Kur'ân'in elestirilemez, “Tartisma Kabul etmez”, “Içerigi Degistirilemez, ve hiçbir sekilde degismez bir kitap olarak benimsenmesi, ve bundan dogma sakincalar




“Rabbinin sözü (Kur'ân), dogruluk ve adâlet bakimindan tamamlanmistir. Onun sözlerini degistirebilecek kimse yoktur...”

(En'âm sûresi, âyet 115)



“Rabbinin sözü, dogruluk ve adalet bakimindan tamamlanmistir. O'nun sözlerini degistirebilecek kimse yoktur. O isitendir, bilendir”

(K. En'âm sûresi, âyet 115)


“... Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladim ve sizin için din olarak Islâm'i begendim...”

(K. Mâide sûresi, âyet 3)


“Ey Muhammed! Allah'in âyetleri üzerinde tartisanlari görmez misin? Nasil da döndürülüyorlar (onu tasdike yanasmiyorlar)! Kitâbi ve peygamberlerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar elbette bileceklerdir (ki), boyunlarinda dâimi halkalar ve zincilerle olarak kaynar suya sürülür, sonra ateste yakilirlar...”

(K. 40, Mü'min sûresi, âyet 69-72)


“... Bunun üzerine Allah, kuluna (Muhammed'e) vahyini bildirdi. (Gözleriyle) gördügünü kalbi yalanlamadi.

Onun (Muhammed'in) gördükleri hakkinda simdi kendisi ile tartisacak misiniz?”

(K. 53, Necm sûrtesi, âyet 10-12);


“...-'(Kur'ân'i) kendisi uydurdu!-' mu diyorlar. Hayir, onlar iman etmezler. Eger dogru iseler onun benzeri bir söz getirsinler...”

(K. 52 Tûr sûresi, âyet 33-34);


“... Simdi siz bu (Kur'ân'a) mi sasiyorsunuz?

Gülüyorsunuz da aglamiyorsunuz;

Ve siz gaflet içinde oyalanmaktasiniz!...”

(K. 53 Necm, 59-61);


“Ey inananlar! Yakininizda bulunan inkârcilarla savasin! Sizi kendilerine karsi sert bulsunlar. Bilin ki Allah, kendisine karsi gelmekten sakinanlarla beraberdir...”

(K. Tevbe 123-125)



“O gün, her ümmet içinden âyetlerimizi yalan sayanlardan bir cemaat toplariz da onlar toplu olarak (hesap yerine) sevkedilirler. Nihayet (hesap yerine) geldikleri zaman Allah buyurur: -Siz benim âyetlerimi, ne oldugunu kavramadan yalan saydiniz öyle mi? Degilse yaptiginiz neydi?, Yaptiklari haksizliktan ötürü (azaba ugrayacaklarini bildiren) o söz gerçeklesmistir; artik onlar konusamazlar”

(K. 27 Neml, 83-85)


“De ki: ‘Insanlar ve cinler, birbirine yardimci olarak, bu Kur'ân'in bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelseler, andolsun ki, yine de benzerini ortaya koyamazlar'-...”

(K. Isrâ sûresi, âyet 88; Bakara 23-24; Yunus 37-39)


“Biz Kitapta hiçbir seyi eksik birakmadik...”

(K. En'âm, 38)


“Elif, Lâm, Râ. Bunlar, apaçik kitabin ayet'leridir. Biz onu anlayasiniz diye Arapça okunmak üzere gönderdik”

(K. Yusuf, 1-2).


*

1784 yilinda yayinladigi, “The Age of Reason”1 adli yapitinda Thomas Paine, “Ahd-i Atiyk” (Tevrat) ile “Ahd-i Cedid”in (Incil'in) elestirisine girisirken: “Tek bir Tanri'ya inaniyorum... Yeryüzü yasami ötesinde ki mutluluga inaniyorum; insanlar arasi esitlige (ve sevgiye) inaniyorum, ve suna da inaniyorum ki dinsel görevler adil olmayi, (tüm insanlar arasi sevgi duygusunu), ve hemcinslerimizi mutlu kilma cabalarini kapsar...” diyerek sözlerine baslar; ve hemen arkasindan “Kutsal” diye bilinen bu Kitap'larin Tanri yapisi degil, insan yapisi seyler oldugunu söyledikten sonra yaylim atesine geçer. Örnegin bu kitap'larla ilgili degerlemesini yaparken her seyden önce belirttigi sudur: “Ahd-i Atiyk'in (Tevrat'in) müstehcen hikâye'lerle, sehevîliklerle, gaddarliklarla, intikamciliklarla dolu sayfalarini okudugumuzda bu kitabin Tanri sözleri olmaktan ziyade seytan sözleri oldugunu söylemenin daha uygun oldugunu anlariz” . Fakat bunu da yeterli bulmaz ve ekler: “... Bu kitab(lari) Tanri kitabi olarak benimsemeyi Yaratan'a (Tanri'ya) karsi saygisizlik sayarim” . Bati dünyâsi'nin dogmatizm'den kurtulup akil çagi'na erismesinde etkinligi hissedilen ve bugün hâlâ uygar ülkelerin her bir Kitapligi'nda bas köseyi isgal eden bu kitabin yazari için Napolyon Bonapart, vaktiyle söyle demisti: “Yeryüzünün her bir kentine Thomas Paine'in saf altindan yapilmis haykelinin dikilmesi gerekir”2.


