Kur'ân'in, Kâfir'leri, ve Genellikle Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari Kapsayan hükümlerinin elestirisi.



Kur'ân, Islâm”dan gayri din ve inançta olanlari “müsrik'ler”,munafik'lar” ve “Kitapli'lar” (Ehl-i Kitap) diye üç grupta toplar ve genel olarak hepsini Kâfir'ler” diye damgalayip cehennemlik sayar. Müslümanlari da “Kâfir”lere karsi kin duygulariyle yogurup düsman yapar. Bu düsmanlik, esas itibariyle Muhammed'in Kur'ân'a koydugu âyet'lerden ve biraktigi hadis'lerden kaynaklanir.


“Kâfir” deyimi, aslinda “gerçegi gizleyen ve örten” anlaminda olmakla beraber, esas itibariyle, Tanri'nin nîmetlerine sükretmeyenler, “Peygamber'lerin” Tanri'dan indigini söyledikleri vahiyleri kabul etmeyenler, Muhammed'i ve Kur'ân'i benimsemeyenler, Kur'ân'in bir kismina inanip bir kismina inanmayanlar, vs... için kullanilir olmustur.


Önceleri Muhammed “kâfir” deyimini, Mekke'lilerden kendisini “peygamber” olarak kabul etmeyen ya da dinlemeyen, kendisiyle alay eden, Kur'ân'in uydurma” oldugunu söyleyen, ve özellikle Tanri'dan baska tanri edinen müsrik'ler” (Tanri'ya es kosanlar=putatapan'lar) için kullanmistir. Kur'ân'a koydugu âyet'lerden bir kaç örnek verelim:


Kaf Sûresi'nde su yazili: “Aralarindan bir uyaricinin gelmesine sastilar da, kâfirler söyle dediler: -Bu sasilacak bir seydir” (K. 50 Kaf, 2 ve d.). Burada geçen “uyarici” deyimi “Muhammed” için kullanilmistir; yâni Muhammed'in peygamber olarak” gönderilmesine sasanlarin kâfir olduklari anlatilmistir.


Furkan sûresi'nde, Kur'ân'i “masal”lar kitabi, ya da Muhammed'in uydurmasi” seklinde kabul edenlerin “kâfir” olduklari bildiriliyor ve söyle deniyor: “Ve Tanri'nin disinda tanrilar edindiler... Ve onlar ki kâfir oldular, söyle derler: -(Kur'ân) Muhammed'in uydurmasidir yalnizca. Ona baska birileri de yardim etmistir- Böyle demekle, haksiz ve yalan bir yargiyla ortaya atildilar. Yine kâfirler söyle dediler: -(Kur'ân) eskilerin masallaridir. (Baskalarina) yazdirilmakta. Sabah aksam ona (Muhammed'e) okunmakta-. De ki: -Onu göklerin ve yerin gizlerini bilen (Tanri) indirmistir... “ (K. Furkan 3-6).


Ali Imrân sûresi'nde Tanri'ya ortak kosanlarin “kâfir” sayildiklarina dâir su var: “Ey iman edenler! Eger kâfirlere uyarsaniz (sizi eski dininize) döndürürler de hüsrana ugrayanlarin durumuna düsersiniz... Allah'in, hakkinda hiçbir delil indimedigi seyleri O'na ortak kosmalari sebebiyle, kâfirlerin kalplerine yakinda korku salacagiz... ” (K. Imrân 149-151).


Nisâ sûresi'nde Muhammed'i dinlemeyenlerin küfür yoluna sapmis olduklarina dâir su var: “Küfür yoluna sapip peygamberi dinlemeyenler o gün yerin dibine batirilmayi temenni ederler ve Allah'tan hiçbir haberi gizleyemezler” (K. Nisâ 42)


Yine Nisâ sûresi'nde Tanri ile Muhammed'i inkâr edenler, ya da birbirinden ayirmak isteyenlerin “Kâfir” olduklarina dâir su yazili: “Allah'i ve Peygamberi'ni inkâr edenler ve (inanma hususunda) Allah ile Peygamberlerini birbirinden ayirmak isteyip: -Bir kismina iman ederiz, ama bir kismina inanmayiz- diyenler ve bunlar (iman ile küfür) arasinda bir yol tutmak isteyenler yok mu! Iste gerçekten kâfirler bunlardir. Ve biz kâfirlere alçaltici bir azap hazirlamisizdir” (K. Nisâ 150-151)


Sebe sûresi'nde, Kur'ân'a inanmayanlarin kâfirlikleri hakkinda söyle deniyor: “Kâfir olanlar dediler ki: -Biz hiçbir zaman Bu Kur'ân'a ve bundan önce gelen kitaplara inanmayacagiz-...” (K. 34 Sebe 31).


