mutluluk verir. Fakat Islâm kaynaklarinin bildirmesine göre Tanri, her ne hikmetse kadinlarin "hos ve edâli" bir sekilde konusmalarini da hos karsilamayip yasaklamis ve söyle demistir: "Ey Peygamberin hanimlari. Sizler herhangi bir kadin gibi degilsiniz. Allah'tan sakiniyorsaniz edâli konusmayin, yoksa kalbi bozuk olan kimse kötü seyler ümid eder..." (K. 33 Ahzâb 32) Bu âyet'de geçen emir, her ne kadar Muhammed'in hanimlari için verilmis gibi görünmekle beraber, Kur'ân yorumcularinin bildirmelerine göre bütün müslüman hanimlara uygulanmak üzere geçerlidir (Bkz. Diyânet Vakfi çevirisinde Ahzhab 32'nin yorumu).

Anlasilan o ki Tanri, erkek sinifina pek güvenemedigi ve daha dogrusu kadinin "isveli" sesini isitmekle erkeklerin bastan çikacaklarini düsündügü içindir ki bu ses'den hoslanmaz görünmüs ve kadinlara "Allah'tan sakiniyorsaniz edâli konusmayin" diye emretmistir [81]

Yine söylemeye gerek yoktur ki bu tür emirler, kadinin özgürlügünü kisitlamak yaninda erkegin karakterini de gelisme olasiligindan yoksun birakmak bakimindan elestirilmek gerekir.

*

Sineklerin "idrâki" konusuna gelince: Farzediniz ki yediginiz yemegin, ya da içtiginiz suyun içine pis bir kara sinek düstü. Ne yaparsiniz? Muhtemelen pislenmistir diye yemeginizi atar ve suyunuzu içmekten vaz geçersiniz. Ancak ne var ki böyle yaptiginiz takdirde seriâ'ta aykiri hareket etmis olacaksinizdir, çünkü Diyânet isleri Baskanligi'nin, ve din adamlarimizin "din" diye insanlarimiza bellettigi hükümlere göre yapmaniz gereken sey sudur: sinegin disarda kalan kanadini yemegin (ya da suyun) içine batirmak, ve sonra sinegi çikarip attiktan sonra yemege (su'yu içmege) devam etmek. Su nedenle ki, seriât'in bildirmesine göre sinegin kanatlarindan birinde "hastalik" be digerinde "sifâ" vardir ve sinek önce hastalik kanadini yemegin içine batiririr; disarda kalan sifa kanadi oldugu için, bu kanadi yiyecegin içine batirmakla "siƒa" "hastaligi" gidermis olur.

Bunun böyle oldugunu anlatmak üzere Diyânet Isleri Baskanligi, Muhammed'in söyle dedigini belletir insanlarimiza:

"Sizden birinizin içecegi (ve yiyecegi) içine sinek düstügü zaman, o kisi o(nun her tarafini) batirsin, sonra çikarsin (atsin). Çünkü sinegin iki kanadinin birisinde hastalik, öbirisinde de sifâ vardir" (Bkz. Sahih-i..., Cilt, IX, sh. 71 , hadis no. 1365)

Diyânet'in söylemesine göre bu "gerçegi" inkâr etmek, ve örnegin: "Bir sinegin iki kanadinda nasil olur da hem hastalik ve hem sifâ olan iki zit hassasiyet bulunur?" diye sormak, ya da: "Nasil olur da hâkir bir sinke yiyecek ve içecek içine düstügü zaman önce zehirli kanadini sokup sifâ kanadini disarda birakmayi bilebilir?" diye düsünmek ancak câhil kimselerin yapacaklari seylerdendir.

Çünkü, yine Diyânet'in bildirmesine göre, bütün yaratiklarda birbirine zit olan "hassasiyetler" vardir, ve bu yaratiklar ancak bu sayede yasamlarini sürdürebilirler. Tanri'nin gücü bu birbirine zit "hassalari" birbirleriyle uyumlu kilmamis olsaydi yaratiklarin varligi "fesâd"a ugrar ve bugün görülen gelisme vuku bulmazdi.

Yine Diyânet'in bildirmesine göre sinegin "idrâki" sorunu, "ilâhi bir ilhâm olan sevk-i tabii'den ibârettir". Bu "idrâk" sayesinde sinek ve benzeri en küçük hayvanlar dahi, "ince hesaplar"la kendilerine ev, bark yapip bu evciklerin içinde yillik gidalarini (senelik aziklarini) biriktirirler. Ve iste sinek de, yine bu "idrâk" sayesinde, önce zehirli kanadini yiyecek içine batirip siƒâ kanadini disarda birakir (Bkz. Sahih-i..., Cilt IX, sh. 71).

Anlasilan o ki sinek, sirf insanlar hastaliga kapilmasinlar diye önce zehirli olan kanadini yiyecege batirip, sifa kanadini disarda birakmaktadir; sunu düsünmektedir ki insanlar, yiyecegin (içecegin) disinda birakmis oldugu sifâ kanadini iyicene batirip sonra kendisini atacaklar ve böylece yemek yemege devam ederek hastaliga ugramaktan kurtulmus olacaklardir.

Hemen i'tiraf etmek gerekir ki "sinek", ya da "ari", "karinca" ve benzeri çesitli yaratiklarin "sevk-i tabii" ile günlük ihtiyaçlarini sagladiklarini kabul etmekle beraber, Diyânet'in sineklerle ilgili bu "bilimsel" mantigini kavramak biraz güç. Ve esasen özgür akla ve bilimsellige meydan okuyan bu tür bir "mantik" degil midir ki insanlarimizin mantiksiz kafa yapisi ile yetistirmelerine sebeb olmaktadir.