Simdi geliniz iki yüz yillik bir atlama yapalim ve çagdas yazarlardan gelisi güzel birinin, örnegin Lloyd M. Graham'in, 1979 tarihinde yayinladigi “Deceptions and Myths of the Bible” (Incil'in3 Aldatici ve Efsanevî yönleri) adli kitabinin daha ilk baslangiç sayfasinda yer alan su satirlari okuyalim: “ ... ‘Kutsal Kitap' gerçekten kutsal midir? Gerçekten Tanri'nin sözleri midir? (Hayir) Incil'de kutsal olan bir sey olmadigi gibi bu kitap Tanri sözleri de degildir. Bu kitap Tanri'dan esinlenmis azizler tarafindan degil fakat iktidara susamis (muhteris) papazlar tarafindan yazilmistir... Incil Tanri sözleri degil fakat putperestlik dönemine ait kaynaklardan asirilmis (seylerle dolu bir kitap'tir)...” 4.


Bu yukarida belirttigim örnekler, Bati dünyasinin iki yüz yillik bir tarih süreci içerisinde dinsel elestiri yolu ile asama yapmasina vesile olan düsünce tarzi konusunda verilebilecek nice sayisiz örneklerden sadece ikisidir. Kusku edilemez ki Bati uygarliginin fikirsel gelismesini saglayan sey, “Kutsal” bilinen kitaplarin (örnegin “Tevrat” ve “Incil”in) en insafsiz denebilecek sekilde elestrilebilmesi ve bu sayede aklin özgürlüge erisebilmesidir. Çünkü “Elestiri” dedigimiz sey, her türlü gelismenin iksiri'dir. Elestiri'den yoksun kalan, tartisilamayan her sey, gerilikler içinde yok olmaya, ve yok olana dek kendisiyle ilgili her seyi ilkel'likler içinde tutmaga mahkumdur. Bu olusum, gökten indigi sanilan, ve “Kutsal” diye adlandirilan Kitap'lar için de böyledir. Yahudi'lik, Hiristiyan'lik ve Müslüman'lik gibi “Semavî” dinlerin Kitap'lari (yani Tevrat, Incil, ve Kur'ân) içerisinde elestirel akil süzgecinden geçirilmeyen tek Kitap Kur'ân'dir. “Tevrat”, ve “Incil”, bu dinlerin kendi salikleri tarafindan, yüzyillar boyunca tartisilabildigi, hallaç pamugu atilir sekilde elestirilebildigi, ve hattâ “uydurma'dir”, “yalan'dir” diye inkâr ya da alay konusu edilebildigi halde, Kur'ân böyle bir sinava, böyle bir denemeye, böyle bir elemeye muhatap kilinmamistir. Bunun baslica nedenlerinden biri, Muhammed'in Kur'ân konusunda hiçbir elestiriye olanak tanimamasi, ve bu yasaklamayi Tanri'dan geldigini söyledigi korkutucu hükümlere dayatmasidir. Her ne kadar henüz güçsüz bulundugu Mekke döneminde de, aleyhte konusanlara karsi sert çikislar yapmakla beraber, asil Medîne'ye geçtikten sonra, oradaki Yahudi'lerin ya da “müsrik” Arap'larin kendisini bir takim sorularla güç durumda birakmalari, ve kendi taraftarlarindan bazi kimselerin dahi soru sormaga kalkismalari üzerine soru sorulmasini kendisi bakimindan çok sakincali bulmus ve yasaklamistir; soru sormak ve din verilerini tartismak gibi davranislari kâfir'lik” saymistir. Yahudi'lerin vaktiyle kendi peygamberlerine (örnegin Musa'ya) sorular sorduklarini hatirlatarak: “Hayir...Siz, ona benzer, öyle bos, kâfirane, anudane taleblerde bulunmazsiniz...” seklinde konusmus, ve bu konuda Tanri'dan vahiy geldi diyerek Bakara sûresi'ne su âyet'i koymustur: “(Ey Müslümanlar!) Yoksa siz de, daha önce Musa'ya soruldugu gibi peygamberinize sorular sormak mi istiyorsunuz? Kim imani küfre degistirirse, süphesiz dosdogru yoldan çikmistir” (K. Bakara sûresi, âyet 108)5. Soru sormanin ve peygamberlerle tartismanin kötü bir sey oldugunu, ve Tanri'nin insan denilen yaratigi bu bakimdan hor gördügünü anlatmak maksadiyle Kur'ân'a su tür âyet'ler eklemistir: “Andolsun ki, biz bu Kur'ân'da, insanlar için her türlü misali sayip dökmüsüzdür. Fakat tartismaya en çok düskün varlik insan olmustur (Insan'in en çok yaptigi sey, tartismasidir)...” (K. Kehf, sûresi, âyet 54-56). Kur'ân'a koydugu hikâye ve masallarin pek çogu, soru sormanin kötülügünü, ve peygamberlere soru sormadan bas egmek gerektigini dile getirir nitelikte seylerdir. Bunlardan biri, Mûsâ ile Hizir hikâyesidir ki, Kur'ân'in Kehf sûresi'nde anlatilmis olup, kitabimizin diger bölümlerinde baska vesilelerle ele alinmistir. Burada, konumuzla ilgili olarak kisaca özetlenmege deger: Bir vakit Mûsâ, gençten birisine: “Durup dinlenmeyecegim, tâ iki denizin birlestigi yere kadar varacagim” der, ve onunla birlikte iki denizin birlestigi yere gider (K. 18, Kehf sûresi, âyet 60-61). Ve oralarda birine rastlar ki Tanri bu kisiye vahiy ve peygamberlik vermistir. Hizir peygamber oldugu anlasilan bu kisiye Mûsâ: “Sana ögretilenden, bana dogruyu bulmama yardim edecek bir bilgi ögretmen için sana tâbi olayim mi?” diye sorar (K. Kehf, 66). Mûsâ'nin bu sorusuna Hizir, soru sorulmaktan hoslanmadigini anlatmak üzere söyle yanit verir: “Eger bana tâbi olursan, sana o konuda bilgi verinceye kadar hiçbir sey hakkinda bana soru sorma” (K. Kehf, 70). Sonra birlikte yürümege baslarlar ve bir gemiye binerler. Fakat biner binmez Hizir gemiyi deler; Bunu gören Mûsâ dayanamaz: “Halki bogmak için mi gemiyi deldin?” diye sorar. Hizir kizar ve: “Ben sana benimle beraberlige sabredemezsin, demedim mi?” der. Mûsâ özür diler ve Unuttugum seyden dolayi beni azarlama...” diye cevap verir (K. Kehf, 71-73). Sonra yürümege devam ederler, ve bir erkek çocugu görürler. Hizir hemen çocugu öldürür. Mûsâ yine dayanamaz ve söyle konusur: “Tertemiz bir cani, bir can karsiligi olmaksizin (yâni o kimseyi öldürmedigi halde) katlettin ha! Gerçekten sen fena bir sey yaptin” (K. Kehf, 74). Hizir yine Mûsâ'ya kizar ve: “Ben sana, benimle beraber (olacaklara) sabredemezsin demedim mi?” der (K. Kehf, 75). Mûsâ özür diler ve: “Eger bundan sonra sana bir sey sorarsam artik bana arkadaslik etme. Hakikaten benim terafimdan (ileri sürülebilecek) mazeretin sonuna ulastin” der (K. Kehf 76). Yine yürürler ve bu kez bir köye varirlar. Köy halkindan yiyecek isterler, fakat köy halki onlari misafir etmekten kaçinir. Fakat orada yikilmak üzere bir duvar bulunmaktadir. Hizir hemen bu duvari dogrultur. Bunu gören Mûsâ, soru sormayacagina dâir vermis oldugu sözü yine unutup Hizir'a: “Dileseydin, elbet buna karsi bir ücret alirdin” der (K. Kehf 77-78). Hizir artik anlar ki Mûsâ sabredenlerden degildir. Ve iste ona, soru sormanin ve sabirsiz kalmanin dogru bir sey olmadigini belletmek için, bütün bu yaptiklarinin nedenlerini bildirir. Söylemesine göre gemi, denizde çalisan yoksul kimselerin mali olup onu bir kral gasbetmek niyetinde oldugu içindir ki gemiyi delip yaralamistir; böylece yoksullara hizmette bulunmustur! Erkek çocugu öldürmüstur, çünkü öldürmemis olsa bu çocuk kendi ana ve babasini dinden çikaracaktir. Köydeki duvari, yikilmak üzere iken dogrultmustur, çünkü bu duvarin altinda, iki yetim çocugun hazineleri vardir. Babalari bu hazineyi onlara birakmistir. Ve Tanri istemistir ki o iki çocuk ergin çaga gelsinler ve Tanri'dan bir rahmet olarak hazinelerini çikarsinlar! Bunlari anlattiktan sonra Hizir, Mûsâ'ya sunu anlatir ki, bütün yaptigi bu isler kendinden degil fakat Tanri'dandir. Sonuç olarak Mûsâ sunu söyler: “Iste, hakkinda sabredemedigin (ve soru sordugun) seylerin iç yüzü budur” (K. Kehf, 79-82). Yâni ona sunu ögretmek ister ki Tanri'ya, hiç soru sormadan ve sabir göstererek bas egmek gerekir.