Müsrik'ler için kullandigi “kâfir” deyimini Muhammed, dis görünüs bakimindan “müslüman”, fakat içten “kâfir” olanlar, ve daha dogrusu agizlariyla kalplerinde olmayani söyleyenler, yâni Munafik'lar için de kullanir olmus, ve örnegin Kur'ân'a sunu koymustur: “Insanlardan bazilari da vardir ki, inanmadiklari halde: -Allah'a ve ahiret gününe inandik- derler. Onlar (kendi akillarinca) Allah'i ve mü'minleri aldatirlar. Halbuki onlar ancak kendilerini aldatirlar...” (K. Bakara, 8-21). Uhud savasina katilmaktan kaçinan, ya da katilanlari ayiplayan müslümanlari “kâfir” olarak tanimlamak üzere Imrân sûresine sunu koymustur: “(Uhud savasinda) Iki birligin karsilastigi gün sizin basiniza gelenler... Allah'in müminleri ayirdetmesi ve munafiklari ortaya çikarmasi için idi. Bunlara: -Gelin Allah yolunda çarpisin, ya da savunma yapin- denildigi zaman: -Harbetmeyi bilseydik, elbette sizin pesinizden gelirdik- dediler. Onlar o gün, imandan çok, kâfirlige yakin idiler. Agizlariyla, kalplerinde olmayani söylüyorlardi...” (K. Al-i Imrân 166-168)


Ve nihâyet “Kâfir” deyimini bir de “Kitapli'lar” (Ehl-i Kitap) için kullanmistir, ki bunlar genellikle Yahudiler ve Hiristiyanlar olup, kendilerine Tanri tarafindan “peygamber'ler” gönderilen, Kitap'lar verilen ve fakat peygamberlerine karsi gelen, Kitap'larini tahrif eden ve bu nedenle Tanri'nin gazabina ugrayan kimselerdir. Güyâ Tanri onlara dogru yolu göstermek üzere önce Tevrat'i, sonra Incil'i ve sonra da Kur'ân'i göndermis (K. Imrân 3-4) ve fakat onlar kendilerine gönderilen Kitap'lari degistirmisler, Kur'ân'i da inkâr etmislerdir. Bütün bu hususlarla ilgili bir iki örnek vermek gerekirse:


Imrân sûresi'nde su var: “Allah nezdinde hak din Islâm'dir. Kitap verilenler, kendilerine ilim (Kur'ân) geldikten sonradir ki, aralarindaki kiskançlik yüzünden ayriliga düstüler. Allah'in âyet'lerini bilmelidirler ki Allah'in hesabi çok çabuktur” (K. Imrân 19)


Tevbe sûresi'nde: “Yahudiler, Uzeyr Allah'in ogludur, dediler, Hiristiyanlar da ... Isa Allah'in ogludur, dediler. Bu onlarin agizlariyla geveledikleri sözlerdir. (Sözlerini) daha önce kâfir olmus kimselerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onlari kahretsin... (Yahudi'ler) Allah'i birakip (haham'larini); (Hiristiyan'lar) da rahiplerini ve.. Isa'yi rab'ler edindiler. Halbuki onlara ancak tek ilâha kulluk etmeleri emrolundu. O'ndan baska tanri yoktur...” (K. Tevbe 30-31);


Saff sûresi'nde: “...Israilogullarindan bir zümre inanmis, bir zümre de kâfir olmustu...” (61 Saff, 14),


Mâide sûresi'nde: “... Israilogullarindan kâfir olanlar, Davud ve ...Isa diliyle lânetlenmislerdir. Bunun sebebi söz dinlememeleri ve siniri asmalaridir” (K. Mâide 78) diye yazilidir.


Ilerdeki sayfalarda bu âyet'lerin benzerlerini görecegiz.


*



Müslümanlarin kâfir'lerle dost olmalari,

onlara karsi gönülden baglanmalari

yasak. (K. Al-i Imrân 28; Nisâ 144)


Imrân sûresi'nde müslümanlarin kâfir'lerle dost olmamalari emredilmis, söyle denmistir: “Müminler, müminleri birakip da kafirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, artik onun Allah nezdinde hiçbir degeri yoktur. Ancak kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakinmaniz baskadir. Allah kendisine karsi (gelmekten) sizi sakindiriyor. Dönüs yalniz Allah'adir” (K. 3 AL-i Imrân 28)

Nisâ sûresi'nde de buna benzer su var: “Ey iman edenler! Müminleri birakip da kâfirleri dost edinmeyin; (bunu yaparak) Allah'a, aleyhinizde apaçik bir delil mi vermek istiyorsunuz?” (K. Nisâ 144).