Her ne kadar Muhammed, zaman zaman kendisine soru sorulmasini istermis gibi görünerek: “Her kim bana bir sey sorarsa behemehâl haber verecegim. Babasinin kim oldugunu sorsa bile” demekle beraber6, din konularinda (özellikle Kur'ân üzerinde) tartisma olasiligina firsat birakmamistir. Örnegin “ceza günü”nün ne zaman gelecegini, “kiyamet'in” ne zaman kopacagini soranlara, bu sorulari yüzünden atese atilacaklarini söylerdi. Tabarânî'deki rivâyete göre de bir gün halka söyle demistir: “...Sizden evvel gelenler hep pek çok sormalari ve netîcede Peygamberlerine muhâlefet etmeleri yüzünden helâk olmuslardir...” 7. Hele kisilerin soru sormalarini, ve özellikle Tanri hakkinda, ya da yaradilis konularinda bilgi edinmeye çalismalarini, seytan'in tahrikine (dürtmesi nedenine) baglar ve söyle derdi: “Sizden her hangi birinize seytan gelir de: -(Sunu) böyle kim yaratti? (Sunu) böyle kim yaratti? En sonu: -Rabb'ini kim yaratti?- diye vesvese verir. Imdi seytaninin vesvesesi Rabb'iniza kadar erisince o vesveseli kisi hemen -Eûzü bi'llâi mine-s-seytânî'r-racîm- diyerek Allah'a siginsin. Ve vesveseye son versin” 8.


Yine bunun gibi kendisine, Tevrat'in tüm olarak indirildigini söyleyen ve: “Neden sana Kur'ân tümü itibariyle indirilmez de parça parça indirilir” seklinde soru soranlara çok içerlerdi. Neden dolayi Kur'ân'in tüm olarak indirilmedigini açiklamak üzere gerekçe bulamadigi için, tartismaya girismezdi; sadece Tanri'nin, soru soranlari “inkârcilar”, ve “kâfir'ler” olarak tanimladigini söylerdi. Bununla ilgili olarak Kur'ân'a koydugu âyet'lerden biri söyle: “(Ey Muhammed!): -'Kur'ân ona bir defada topluca indirilmeli degil miydi?-' dediler. Biz onu senin kalbine iyice yerlestirmek için böyle yaptik (parça parça indirdik), ve onu tane tane (ayirarak) okurduk” (K. 25 Furkân sûresi, 32). Dikkat edilecegi gibi burada, Kur'ân'in neden dolayi peydere pey indirildiginin mantikî bir nedeni belirtilmiyor. Her ne kadar yorumcular, Kur'ân'in parça parça indirilmesinde yarar bulundugunu söylerlerse de9 bu iddiâ'larinin tutarli olan bir yönü yoktur. Çünkü Kur'ân'in tüm olarak indirilmemis olmasi yararli degil sakincali olmustur; bu yüzden nice olumsuz durumlar ortaya çikmistir.


Öte yandan “elestiri” denen seyin bir bakima Kur'ân'i tartismak ve muhtemelen degisiklige sokmak, ya da yalanlayip inkâr'lamak gibi sonuçlar dogurabilecegini bildigi için, kendisiyle tartismaya kalkisanlari yildirmak maksadiyle “lânetlesme” yolunu seçmis, ve Tanri'dan su tür vahy'lerin geldigini söylemistir: “(Ey Muhammed!) Sana bu ilim geldikten sonra seninle bu konuda çekisenlere de ki: -'Geliniz, sizler ve bizler de dahil olmak üzere, siz kendi çocuklarinizi, biz de kendi çocuklarimizi, siz kendi kadinlarinizi, biz de kendi kadinlarimizi çagiralim, sonra da dua edelim de Allah'tan yalancilar üzerine lânet dileyelim'- ...” (K. Al-i Imrân sûresi, âyet 61). Yorumcularin bildirmelerine göre Kur'ân'in bu âyeti'nin adi mübâhele âyeti”dir, ki Muhammed ile tartismaya kalkisacak olanlarin “lânetlesme'yi” göze almalarini öngörür. Daha baska bir deyimle: “Bir meselede hakli olanin ortaya çikmasi için karsilikli lânetlesmek” anlamindadir. Anlasilan o ki “lânetlesme” isi, her hangi bir hususta Muhammed ile tartismaya girismek isteyenleri korkutmus, ve bu isten vazgeçirtmistir. Çünkü güyâ Tanri Muhammed'ten yana oldugu için, Muhammed ile lânetlesmek korkulu bir sey olarak görülmüstür. Söylendigine göre Necrân Hiristiyan'larindan bir heyet, Isa'nin babasiz dogduguna dâir Kur'ân'da yer alan âyet'lerle ilgili olarak bazi iddiâlarda bulunmuslar, bunun üzerine Muammed onlari lânetlesmeye çagirmistir. Fakat güyâ Necrân'lilar, bunu göze alamayip Muhammed'in korumasi altina girmeyi tercih etmislerdir10.


Fakat Muhammed, sadece “lânetlesme” hükmünü yerlestirmekle yetinmemistir; bir de Kur'ân üzerinde tartisanlarin, Kur'ân'i elestirenlerin “kâfir” sayilip cehennemi boylayacaklarini da bildirmistir. Nice örnekten biri olarak Kur'ân'a koydugu su âyet'i okuyalim: “Allah'in âyet'leri hakkinda tartisanlara bakmadin mi? Nasil döndürülüyorlar (onu tasdike yanasmiyorlar). Onlar, Kitab'i ve peygamberlerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlardir. Onlar yakinda (gerçegi) anlayacaklar! Boyunlarinda demir halkalar ve zincirler oldugu halde, sicak suya sürüklenecekler, sonra da ateste yakilacaklardir” (K. 40, Mü'min, 69-72). Yine bu dogrultuda olmak üzere Kur'ân'in “essiz” bir kitap oldugunu ve onu, su veya bu sekilde inkâra yönelecek olanlarin, “bunun sonucuna katlanmak zorunda kalacaklarini” bildirmistir (Örnegin bkz. K. Fussilet sûresi, âyet 41). Yine bunun gibi, Kur'ân ile is göirmeyen ya da hükmetmeyen'lerin “kâfir” ve “zalim” olduklarini bildirmistir (K Mâide 44-45). Bununla da kalmamis, bir de, Kur'ân'i kisimlara bölmenin ve kisim'lardan bir kismini benimseyip bir kismini red etmenin, ya da hattâ Kur'ân'a “siir kitabi”, ya da “kehânet” ya da “masal'dir” demenin Tanri azabina ugrayacaklarini söylemistir (K. Hicr sûresi, âyet 90-91).