Kur'ân'da bunlara benzer daha pek çok örnekler var; görülüyor ki, müminler için “kâfir'lerle” dost olmak, onlara ilgi ve sevgi göstermek demek, Tanri'ya karsi gelmek, onun indinde degersiz duruma düsmek demektir.

Ancak ne var ki Tanri, müslümanlarin çikarlarini düsünerek onlara, bazi hallerde, daha dogrusu düsman'dan zarar gelebilecek hallerde, “kâfir'lere” karsi dost imis gibi görünme olasiligini saglamakta. Yâni Müslümanlar, gelebilecek tehlikeden sakinmak maksadiyle, kâfir'lere karsi iki yüzlü davranip, hos görünebilirler. Bu âyet'le ilgili olarak Diyânet Vakfi'nin yaptigi yoruma göre bir muslüman devletin, baska müslümanlarin aleyhine olmamak sartiyle, kâfirlerle baris imzalamasi, ve müslüman olmayan baska bir devlete karsi isbirligi yapmasi câizdir.



Kâfirlere uygulanacak cezâ'lar:


Kur'ân'da, “Kâfir”lerin tümü için tehdid ve korku salici hükümler yaninda, onlari bu yeryüzü yasamlari boyunca cezalandirici hükümler de yer almistir. Tehdid ve korku salici, lâneyleyici hükümlerden bir kaç örnek vermek gerkirse:

et-Müddessir sûresi'nde: “... O Sûr'a üfürfüldügü zaman var ya, iste o gün zorlu bir gündür. Kâfir'ler için (hiç de) kolay degildir” (K. 74, Müddessir 8-10) denmistir. Bakara sûresi'nde su sekilde lânetlemeler yagdirilmistir :“(Ayet'lerimizi) inkâr etmis ve kâfir olarak ölmüslere gelince, iste Allah'in, meleklerin ve tüm insanlarin lâneti onlarin üzerinedir. Onlar ebediyen lânet içinde kalirlar, artik ne azaplari hafifletilir, ne de onlarin yüzüne bakilir” (K. Bakara 161-162). Yine Bakara sûresi'nde, kâfir'lerin durumu hayvanlara benzetilmis, söyle denmistir: “Kâfir'lerin durumu, sadece çobanin bagirip çagirmasini isiten hayvanlarin durumuna benzer...” (K. Bakara 171).

Fakat “kâfir'ler aleyhindeki bu tür asagilayici hükümler yaninda, bir de ayrica bu yeryüzü yasami itibariyle cezâlar öngörülmüs, ve bu cezâlarin uygulanmasi isi Müslümanlara havale edilmistir. Müsrik'ler'e (yâni putatapanlar'a) karsi öngörülen cezâ “ölüm” cezâsidir; güyâ Tanri, müsrikleri her nerede görürlerse öldürmeleri için müslümanlara emir vermis, örnegin söyle demistir: “Haram aylar çikinca müsrikleri buldugunuz yerde öldürün; onlari yakalayin, onlari hapsedin... Eger tevbe eder, namazi... kilar, zekâti da verirlerse artik yollarini serbest birakin...” (K. 9 Tevbe 5).

Daha baska bir deyimle müslümanlar için müsriklere karsi savas açmak ve onlari öldürmek dinsel bir görevdir, meger ki müsrik'ler müslüman olmayi kabul etsinler!