Yine bunun gibi, Kur'ân'in Tanri sözleri olup ebediyetler boyunca insanlar tarafindan hiçbir sekilde elestirilemeyecegini, ve degistirilemeyecegini anlatmak maksatla Tanri'nin söyle konustugunu bildirmistir: “... Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladim ve sizin için din olarak Islâm'i begendim...” (K. Mâide sûresi, âyet 3). Yorumcularin açiklamalarina göre Muhammed bu âyet'i, ölümünden seksen bir gün önce yerlestirmistir; yerlestirirken de “peygamberlik” görevinin sona ermek üzere oldugunu, ve artik Tanri'nin vahy indirmeyecegini, Müslüman'larin Tanri'dan baskaca “tebligat” beklememeleri gerektigini, ve Tanri'dan gelmis olan vahy'lerin degistirilemeyecegini, “nesh edilemeyecegini” (kaldirilamayacagini) bildirmistir.


Her ne kadar Islâmcilar, Tanri'nin “... hiçbir (tezat ve) egrilik bulunmayan dosdogru bir kitap” (K. el-Kehf 1) olarak indirdigi Kur'ân'in elestirilmege ihtiyaci bulunmadigini, ve esasen elestiri yolu ile hiçbir sekilde “yikilamaz” bir kitap oldugunu söylerlerse de, Kur'ân konusunda akilci” bir tartismaya girisilmesine yanasmazlar; Kur'ân üzerinde tartisma yapmayi, Tanri'ya ve Muhammed'e hakâret sayarlar ve tartismaya girisenleri dinsizlikle suçlarlar. Çünkü tartisma ve elestiri yoluna girildigi an bu kitabin sarsintiya ugrayacagini ve muhtemelen temel'den yikilacagini herkesten iyi bilirler. Bu yüzden her türlü elestiri ve tartismaya karsi olup bu yola gidenleri Tanrisiz'likla suçlamaktan, dehset verici usûllerle korkutmaktan geri kalmazlar. Bu konuda öne sürdükleri gerekçeleri, Kur'ân'a ve Muhammed'in tutum ve davranislarina dayatirlar; söyleki:


Kur'ân âyet'lerinin “uydurma”, “yalan”, ya da “baska kitaplardan aktarma” seyler oldugunu söyliyenlere karsi Muhammed'in tutumu, daha ilk anlardan itibaren çok sert ve yildirici olmustur. Her ne kadar henüz güçsüz bulundugu ve kendi aleyhinde konusanlari kiliçla susturma olasiligina sahib olmadigi dönemlerde (özellikle Mekke dönemi'nde) kendisine: “Sen sadece uyduruyorsun” ya da “.... bu (Kur'ân) uydurulmus bir yalandan baska bir sey degildir...” (K. Sebe 43), ya da: “... (Bu âyet'ler Muhammed'in), baskasina yazdirip da kendisine sabah-aksam okunmakta olan, öncekilere âid masallardir” (K. Furkan 5), ya da: “...Bu (Kur'ân) insan sözünden baska bir sey degil(dir)...” (K. Muddessir, 21-25) seklinde konusanlara karsi Tanri'nin: “Ben onlari cehenneme sokacagim”11 seklinde tehditlerde bulundugunu bildirerek12 nispeten yumusak bir tutum takinmis ise de13, giderek güçlendikten (özellikle Medîne'ye geçtikten) sonra, bu tutumunu degistirip dehset saçici bir siyâset izler olmustur; o kadar ki kendisini, ya da Kur'ân'i elestiren ya da inkâr edenleri“inkârcilar” olarak suçlayip, taraftarlarini onlara karsi saldirtmak üzere Kur'ân'a: “Ey inananlar! Yakininizda bulunan inkârcilarla savasin! Sizi kendilerine karsi sert bulsunlar. Bilin ki Allah, kendisine karsi gelmekten sakinanlarla beraberdir...” (K. Tevbe 123-125) seklinde, ya da: “Ey Muhammed! Allah'in âyetleri üzerinde tartisanlari görmez misin? Nasil da döndürülüyorlar (onu tasdike yanasmiyorlar)! Kitâbi ve peygamberlerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar elbette bileceklerdir (ki), boyunlarinda dâimi halkalar ve zincilerle olarak kaynar suya sürülür, sonra ateste yakilirlar...” (K. 40, Mü'min sûresi, âyet 69-72) gibi (ve daha nice) âyet'ler koymustur. Daha baska bir deyimle, Kur'ân'i elestirmenin “Tanri sözlerini inkâr” anlamina geldigi inancini yerlestirmekle, bu konularda tartisma olasiligini kökünden yok etmistir. O tarihten bu yana Islâmcilar, “elestiri” islemini, bir bakima Kur'ân'i “inkâr” ya da yalanlama”, ya da “tahrif” (degistirme) anlaminda kabul ettikleri için, elestiricilerin karsisina Muhammed'in bu korkutucu ve yasaklayici hükümleriyle çikmislardir ki bunlardan bazilari söyle: “O gün, her ümmet içinden âyetlerimizi yalan sayanlardan bir cemaat toplariz da onlar toplu olarak (hesap yerine) sevkedilirler. Nihayet (hesap yerine) geldikleri zaman Allah buyurur: -Siz benim âyetlerimi, ne oldugunu kavramadan yalan saydiniz öyle mi? Degilse yaptiginiz neydi?, Yaptiklari haksizliktan ötürü (azaba ugrayacaklarini bildiren) o söz gerçeklesmistir; artik onlar konusamazlar” (K. 27 Neml sûresi, âyet: 83-85).