Kitapli'lara (Ehl-i Kitab'a) gelince, Muhammed'in söylemesine göre Tanri Müslümanlari, onlara (yâni Yahudi'lere ve Hiristiyan'lara) karsi da savasa çagirip söyle demistir: “Kendilerine kitap verilenlerden Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Resûlünün haram kildigini haram saymayan ve hak dini (Islâm dini'ni) kendine din edinmeyen kimselele, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savasin” (K. Tevbe 29). Daha baska bir deyimle Tanri, Islâm dinini kendilerine din edinmeyen Yahudileri ve Hiristiyanlari, sirf bu nedenle, yâni müslüman olmamalarinin cezâsi olarak, kendi elleriyle ve “küçülerek” müslümanlara “cizye” (kafa parasi) vermek, ya da aksi takdirde öldürülmek, gibi iki siktan birini tercih durumunda birakmistir. Küçülerek kendi elleriyle “cizye” vermeyi kabul ettikleri takdirde, içinde bulunduklari Islâm toplumunda, öldürülmekten kurtulmus olarak yasayabilirler. Ancak ne var ki böyle bir durumda dahi, ikinci sinif “vatandas” muamelesi görmek yaninda, bir de ayrica seriât'in kendileri hakkinda öngördügü hükümlerin ezikligi altinda birakilirlar. Bu hükümler, Yahudilere ve hiristiyanlara (ve genellikle Islâm'dan gayri bir din ve inanca yönelenlere) karsi husumet duygulariyle dolu seylerdir ki, önemli bir kismi Tanri ve “Peygamber” buyruklari (hadîs'ler ve Kur'ân âyet'leri) olarak Müslüman kisilere belletilir. Bu tür hükümlerle, ya da bu ortam içerisinde yogurulan müslümanlarin, Islâm disinda kalan bütün insanlara karsi, bilinç alti düsmanliklara saplanmalari kadar dogal ne olabilirki?

Biz bu kitabimizda, bu hükümlerden sadece Yahudi'lerle ve Hiristiyan'larla ilgili, ve sadece Kur'ân'da yer alan bazi örneklerden söz etmekle yetinecegiz. Hemen ekleyelimki bu hükümlerden bazilari, genel olarak Ehl-i Kitab'i asagilarken, bazilari da Yahudi'leri ve Hiristiyan'lari ayri ayri ele alip Tanri'nin küfürlerine muhatap kilar nitelikte seylerdir.


Kâfirleri “Kâfir” yapan

Tanri'dir; ve Tanri'nin Kâfir yaptigi

kisiler, kiyamet günü,

kör dilsiz ve sagir bir sekilde

yüzükoyun hasredileceklerdir

(K. 17 Isrâ 97)


Kur'ân'da insanlari “Müslüman” ya da “Kâfir” yapanin Tanri olduguna dâir pek çok hüküm vardir. Fakat bunlar yaninda Müslüman'larin Cennet'e ve “Kâfir”lerin cehenneme gideceklerine dair hükümler de çoktur. Kuskusuz ki bu hükümler birbirleriyle çatisir, çelisir seylerdir: Tanri, hem diledigini kâfir yapsin ve hem de kâfir'dir diye cehenneme atsin ve yaksin! Akla yatkin bir sey degil bu. Ve iste bu tür hükümlerden biri de Isrâ sûresi'ndeki satirlar: “Allah kime hidayet verirse, iste dogru yolu bulan odur. Kimi de hidayetten uzak tutarsa, artik onlara, Allah'tan baska dostlar bulamazsin. Kiyamet gününde onlari kör, dilsiz ve sagir bir halde yüzükoyun hasrederiz. Onlarin varacagi ve kalacagi yer cehennemdir ki, atesi yavasladikça onun alevini arttiririz” (K. Isrâ 97).

Görülüyor iki Tanri, kâfir kildiklarini cehennem atesinde yakmakla övünmekte. Bunu yaparken bir de: “Cezalari iste budur! ... “ (K. Isrâ 98) diye eklemekte. Ve sonra yine söylediklerini tekrar edercesine, onlarin âyet'leri inkâr etiklerini ve Tanri'nin güçüne inanmaz göründüklerini belirtmek üzere söyle der: “... Çünkü onlar, âyet'lerimizi inkâr etmisler ve -'Sahi bizler, bir kemik yigini ve kokusmus toprak olduktan sonra yeni bir yaratilisla diriltilmis mi olacagiz-' demislerdir?” (K. Isra 98).

Yorumcularin açiklamalarina göre yukardaki âyet'ler vesilesiyle sahabilerden biri Muhammed'e: “Ey Allah'in Resûlü! Kâfirler yüzleri üstüne mi hasredilecekler?” diye sormus, o da Tanri'nin buna kâdir bulundugunu belirterek söyle demistir: “Onu iki ayagi üstünde yürüten, kiyâmet günü yüzüstü yürütmeye de kâdir olamaz mi?” .

Hani sanki Muhammed'in bu sözleri yeterli degilmis gibi yorumcular, bir de Katâde'nin bu konudaki gözlemini eklerler, Güyâ Muhammed'in yukardaki sözleri kendisine ulastikta Katâde, yeminler ederek Tanri'nin kâfirleri yüzleri üs üne hasedebilecegini bildirmis, söyle demistir: “Evvet, izzetine yemin olsun ki, Rabbim buna kâdirdir” (Bkz. Diyânet Vakfi çevirisinde, Isrâ 97 âyetinin açiklanmasi)