Yine bunun gibi Tanri'nin kendisine verdigini söyledigi ilmi (vahiy”leri) ve hidâyeti” kabul etmeyenleri, yagmur suyunu üstünde tutmayan kaypak topraga benzetmistir14.

*


Ve iste bütün bunlardan dolayidir ki Kur'ân, su ya da bu sekilde elestirilemez, ve akil süzgecinden geçirilemez bir Kitap olmustur; elestirilemedigi içindir ki “Kur'ân egitimi”, 1400 yil boyunca, düsünme gücü'nü baltalayici ve fikirsel gelismeyi yok kilici bir nitelik tasimistir. Her ne kadar bin dörtyüz yillik Islâm tarihi içerisinde iki yüz yillik “Islâm uygarligi” diye bir seyden söz edilir ve bu uygarligin “Kur'ân” sayesinde, ya da Kur'ân'a dayali olarak ortaya çiktigi sanilirsa da tamamen yanlistir. Çünkü “Islâm uygarligi” denen sey, Kur'ân'dan kaynaklanmis olarak ortaya çikmis degildir; Kur'ân disi (ve özellikle eski Yunan'dan kaynaklanmis) olarak ortaya çikmistir ve bunun böyle oldugunu bizzat Islâm yazar ve düsünürleri ortaya vurmuslardir.


Yine her ne kadar Islâm düyâsinin büyük düsünürler ve bilim adamlari yetistirdigi, ve bunlar arasinda ar-Râzi, Farabî, Ibn Sina, Ibn Rüst, Ibn Haldun, al-Kindi vs... gibi nice örneklerin Bati dünyasi'ni etkiledikleri dogru olmakla beraber, bu simalardan hiçbirisi Kur'ân'i kaynak edinip ilim yapmis degildir; çünkü Kur'ân ile gerçek anlamda ilim yapilamayacagini en iyi onlar bilmislerdir. Bundan dolayidir ki Kur'ân'a bagli imis gibi görünmekle beraber (çünkü aksi takdirde dinsizlikle suçlanip yok edilebilirlerdi), gerçekte Kur'ân'dan yararlanarak degil, fakat eski Yunan kaynaklarindan feyz alarak ilim yapabilmislerdir. Yaparken de çogu kez, belli etmeden, Kur'ân'a aykiri ve Kur'ân verilerine ters düser sekilde is görmüslerdir. Diger yayinlarimizda (özellikle Aydin ve "Aydin" adli kitabimizda) degindigimiz gibi, eger Kur'ân'i dislamamis ve sadece Kur'ân'a dayali olarak ilim yapmaga kalkmis olsalardi, o ünlü yapitlarindan hiç birini sergileyemezler, "müneccim basiliktan" öteye geçemezlerdi. Nitekim Farabî ve Ibn Sina gibi nice ünlüler, eski Yunan'in fikir zirvelerini, örnegin Aristo'yu yüzlerce kez okuduklarini söylemekle övünmüslerdir. "Faylasuf al Arab" diye ün salan al-Kindi (ölümü MS 819), Aristo'yu, basina taç yapmistir. Arab dilinde yazilmis en büyük Tib Ansiklopedisi olarak kabul edilen Hâvi adli yapitin yazari al-Razi (MS 865-932): "Kutsal sayilan kitaplar (ilim açisindan) degersiz kitaplardir. Eflatun, Aristo, Euclid, Hippocrates gibi eski (bilginlerin) yazilari insanliga çok daha yararli olmustur" diyebilmistir. Ibn Sina (MS.980-1037), tib alaninda söhret yapan al-Sifâ adli kitabinin hemen her satirini, eski Yunan'in tib bilginlerinin (örnegin Galen'in, Hipokrat'in) görüslerine atiflarla pekistirmistir. al-Cahiz (M.S 776-869), Kitab al-Hayavan adli ünlü yapitinda, Islâm uygarligi'nin eski Yunanin bilim kay­naklarina dayali olarak ortaya çiktigini anlatmak üzere vak­tiyle söyle konusmustur: "Eger ebedî hikmetlerle dolu eski Yunan kaynaklarina sahib olmasaydik ve eger bu yapitlarla korunan ve bize aktarilan, geçmisi önümüze koyan ve baskaca hiç bir sekilde bilmemize imkân bulunmayan bilim dünyasindan habersiz kalsaydik, simdi erismistigimiz her bilgi'den yoksun olurduk. Eger eski Yunan bilimleriyle zenginlesmemis ve bu kaynaklari temel edinmemis olsaydik, bilgi hamulemiz son derece zavalli kertede kalir ve sinirsiz güçlüklere ugrardik. Ve eger sadece kendi kaynaklarimizin ve kendi caba'larimizin sonuçlariyle yetinme zorunlugunda kalsaydik, bilgi dagarcigimiz gerçekten kisir kalir ve bu yüz­den bilimsel uygarlik girisimini yitirmis olurduk...".


Bu gerçegi yansitan sadece al-Cahiz degildir; onun gibi daha niceleri ayni görüste olmuslardir. Kapali bir dil ile an­latmak istedikleri sudur ki seriât verileriyle, daha dogrusu Kur'ân'i kaynak yapmak sûretiyle bilim uygarligi yaratmak mümkün degildir.


Bu vesileyle sunu da eklemek gerekir ki Emevî hükümdarlari, (özellikle Mu'aviyâ) yönetim islerinde bile hiristiyan'larin tecrübelerinden yararlanmislardir. Söylendigine göre “... ârâmî bizans tipinde hiristiyan kültürünün müslüman muhitine nufuzu bu devirde baslar ki, bu tesir karakteristik Islâm medeniyetinin tesekkülünde âmil olmustur” 15.


Yine tekrar edelim ki, Islâm uygarligi diye bilinen dönemin yaraticilarindan hiç biri Kur'ân'i kaynak edinerek ilim yapmis degildir; hepsi de eski Yunan'in akilci bilim yapitlarindan yararlanarak is görmüslerdir. Kur'ân'a bagli olarak is görenler dahi, Kur'ân disi kaynaklardan (ki genellikle eski Yunan kaynaklaridir) beslenerek olumlu denebilecek bir düsünce yoluna girebilmislerdi: Ibn-i al- Arabî'nin ve benzerlerinin yaptiklari gibi. (Bu konuda daha fazla bilgi için benim Aydin ve "Aydin!", ve Seriât Devleti'nden Laik Cumhuriyet'e adli kitablarima bakiniz)


Öte yandan Abû Hanife gibi Islâm'da mezhep kurmus olanlar bile, ahlâkî ve insanî sayilabilecek düsüncelere hep seriât disi deger ölçüleri sayesinde yönelebilmislerdir. Örnegin Kur'ân'da müslüman'larin, “kâfir”lere üstün tutulduklari ve Islâm'dan gayri bir dine yönelenlerin sapik sayildiklari yazili bulundugu halde, Abû Hanife, insan varligini bu açidan degil fakat soyut anlamiyle, yâni "insan" olarak kabule egilimli görünmüstür. Örnegin Islâm seriâti'nin insafsiz ve "gayri insanî" cezâlarini, bu egilim sayesinde yumusatma yolunu aramistir. Kur'ân'in hirsizlik suçu için öngördügü “bilek kesme” cezâ'sini elestirirken yaptigi budur. Nasil ki eski Roma hukuk sisteminde, birbirinin mallarini gasbeden kari ve kocaya, âdi hirsizlik suçuna uygulanandan daha farkli ve hafif cezâ'lar uygulaniyor idiyse, Abû Hanife de buna benzer bir usûlün Kur'ân'daki bilek kesme cezasi yerine uygulanmasini öngörmüstür16.


Kuskusuz ki Yahudi'lik ve Hiristiyan'lik gibi diger dinlerin Kitaplari da, insan aklini zincire vurmak ve özgür düsünce sistemine engel yaratmak gibi olumsuz sonuçlar yaratmaktan geri kalmamislardir. Ancak ne var ki Bati dünyasi, elestiri yolu ile bu kitaplarin egemenligine son verip akilciligi üstün kilmis, akli vahy'in önüne almis, ve bu sûretle sinirsiz gelismelere yönelebilmistir. Eger Islâm dünyâsi da buna benzer bir seyler yapip Tanri ve “Peygamber” sözleridir diye ortaya vurulan seyleri akil süzgecinden geçirebilseydi, yâni elestirel akli rehber edinseydi, ve bu sayede Akil Çagi'na erisebilseydi, bugün her alanda yer yüzünün en geri kalmis “ülkeler yigini” olmazdi. Bu sonuç, hiç kusku edilmemelidir ki, seriât verileriyle (örnegin Kur'ân ile) ne bilimsel, ne fikirsel, ne sosyal, ne demokratik ve ne de ekenomik gelisme saglanamayacaginin en kesin kanitidir. Nitekim ilerdeki bölümlerde görecegiz ki Kur'ân, her seyden önce Muhammed'in günlük siyâsetinin ve gereksinimlerinin ürünü niteligini tasiyan bir kitaptir. Öte yandan biçim ve içerilik bakimindan elestirildigi takdirde bilimsellige ters düsen verilerle, çelismelerle, tertipsizliklerle, uyumsuzluklarla (insicamsizliklarla), tutarsizliklarla ve hattâ yanlislarla doludur. Bu nitelikteki bir kitabin, hiç yanilmaz ve her seyin en mükemmelini bilir diye tanimlanan bir kaynaktan gelmis oldugunu kabvl etmek kolay degildir. Bundan dolayidir ki Kur'ân'i elestiriden geçirmenin, toplumu akilci düsünce ve fikirsel gelisme gelisme rayina sokmak demek olacagindan hiç kimsenin kuskusu bulunmamalidir.


Ve iste bu amaçladir ki “Kur'ân'in Elstirisi” adli bu kitabi hazirlamis bulunmaktayiz. Pek muhtemeldir ki seriâtçilar, Kur'ân ile ilgili her türlü elestiriyi “hakâret” niteligine sokmak hususundaki o seytânî ustaliklariyle, ve küfürleriyle bu kitabin yazarina saldirmak için yeni firsatlar yaratmakta kusur etmeyeceklerdir. Onlara derim ki, bu tür saldirganliklari terketmedikçe, ve bu tür ilkelliklerden vazgeçmedikçe, ne kendileri ve ne de bu toplum için geriliklerden, sefilliklerden, rezilliklerden, ve haysiyet yitirici yenilgilerden siyrilmak mümkün olamayacaktir.

1 Türkçesi “Akil Çagi”

2 Bu hususlar için benim Aydin ve ‘Aydin' adli kitabima bakiniz.

3 Bati'daki söylenis tarziyle “Bible” sözcügü Eski Ahid (ki Yahudi'lerin Tevrat'ini kapsar) ile Yeni Ahid (ki Hiristiyan'larin Incil'ini kapsar) deyimlerini içine alan bir sözcüktür.

4 Bkz. Lloyd M. Graham, Deceptions and Myths of the Bible. Is the Holy Bible Holy? Is it the Word of God? ( Bell Publishing Co. New York, 1979, sh. 1, ve 5)

5 Bu hususlar için Diyânet Vakfi Kur'ân çevirisinde Bakara sûresi'nin 108ci hayeti'nin açiklanmasina bakiniz. Ayrica bkz. Elmalili H. Yazir, age (Cilt I, sh. 463)

6 Bir ögle namazini kildirdiktan sonra Muhammed imnbere çikip Kiyâmet gününden söz etmege baslar ve : “Bana bir sey sormak isteyen varsa (simdiº sorsun. Bu makamimda durdugum müddetçe bana her ne sorarsaniz (hemen) haber verecegim” der. Orada oturanlardan biri “Benim babam kimdir?” diye sorar. Muhammed kendisine: “Bana Huzâfe'dir” diye cevap verir (Bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari, Cilt II, sh. 481, H. No. 323. ayrica bkz. Cilt I, sh. 94, H. no. 81). Ancak ne var ki onun bunun babalarinin adini bilir görünmekle beraber bazi hallerde kendisini güç durumda birakacak habersizlikte bulunurdu. Örnegin gerdanlik olayinda Ayse'nin suçsuz oldugunu bilememis, bir ay boyunca onunla dargin kalmis ve daha fazla ondan uzak duramayacagini anlayinca en sonunda Tanri'dan âyet geldi diyerek kadincagizin suçsuzlugunu ilân etmistir. Bu konuya diger yayinlarimda, özellikle Seriât ve Kadin adli kitabimda degindigim için burada fazla durmayacagim.

7 Alinti için bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... (Cilt II, sh. 483).

8 Buharî' nin Ebû Hüreyre'den rivâyeti için bkz. Sahih-i Buharî, Muhtasari, (Cilt IX. sh. 54, H. no. 1353).

9 Elmalili H. Yazir, age (Cilt V, sh. 3584).

10 Diyânet Vakfi'nin Kur'ân cevirisnde Al-i Imrân sûresi'nin 61ci hayetiyle ilgili açiklamaya bakiniz.

11 Örnegin Tanri'nin: “Ey Muhammed! Allah'in âyetleri üzerinde tartisanlari görmez misin? Nasil da döndürülüyorlar (onu tasdike yanasmiyorlar)!. Kitâbi ve peygamberlerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar elbette bileceklerdir (ki), boyunlarinda dâimi halkalar ve zincilerle olarak kaynar suya sürülür, sonra ateste yakilirlar...” (K. 40, Mü'min sûresi, âyet 69-72) dedigini


12 Ya da Tanri'ndan: “... Hayir öyle degildir, ama onlarin çogu bunu bilmezler. Ey Muhammed! De ki- Kur'ân'i (Cebrâil), Rabbi'nin katindan, inananlarin inançlarini pekistirmek ... üzere gerçekle indirmistir” (K. Nahl sûresi 101-102; ya da bkz. Necm sûresi, âyet 1-18) seklinde âyet'ler geldigini söylemistir.

13 Örnegin Kureys ileri gelenlerinden Velîd b. Mugire'nin: “Bu kur'ân olsa olsa (sihirbazlardan ögrenilip) nakledilen bir sihirdir. Bu, insan sözünden baska bir sey degil” seklinde konustugunu duyan Muhammed, Tanri'dan vahy geldi diyerek Kur'ân'a: “Ben onu sarp bir yokusa sardiracagim!... Ben onu sekara (cehennem'e) sokacagim.Sen biliyor musun sekar nedir? Hem (bütün bedeni helak eder, hiçbir sey) birakmaz, hem (eski hale getirip tekrar azap etmekten) vazgeçmez o. Insanin derisini kavurur...” (K. 74 Müddessîr 17-28) seklinde âyet'ler koymustur.

14 Buharî'nin Ebû Mûsâ'dan rivâyeti için bkz. Sahih-i... (Cilt I, sh. 81, H. no. 70

15 Bkz. Islâm Ansiklopedisi (Cilt VI, sh. 244)

16 Bkz. Abû Hanife, Muhtasar-ül-Kudurî, Kitab-ül Sirka; ayrica bkz. A. F. Von Kremer, The Orient Under the Caliphs, (Transl. by S. K. Bukhsh, University of Calcutta 1920, sh. 398 ve d.)